GÖRÜŞ
Hindistan’ın İsrail eğilimi
Yayınlanma
Yazar
Duygu Çağla BayramRusya-Ukrayna savaşı devam ederken cumartesi günü Hamas’ın İsrail’e saldırmasının ardından dünya bu kez yeniden Ortadoğu’ya, İsrail-Filistin krizine odaklandı.
İsrail’deki ani saldırının ardından Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı paylaşımda duruma yönelik ilk yorumu şöyle oldu: “Bu bir terör saldırısıdır. Hindistan İsrail ile dayanışma içindedir.” Modi’nin Hamas’ı kınayan ve İsrail’e destek teklif eden bu açıklaması iki ülke arasındaki bağların son yirmi yılda çarpıcı biçimde değiştiği anlamına geliyor.
Ve açıklama kadar, hızı da dikkat çekici. Hindistan kriz anında taraf seçmede “hızlı” davranan bir ülke değil ve dahası, “açıktan” pek taraf seçen bir ülke değil. Ayrıca Hindistan’ın Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kınamaktan kaçındığını ve Batı’nın bu konudaki baskılarına direndiğini arka planda vurgulamakla beraber, Hindistan’ın İsrail’e verdiği destek Ortadoğu’ya yönelik temkinli diplomatik politikasından bir sapmaya da işaret ediyor.
Ancak daha sonra haftalık basın toplantısı sırasında Hindistan Dışişleri Bakanlığı İsrail’de cumartesi günü yaşananları terör saldırısı olarak gördüklerini açıklarken Hindistan’ın Filistin politikasını yineledi ve “iki devletli çözüme” işaret etti. Dışişleri Bakanlığı’nın açıklaması ilk başta İsrail’e verilen güçlü destek algısını biraz olsun zayıflatmış oldu.
Hindistan bir zamanlar Filistin’in güçlü bir destekçisiydi. Daha sonra İsrail Filistin arasında bir dengeleme eğilimi gösterdi. Ancak Modi yıllarında İsrail’e daha çok yakınlaştı. Bu arada Hamas’ı hiçbir zaman desteklemedi; Filistin’e verilen destek laik ve milliyetçi gruplarla sınırlıydı. Ve bugün yalnız Filistin yönetimini tanıyor.
Mayıs 2014’te göreve başladığından bu yana Modi hükümeti İsrail’i hedef alan Birleşmiş Milletler kararlarında çekimser kalmış, ancak uluslararası kuruluşta İsrail yanlısı bir tutum sergilemekten de kaçınmıştı. Geleneksel olarak BM’de Filistin lehine oy veren Yeni Delhi 2015 yılında İsrail’in Gazze’deki eylemlerini kınayan BM İnsan Hakları Konseyi kararına çekimser oy kullanarak İsrail politikasındaki değişikliğin ilk “resmi” sinyalini vermişti. Her ne kadar hükümet bunu reddetmiş olsa da Modi yönetiminin 2015’te çekimser kalışı, İsrail duruşundaki önemli değişimin ilk ifadesiydi. Ayrıca Modi 2017’de İsrail’i ziyaret eden ilk Hindistan başbakanı oldu. O günden bu yana iki ülke ilişkilerini stratejik ortaklığa yükseltti. 2018’de Amerika Birleşik Devletleri’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti yapma kararına ilişkin BM’de aleyhte oy kullanan Modi hükümetinin 2019’daki BM Ekonomik ve Sosyal Konsey toplantısında İsrail tarafından terör örgütü olarak ilan edilen Filistin’in Shahed İnsan Hakları Kuruluşu için BM’deki gözlemci statüsü talebini reddetmek adına oyunu İsrail lehine kullanması, BM’de “ilk kez” doğrudan İsrail’in yanında yer aldığının, ülkesinin Arap ve Müslüman ülkeleri ile olan tarihsel oy kullanma şeklinden tamamen ayrıldığının açık bir göstergesiydi. Burada Hindistan’ın Pakistan ile yaşamakta olduğu Keşmir sorunu özelinde Arap dostlarından beklediği desteği göremiyor oluşu en önemli faktör. Ayrıca Hindistan, 2021’de BM İnsan Hakları Konseyi’ne Gazze, Batı Şeria ve Filistin’deki insan hakları ihlallerini araştırmak üzere daimi bir komisyon kurulması çağrısında bulunan kararda çekimser kaldı.
Tarihte İsrail’in kurulmasına karşı çıkan, Arap ve dünya Müslümanlarının yanında yer alarak Filistin davasını haklı bulan ve savunan Hindistan’ın İsrail ile gelişmiş bir ilişkisi yoktu. Kuruluşundan iki yıl sonra, 1950’de İsrail’i tanıyan Hindistan, diplomatik ilişkilerini ancak 1992’de başlattı. Böylelikle dönemin Başbakanı PV Narasimha Rao, ülke politikasında etkili olan (Bağlantısız, Batı-Amerikan karşıtı) Nehruvian ideolojisinden de ayrıldı.
Bağımsızlık sonrasında 40 yılı aşkın bir süredir tam anlamıyla diplomatik ilişkiler olmasa da iki ülke arasındaki temasın tek giriş kapısı 1953 yılında Mumbai’de açılan İsrail Konsolosluğu idi. Ayrıca 1950’den 1992’ye dek Yeni Delhi her ne kadar İsrail ile ilişki kurmaktan uzak dursa da iki hükümet arasında hiç etkileşim gerçekleşmemiş değil. Bu bağlamda iki İsrailli Dışişleri Bakanı’nın Yeni Delhi ziyareti kilit önemde: 1956’daki Moshe Sharet ile 1977’deki Moshe Dayan’ın ziyaretleri. Bu temaslar “gizli” yürütülürken iki ülke arasında meydana gelen bir diğer kilit temas ise 1993 yılında İsrail Dışişleri Bakanı Shimon Peres’in Hindistan başkentine gerçekleştirdiği “resmi” ziyareti.
Dönemin başbakanı Indira Gandhi, babasının Filistin yanlısı pozisyonunu çoğunlukla korurken oğlu ve halefi Rajiv Gandhi 1985 yılında BM Genel Kurul toplantısının görüşmelerinde İsrailli mevkîdâşı ile bir araya geldi. Bu görüşme iki devletin başbakanları arasındaki “ilk kamuya açık toplantı” niteliği taşır. O dönem hızla ilerleyen Pakistan nükleer programına ilişkin Hindistan kaygılarının bu gelişmiş ilişkileri kolaylaştırdığına inanılıyor. Bununla beraber 1992’ye kadar Yeni Delhi’nin İsrail ile resmen diplomatik ilişkiler kurması gerekmemişti. Ancak resmi diplomatik ilişkiler olmasa dahi Soğuk Savaş sırasında Hindistan-İsrail askeri bağlarının bulunduğunu belirtmek önemli.
İsrail yalnızca 1962, 1965 ve 1971’deki savaşlarında Hindistan’a askeri yardımda bulunmakla kalmamış, aynı zamanda 1971’de Yeni Delhi hükümetinin yardımıyla da Pakistan’dan bağımsızlığını kazanan Bangladeş’i tanıyan ilk ülkelerden biri olmuştur. Ayrıca 2000 yılında ortak bir terörle mücadele komisyonu kuran iki ülke ilişkilerinde, 2008 Mumbai saldırıları sonrasında Hindistan’ın İsrail’den yaptığı savunma alımlarında yaşanan ciddi artışla birlikte, İsrail’in 2009’da Yeni Delhi’nin en büyük savunma tedarikçisi olarak Rusya’nın yerini aldığına tanık olundu. Ve her ne kadar burada Hindistan halkının büyük protestolarına maruz kalmış olsa da Ariel Sharon 2003 yılında Hindistan’ı ziyaret eden ilk İsrail başbakanı oldu.
Hindistan-İsrail ilişkilerinin 1992’de iyileştirilmesinden bu yana savunma ve tarım ikili ilişkilerin iki ana sütununu oluştururken bugün iki ülke ilişkilerinde turizmden uzaya, ticari ve kültürelden enerjiye uzanan muazzam bir çok yönlü ilerleme kaydediliyor. Örneğin geçtiğimiz günlerde İsrail kıyılarındaki Tamar ve Levianthan gaz sahaları araştırıldı ve Hindistan bu sahalardan doğalgaz çıkarmak ve ithal etmek amacıyla arama lisansı için teklif veren ilk ülkelerden biri oldu. Hindistan’ın ONGC Videsh, Bharat PetroResources, Indian Oil ve Oil India şirketlerine İsrail hükümeti tarafından arama lisansı verildi ki bu, iki ülke ilişkilerindeki çeşitliliğin açık bir işareti.
Bu arka planda, giderek yakınlaşan Hindistan-İsrail ilişkilerindeki gelişimin temel dinamikleri neler? Ancak bundan önce Hindistan neden tarihte İsrail karşıtı bir duruş sergiledi?
Hindistan tam da İsrail’in kurulması gündeme geldiği dönemde emperyalizm karşıtı mücadelesini taçlandırmış ve bağımsızlığını kazanmıştı. İsrail-Filistin girdabının kaynağının da emperyalist bir mantaliteye dayandığına inanan yeni bağımsız Hindistan yönetimi doğal olarak Filistin yanlısı bir duruş geliştirdi. Burada diğer kritik faktör, ikinci en kalabalık Müslüman nüfusunun kendi coğrafyasında bulunuyor olması nedeniyle Hindistan Müslümanlarının radikalleşme olasılığını doğuracak herhangi bir hamleden uzak durulması ile Arap dostlarının incinmemesi düşüncesiydi. Ayrıca o konjonktürde İsrail Batı Bloku kapsamında iken Hindistan’ın Bağlantısızlar lideri olması ve aynı zamanda Sovyetler Birliği ile daha yakın çizgide durması da ikili ilişkilerin neden mesafeli olduğunu açıklıyor. Ve bir de Hindistan’ın petrol ithalatında Arap devletlerine bağımlılığı Ortadoğu politikasında Arap yanlısı bir eğilime yol açtığını da belirtelim. Dahası, Keşmir konusundaki tutumu için Arap desteğini toplama gereksinimi de Yeni Delhi’yi tamamen Arap yanlısı bir politika izlemeye zorladı.
Ancak koşullar yeni bir dünya düzenini kurmaya doğru yol alırken Yeni Delhi yönetimi de uluslararası alandaki diğer aktörler gibi politikalarını yeniden gözden geçirmek durumundaydı. Bu revizenin temel çıktısı ise liberalleşme açılımları ve ekonomik kalkınmayla beraber başta ABD olmak üzere Batı ile ilişkilerin ivme kazanmaya başlamasıydı. Günümüz dengeleri dikkate alındığında ekonomik boyutun yanısıra askeri planlamaların yeniden revaçta olduğuna tanıklık ediliyor. Bununla beraber Hindistan’ın dünya görüşü ile iç ve dış dinamiklerinde de bir paradigma kayması yaşanıyor.
Tüm bu gelişmeler bağlamında Hindistan’ın İsrail eğiliminde ve ikili ilişkilerin gelişiminde Modi faktörü bir dönüm noktası. Modi hükümetinin terörle mücadele açılımları, İsrail ile daha derin savunma, stratejik ve ekonomik bağların sağlanması ile uyumlu görünüyor. Ayrıca İsrail Hindistan’ı Asya’da stratejik bir ortak olarak görüyor. Modi’nin iktidarda yerleşik olması ve stratejik çıkarların birbiriyle uyumlu hâle gelmesiyle ikili ilişkilerin güçlü adımlarla ilerlediği görülüyor. Modi’nin 2017’deki İsrail ziyareti Hint politik tarihinde bir ilke imza atmıştı. Temmuz 2017’de ülkesine bir ziyaret gerçekleştirmiş olan Modi, mevkidaşı Benjamin Netanyahu ile dostane ilişkiler geliştirmeye hız kazandırdı. İlişkilerdeki bu miladın lokomotifi Hindistan’ı cezbeden İsrail yapımı savunma donanımları olsa da iki ülke ilişkilerinde tarım alanındaki teknik yardımlar ile ticaret ve ekonomi gibi farklı boyutlar da yer alıyor. Örneğin 2014 itibarıyla Hindistan’ın her yerinde faaliyet gösteren 10 mükemmeliyet merkezi çiftçilere İsrail’in teknolojik uzmanlığını kullanarak verimli tarım teknikleri konusunda ücretsiz eğitim oturumları sunuyor.
Ancak Asya’daki en önemli ticari partnerinin Çin olmasından hareketle İsrail Yeni Delhi’nin Pekin konusundaki güvenlik kaygılarını pek önemsemiyor. Buna karşın İsrail silahları için Hindistan önemli bir pazar. Dolayısıyla Hindistan-İsrail ilişkilerindeki tektonik kaymanın temel itici gücü Hindistan’ın artan güvenlik kaygıları. Yani Hindistan’ın İsrail eğilimi gerçekte daha çok askeri boyutta kendini gösteriyor.
Hindistan’ın son zamanlarda çoğunlukla savunma ve güvenlik politikalarına ağırlık vermesi ile askeri teknolojiye duyduğu gereksinim bağlamında ikili ilişkilerin özellikle son yıllarda epey gelişme kaydettiği görülüyor. İlki 1996-97 yıllarında dönemin Hindistan Başbakanı Atal Bihari Vajpayee’nin satın aldığı keşif dronları (insansız hava aracı-İHA) olmak üzere Barak SAM hava savunma füze sistemi, bunun için kullanılan Phalcon AEW/AWACS havadan erken uyarı ve kontrol sistemi ile Heron insansız hava araçları, SPYDER hava savunma sistemi, son Balakot saldırısında da kullanılmış olan SPICE-2000 güdüm kiti ve Spike ATGM güdümlü tanksavar füze sistemi, Pakistan sınırı boyunca kurulan Kapsamlı Entegre Sınır Yönetim Sistemi ve ayrıca MK-84 yüksek patlayıcı savaş başlıkları ile ileri sürüm SPICE-2000 bombaları Hindistan Ordusu’nun envanterinde bulunan İsrail yapımı donanımlar. Hindistan ayrıca 30 narkotik köpeğini de İsrail’den ithal etmiştir. İsrail’in Hint askerlerine özellikle terörle mücadele bağlamında eğitim verdiği de biliniyor.
İlk ikisi aralarında değişken olarak ABD ve Rusya olmak üzere İsrail Hindistan’ın üçüncü büyük savunma tedarikçisi konumunda. Ayrıca “Hindistan’da Üret” kapsamında İsrailli savunma şirketleri IAI, Elbit Systems ve Rafael Advanced Defence Systems, özel alt sistemler üretmek ve iç güvenlik sistemlerini geliştirmek için Hint firmalar Bharat Forge, Tech Mahindra, Adani Group ve Tata Advanced Systems ile ortaklıklar kurdu.
Bağımsızlığının ardından uzun süre düşmanca bir pozisyon almasıyla gergin ve uzak olan ve sonrasında bilgi alışverişi düzeyinde başlayan ilişkilerin bugün milyon hatta milyar dolarlık anlaşmalara varan gelişimi kuşkusuz Yeni Delhi’nin pragmatizmi ne denli içselleştirdiğinin bir yansıması ve bir o kadar da ideolojik duyarlılıktan uzaklaşıldığının bir kanıtı. Bu dönüşümün kilometre taşı ise Modi’nin ulusal çıkar odaklı dünya görüşü ile yönetim anlayışı.
Bugün ticaret dengesinin Hindistan’ın lehine olması ile beraber ikili ticaret 1992’de 200 milyon dolardan 2022-2023 Mali Yılı’nda (savunma hariç) 10,1 milyar dolara yükseldi. Bugün Hindistan, İsrail’in Asya’daki üçüncü, dünya çapında ise yedinci büyük ticaret ortağı. Ayrıca Batı Asya Dörtlüsü/Orta Doğu Dörtlüsü/Yeni Dörtlü olarak da anılan ve 2021 yılında yeni bir stratejik ortaklık olarak kurulan I2U2 kapsamında Hindistan, İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri ve ABD ile ekonomik kalkınmayı, bilimsel yeniliği ve bölgesel istikrarı teşvik etmek amacı ile sıkı işbirliği yürütüyor.
Modi’nin İsrail’e ilişkin açıklaması ve İsrail’e ne kadar hızlı destek sunduğu dikkat çekti. Yeni Delhi’nin Suudi Arabistan, BAE ve Ortadoğu ile mükemmel ilişkileri var. 2018’de Yeni Delhi’de Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı ağırlayan Hindistan kamuoyu önünde hâlâ Filistin davasını destekliyor. Ancak Hindistan’ın jeopolitik durumu ve iç politikası değişti. Yeni Delhi yalnızca İsrail ile yakın bir ilişkiye sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda bugün ABD’nin yakın stratejik ortağı ve İsrail’in sadık bir ortağı.
Ortadoğu’da istikrar Hindistan için önemli, çünkü Arap uluslarıyla olan ilişkilerinin yanı sıra çok sayıda Hint diasporası bölgede ikamet ediyor. Dahası, kendisini de cihatçı terörist grupların saldırılarına karşı son derece savunmasız hisseden Hindistan İsrail’in güvenlik kaygılarını anladığını ifade ediyor. Bu arada Nehru’dan Mahatma Gandhi’ye ve Modi’ye Hint milliyetçilerin Yahudi davasına sempati duyduklarını, ancak başlangıçta İngiliz emperyalizminin doğrudan bir sonucu olarak gördükleri Filistin’in Siyonizm temelindeki bölünmesine karşı çıktıklarını belirtelim. Bugün İsrail’de 85 binin üzerinde Hint kökenli Yahudi yaşıyor.
Modi’nin açıklaması Hindistan’ın İsrail ile ilişkisini yalnızca dostane bir ilişki olarak değil, aynı zamanda uzun soluklu stratejik çıkarları açısından da yaşamsal bir ilişki olarak görmeye başladığını gösteriyor. Başlarda Hindistan’ın İsrail-Filistin çatışmasına yaklaşımının çoğunlukla Filistin davasına verdiği destekten büyük ölçüde etkilendiği görülürken son yıllarda Hindistan bir yandan Filistin davasına desteğini sürdürmeye, bir yandan da hem İsrail hem de Filistin ile ilişkilerini genişletmeye ve her ülkeyle bağımsız olarak çıkarlarını gözeterek hem İsrail hem de Filistin ile ayrı yollardan ilişki kurmaya çalıştı. Yani bu, artık Hindistan’ın İsrail ile ilişkisinin kendi değerleri üzerinde duracağı ve Hindistan’ın Filistinliler ile olan ilişkisinden bağımsız ve ayrı olacağı anlamına geliyordu. Bu da Soğuk Savaş döneminde muhtemelen Arapları düşmanlaştırma korkusundan dolayı izleyemediği bir politika.
Ancak ikili ilişkinin zorlukları da yok değil. Örneğin, İsrail İran’ı varoluşsal bir tehdit olarak görürken Hindistan enerji tedariği ve Afganistan ile Orta Asya’ya giden Chabahar limanı rotası konusunda işbirliğine değer veriyor. Dahası, güçlü teknoloji ve yatırım bağlantılarıyla Çin İsrail’in Asya’daki en büyük ticaret ortağı (Pekin’in İsrail ile ikili ticareti 2022’de toplam 22,1 milyar dolardı). Ayrıca Hindistan yerli sanayisinin kaygıları nedeniyle Serbest Ticaret Anlaşması askıda. Ek olarak İsrail’in Arap ülkeleri ile farklılıkları var ve Hindistan’ın yakın zamanda BM’de Kudüs konusunda ABD’ye karşı yaptığı oylama Hindistan’ın bölgedeki önemli çıkarlarını yansıtıyor. Ve son olarak Hindistan’ın dış politikasında İsrail ile Filistin arasındaki bağlantıyı koparmak zor ki İsrail ve Ortadoğu’daki diğer ülkelerle diplomatik ilişkilerin stratejisini belirlerken bu önemli bir faktör.
İlginizi Çekebilir
-
ABD’nin ateşkes önerisinden sonra Hamaney’in danışmanı Lübnan’da
-
7 bin Haredi’nin askere çağrılmasına onay: “Likud, ultra-Ortodokslara savaş ilan etti”
-
Ukrayna ve İsrail ortaklığı: Erken uyarı sistemi kullanıma hazır
-
Yunanistan 2 milyar avroluk ‘Demir Kubbe’ için İsrail ile görüşüyor
-
BM Özel Komitesinden “Gazze” raporu: Soykırım tanımıyla uyuşuyor
-
Trump, Adalet Bakanlığını Gaetz’e, istihbaratı Gabbard’a emanet etti
HASAN BÖGÜN
Cumhuriyetçi Parti’nin ve adayı Donald Trump’ın ezici üstünlüğüyle sonuçlanan 5 Kasım ABD seçimlerinin sonrasında ortaya çıkan tabloyu maddeler halinde analiz edelim.
1. Yürütme, yasama, yargı bütün erklerin Cumhuriyetçi Parti’nin eline geçtiği ender görülen bir sonuç ortaya çıktı. Denetim mekanizmaları işlemeyecek ve Amerikan toplumu çatışmalara varacak denli bölünmüş durumda. Hem dikey (federal hükümet ile eyaletler arasında), hem yatay (iki tarafın dayandığı sokak güçleri arasında) keskin bölünme…
ABD tarihinin belki de 1865 iç savaşından sonraki en zor dönemi…
2. Trump, çok iddialı bir yargı gibi görünse de, gerçekte kendisinden başka hiç kimseyi temsil etmiyor. Bir programı, onu bırakın bir program zihniyeti bile yok.
Emlak spekülasyonlarından ve yasal boşlukları değerlendirerek vergi kaçırmaktan milyarlar kazanan bir işadamı. New York Times gazetesine göre, 2016 ve 2017 yıllarında sadece 750’şer dolar gelir vergisi ödemiş. Manhattan Ceza Mahkemesi 2023 Ocak’ında Trump’ın emlak şirketine, vergi dolandırıcılığı yaptığı suçlamasını sabit görerek 1 milyon 61 bin dolar para cezası verdi.
Amerika’yı nasıl “yeniden büyük” yapacağının resmi…
HERKESİN MAGASI KENDİNE
3. Sözü açılmışken “Amerika’yı yeniden büyük yap!” (MAGA) sloganını açalım: O slogan, otomotiv fabrikaları kapandığı için nüfusu 2 milyondan 700 bine düşen Detroit halkının yüreğinde başka telleri titreştirir; 290 bin dolar hastane faturası alan yaşlı kadının yüreğinde başka; 314 milyar dolarlık servetini büyük ölçüde mali sektörden kazanmış olan dünyanın en zengini Elon Musk’ın yüreğinde başka; bizzat Trump’ın yüreğinde başka; Cumhuriyetçi Parti kodamanlarının yüreğinde başka…
Bu kadar farklı titreşimler nasıl akord oldu? Onu yapan da Trump değil; sloganın, eğer bir mucit atanacaksa, mucidi Cumhuriyetçi Ronald Reagan idi. Garantisi, Vietnam yenilgisinin moral bozukluğunu terapiden geçirerek Reagan’a seçim kazandırdı.
Ama Reagan Amerika’yı büyük yapmadı, tersine küçülttü. Bir örnek verelim: 1975 yılında ABD gemi inşa sanayisi küresel çapta birinciydi, şimdi 19. sırada. ABD Donanma Enstitüsü’ne göre ABD’nin ticari gemi inşa kapasitesi küresel toplamın yalnızca yüzde 0,13’ünü oluşturuyor.
Reagan 1981’de başkan olunca, savaş gemileri üretimini artırmak için ticari gemi inşasını destekleme programını iptal etti. Ticari gemi inşa sanayisi çöktü. Sanayide çalışan 40 bin dolayında nitelikli işçi işten çıkarıldı.
Amerika Gemi İnşaatçıları Konseyi Başkanı Matthew Paxton, gerilemenin gemi inşasını destekleyen sanayileri de etkilediğini söylüyor. Gemi inşası çelik, motor, elektronik, boya, kablo ve başka birçok ürün gerektiriyor.
ABD çelik fabrikalarının halen ülke çapında yaklaşık yüzde 70 kapasiteyle çalıştığını belirten Çelik İşçileri Sendikası (USW) Başkanı David McCall’a göre, gemi inşa sanayisini yeniden canlandırmak için, çelik imalatı altyapısına kapsamlı yatırımlarla genişletilmesi gerekli. Böylesi yatırımların sonuçlarını almak, 10 yıl değilse bile beş yıldan fazla sürer.
Sektörün ihtiyaç duyduğu nitelikli işgücü de yok. ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu verilerine göre, 2022 ile 2023 yıllarında Amerikan gemi mühendislerinin ve tasarımcılarının sayısında artış olmadı.
ABD işgücü sorununu çözmek için Güney Kore ve Japonya gibi müttefiklerine yöneliyor. Deniz Kuvvetleri Bakanı Carlos Del Toro, bir araya geldiği bu iki ülke gemicilik sektörü yetkililerini ABD’de daha fazla üretim yapmaya teşvik etti.
Dememiz o ki, Trump ve Cumhuriyetçi kodamanlar için MAGA, amigonun bağırttırdığı “Ole ole ole cimbom” her maç günü nasıl bir iş görüyorsa o işi gördü, yeni seçime kadar bir köşede bekleyebilir.
PARA VE DÜDÜK
4. OpenSecrets adlı kuruluşun raporuna göre, Cumhuriyetçi ve Demokrat partilerin başkan ve Kongre adaylarına toplam 15,9 milyar dolar bağış yapılmış. Bağışların neredeyse üçte ikisi milyarderlerden. Forbes’un verilerine göre, Başkan Yardımcısı Kamala Harris’i 83, Trump’ı 52 milyarder desteklemiş.
Harris’i destekleyenler arasında Michael Bloomberg, Bill Gates, Melinda French Gates, Laurene Powell Jobs, Reed Hastings, Dustin Moskovitz ve diğerleri var. Trump’a ise, Musk dışında bankacı Timothy Mellon, Miriam Adelson gibi isimler para akıtmış.
Harris 1,6 milyar dolar, Trump 1,1 milyar dolar toplamış.
Şimdi gelin de “Seçimde 10 milyon harcadım, karşılığını almayacak mıyım” diyen rahmetli siyasetçimizi hatırlamayın! “Ama orası Amerika. Hem Musk’ın ihtiyacı mı var” diyenler çıkarsa, tek bir yanıt alırlar: Nasreddin Hoca evrenseldir!
Bu manzara aslında MAGA’nın anlamını da açıklıyor. Seçim, Amerikan demokrasisi denilen durumun, daha da ötesi bütün sistemin tamamen çürümüş olduğunu gösterdi. Musk, açıkça medyada ilan ederek, her seçimde başka partiye oy veren eyaletlerde, 1 milyon dolar karşılığında Trump’a oy satın aldı.
ABD’de seçimlerde paranın konuşması yeni bir şey değil. ABD’nin nasıl yönetileceğine ilişkin programlar tartışılmaz ve oylanmaz. Seçmenler, reklam şirketlerinin tıpkı ayakkabı, cep telefonu, otomobil vs pazarlar gibi pazarladığı sloganlardan (MAGA) birini ve sermaye gruplarının parayla desteklediği siyasetçilerden birini tercih eder.
Demokrasinin temel ölçütlerinden biri olan seçme ve seçilme hakkı, düpedüz milyonlarca doların döndüğü ticari bir faaliyete dönüşmüş durumda. Her ticari faaliyette olduğu gibi, seçimlerde de varlıkların aslan payını elinde tutan çok küçük bir azınlığın (yüzde 1) üstün çıkacağı açık. Musk’un “piyangosu” tüy dikti!
Bizde belediyelerin kömür, yağ vs dağıtmasına ağız dolusu laf edenler (ki o tepkiler doğru ve haklıydı) sus pus!
TRUMP NE YAPACAK?
5. Başta Cumhuriyetçi Parti Trump’ın adaylığına soğuk baktı. Partinin Bush ailesi gibi ağırlıklı grupları Trump’ın aday yapılmasına karşı çıktılar. Karşı çıkanlar arasında ilk dönem yardımcısı Mike Pence bile vardı. Bu yüzden parti bölünmeler yaşadı.
Trump, 6 Ocak 2021’deki Kongre Binası baskınıyla çevresinde giderek genişleyen militan bir çember oluşturdu. Bu çemberi Cumhuriyetçi Parti’ye kendisini kabul ettirmek için pazarlık kozu olarak kullandı. Suikast girişimi olayı militan çemberi daha da büyüttü.
Parti, zamanla militan havanın yarattığı ivmeyi saptadı ve Trump’ın adaylığına yeşil ışık yaktı. Fakat hükümeti kurma yetkisini elinden alıp çevresini kuşatarak… Tek tabanca Trump’ın buna ne itirazı olabilirdi?
Partinin hükümete yerleştirdiği en kritik isim, Başkan Yardımcısı seçilen Ohio Senatörü James David Vance’dır. İkinci kritik isim Dışişleri Bakanı olacağı belirtilen Florida Senatörü Marco Rubio…
Doğuştaki adı James Donald Bowman olan Vance’nın yaşamı, bir tür sıfırdan doruğa tırmanma öyküsü. Ohio’nun yoksul köyünden çıkıp mali sermaye kodamanlığına yükselmiş. Risk sermayesi (tefeciliğin nazikçesi) şirketi var. Hillbilly Elegy (Köylü Ağıdı) adlı romanı, bir bakıma çocukluğunu anlatıyor.
Vance’ı kritik yapan bu durum: Bir yandan seçimde Trump’a oy veren en alt sınıfların desteğini sağlam tutmak, bir yandan da seçimde daha çok Demokratları destekleyen mali sermaye gruplarıyla bağları güçlendirmek… Trump yönetimi, şu karışık dönemde bu iki desteğe çok ihtiyaç duyacak.
Ayrıca Trump’ın yaşı oldukça ileri; ne olur ne olmaz! Vance hem beklenmedik durumlara karşı hazırda dursun, hem gelecek seçimlerde lazım olur.
Rubio’nun Dışişleri Bakanlığı, dünya açısından pek hayırlı olmaz. Ukrayna’daki savaş ABD açısından kaybedilmiştir, tırmanma beklenmez. Ortadoğu’da ve Pasifik’te o denli iyimser olmamalı.
Trump’ın savaş istemediğinden söz edilir. Ama Çin’le tedarik sistemini yok edecek, dünya ekonomisini çökertecek, özellikle en alttaki ülkeleri daha da aşağıya bastıracak, yoksulluğu ve açlığı şiddetlendirecek ticaret savaşını tırmandırmanın, insani ölümler dışında silahların kullanıldığı savaştan ne farkı var? Çin düşmanlığıyla bilinen Rubio, bu bakımdan Trump’ı dizginlemek yerine kamçılayabilir.
Yine de bu cihette esasen yeni bir şey yok; Çin ile ticaret savaşı ABD’nin devlet politikası. İç çatışmayı yatıştırma aracı aynı zamanda…
Ekonomisi bitme noktasına gelen, halkı ülkeden kaçan, Binyamin Netanyahu’nun deyişiyle sekiz cephede savaşan ve hiçbirisini kazanamayan, soykırımcı damgası yiyen İsrail’in geri dönüşü yok. Çıkış yolu da… Tek kurtuluşu ABD’yi İran’a saldırtmak.
Rubio da Trump gibi İran düşmanı ve İsrail yanlısı. Ve bakan yapılmak istenmesi, Cumhuriyetçi Parti’nin politikasını açıklıyor. Bu durum her türlü senaryoya kapıyı açık bırakıyor.
Vance, Rubio ve öteki isimlere bakarak şu sonucu çıkarabiliriz: Ocak’ta başlayacak yönetim ilk dönemindeki gibi Trump iktidarı olmayacak, ABD’nin en kurumlaşmış örgütü Cumhuriyetçi Parti’nin iktidarı olacak. Neo-conlar Cumhuriyetçi fidelikte yetişmişti; asıllarına rücu etmeleri, haysiyetsizliğin pek dert edilmediği ABD’de zor değil.
Peki Trump’ın öngörülemezliği ve patavatsızlıkları? Onları laf kalabalığına getirmek de Trump ile kimyası uyuşan X’in (eski twitter) sahibi Musk’ın kendisine biçtiği misyon olsa gerek.
GÖRÜŞ
Filistinlilerin Arap-İslam zirvesine mesajları
Yayınlanma
6 gün önce12/11/2024
Yazar
Sadeq Abu AmerHalkımız, haklarının neredeyse yok edildiği ve unutulmaya çalışıldığı onlarca yıllık baskıya katlandı. Oslo sonrası dönemde Filistin liderliği müzakere yolunu tercih ettiğinde, yerleşim yerlerinin genişlemesi hız kazandı, ulusal bağımsızlığın temelleri ise bölünme, izolasyon ve uzun süren ablukaların altında aşındı. Bugün işgal, tırmanan Siyonist aşırıcılığa, Yahudileştirme girişimlerine ve Filistin varlığını marjinalleştirme ve ortadan kaldırma çabalarına bir yanıt olarak 7 Ekim’de başlayan Filistin ayaklanmasını istismar ederek tarihi Nakba’yı tamamlamaya çalışıyor. Halkımızın çıkarlarına hizmet etmeyen bölgesel ve uluslararası boyutları olan geniş bir koalisyon tarafından desteklenen bu varoluşsal sorun bize çabalarımızı ortak ilkeler etrafında birleştirme görevi yüklüyor. Bu barbarca saldırılara, sınırlı kaynaklara ve düşmanla olan güç dengesizliğine rağmen, Filistin halkının direniş ve kararlılığına yaslanarak dayanışma içindeyiz. Eğer bu çabalar koordine edilirse, işgale karşı siyasi ve hukuki izolasyonunu derinleştirecek, ekonomik krizlerini ağırlaştıracak bir karşı baskı uygulayabiliriz. Bu da işgali ve müttefiklerini saldırganlığı durdurmaya zorlamak için bir fırsat sağlar ve halkımızın devam eden mücadelesini güçlendirir.
Bugün Filistin halkı, Gazze Şeridi’ne yönelik soykırım ve etnik temizlik boyutlarına ulaşan en şiddetli Siyonist saldırılardan biriyle karşı karşıya. Resmi olmayan istatistikler, savaşın başlangıcından bu yana şehit olan Filistinlilerin sayısının 186.000’i aştığını, saldırıların çevre ve sağlık üzerinki yıkımının bu sayıya doğrudan katkıda bulunduğunu gösteriyor. Bu senaryo, Allah korusun, işgal ordusu aracılığıyla ya da işgal hükümetinin resmi desteğiyle Filistin şehir ve köylerine saldıran radikal yerleşimciler aracılığıyla Batı Şeria’da tekrarlanabilir.
Tarihsel olarak, Filistinliler Batı’nın Doğu Sorunu’na yaklaşımının bedelini en ağır şekilde ödedi. Bu yaklaşımın sonuçları bizim için felaket oldu: Bu süreç, topraklarımızın Siyonist hareket tarafından ele geçirilmesine yol açmakla kalmadı aynı zamanda bir yerleşimci devletin kurulmasının da önünü açtı. Bu savaşta Arap ve İslam ülkeleri, büyük bir sorumlulukla hareket ederek direnişi terörizm olarak nitelendiren uluslararası sınıflandırmaları reddederek onu bir ulusal kurtuluş hareketi olarak sunmakta ısrarcı oldular.
Arap ve İslam ülkeleri, bölgesel düzeyde ortak kader ve ortak düşmana karşı ortak güvenlik ihtiyacı konusunda artan bir farkındalıkla, uluslararası forumlarda davamızı desteklemede güçlü rol oynadılar. Bu dayanışma, Riyad’da toplanan ve Filistin meselesine Filistin halkının meşru hak ve arzularıyla uyumlu bir çözüm şekillendirmede uluslararası bir çerçeve olması beklenen Arap-İslam Zirvesi’nin Bakanlar Komitesi’nin çalışmaları yoluyla davamıza destek açısından çok önemli bir adımdır.
Uluslararası alanda, daha önceki krizlerden farklı olarak, halkımıza karşı işlenen soykırım ve insanlığa karşı suçları kınayan ve Birleşmiş Milletler’deki sağlam pozisyonlara yansıyan net uluslararası duruşlar gördük. Dünya uluslarının ve halklarının bu tutumlarını takdir ediyoruz ve Filistin devletinin uluslararası meşruiyet temelinde kurulmasına giden yolu, Filistinlilerin yüzyılı aşkın mücadelesinin bir sonucu ve tarihi ve siyasi kökleri olan haklarının yeniden canlandırılması olarak görüyoruz. 1922’den bu yana Filistin devletinin temelleri atılmıştır ve İngiliz ve Siyonist komplolarına rağmen Filistin, dünya haritasındaki siyasi önceliğini korumaktadır.
Bugün, 150’den fazla ülke, Genel Kurul’un Taksim Planı (181 sayılı Karar), 1988’de Filistin devletinin ilan edildiği Cezayir Deklarasyonu ve 1967 sınırları dışındaki yerleşimlerin yasadışı sayılmasına ilişkin Güvenlik Konseyi kararları gibi uluslararası kararlara dayanarak Filistin devletini tanıyor. En son karar, İsrail’in Filistin’deki politika ve uygulamalarının hukuki sonuçlarına ilişkin olarak Genel Kurul tarafından Uluslararası Adalet Divanı’ndan talep edilen istişari görüşün ardından, İsrail’in “işgal altındaki Filistin topraklarındaki yasadışı varlığına” 12 ay içinde son vermesini talep ediyor. Bu karar, Filistin davasının elde ettiği kazanımları gösteren ve işgal devletinin giderek artan siyasi izolasyonunu vurgulayan ezici bir destekle -24 lehte, 14 aleyhte ve 43 çekimser oyla- kabul edildi.
İşgalden kaynaklanan egemenliğin önündeki engellere rağmen, Filistin devleti yasal bir gerçeklik olmaya devam ediyor. Günümüzdeki uluslararası çabaların, II. Dünya Savaşı sonrası dönemde uluslararası güçlerin bizim aleyhimize Siyonist bir siyasi yapı kurulmasını destekleyen gidişata karşı, bu tarihsel ve kökleşmiş hakları yeniden canlandırmaya yönelik olduğunu görüyoruz.
“İki Devletli Çözümün Hayata Geçirilmesi için Uluslararası İttifak” adıyla ileriye dönük olarak başlatılan bu girişimler, Filistin devletinin sadece var olma hakkını müzakere etmek yerine, kuruluşunu organize etmeye yönelik doğrudan adımları kapsıyor. Bu, bölgesel güvenlik ve uluslararası barış için önemli bir adım; küresel sistemi dengelemek ve bazen dini veya kültür boyutu taşıyan jeopolitik çatışmaların yayılmasını önlemek için gerekli bir yoldur.
Filistin devletinin kurulmasına yönelik diplomatik ve siyasi çabalar, savaşın sona erdirilmesi, sivillerin korunması, insani yardımın kolaylaştırılması ve saldırının etkilerinin tazminat ve yeniden inşa yoluyla giderilmesine yönelik çabalarla uyumlu olmalı. Eş zamanlı olarak, Filistinlilerin bölgesel güvenlik ve küresel barış ilkeleriyle uyumlu egemen bir devlet için gerekli önkoşulları tamamlama çabaları da yoğunlaştırılmalı.
Bu çabaların ortasında, Filistinli güçlerin bu girişimlere içtenlikle yanıt vereceği ve yönetim, seçimler ve “ertesi gün” olarak adlandırılan meseleler üzerindeki anlaşmazlıkları aşmaya hazır olduğu açıktır. Filistinlilerin tutumları, bu anlaşmazlıkların artık geçmişte kaldığını ve geleceğe odaklanmanın, ulusal ruh ve dayanışma zemininde Filistin devletini kurma ve yönetme yeteneğini artırdığını göstermektedir.
GÖRÜŞ
Trump’ın zaferine dünyadan karmaşık tepkiler
Yayınlanma
7 gün önce11/11/2024
Yazar
Ma Xiaolin6 Kasım’da, 2024 ABD başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi aday ve eski Başkan Donald Trump, ezici bir farkla zafer kazanarak Beyaz Saray’a dört yıl aradan sonra geri döndü ve ABD’nin 47. Başkanı oldu. Aynı zamanda, Cumhuriyetçi Parti Senato ve Temsilciler Meclisi’nde de çoğunluğu elde etti. Trump’ın tartışmalı bir şekilde devletin başına dönmesi ve Cumhuriyetçi Parti’nin yasama, yürütme ve yargı organlarında mutlak bir hakimiyet kurma potansiyeli, dünya genelindeki gözlemcilerin “Amerika değişti!” ve dolayısıyla “dünya da değişecek!” yorumlarına yol açtı.
2024 ABD başkanlık seçimleri, dramatik ve sürprizlerle dolu bir süreç olarak dikkat çekti. Demokratların mevcut başkanı Joe Biden, sağlık sorunları nedeniyle kampanyanın ortasında yarıştan çekildi. Trump, yoğun bir muhalefetle karşılaşmasına ve bir suikast girişiminden sağ kurtulmasına rağmen başarılı bir geri dönüş yapmayı başardı. Demokrat adaylığı üstlenen Başkan Yardımcısı Kamala Harris, başlarda anketlerde önde gitse de seçim günü ağır bir yenilgi aldı. Bu dramatik iktidar değişimi, Demokrat Parti’nin yerleşik iç ve dış politikalarının köklü bir şekilde tersine çevrileceği beklentisini doğurdu ve ABD’de ve dünyada sevinçten hayal kırıklığına kadar uzanan tepkilere yol açtı.
Muhakkak ki ABD’deki Cumhuriyetçiler coşkulu; ilk kampanyasında şüpheyle bakmalarına rağmen Trump’ı desteklemeyi seçtiler ve bu strateji 312’den fazla (ön tahminler) seçici kurul oyu ile tarihi bir zafer getirdi. Trump, görevden ayrıldıktan sonra seçimle Beyaz Saray’a dönen ikinci ABD Başkanı oldu. Cumhuriyetçi Parti, ayrıca Kongre’nin her iki kanadında ve pek çok eyalet hükümetinde de kontrolü sağlamaya hazırlanıyor; halihazırda muhafazakâr yargıçların çoğunlukta olduğu Yüksek Mahkeme ise Cumhuriyetçi ideallere yakın bir duruş sergiliyor.
Trump’ın zaferi, mali destekçileri, tabanındaki destekçileri, sanayi işçileri ve çiftçiler arasında büyük bir sevinç yarattı. Bu gruplar, Trump ve Cumhuriyetçi Parti’nin “Önce Amerika” doktrinini benimsiyor ve Demokratların başlattığı girişimlerin tersine çevrilerek önümüzdeki dört yıl boyunca somut faydalar sağlanmasını bekliyor.
Öte yandan, Demokratlar derin bir hayal kırıklığı içinde. Beyaz Saray’daki dönemleri, Cumhuriyetçi yükselişle ani bir şekilde sona erdi ve bu, onların üç devlet erkinde de etkilerini kaybetmeleriyle sonuçlanacak tarihi ve utanç verici bir yenilgi olarak görülüyor.
Azınlık grupları, göçmenler, sol eğilimli ilericiler, yenilenebilir enerji sektörü ve mevcut düzenin temsilcileri de Trump ve muhafazakâr güçlerin geri dönüşüyle hüsrana uğramış durumda. Trump’ın geri dönüşünün, azınlık ve göçmen haklarını kısıtlaması ve ABD siyasetinde Trump’ın etkisinin derinleşmesine yol açması bekleniyor. Cinsel özgürlük ve genişleyen trans hakları hareketleri gibi ilerici sosyal hareketlerin sert baskılarla karşılaşacağı öngörülüyor, ayrıca yeşil ve temiz enerji girişimlerinin ivmesi de durabilir. Mevcut düzenin temsilcileri, Trump yönetiminin Amerikan hukuk sistemini daha da zorlayarak süper-yürütme yetkileri oluşturma peşinde olmasından endişe ediyor.
ABD’deki izolasyonist gruplar ise bu seçim sonucunu Biden’ın küreselci yaklaşımının reddi ve Trump ile Cumhuriyetçilerin dünya görüşünün yeniden zaferi olarak kutluyor. “Yeniden Büyük Amerika” ve “Önce Amerika” söylemleriyle, ABD’nin değerler temelli ittifaklardan ve uluslararası sorumluluklardan uzaklaşarak ticaret ve kendi çıkarlarını ön planda tutan bir rotaya gireceği tahmin ediliyor. Bu da, dünyanın önde gelen gücünün geleneksel sorumluluklarını azaltarak Amerikan hegemonyasının gerileme sinyallerini verebilir.
Buna karşılık, küreselciliğin savunucuları derin bir endişe içinde. Trump’ın ilk dönemi, küreselleşmeyi, ittifak ağlarını ve Amerika’nın Batı dünyasındaki liderliğini sarsmıştı. Biden yönetimi tarafından bu unsurları yeniden tesis etmek için kaydedilen mütevazı ilerlemenin de şimdi tersine dönmesi muhtemel, bu da Pax Americana (Amerikan Barışı) fikrinin savunucularını büyük hayal kırıklığına uğratıyor.
Amerika’nın uluslararası müttefikleri de Trump’ın siyasi yönelimleri ve geçmişteki eylemlerini bildiklerinden, tepkilerinde bölünmüş durumda. Birçok kişi, “Trump 2.0” döneminde ABD politikalarının daha da radikal ve kutuplaştırıcı bir yöne kayacağından endişe ediyor. Demokrat yönetimlere özgü uzlaşı ve ılımlılık yaklaşımının artık yerini daha sert bir çizgiye bırakması ihtimali, bu endişeleri artırıyor.
Özellikle, Trump ile benzer ideoloji ve liderlik özelliklerine sahip bazı ABD müttefikleri ve ortakları ise onun dönüşünü memnuniyetle karşılıyor. Avrupa’da, aşırı sağ hareketler ve AB karşıtı görüşler (Euroskeptikler) bu durumdan özellikle hoşnut. Beyaz üstünlüğü, azınlık karşıtlığı, göçmen karşıtlığı, küreselleşme karşıtlığı ve çevreye dönük girişimlere direnç gibi ortak görüşleri, Trump’ın politikalarıyla büyük ölçüde örtüşüyor. Trump’ın Brexit’i desteklemesi ve ilk zaferi, Avrupa’daki aşırı sağ güçleri cesaretlendirmişti; şimdi ise zaferle Beyaz Saray’a dönüşü, bu grupları daha da canlandırarak, neo-faşist hareketlere yeni bir enerji ve ivme kazandıracak gibi görünüyor.
Trump’ın iktidara dönüşü, onun ideolojik tarzını yansıtan Güney Amerikalı liderler tarafından büyük ihtimalle coşkuyla karşılanacak. Bu liderlerin başında, bir yıl önce göreve gelen ve sık sık “Arjantin’in Trump’ı” olarak anılan Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei ile, iki yıl önce görevden ayrılan ancak siyasi geri dönüş planlarını kararlılıkla sürdüren Brezilya’nın eski devlet başkanı Jair Bolsonaro geliyor. Her iki lider de Trumpizmin yeniden yükselişinin, Latin Amerika genelinde kendi siyasi etkilerini ve yönetim modellerini güçlendireceğine inanıyor.
Buna karşılık, geleneksel Avrupa düzeninin temsilcileri, küreselciler, AB entegrasyonunu savunanlar ve transatlantik ilişkilerin destekçileri, Trump’ın dönüşünü endişeyle izliyor. Trump’ın önceki başkanlık döneminde Avrupa Birliği’ni zayıflatması, aşırı sağ hareketleri cesaretlendirmesi, NATO üyelerine savunma harcamalarını artırmamaları durumunda ittifaktan çekilme tehdidiyle baskı yapması ve pek çok çok taraflı anlaşma ile uluslararası sözleşmeden tek taraflı olarak ayrılması hâlâ hafızalarda. Özellikle Kovid-19 pandemisi sırasında Trump’ın Avrupa ile hava ve deniz bağlantılarını keserek geleneksel müttefiklerini adeta yüzüstü bırakması, Avrupa’da unutulmuş değil. Günümüzde Avrupa liderleri, Trump’ın dönüşüyle iki yeni endişeyle karşı karşıya: Trump, Avrupa ile bir ticaret savaşı başlatmak için gümrük vergileri uygulayabilir ve Avrupa ülkelerini ABD’den yüksek fiyatlarla petrol ve doğalgaz almaya zorlayabilir.
Avrupa’daki Rusya-Ukrayna savaşıyla ilgili tepkiler de benzer şekilde karmaşık. İkinci bir Trump yönetimi, ABD-Rusya, ABD-Avrupa ve Rusya-Avrupa ilişkilerinin dinamiklerini değiştirebilir; bu da NATO’nun çatışmaya müdahil olma derecesini azaltarak Avrupa’nın askeri yükümlülükleri daha bağımsız bir şekilde üstlenmesini gerektirebilir.
Rusya ise Trump’ın dönüşünü büyük ihtimalle memnuniyetle karşılayacaktır. Trump, daha önce Başkan Vladimir Putin’in güçlü liderlik tarzına hayranlığını dile getirmiş ve Rusya-Ukrayna savaşına hızlı bir çözüm bulmayı savunarak ABD-Rusya ve Avrupa-Rusya ilişkilerinin normalleşmesini amaçladığını ifade etmişti. Eğer Trump, Ukrayna’ya yapılan askeri yardımı azaltır veya Avrupa ülkelerini Ukrayna’nın çıkarlarını feda etmeye zorlarsa, şu anda savaş alanında avantaj sahibi olan Rusya, zafer yolunda daha hızlı ilerleyebilir. Bu ihtimali gören Avrupa ülkeleri, ABD’nin desteğinin azalması durumunda ortak savunma sağlamak amacıyla Ukrayna ile güvenlik anlaşmaları imzalamaya başladı bile.
Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy, kendisini bir kez daha “en karanlık saatlerinde” bulabilir. Trump’ın kısa süre önce ortaya çıkan “barış planı”, askeri yardımı sürdüreceğini vaat etse de Rusya ile Ukrayna arasında 1280 kilometre uzunluğunda bir askerden arındırılmış bölge oluşturulmasını ve Ukrayna’nın önümüzdeki 20 yıl boyunca NATO’ya katılmasının yasaklanmasını öngörüyor. Kore Ateşkes Anlaşması’na benzer bir ateşkes modeli çerçevesinde, iki tarafın mevcut cephe hatlarında çatışmaları durdurması ve uzun süreli bir çıkmaza girilmesi söz konusu olabilir.
ABD’nin Orta Doğu’daki ortakları da Trump’ın dönüşüne ilişkin bölünmüş durumda, fakat bu bölgede net bir kazanan ve memnuniyetsiz birkaç taraf bulunuyor. Bugünkü Orta Doğu, dört yıl öncesinden oldukça farklı; bölge ülkeleri giderek daha fazla özerklik arayışında ve artık yalnızca ABD’nin müdahalesine bel bağlamak yerine, İslam içi diyalog ve uzlaşmayı ön planda tutuyorlar; İsrail bu durumun istisnası olarak öne çıkıyor.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve güçlü İsrail aşırı sağı, Trump’ın yeniden seçilmesini kuşkusuz büyük bir memnuniyetle karşılıyor. Trump’ın İsrail’e olan güçlü desteği ve İran ile Filistin’e karşı beslediği düşmanlık, İsrail’in Washington’da güvenilir bir müttefik bulacağına işaret ediyor. Bu destek, bölgede Demokrat yönetimin sabrının azaldığı bir dönemde İsrail açısından kritik bir önem taşıyor. Trump’ın yeniden iktidara gelmesiyle İsrail’in, ABD desteğini maksimum düzeyde kullanarak pek çok stratejik cephede hedeflerine daha güvenle ulaşması bekleniyor. Trump, ABD’yi Orta Doğu çatışmalarına doğrudan dâhil etmeye istekli olmasa da İsrail’in karşıtlarını taviz vermeye zorlamak için baskı taktikleri uygulayabilir.
Filistinliler için ise Trump’ın dönüşü, sıkıntılarının daha da derinleşmesi anlamına geliyor. Filistinliler, Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasını, “Yüzyılın Anlaşması” ile onları dışlamasını, Filistin Kurtuluş Örgütü ile diplomatik ilişkileri düşürmesini, iktisadi ve insani yardımı askıya almasını ve UNRWA’dan, örgütün Filistin yanlısı duruşu nedeniyle çekilmesini hâlâ hatırlıyor.
İran da Trump’ın dönüşüyle artan askeri, diplomatik ve iktisadi baskılarla karşı karşıya kalacak ve İsrail ile doğrudan bir çatışma ihtimali yükselecek. İran halkı, Trump’ın ilk döneminde Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ndan (KOEP) çekilmesini ve sonrasında uygulanan sıkı yaptırımları unutmuş değil. 2020’de Trump’ın talimatıyla İran Devrim Muhafızları Ordusu komutanı General Kasım Süleymani’nin hedef alınarak öldürülmesi ve buna misilleme olarak ABD’nin Orta Doğu’daki üslerine yapılan füze saldırıları, İran’ın kolektif hafızasında derin izler bıraktı.
Suudi Arabistan ise Trump’la görece sıcak ilişkisine rağmen, dönüşü konusunda sevinçten ziyade endişe taşıyabilir. Riyad, Filistin davası konusunda pragmatizm ile ahlaki sorumluluklar arasında karmaşık bir ikilem yaşıyor. Krallık, İsrail’den uzak durmayı ve İran’la yakınlaşmayı seçmiş durumda. Ayrıca Suudi Arabistan, ABD’nin baskısıyla “nakit kaynağı” gibi muamele görmekten ve Amerikan silahlarını satın almaya zorlanmaktan endişe ediyor ki bu, Trump’ın ilk döneminde sık sık karşılaşılan bir durumdu. Trump’ın ABD’nin enerji ihracatını artırarak piyasayı petrol ve doğalgazla doldurma planları da yeni bir Amerikan-Suudi enerji rekabeti potansiyelini artırabilir ve ilişkilerde daha fazla gerginliğe yol açabilir.
Asya-Pasifik bölgesinde de tepkiler karmaşık, hatta ABD’nin bazı müttefikleri arasında bile bölünme söz konusu. Trump, Biden’a kıyasla ortaklık yerine kazancı önceleyen bir yaklaşım sergiliyor; ABD’nin iktisadi ve ticari çıkarlarına daha fazla odaklanarak, askeri ittifakları ve jeostratejik taahhütleri ikinci planda tutuyor.
Kuzey Kore, Trump’ın dönüşüyle Biden yönetiminin “stratejik ihmal” politikasından uzaklaşılarak üç zirveyle yakalanan diyaloğun yeniden canlanmasını umabilir. Kim Jong-un ile Trump arasında gerçekleşen bu zirveler, ABD-Kuzey Kore ilişkilerinin normalleşmesi adına umut verici adımlar olarak görülmüştü, ancak Kovid-19 pandemisi, karşılıklı güvensizlik ve siyasi değişimler nedeniyle bu süreç tıkanmıştı. Yeni Trump yönetimi, bugüne kadar tamamlanamayan bu diplomatik girişimi yeniden alevlendirebilir.
Güney Kore ve Japonya ise Trump’ın muhtemel politikalarından tedirgin. Trump’ın, müttefiklerinden savunma harcamalarını artırmalarını talep etmesi ve ithal mallara gümrük vergisi uygulaması gibi geçmişteki baskıları, bu ülkeleri ABD-Çin rekabeti karşısında stratejik pozisyonlarını yeniden gözden geçirmeye itebilir ve hassas bir diplomatik denge riskini beraberinde getirebilir.
Avustralya, Yeni Zelanda, Filipinler, Vietnam, Singapur ve Hindistan gibi ülkeler de Trump’ın, transaksiyonel yaklaşımıyla stratejik ortaklıklarını geri plana itmesinden endişe duyuyor. Bu durum, Hint-Pasifik bölgesinde iktisadi çıkarların güvenlik ittifaklarının önüne geçtiği bir dinamik yaratabilir.
Çin ise, her iki büyük Amerikan partisince “birincil rakip” olarak görülüyor ve Trump’ın önceki döneminde uyguladığı agresif stratejilere aşina. Pekin, Trump’ın dönüşüne ne sevinçle ne de endişeyle yaklaşıyor; yeni yönetim değişikliğine sakin bir tutum sergiliyor. Trump’ın askeri angajmanlarda temkinli ama ticaret, teknoloji ve finans alanlarında agresif bir rekabet başlatma eğiliminde olduğu biliniyor. İkinci bir Trump döneminde askeri çatışmalara yol açma ihtimali düşük görünse de iktisadi savaşın tırmanması ve ticari çekişmeler ile Çin yatırımlarına yönelik kısıtlamaların artması beklenebilir.
7 Kasım’da Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Başkan Yardımcısı Han Zheng, başkan seçilen Trump ve yardımcısı J.D. Vance’e tebrik mesajları göndererek Çin’in ikili ilişkilerde tutarlı prensiplerini vurguladı ve diyalog beklentilerini dile getirdi. Trump liderliğinde ABD-Çin ilişkilerinin nasıl şekilleneceği, dünya barışı ve güvenliğinin belirleyici unsurlarından biri olacak ve küresel ilginin odak noktası haline gelecektir.
ABD’deki liderlik değişimiyle en büyük kayıplardan biri, Tayvan bağımsızlık hareketi savunucuları olabilir. Cumhuriyetçi Parti’nin platformunda Tayvan’a dair savunma taahhütlerinin olmaması dikkat çekiyor. Trump, daha önce Tayvan’dan güvenlik sağlamak için GSYİH’nın yüzde 10’unu “koruma bedeli” olarak talep etmişti; bu, Tayvan’ın güvenliği konusunda da pragmatik ve ticari bir yaklaşımın sinyalini veriyor.
Biden yönetiminin, Tayvan Yarı İletken Üretim Şirketi’ni (TSMC) “Made in America” modeline geçirme çabası, Tayvan’ın temel endüstrilerine zarar verirken, daha fazla zorluğu da beraberinde getiriyor. Trump’la yakın ilişkileri olan ve “Tek Çin” ilkesini destekleyen Elon Musk, kısa süre önce uzay-havacılık tedarikçilerini Tayvan’dan parça alımını durdurmaya teşvik etmişti. Bu adım, Musk’ın Çin pazarına olan bağlılığını yansıtırken, Trump’ın Tayvan politikasının da Musk’ın stratejik çıkarlarına paralel olabileceğine işaret ediyor. Bu durumda, Tayvan bağımsızlık hareketinin önde gelen isimlerinden William Lai gibi liderler, siyasi ve iktisadi olarak büyük bir belirsizlikle karşı karşıya kalacak.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Biden’dan Ukrayna’ya kritik hamle: ATACMS füzeleri için onay çıktı
Abhazya’daki protestolar neyle ilgili?
Pekin Trump’ın dönüşüne çoktan hazırlandı
Alman Demokratik Cumhuriyeti: Kadın özgürleşmesinde ileriye doğru büyük bir adım
Kremlin Sözcüsü Peskov ile mülakat: Trump’ın seçim zaferi ve Ukrayna
Çok Okunanlar
-
GÖRÜŞ2 hafta önce
Rusya-Ukrayna Savaşında Kuzey Kore’nin askeri hamlesinin etkileri
-
AMERİKA2 hafta önce
ABD seçimlerinde “üçüncü aday”: Jill Stein
-
RUSYA6 gün önce
Patruşev’in Kommersant röportajı: Montrö ihlaline göz yummayacağız
-
AMERİKA1 hafta önce
Fukuyama: Trump’ın geri dönüşü Amerika ve dünya için ne anlama geliyor?
-
GÖRÜŞ1 hafta önce
Valdai izlenimleri: Trump’lı yıllar başlarken…
-
AVRUPA2 hafta önce
Almanya’da hükümet dağıldı: Buraya nasıl gelindi?
-
GÖRÜŞ2 hafta önce
İsrail’in ‘sekiz cepheli çatışmada’ tuzağa düşürülmesine dair bir inceleme
-
DÜNYA BASINI6 gün önce
Donald J. Trump’ın ideolojisi