Görüş
Hindistan’ın İsrail eğilimi

Rusya-Ukrayna savaşı devam ederken cumartesi günü Hamas’ın İsrail’e saldırmasının ardından dünya bu kez yeniden Ortadoğu’ya, İsrail-Filistin krizine odaklandı.
İsrail’deki ani saldırının ardından Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı paylaşımda duruma yönelik ilk yorumu şöyle oldu: “Bu bir terör saldırısıdır. Hindistan İsrail ile dayanışma içindedir.” Modi’nin Hamas’ı kınayan ve İsrail’e destek teklif eden bu açıklaması iki ülke arasındaki bağların son yirmi yılda çarpıcı biçimde değiştiği anlamına geliyor.
Ve açıklama kadar, hızı da dikkat çekici. Hindistan kriz anında taraf seçmede “hızlı” davranan bir ülke değil ve dahası, “açıktan” pek taraf seçen bir ülke değil. Ayrıca Hindistan’ın Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kınamaktan kaçındığını ve Batı’nın bu konudaki baskılarına direndiğini arka planda vurgulamakla beraber, Hindistan’ın İsrail’e verdiği destek Ortadoğu’ya yönelik temkinli diplomatik politikasından bir sapmaya da işaret ediyor.
Ancak daha sonra haftalık basın toplantısı sırasında Hindistan Dışişleri Bakanlığı İsrail’de cumartesi günü yaşananları terör saldırısı olarak gördüklerini açıklarken Hindistan’ın Filistin politikasını yineledi ve “iki devletli çözüme” işaret etti. Dışişleri Bakanlığı’nın açıklaması ilk başta İsrail’e verilen güçlü destek algısını biraz olsun zayıflatmış oldu.
Hindistan bir zamanlar Filistin’in güçlü bir destekçisiydi. Daha sonra İsrail Filistin arasında bir dengeleme eğilimi gösterdi. Ancak Modi yıllarında İsrail’e daha çok yakınlaştı. Bu arada Hamas’ı hiçbir zaman desteklemedi; Filistin’e verilen destek laik ve milliyetçi gruplarla sınırlıydı. Ve bugün yalnız Filistin yönetimini tanıyor.
Mayıs 2014’te göreve başladığından bu yana Modi hükümeti İsrail’i hedef alan Birleşmiş Milletler kararlarında çekimser kalmış, ancak uluslararası kuruluşta İsrail yanlısı bir tutum sergilemekten de kaçınmıştı. Geleneksel olarak BM’de Filistin lehine oy veren Yeni Delhi 2015 yılında İsrail’in Gazze’deki eylemlerini kınayan BM İnsan Hakları Konseyi kararına çekimser oy kullanarak İsrail politikasındaki değişikliğin ilk “resmi” sinyalini vermişti. Her ne kadar hükümet bunu reddetmiş olsa da Modi yönetiminin 2015’te çekimser kalışı, İsrail duruşundaki önemli değişimin ilk ifadesiydi. Ayrıca Modi 2017’de İsrail’i ziyaret eden ilk Hindistan başbakanı oldu. O günden bu yana iki ülke ilişkilerini stratejik ortaklığa yükseltti. 2018’de Amerika Birleşik Devletleri’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti yapma kararına ilişkin BM’de aleyhte oy kullanan Modi hükümetinin 2019’daki BM Ekonomik ve Sosyal Konsey toplantısında İsrail tarafından terör örgütü olarak ilan edilen Filistin’in Shahed İnsan Hakları Kuruluşu için BM’deki gözlemci statüsü talebini reddetmek adına oyunu İsrail lehine kullanması, BM’de “ilk kez” doğrudan İsrail’in yanında yer aldığının, ülkesinin Arap ve Müslüman ülkeleri ile olan tarihsel oy kullanma şeklinden tamamen ayrıldığının açık bir göstergesiydi. Burada Hindistan’ın Pakistan ile yaşamakta olduğu Keşmir sorunu özelinde Arap dostlarından beklediği desteği göremiyor oluşu en önemli faktör. Ayrıca Hindistan, 2021’de BM İnsan Hakları Konseyi’ne Gazze, Batı Şeria ve Filistin’deki insan hakları ihlallerini araştırmak üzere daimi bir komisyon kurulması çağrısında bulunan kararda çekimser kaldı.
Tarihte İsrail’in kurulmasına karşı çıkan, Arap ve dünya Müslümanlarının yanında yer alarak Filistin davasını haklı bulan ve savunan Hindistan’ın İsrail ile gelişmiş bir ilişkisi yoktu. Kuruluşundan iki yıl sonra, 1950’de İsrail’i tanıyan Hindistan, diplomatik ilişkilerini ancak 1992’de başlattı. Böylelikle dönemin Başbakanı PV Narasimha Rao, ülke politikasında etkili olan (Bağlantısız, Batı-Amerikan karşıtı) Nehruvian ideolojisinden de ayrıldı.
Bağımsızlık sonrasında 40 yılı aşkın bir süredir tam anlamıyla diplomatik ilişkiler olmasa da iki ülke arasındaki temasın tek giriş kapısı 1953 yılında Mumbai’de açılan İsrail Konsolosluğu idi. Ayrıca 1950’den 1992’ye dek Yeni Delhi her ne kadar İsrail ile ilişki kurmaktan uzak dursa da iki hükümet arasında hiç etkileşim gerçekleşmemiş değil. Bu bağlamda iki İsrailli Dışişleri Bakanı’nın Yeni Delhi ziyareti kilit önemde: 1956’daki Moshe Sharet ile 1977’deki Moshe Dayan’ın ziyaretleri. Bu temaslar “gizli” yürütülürken iki ülke arasında meydana gelen bir diğer kilit temas ise 1993 yılında İsrail Dışişleri Bakanı Shimon Peres’in Hindistan başkentine gerçekleştirdiği “resmi” ziyareti.
Dönemin başbakanı Indira Gandhi, babasının Filistin yanlısı pozisyonunu çoğunlukla korurken oğlu ve halefi Rajiv Gandhi 1985 yılında BM Genel Kurul toplantısının görüşmelerinde İsrailli mevkîdâşı ile bir araya geldi. Bu görüşme iki devletin başbakanları arasındaki “ilk kamuya açık toplantı” niteliği taşır. O dönem hızla ilerleyen Pakistan nükleer programına ilişkin Hindistan kaygılarının bu gelişmiş ilişkileri kolaylaştırdığına inanılıyor. Bununla beraber 1992’ye kadar Yeni Delhi’nin İsrail ile resmen diplomatik ilişkiler kurması gerekmemişti. Ancak resmi diplomatik ilişkiler olmasa dahi Soğuk Savaş sırasında Hindistan-İsrail askeri bağlarının bulunduğunu belirtmek önemli.
İsrail yalnızca 1962, 1965 ve 1971’deki savaşlarında Hindistan’a askeri yardımda bulunmakla kalmamış, aynı zamanda 1971’de Yeni Delhi hükümetinin yardımıyla da Pakistan’dan bağımsızlığını kazanan Bangladeş’i tanıyan ilk ülkelerden biri olmuştur. Ayrıca 2000 yılında ortak bir terörle mücadele komisyonu kuran iki ülke ilişkilerinde, 2008 Mumbai saldırıları sonrasında Hindistan’ın İsrail’den yaptığı savunma alımlarında yaşanan ciddi artışla birlikte, İsrail’in 2009’da Yeni Delhi’nin en büyük savunma tedarikçisi olarak Rusya’nın yerini aldığına tanık olundu. Ve her ne kadar burada Hindistan halkının büyük protestolarına maruz kalmış olsa da Ariel Sharon 2003 yılında Hindistan’ı ziyaret eden ilk İsrail başbakanı oldu.
Hindistan-İsrail ilişkilerinin 1992’de iyileştirilmesinden bu yana savunma ve tarım ikili ilişkilerin iki ana sütununu oluştururken bugün iki ülke ilişkilerinde turizmden uzaya, ticari ve kültürelden enerjiye uzanan muazzam bir çok yönlü ilerleme kaydediliyor. Örneğin geçtiğimiz günlerde İsrail kıyılarındaki Tamar ve Levianthan gaz sahaları araştırıldı ve Hindistan bu sahalardan doğalgaz çıkarmak ve ithal etmek amacıyla arama lisansı için teklif veren ilk ülkelerden biri oldu. Hindistan’ın ONGC Videsh, Bharat PetroResources, Indian Oil ve Oil India şirketlerine İsrail hükümeti tarafından arama lisansı verildi ki bu, iki ülke ilişkilerindeki çeşitliliğin açık bir işareti.
Bu arka planda, giderek yakınlaşan Hindistan-İsrail ilişkilerindeki gelişimin temel dinamikleri neler? Ancak bundan önce Hindistan neden tarihte İsrail karşıtı bir duruş sergiledi?
Hindistan tam da İsrail’in kurulması gündeme geldiği dönemde emperyalizm karşıtı mücadelesini taçlandırmış ve bağımsızlığını kazanmıştı. İsrail-Filistin girdabının kaynağının da emperyalist bir mantaliteye dayandığına inanan yeni bağımsız Hindistan yönetimi doğal olarak Filistin yanlısı bir duruş geliştirdi. Burada diğer kritik faktör, ikinci en kalabalık Müslüman nüfusunun kendi coğrafyasında bulunuyor olması nedeniyle Hindistan Müslümanlarının radikalleşme olasılığını doğuracak herhangi bir hamleden uzak durulması ile Arap dostlarının incinmemesi düşüncesiydi. Ayrıca o konjonktürde İsrail Batı Bloku kapsamında iken Hindistan’ın Bağlantısızlar lideri olması ve aynı zamanda Sovyetler Birliği ile daha yakın çizgide durması da ikili ilişkilerin neden mesafeli olduğunu açıklıyor. Ve bir de Hindistan’ın petrol ithalatında Arap devletlerine bağımlılığı Ortadoğu politikasında Arap yanlısı bir eğilime yol açtığını da belirtelim. Dahası, Keşmir konusundaki tutumu için Arap desteğini toplama gereksinimi de Yeni Delhi’yi tamamen Arap yanlısı bir politika izlemeye zorladı.
Ancak koşullar yeni bir dünya düzenini kurmaya doğru yol alırken Yeni Delhi yönetimi de uluslararası alandaki diğer aktörler gibi politikalarını yeniden gözden geçirmek durumundaydı. Bu revizenin temel çıktısı ise liberalleşme açılımları ve ekonomik kalkınmayla beraber başta ABD olmak üzere Batı ile ilişkilerin ivme kazanmaya başlamasıydı. Günümüz dengeleri dikkate alındığında ekonomik boyutun yanısıra askeri planlamaların yeniden revaçta olduğuna tanıklık ediliyor. Bununla beraber Hindistan’ın dünya görüşü ile iç ve dış dinamiklerinde de bir paradigma kayması yaşanıyor.
Tüm bu gelişmeler bağlamında Hindistan’ın İsrail eğiliminde ve ikili ilişkilerin gelişiminde Modi faktörü bir dönüm noktası. Modi hükümetinin terörle mücadele açılımları, İsrail ile daha derin savunma, stratejik ve ekonomik bağların sağlanması ile uyumlu görünüyor. Ayrıca İsrail Hindistan’ı Asya’da stratejik bir ortak olarak görüyor. Modi’nin iktidarda yerleşik olması ve stratejik çıkarların birbiriyle uyumlu hâle gelmesiyle ikili ilişkilerin güçlü adımlarla ilerlediği görülüyor. Modi’nin 2017’deki İsrail ziyareti Hint politik tarihinde bir ilke imza atmıştı. Temmuz 2017’de ülkesine bir ziyaret gerçekleştirmiş olan Modi, mevkidaşı Benjamin Netanyahu ile dostane ilişkiler geliştirmeye hız kazandırdı. İlişkilerdeki bu miladın lokomotifi Hindistan’ı cezbeden İsrail yapımı savunma donanımları olsa da iki ülke ilişkilerinde tarım alanındaki teknik yardımlar ile ticaret ve ekonomi gibi farklı boyutlar da yer alıyor. Örneğin 2014 itibarıyla Hindistan’ın her yerinde faaliyet gösteren 10 mükemmeliyet merkezi çiftçilere İsrail’in teknolojik uzmanlığını kullanarak verimli tarım teknikleri konusunda ücretsiz eğitim oturumları sunuyor.
Ancak Asya’daki en önemli ticari partnerinin Çin olmasından hareketle İsrail Yeni Delhi’nin Pekin konusundaki güvenlik kaygılarını pek önemsemiyor. Buna karşın İsrail silahları için Hindistan önemli bir pazar. Dolayısıyla Hindistan-İsrail ilişkilerindeki tektonik kaymanın temel itici gücü Hindistan’ın artan güvenlik kaygıları. Yani Hindistan’ın İsrail eğilimi gerçekte daha çok askeri boyutta kendini gösteriyor.
Hindistan’ın son zamanlarda çoğunlukla savunma ve güvenlik politikalarına ağırlık vermesi ile askeri teknolojiye duyduğu gereksinim bağlamında ikili ilişkilerin özellikle son yıllarda epey gelişme kaydettiği görülüyor. İlki 1996-97 yıllarında dönemin Hindistan Başbakanı Atal Bihari Vajpayee’nin satın aldığı keşif dronları (insansız hava aracı-İHA) olmak üzere Barak SAM hava savunma füze sistemi, bunun için kullanılan Phalcon AEW/AWACS havadan erken uyarı ve kontrol sistemi ile Heron insansız hava araçları, SPYDER hava savunma sistemi, son Balakot saldırısında da kullanılmış olan SPICE-2000 güdüm kiti ve Spike ATGM güdümlü tanksavar füze sistemi, Pakistan sınırı boyunca kurulan Kapsamlı Entegre Sınır Yönetim Sistemi ve ayrıca MK-84 yüksek patlayıcı savaş başlıkları ile ileri sürüm SPICE-2000 bombaları Hindistan Ordusu’nun envanterinde bulunan İsrail yapımı donanımlar. Hindistan ayrıca 30 narkotik köpeğini de İsrail’den ithal etmiştir. İsrail’in Hint askerlerine özellikle terörle mücadele bağlamında eğitim verdiği de biliniyor.
İlk ikisi aralarında değişken olarak ABD ve Rusya olmak üzere İsrail Hindistan’ın üçüncü büyük savunma tedarikçisi konumunda. Ayrıca “Hindistan’da Üret” kapsamında İsrailli savunma şirketleri IAI, Elbit Systems ve Rafael Advanced Defence Systems, özel alt sistemler üretmek ve iç güvenlik sistemlerini geliştirmek için Hint firmalar Bharat Forge, Tech Mahindra, Adani Group ve Tata Advanced Systems ile ortaklıklar kurdu.
Bağımsızlığının ardından uzun süre düşmanca bir pozisyon almasıyla gergin ve uzak olan ve sonrasında bilgi alışverişi düzeyinde başlayan ilişkilerin bugün milyon hatta milyar dolarlık anlaşmalara varan gelişimi kuşkusuz Yeni Delhi’nin pragmatizmi ne denli içselleştirdiğinin bir yansıması ve bir o kadar da ideolojik duyarlılıktan uzaklaşıldığının bir kanıtı. Bu dönüşümün kilometre taşı ise Modi’nin ulusal çıkar odaklı dünya görüşü ile yönetim anlayışı.
Bugün ticaret dengesinin Hindistan’ın lehine olması ile beraber ikili ticaret 1992’de 200 milyon dolardan 2022-2023 Mali Yılı’nda (savunma hariç) 10,1 milyar dolara yükseldi. Bugün Hindistan, İsrail’in Asya’daki üçüncü, dünya çapında ise yedinci büyük ticaret ortağı. Ayrıca Batı Asya Dörtlüsü/Orta Doğu Dörtlüsü/Yeni Dörtlü olarak da anılan ve 2021 yılında yeni bir stratejik ortaklık olarak kurulan I2U2 kapsamında Hindistan, İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri ve ABD ile ekonomik kalkınmayı, bilimsel yeniliği ve bölgesel istikrarı teşvik etmek amacı ile sıkı işbirliği yürütüyor.
Modi’nin İsrail’e ilişkin açıklaması ve İsrail’e ne kadar hızlı destek sunduğu dikkat çekti. Yeni Delhi’nin Suudi Arabistan, BAE ve Ortadoğu ile mükemmel ilişkileri var. 2018’de Yeni Delhi’de Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı ağırlayan Hindistan kamuoyu önünde hâlâ Filistin davasını destekliyor. Ancak Hindistan’ın jeopolitik durumu ve iç politikası değişti. Yeni Delhi yalnızca İsrail ile yakın bir ilişkiye sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda bugün ABD’nin yakın stratejik ortağı ve İsrail’in sadık bir ortağı.
Ortadoğu’da istikrar Hindistan için önemli, çünkü Arap uluslarıyla olan ilişkilerinin yanı sıra çok sayıda Hint diasporası bölgede ikamet ediyor. Dahası, kendisini de cihatçı terörist grupların saldırılarına karşı son derece savunmasız hisseden Hindistan İsrail’in güvenlik kaygılarını anladığını ifade ediyor. Bu arada Nehru’dan Mahatma Gandhi’ye ve Modi’ye Hint milliyetçilerin Yahudi davasına sempati duyduklarını, ancak başlangıçta İngiliz emperyalizminin doğrudan bir sonucu olarak gördükleri Filistin’in Siyonizm temelindeki bölünmesine karşı çıktıklarını belirtelim. Bugün İsrail’de 85 binin üzerinde Hint kökenli Yahudi yaşıyor.
Modi’nin açıklaması Hindistan’ın İsrail ile ilişkisini yalnızca dostane bir ilişki olarak değil, aynı zamanda uzun soluklu stratejik çıkarları açısından da yaşamsal bir ilişki olarak görmeye başladığını gösteriyor. Başlarda Hindistan’ın İsrail-Filistin çatışmasına yaklaşımının çoğunlukla Filistin davasına verdiği destekten büyük ölçüde etkilendiği görülürken son yıllarda Hindistan bir yandan Filistin davasına desteğini sürdürmeye, bir yandan da hem İsrail hem de Filistin ile ilişkilerini genişletmeye ve her ülkeyle bağımsız olarak çıkarlarını gözeterek hem İsrail hem de Filistin ile ayrı yollardan ilişki kurmaya çalıştı. Yani bu, artık Hindistan’ın İsrail ile ilişkisinin kendi değerleri üzerinde duracağı ve Hindistan’ın Filistinliler ile olan ilişkisinden bağımsız ve ayrı olacağı anlamına geliyordu. Bu da Soğuk Savaş döneminde muhtemelen Arapları düşmanlaştırma korkusundan dolayı izleyemediği bir politika.
Ancak ikili ilişkinin zorlukları da yok değil. Örneğin, İsrail İran’ı varoluşsal bir tehdit olarak görürken Hindistan enerji tedariği ve Afganistan ile Orta Asya’ya giden Chabahar limanı rotası konusunda işbirliğine değer veriyor. Dahası, güçlü teknoloji ve yatırım bağlantılarıyla Çin İsrail’in Asya’daki en büyük ticaret ortağı (Pekin’in İsrail ile ikili ticareti 2022’de toplam 22,1 milyar dolardı). Ayrıca Hindistan yerli sanayisinin kaygıları nedeniyle Serbest Ticaret Anlaşması askıda. Ek olarak İsrail’in Arap ülkeleri ile farklılıkları var ve Hindistan’ın yakın zamanda BM’de Kudüs konusunda ABD’ye karşı yaptığı oylama Hindistan’ın bölgedeki önemli çıkarlarını yansıtıyor. Ve son olarak Hindistan’ın dış politikasında İsrail ile Filistin arasındaki bağlantıyı koparmak zor ki İsrail ve Ortadoğu’daki diğer ülkelerle diplomatik ilişkilerin stratejisini belirlerken bu önemli bir faktör.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum











