Bizi Takip Edin

GÖRÜŞ

Hintlerin gözünden Henry Kissinger

Yayınlanma

Dünyanın en etkili ve en tartışmalı diplomatlarından, uluslararası ilişkilerin ve diplomasinin ileri gelen isimlerinden biri olan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger 30 Kasım 2023 tarihinde 100 yaşında hayatını kaybetti. Kissinger, 1969-1977 yılları arasında ABD’nin Ulusal Güvenlik Danışmanı ve Başkan Richard Nixon yönetimindeki Dışişleri Bakanı olarak oynadığı rol ile tanınıyor. Aynı zamanda 1970’li yıllardaki ABD-Çin yakınlaşmasının mimarı olarak biliniyor. Ancak kaleme aldığım bu değerlendirme için Kissinger konusunun bizi ilgilendiren kısmı, Bangladeş’in Kurtuluş Savaşı olarak tarihe geçen 1971 savaşında Pakistan’ı desteklemesi ve Çin’i Hindistan’a saldırmaya teşvik etmesi.

Yani, Henry Kissinger’ın mirası Hintler için toksik. Öyle ki Hintler için onun 1971 savaşındaki rolü, onu son derece tartışmalı bir isim hâline getirdi. Öncelikle biraz arka plana ihtiyacımız var. 1971 savaşı Pakistan’daki iç gerilimlerden kaynaklandı. İngilizlerin alt kıtadan çekilmesi ile Hindistan için söz konusu olan 1947’deki Hindistan ve Pakistan olarak yaşanan bölünmeden sonra Pakistan coğrafi olarak iki ayrı kanattan oluşuyordu: Batı Pakistan (Punjab, Sind, vs.) ve (1971’den itibaren Bangladeş olarak bağımsız bir ülke olan) Doğu Pakistan (Bengal). Ancak Pakistan, Batı Pakistan’dan gelen elitlerin hâkimiyetindeydi. Pakistan vatandaşlarının çoğunluğunun Doğu Pakistan’da yaşamasına karşın Pakistan halkı ayrımcılığa uğradığını ve güçlerinin kesildiğini hissediyordu. Pakistan’ın 1970’teki ilk demokratik seçiminde, Doğu Pakistan’daki hoşnutsuzluk dalgası Awami Birliği’ne ezici bir zafer kazandırdı. Sheikh Mujibur Rehman liderliğindeki Awami Birliği, Doğu Pakistan’a daha fazla özerklik verilmesini savundu. 1970’teki ezici zaferi ona ulusal mecliste çoğunluğu sağladı. Ancak Pakistan, iktidarı devretmeyi reddeden ordusu tarafından yönetiliyordu. Bu durum politik krizi beraberinde getirdi. Doğu Pakistan protestolarla çalkalandı. Krizi çözmeye yönelik görüşmelerde uzun bir çıkmazın ardından Pakistan Ordusu Mart 1971’de Doğu Pakistan’da ölümcül bir baskı başlattı. Dhaka’daki Amerikalı diplomatların “soykırım” olarak nitelendirdiği bu baskı politik aktivistleri ve azınlıkları hedef alıyordu. Tarihe “Searchlight Operasyonu” olarak geçen bu askeri baskıda yüzbinlerce kişi öldürüldü. Awami Birliği’nin lideri Sheikh Mujib, Bangladeş’in kurulması adına bir Bağımsızlık Bildirgesi imzaladı. Bu, milyonlarca kişinin mülteci olarak Hindistan’a kaçmasına neden olan bir iç savaşı tetikledi. Ve bu da bizi yol açtığı 1971 savaşına getiriyor ki işte, Henry Kissinger’ın devreye girdiği yer de burası.

Kissinger ve Nixon’ın rolü

Bu kısa arka planın ardından, konunun hızla Kissinger’ın rol aldığı kısmına geçelim. Kriz patlak verdiğinde Kissinger ve Başkan Nixon Pakistan Ordusu’nu desteklemeye istekliydi. Bunun en temel nedeni, ABD’nin 1970-71 yılları arasında komünist Çin ile ilişkilerin önünü açmak için Pakistan’ın askeri yöneticisi Yahya Khan’ı kullanmasıydı. Bu “arka kanal” stratejisinin Çin açısından önemi dikkate alındığında ABD, birlikleri Doğu Pakistan’da binlerce kişiyi öldüren Yahya Khan’a “herhangi bir baskıda bulunmamak” konusunda istekliydi. Dhaka’daki Amerikan diplomatların Washington’ın şiddeti durdurmak için müdahale etmesini talep etmelerine karşın Nixon ve Kissinger çok az şey yaptı. Ve Kissinger, Pakistan Ordusu’na yardımda kilit rol oynadı. ABD’nin önde gelen yayıncılarından New York Times 1971 yılı boyunca, ordunun cinayetleri başladıktan sonra dahi ABD’nin Pakistan’a silah sevkiyatı yaptığını bildiriyordu. Bu, ABD’nin 1965’teki Hindistan-Pakistan savaşından sonra Pakistan’a uyguladığı silah ambargosunu da ihlâl ettiği anlamına geliyordu. Başkan Nixon ayrıca iç savaşın olumsuz etkileri nedeniyle Pakistan’a ekonomik yardım sağlamak için de çalıştı. Bu, Amerikan Kongresi’nin Pakistan’da işlenen zulümler dikkate alındığında yabancı yardımı durdurma yönünde oy kullanmasına karşın gerçekleşti. Ama zaten  Nixon bunu “amaca zararlı” olarak eleştirmişti.

Bangladeş askeri direnişi büyüdükçe Hindistan’ın devreye girdiğini görüyoruz. Hindistan da Bangladeş’in bu büyüyen askeri direnişine yardım etmeye başladı ki milyonlarca mültecinin Hindistan’a akın edişi Hint hükümetini zaten alarma geçirmişti. Hindistan ayrıca Doğu Pakistan sınırına da asker yığdı. Ve bundan öfkeye kapılan Kissinger, Hintlerden “gayrimeşrular” diye söz ediyordu ki o dönemde Kissinger’ın en büyük önceliği Çin’di ve Pakistan da bunun anahtarıydı. Temmuz 1971’de Kissinger, Çin’e tarihi bir ziyarette bulundu ve bu ziyaret, “iki eski düşman” arasında diplomatik bağların yolunu açtı. Daha sonra Amerikan politikası hızla “açıktan” Pakistan yanlısı bir politikaya dönüştü ki Kissinger ve Nixon, kriz büyüdükçe ABD’nin Pakistan’ın arkasında durması gerektiğine inanıyordu. Pakistan, 1950’lerden beri Soğuk Savaş’ta Komünizme karşı mücadelede Washington’ın sıkı bir müttefikiydi. Dolayısıyla Washington’ın “güvenilirliğini” korumak için müttefiki desteklemek gerekiyordu. Amerikan inancı bu yöndeydi. Kissinger, eğer ABD Pakistan’ı desteklemeseydi Çin gibi ülkelerin onu zayıf göreceğine inanıyordu. Bu, yeni Çin-ABD ilişkisini riske atmak olurdu. Bu iki isim ayrıca Hindistan’ın, Soğuk Savaş’ta ABD’nin müttefiki olan Pakistan’ı küçük düşürmek için Sovyetler Birliği ile birlikte çalıştığına da inanıyordu.

Kasım 1971’de kriz tırmanırken Hindistan Başbakanı Indira Gandhi Washington’da Nixon ve Kissinger ile zor bir görüşme gerçekleştirdi. Bu çok zorlu bir görüşmeydi. Amerikalılar Hindistan’ı Pakistan’a baskı yapmaması konusunda uyarıyordu. Ama bu zorlu görüşme her iki tarafın konumunu değiştirmek adına pek de etkili olmadı. 3 Aralık 1971’de Pakistan Hindistan’a saldırdı ve savaş başladı. Hindistan ve Bangladeş direniş güçleri Pakistan ordusunu yenilgiye uğratmaya başlayınca Nixon ve Kissinger hasar kontrolüne geçti. Kissinger açıkça yetkililere Nixon’ın Pakistan’a destek çıkmak istediğini söyledi. Hindistan’a ekonomik yardımlar kesildi, Pakistan’a silah göndermeye başlandı, İran gibi Ortadoğu’daki üçüncü ülkeler Pakistan’a askeri destek göndermeye yönlendirildi. Ayrıca ABD, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) ateşkes kararı verilmesi için baskı yaptı. Bu, Hindistan girişimini durdurabilirdi. Ancak Sovyetler Birliği bu öneriyi engelledi. Ama Nixon ve Kissinger daha sonra Sovyetler’i Hindistan’a baskı yapmaya ve savaşı durdurmaya ikna etmeye çalıştı.

Toksik miras

Ve dahası, Çin’e de yaklaştılar ve Pekin’in Yeni Delhi’yi tehdit etmek için Çin-Hindistan sınırına asker göndermeyi düşünüp düşünmeyeceğini sordular. Burada Kissinger’ın niyeti Nixon’a söylediği ifadelerden açıkça anlaşılıyordu: “Şimdi Hintleri ikna etmeliyiz, onları Batı Pakistan’a saldırı yapmamaları için korkutmalıyız.” Ancak Çin bunu yapmayı reddetti. Bunun üzerine Nixon ve Kissinger, uçak gemisi USS Enterprise başkanlığındaki bir görev gücünü derhâl Hint Okyanusu’na gönderme kararı aldı. Bu, Hint stratejistleri savaşı hızla bitirmeye itti. Hindistan güçleri zafere yaklaşırken ABD, 13 Aralık’ta BMGK Kararı yoluyla çatışmayı durdurmak için başka bir çaba gösterdi. Ancak karar veto edildi ve yalnızca üç gün sonra Doğu Pakistan’daki Pakistan güçleri Hindistan’a teslim oldu.

Politikalarının başarısız olmasına karşın hem Nixon hem de Kissinger, Batı Pakistan’ı Hindistan egemenliğinden kurtarmaya yardım ettiklerini iddia etti. Ayrıca Kissinger, yeni Hindistan-ABD ortaklığının son yıllardaki gücünden de övgüyle söz ediyordu. Ancak tarihte hiç olmadığı kadar gelişen bu Hint-Amerikan ortaklığına, Henry Kissinger’ın Hintler üzerinde bıraktığı bu toksik mirasına karşın tanıklık ediliyor.

GÖRÜŞ

Ateşkes ve rüzgâra kapılmış sivrisinekler – 2  

Yayınlanma

Yazar

Ateşkes veya mütarekeyi gitgide daha da kaçınılmaz kılan üç faktör var.

1) Kiev’in durumu

The Washington Post geçen yılın aralık ayında “celbi çıkanlar askerlik arzusuyla yanıp tutuşmuyor,” diyordu. Kiev kaynaklarına dayanarak celbi çıkan 650 binden çok erkeğin ülkeden ayrıldığını da yazmıştı gazete. Kiev savunma bakan yardımcısı Natalya Kalmıkova “yüzbinlerce insanın” celpten kaçmaya çalıştığını söylüyordu. Amerikalılara göre sadece 2023’te Ukrayna 124,5 bin insanı kaybetmişti. Aynı günlerde Kiev’deki komedyen-başkan, çatışmalardaki asker kaybının sadece 31 bin olduğunu söylemişti. Forbes mart ayında, Kiev birliklerinin personel yetersizliği yüzünden rotasyon yapamaz durumda olduğunu, yetersizliğin “düzinelerce tugay” mevcudunu bulduğunu söylüyordu. The Wall Street Journal ise 25 Mart’ta, ordunun “çok yıprandığını”, “bazı Ukraynalıların” askere gitmeyi kabul edene kadar “dayak yediğini ve parmaklık arkasında tutulduğunu” iddia ettiklerini yazmıştı. Gazeteye göre komedyen-başkanın partisinin celp yaşını 27’den 25’e düşürme girişimi (Journal’a göre bu sayede “gençlerin büyük bölümü celp dışında” tutuluyordu) Rada’da da muhalefetle karşılaşıyordu — ama demokrasi muhteşem bir şeydir; nitekim sadece bir hafta sonra komedyen-başkanın kararnamesiyle bu da onaylandı. O zamandan beri celp yaşının 21’e düşürülmesi tartışılıyor. Ordunun “gençleştirilmesi” lazımmış.  Journal için herhalde ziyanı yoktur — USAID’e göre 10-29 yaş arası genç sayılıyor, demek ki 21’e de düşürülse gençlerin büyük bölümü gene celp dışında kalacak.

The New York Times da geçen hafta koroya katıldı: gazeteye göre Kiev kuvvetleri “tükendi” ve Amerikan yetkilileri özel konuşmalarında giderek daha sıklıkla rejimin kaybettiği toprakları geri almasının fiilen mümkün olmadığını konuşuyorlar. Gazetenin görüştüğü yetkililer rejimin muharebe alanındaki durumu biraz düzelirse AB entegrasyonuna katılmak için ısrar edebileceğini söylüyorlar. Bir de iyimserlik butonu eklenmiş: Kiev her şeye rağmen “muzaffer” olabilirmiş ve şu anda barış görüşmelerine başlamak “hata” olurmuş.

Burada iki kilit ifade var: 1) “şu anda”, 2) “barış”. Tersten okunursa, “şu anda ateşkese” karşı olunmadığının teyidi saymak gerek. Mesele sadece ateşkesin hangi şartlarda gerçekleşeceğinde düğümleniyor.

Uzun zamandır Ukrayna sokaklarında zorla asker toplama görüntüleri boşuna değil yani. Birçok durumda kadınlar, askerlik şubelerinin avcılarına karşı koyarak erkeklerin kaçmasını sağlamaya çalışıyor. Ama avlanma için başka yöntemler de var. Kiev rejimi 16 Temmuz’a kadar askerlik yükümlülüğündeki 18-60 yaş arasında bütün erkeklerin (bunların ülkeden çıkması çatışmanın başından beri yasak) askerlik bilgilerini güncellemelerini mecburi kıldı. Eğer bunu yapmazlarsa seferberlik kaçkını sayılacaklar. Yaptırımı, sürücülük dahil bir dizi haklarının “geçici olarak” ellerinden alınması. Kontrol ve yaptırım mekanizması 1984’e rahmet okutacak kadar derinleştirilmiş üstelik. Resmi sitelere kayıt yaptıran erkekler eğer askerlik bilgilerini güncellemediyse hızla güncelleme talimatı geliyor. Güncellemeler mobil uygulamalar üzerinden yapılıyor. Bunlar takip uygulamaları olarak tasarlanmış: kayıt yaptıran kişinin çalıştığı yerden banka kartlarını kullandığı şubelere ve doktor-dispanser muayenelerine kadar tespit ediliyor. Bu sayede güncelleme yapıldıktan sonra adreslerini ve işlerini değiştirmiş olsalar bile askeri tabip karşısına çıkmaları için talimat takip ediyor.

Ateşkes ve rüzgâra kapılmış sivrisinekler – 1  

2) ABD’nin durumu

Bunaklığından artık hiç kimsenin kuşku duymadığı, son olarak NATO zirvesi ardından basın toplantısında komedyen-başkan yerine Putin’in, kendi başkan yardımcısı yerine Trump’ın adını anan ve bir de Stoltenberg’e karısıyla ilgili sokakta bile ağza alınmayacak laf eden ABD başkanı eğer mucize olmazsa kasım ayında yapılacak seçimleri şimdiden kaybetti. Trump’ın uğradığı suikast girişiminin ardından ikonik pozuyla değil — bu tür pozlar kolaylıkla tersine çevrilebilir — ama başta Musk’ın girişimleri, ve çok muhtemeldir ki gene Musk’ın devreye girmesi sonucu Trump’ın başkan yardımcılığına bilişim sermayesi ve finans sermayesi ortaklığını kişiliğinde cisimleştiren JD Vance’i aday göstermesiyle. Böylece sermaye desteği kaydı ve Trump’ın seçilmesinin önünde hiçbir engel kalmadı.

“Yeni ittifak yolları” üzerine yazarken iki başkan adayı arasındaki çatışmanın gerçekte sermaye fraksiyonları (geleneksel sanayi sermayesiyle finans-bilişim sermayesi) arasında bir çatışma olduğunu vurgulamıştım. Kapitalizmde sermaye fraksiyonları arasındaki çatışmalar hiçbir zaman birinin diğerini yok etmesiyle sonuçlanmaz ama daima bunlar arasında başka bir seviyede entegrasyonla sonuçlanır. Vance ve Musk bu entegrasyonu sağlamayı başardılar. Bu durumda şunlar yaşanacaktır: “Amerikan sanayi sermayesinin militarizasyonu hızlanacaktır; ABD için korumacılık dünya için serbest ticaret; ABD için iç barış dünya için savaşlar; memnuniyetsiz küçük ve orta burjuvazinin Amerikan hâkim sınıflarının menfaatleri için örgütlenmesi; stagnasyon tehdidinin ortadan kalkması; Avrupa sanayi sermayesine diz çöktürülmesi sürecinin tamamlanması.”

Geçen yazımda Nixon-Kissinger’in çılgın adam taktiğine girişirken nerede duracaklarını bilecek kadar akıllı olduklarını hatırlatmıştım; neocon manyaklığı ise şirazeyi tümden dağıtmış durumda ve gerçekten bir delilik yapması pekâlâ mümkün (gerçi, Miller’in açıklaması neocon manyaklığının bile belki Trump’ın baskısıyla ayılmak üzere olduğunu gösteriyor). Sermayenin başlıca fraksiyonları arasında yeni bir entegrasyon bu manyaklığı kısmen durdurabilir. Ancak bunun halkların yararına olacağını düşünmek de büsbütün yersiz. Savaşsız savaşmak mümkünse öyle yaparlar — yeni entegrasyon bunun mümkün olduğunu düşünüyor. Zaten tükenmiş bir güçle Rusya’ya karşı cephe savaşına devam etmek anlamsız. Ama savaşın bütün diğer halkaları (Rusya’nın sömürgeleştirilmesi girişimleri, Avrupa üzerinden taktik nükleer baskının artırılması, Avrupa sanayi sermayesine tamamen diz çöktürülmesi, Rusya üzerindeki askeri ve siyasi tehdit kısmen azaltılırken Çin üzerindeki askeri ve siyasi tehdidin artırılması) devam edecektir.

Küresel bir uçurumun kıyısından dönmekle cehennem hayatına devam etmek arasında bir tercih bu; ne var ki hiç değilse cehennem hayatından bir çıkış her zaman vardır.

3) Avrupa’nın durumu

Avrupa’nın durumu aslında “ne olacak bu Avrupa’nın hali?” beyliğinden az hallice.

Birincisi, Avrupa elitleri kaderini tamamen neocon manyaklığına bağladı. ABD’de bir siyaset değişikliği öyle anlaşılıyor ki akıllarının ucundan bile geçmiyordu; Trump’ın yükselişiyle birlikte paniğe kapıldılar ve şu anda tam bir belirsizliğin içindeler. Macaristan ve bütün çalkantılarına rağmen Slovakya bunun dışında tutulabilir belki. Slovakya, başbakan Fico sayesinde az çok tutarlı bir avro-militarizm karşıtı siyaset izliyor; Macaristan ise kaderini daha en baştan Trump’la birleştirdi ve olanca ilkesiz pragmatizmi içinde oyunu mükemmel oynadı. Orbán’ı dize getirmeyi başaramadıklarını söylemek abartılı olur — Macaristan Rusya’yla ilişkilerini sürdürmekten vazgeçmeden, bütün düğüm noktalarında (bütün yaptırımlardan başka Avrupa silah sanayisine katılmakta da) AB siyasetini bloke etmedi, sadece baş ağrıtmakla yetindi. Bu başağrısı, kendi münhasırlığına delice inanan Avrupa elitlerini çok rahatsız etti ve ediyor; Orbán’ın Moskova ziyaretinin ardından AB bürokrasisinde doğan büyük hiddet buna tanıklık ediyor.

AB içinde kazanan, şimdilik, Orbán oldu.

Hepsi gerçek bir Washington kuklası olan Çekiya, Polonya ve Baltık ülkeleri vasal yetenekleri sayesinde ABD’de (abartarak söyleyeyim) sosyalizm gelse bile kolaylıkla uyum sağlayabilir; Almanya ve Fransa içinse bu ciddi çatışmalara gebe bir süreç.

AB ikinci bir darbeyi Trump’ın seçilmesi halinde ABD’ye çok daha büyük haraç ödemekle yemeye hazırlanıyor. Bunun bir iktisadi yanı var: Avrupa sanayi sermayesi ABD’ye göç ediyor ve Trump’ın simgelediği Amerikan istikrarı bu göç trafiğini hızlandıracaktır. ABD’nin yeni emperyalist entegrasyon siyaseti AB’nin görünürdeki siyasi otonomisini de yok edecektir.

Elitlerin bundan rahatsızlık duyduğunu düşünmüyorum. Nihayetinde bunların simgelediği şey zaten Avrupa bağımsızlığı değil küresel mali sermayeye tam bir entegrasyon, yani Avrupa bağımlılığıydı. Ancak meselenin askeri-siyasi tarafı felaketleri olabilir. Politico geçtiğimiz günlerde Trump’ın ekibindeki kaynaklarına dayanarak eski başkanın yeniden seçilirse NATO’da “radikal bir oryantasyon değişikliğine” gideceğini yazmıştı. Buna göre ABD Avrupa’nın başlıca savaş gücü tedarikçisi olmak yerine sadece kriz zamanlarında destekte bulunabilir. Avrupa üzerinde “nükleer şemsiyesini” ve Almanya, Britanya ve Türkiye’deki hava ve deniz kuvvetleri ve üsler bulundurmayı sürdürecek, ancak temel piyade, zırhlı, lojistik ve topçu işleri nihayetinde Avrupalıların sorumluluk alanında olacak.

Mesele, Avrupa’nın NATO katkı paylarını ve savunma bütçelerini artırma taahhüdünü bir türlü yerine getirememesinden kaynaklanıyor. Gerçi Baltık’ın NATO üyeleri bu konuda pek bir kararlılar ve geri kalan blok üyeleri için de örnek oldular; ama onlar, doğrusu, pek küçük ve provokatör rolü dışında tamamen önemsiz. Bu elitler savaş çığırtkanlığında birbiriyle yarışıyor; ama savaşı tek başlarına sürdürmeleri mümkün değil — bunun için ne kaynakları ne cesaretleri var, arkalarındaki tek güç ABD ve kendi ülkelerinde kışkırttıkları zıvanadan çıkmış, alabildiğine saldırgan, şoven, fobik ve “woke” dalgaydı. Birincisi geri çekildiğinde ikincisi ülke içinde çatışma potansiyelini artıracak ve bu süreç faşistleşme eşiğini zaten çoktan aşmış olan bu ülkelerin önüne iki seçenek koyacaktır: ya üstyapıda daha hızlı gericileşme ve altyapıda daha hızlı militarizasyon, ya da bağımsızlıkçı ve hatta Keynesyen işçi sınıfı, küçük burjuvazi ve orta burjuvazi hareketlerinin iktidara yükselmesi.

* * *

Gelişmeler şu olası yol haritasına işaret ediyor: Rusya’ya karşı iktisadi savaş hız kazanacaktır, ancak askeri savaşın sürdürülmesinin maliyeti gitgide yükseliyor. Ateşkes meselesi Kiev’den Washington’a, Londra’dan Budapeşte’ye kadar sabah akşam konuşuluyor olmalı bugünlerde — ama diğer Avrupa başkentlerinde değil, onlar önemsiz, onlar rüzgâra kapılmış bir sivrisinek gibi amaçsızca uçup duruyor.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Yeni bir Trump dönemi İran için ne anlama geliyor?

Yayınlanma

Yazar

Beyaz Saray’ın hasta adamı Biden’ın seçim tartışmalarındaki oldukça zayıf performansı, Demokratların cephesindeki belirsizlikler ve Trump’a yönelik suikast olayı, tüm dünyayı Amerikan başkanlık seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte Trump’ı yeniden Beyaz Saray’da görmeye hazırlıklı olmaya yöneltti. Dünyanın dört bir yanındaki siyasi analistler, artık her iki adaya ilişkin olasılıkları değerlendirmek yerine, Trump’ın geri dönmesi durumunda uluslararası ilişkilerin geleceğine ilişkin farklı dosyalarda olası senaryoları ele alıyorlar. Bu durum Trump’ın geri dönüş konusunun ciddiyetini bizlere göstermektedir.

Bu konu elbette İran ve yeni Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın da dikkatini çekti ve şu anda Tahran’da Trump’ın geri dönüşünün Pezeşkiyan hükümetinin siyasi geleceği, İran’ın ulusal güvenliği, ülke ekonomisinin gidişatı ve bölgesel güvenlik üzerindeki olası etkileri konuşulmaya başlandı.

Bu tartışmaların Tahran’daki mevcut hükümet için önemini seçim tartışmalarında görmek mümkündü. Bu tartışmalarda Trump’ın adı çeşitli taraflarca sıkça dile getirildi ve aslında Trump’ın eylemleri, ona verilen tepkiler ve onun yeniden iktidara gelme olasılığı, birkaç hafta önceki İran başkanlık seçimlerinde adayların ve onların taraftarlarının ilgisini çeken konulardan biri oldu.

Trump’ın İran ve Pezeşkiyan hükümeti üzerindeki etkilerinden bahsetmeden önce, Tahran ve Trump’ın birbirine karşı olan geçmişine ve bu geçmişin kollektif bellekteki yerine değinmek gerekir. Trump, İran kamuoyunda, İran halkına zarar vermek ve İran hükümetine baskı yapmak amacıyla maksimum baskı ve tam teşekküllü bir ekonomik savaşın hatıralarının canlanması anlamına gelir. (Bu durum İran sinemasına da yansımıştır. Örneğin Leyla’nın Kardeşleri filmi, Trump’ın ekonomik baskı politikalarının İran’ın sıradan halkının hayatı üzerindeki etkilerini yansıtmaktadır.)

Trump, ilk başkanlık döneminde (2017 – 2021), rejim değişikliği istemediğini belirtmesine rağmen İran İslam Cumhuriyeti’ni “haydut rejim” olarak nitelendirmiştir. İran, ABD ve diğer beş dünya gücü arasında 2015 yılında müzakere edilip sonuçlanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı’na (KOEP) yönelik sürekli eleştirilerde bulunmuş ve nihayetinde 2018 yılı Mayıs ayında ABD’nin KOEP’ten çekildiğini açıklamıştır. Bu eylemi, tüm ekonomik ve siyasi stratejilerini nükleer meselenin çözülmesi ve ilgili yaptırımların kaldırılmasına dayandıran Hasan Ruhani hükümeti için inanılmaz bir şok ve darbe olmuştu. Nükleer anlaşmadan çekildikten sonra, Trump yönetimi İran’a karşı ekonomik yaptırımlar yoluyla “maksimum baskı” politikası uyguladı. Trump, daha önce, 2017’nin Ağustos ayında Amerika’nın Düşmanlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası’nı imzalayarak İran’a karşı birçok yeni yaptırım uygulamıştı, ancak maksimum baskı politikasıyla birlikte İran hükümetine ve halkına yönelik benzeri görülmemiş sayıda ekonomik yaptırım uygulamaya başlamıştır ki bu yaptırımların sayısı binleri bulmaktadır.

Ekonomik baskının yanı sıra, Trump’ın talimatıyla Ocak 2020’de Bağdat Uluslararası Havalimanı’nda General Kasım Süleymani’ye yönelik gerçekleştirilen suikast, İran halkının Trump hakkında hatırladığı diğer trajik olaylardan biridir. Bu terörist eylem, Amerika’nın resmi hükümeti tarafından üçüncü bir ülkeye resmi bir ziyarette bulunan İran İslam Cumhuriyeti’nin resmi bir güvenlik ve askeri yetkilisine karşı gerçekleştirilmiştir ve hukuki yönlerinin ötesinde, Amerika ile İran arasındaki en şiddetli gerilim seviyesini yaratmıştır. İran, Amerika’nın bu terörist eylemine yanıt olarak Irak’taki Ayn el-Esad hava üssüne füze saldırısı düzenlemiş ve bu, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana uluslararası ilişkiler tarihinde kaydedilen önemli bir eylem olmuştur.

Tüm bu olaylar, Trump hakkında İran kamuoyunda çok olumsuz bir algı yaratmıştır ve İran siyasetinde var olan “Trump fobisini” göstermektedir. Trump ve yardımcısı, J. D. Vance’nın son haftalardaki anti-İran açıklamaları İran medyasında yine dikkat çekmiştir. Tahran’da ve belki de tüm Orta Doğu ülkelerinde, yani Trump’ın ve İran’ın karşılıklı politikalarından etkilenebilecek ülkeler arasında en önemli soru, İran ve Trump’ın gelecekteki ilişkilerine yönelik olası senaryoların ne olduğudur?

Her şeyden önce, İran ve Trump arasındaki geçmiş ilişkilerin karanlık ve hoş olmayan yönlerine rağmen, İran’da hükümet değişikliği, Orta Doğu’nun jeopolitik durumunun değişmesi, Avrupa’nın güvenlik düzeninin değişmesi, Çin’in dünya çapındaki ekonomik ve güvenlik davranışlarının değişmesi ve en önemlisi Amerika’nın iç durumu gibi gelişmeler, geçmişe dayalı kesin bir hüküm vermemizi zorlaştırmaktadır.

İyimser senaryo: Krizlerin dondurulması

Eğer Trump ve Tahran arasında gelecekteki ilişkilere iyimser bakmayı tercih edersek, o zaman şu noktalara işaret edebiliriz: Batı’ya açık olan bir reformist cumhurbaşkanının varlığı gelişmeleri olumlu etkileyebilecek önemli bir etkendir. Pezeşkiyan’ın yaptığı ilk eylemlerden birinin karşılıklı saygıya dayalı olarak tüm dünya ülkeleriyle ilişki kurma hazırlığını ilan eden İngilizce bir makale yayınlamak olması bu bağlamda dikkat çekici. Nitekim Pezeşkşiyan’ın açık tavrı Trump’ın İran karşıtı eylemlerinin meşruiyetini sorgulatacaktır. Trump’ın Rusya ve Ukrayna savaşı konusunda Avrupa Birliği ile yaşadığı anlaşmazlıklar ile birlikte, İran da onların arasında bir başka anlaşmazlık konusu olacaktır. Ayrıca, Trump’ın ilk başkanlık döneminde İran’ın bölgesel gücünü sınırlama umuduyla onun anti-İran eylemlerine olumlu yaklaşan önemli Orta Doğu ülkeleri, şimdi İran’a farklı bir yaklaşım sergiliyorlar ve bölgede gerilimi azaltmaya çalışıyorlar. Bu da Trump’ı anti-İran politikasını yeniden gözden geçirmeye yönlendirebilir.

Trump’ın İran’a karşı askeri seçeneği dışındaki seçeneklerin hepsi tükenmiştir ve bu da İran’ı daha hazırlıklı hale getirmiştir. Aslında Trump, İran ekonomisini felç etmek için tüm planlarını uygulamıştır ve şimdi sadece uluslararası sularda İran tankerlerine fiziksel saldırılar gibi eylemler dışında İran’a ciddi bir darbe vuracak başka bir aracı yoktur. Bu arada İran, tüm yaptırım mekanizmalarına karşı etkili alternatifler geliştirmiş, yaptırımları aşma koşullarını daha ustaca sağlamış ve ekonomik dayanıklılığı artırmıştır. Bu, yaptırımların İran’ın ekonomik altyapısını zayıflatması gerçeğini göz ardı etmek anlamına gelmez, ancak Amerika’nın ekonomik darbelerinin İran’ı felç etme yeteneği olmadığını ve İran’ın şimdi olası darbelere karşı daha güçlü bir konumda olduğunu göstermektedir.

Bugün İran nükleer açıdan da geri dönüşü olmayan bir aşamadadır. 2018 yılında İran sınırlı bir nükleer programa sahipti ve KOEP kapsamında sadece %3.67 oranında uranyum zenginleştirmesine ve 300 kilogram uranyum rezervine sahip olabilirdi, ancak şimdi İran, yerli gelişmiş santrifüjlerle uranyum zenginleştirme oranını %60’a çıkarmış durumda ve eğer isterse birkaç hafta içinde nükleer silaha ulaşabilir.

Trump’a karşı İran, nükleer caydırıcılık döngüsünü tamamlamanın yanı sıra, füze ve insansız hava aracı alanında da caydırıcılık kapasitesine ulaşmış ve her tehdit unsuruna doğrudan darbe vurabilecek durumda olduğunu göstermiştir. İran’ın 13 Nisan 2024’te İsrail’e füze saldırısı düzenlemesi, İran’ın en zorlu savunma sistemlerini aşma kapasitesine sahip olduğunu göstermiştir ve bu da İran’ın caydırıcılık kapasitesini belirgin bir şekilde artırmıştır.

Muhtemelen İran, Trump’ın olası baskılarını meşruiyetten yoksun bırakmak için Batı’ya karşı yumuşama yönünde adımlar atacaktır. FATF’ın kalan birkaç şartını kabul etmek ve kara listeden çıkmak ya da Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile daha fazla işbirliği yapmak, Trump’a karşı önleyici İran eylemleri arasında yer alabilir. Pezeşkiyan hükümetinin dış politikasının pragmatik olacağını ve İran’ın askeri caydırıcılık kapasitesine zarar vermeden Tahran’ın çeşitli yumuşama adımları atmasını beklemek mümkün olabilir. İran, – Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı raporlarıyla doğrulanmış olduğu üzere- KOEP kapsamında nükleer taahhütlerine bağlı kalarak, siyasi ve etik meşruiyet kazanmış ve aynı zamanda kırmızı çizgilerinden vazgeçmeyerek karşı tarafın zorbalığını kabul etmeyeceğini göstermiştir.

Bu değişen dengeler göz önüne alındığında, bazıları Tahran’da Trump’ın kâr ve zarar ölçme kuralına uyarak İran’a karşı geçmişten farklı davranacağını ve İran’ın siyasi oyun oynama yönünde hareket etmesi durumunda Trump ile düşük tansiyonlu bir dönem geçirme olasılığının yüksek olduğunu savunmaktadır. Pezeşkiyan’ın seçim kampanya başkanı Ali Abdolalizadeh, Arap medyasına verdiği bir röportajda, Trump’ın iktidara geri dönmesi durumunda yeni yaptırımların olasılığı hakkında “Aslında Trump’ın varlığı yaptırımların kaldırılması olasılığını artırıyor, çünkü Trump bir tüccar ve biz de ticaret dilini iyi anlıyoruz” demişti.

Bu İranlı politikacının sözleri biraz iyimser görünse de son yirmi yılın Tahran ve Washington arasındaki siyasi ilişkilerinin iniş çıkışı, iki ülkenin ilişkilerinin nükleer meseleden daha geniş bir konu olduğunu ve sınırlı müzakerelerin iki taraf arasındaki olumsuz genel siyasi ortam nedeniyle her zaman sonuçsuz kalacağını göstermektedir. Bu nedenle, iki ülke kapsamlı ve uzun vadeli müzakerelere ihtiyaç duymakta olsa da Amerika’nın son kırk yıllık siyasi davranışlarına bağlı olarak, İran tarafının umut ve güven duyması beklenemez. Bu nedenle, en iyi ihtimalle, İran ve Amerika’nın Trump döneminde siyasi durumu krizleri dondurma yönünde ilerleyebilir.

Kötümser senaryo: İsrail etkeni

Bu tür bir bakış açısı karşısında, son dört yılın stratejik değişikliklerine dayanarak Trump’ın İran-Amerika ilişkilerinde gerilim yaratmama politikası izleyebileceği yönünde umudu kaybetmemekle beraber, İsrail’in İran-Amerika ilişkilerinde ciddi bir değişken olduğunu da göz ardı etmemek gerekir. Netanyahu, Gazze krizi sonrasında en kötü siyasi durumundadır ve varlığını sürdürmek için çatışmaların devamına ve Washington’un desteğini almaya ihtiyaç duymaktadır. Washington’un desteğini çekmek için mağdur rolünü oynamak, İsrail tarihinde eski bir politika gibi görünse de hala etkisini korumaktadır ve İsrail’in karşısında mağdur rolünü oynayabileceği tek ülke İran’dır. Bu nedenle, kötü ama çok muhtemel bir senaryoda, İsrail’in Gazze’deki soykırımı sürdürerek Güney Lübnan’a saldırıp İran’ın stratejik hedeflerine darbe vurması ve Tahran’ı kendine karşı askeri müdahale etmeye zorlayarak Tahran ile Washington arasındaki gerilim seviyesini artırması olasıdır.

Amerika’nın Orta Doğu’daki davranışlarını İsrail değişkenini ve Siyonist rejimin stratejik zayıflığını telafi etme işlevini göz ardı ederek analiz etmek mümkün değildir ve bu da Trump ve Tahran arasındaki durumu daha karmaşık hale getirmektedir.

Okumaya Devam Et

GÖRÜŞ

Trump suikastı ve sonrası: Küreselci elit zor durumda

Yayınlanma

Yazar

Trump’a suikast adeta göstere göstere geldi. Son altı ayda sadece Harici’deki yazılarımda -ki, bunları Harici’den arkadaşlar derlediler ve sosyal medya hesabımdan paylaştım (https://x.com/hasanunal1920/status/1812504314880864382) – Amerikan Derin Devleti’nin Trump’ın önünü kesmek için yaptığı bütün hamlelerin boşa çıktığını, dolayısıyla eski başkanın anketlerdeki seçilme şansının giderek yükseldiğini, bu defa 2016 yılındaki seçilmesine ve görevi yaptığı döneme (2017-2021) oranla oldukça hazırlıklı göründüğünü ve önünü kesmek için suikast ihtimalinin hiç de zayıf olmadığını defalarca belirtmiştim.

Peki neden böyle düşünmüştüm? Çünkü Trump küreselci Amerikan elitinin temsil ettiği hemen hemen her şeye karşı ve onların büyük çıkarlar elde ederek uygulamada tuttukları politikaları Amerikan başkanı olarak ya tamamen durdurma veya büyük ölçüde değiştirme gücüne sahip olacak birisi. Üstelik Amerikan halkının büyük bir kesiminin de ölümüne sevdiği ve destek verdiği bir başkan adayı.

NEOLİBERAL POLİTİKALARA VE SAVAŞLARA KARŞI

Amerika’nın bütün dünyaya özellikle 1980’lerden itibaren empoze ettiği neoliberal politikalar her yerde olduğu gibi halkın büyük bir kısmını fakirleştirirken gelirden ve servetten çok büyük pay alan kesimleri de aşırı derecede zenginleştiriyor. Bu durumun belki de en feci mağdurlarından birisi biziz yani Türk halkı. Amerikan halkı da Avrupa halkları da göreceli olarak aynı sorunları yaşıyor. Demokrasi düşmanı diye damgalanan Trump’ın, Avrupa’da aşırı sağ diye hedef tahtasına oturtulan sistem karşıtı partilerin yükselişi de büyük ölçüde bu neoliberal politikaların yarattığı yıkımdan dolayı.

Öte yandan Trump Amerikan Derin Devleti’nin dünyanın her yerinde özellikle Orta Doğu’da bitmek bilmeyen savaşlarına da karşı. Bir önceki dönemde seçim kampanyası sırasında Afganistan’da ve Orta Doğu’da hangi amaca hizmet ettiği bilinmeyen; ancak yapıldığı her ülkeyi yakıp yıkan savaşların bütün gerekçelerini sorgulamıştı. Trump’a göre bu savaşlarda Amerika’nın yedi ila on trilyon doları sokağa saçılmış ve karşılığında hiçbir şey elde edilememişti. İsrail’in güvenliğine katkıda bulunmak adına söylenenler ise Trump açısından hiç de mantıklı değildi; zira İsrail kendisini fazlasıyla savunabilecek durumdaydı ve zora girerse Amerika doğrudan yardım edebilirdi. Kısacası bu kadar savaşa hiç gerek yoktu.

Görevde bulunduğu zaman (2017-2021) bu görüşlerini Amerikan politikaları haline getirmeye de uğraştı; ancak Amerikan Derin Devleti buna açıkça müsaade etmedi. Örneğin Türkiye’nin PKK/YPG’ye karşı yaptığı operasyonlarla gerginleşen Ankara-Vaşington hattını rahatlatmak için Suriye’deki Amerikan birliklerini çekmek istediyse de diplomatlar, askerler bin bir yol ve yöntemle Trump’ı aldattılar. Amerika’nın eski Ankara Büyükelçisi olan ve o sırada ABD Dışişleri Suriye Özel Temsilciliği görevini yürüten James Jeffrey Trump’ın seçimleri kaybetmesinin hemen sonrasında verdiği bir mülakatta bunu açıkça söylüyor ve Trump’ı kandırdıklarını, Suriye’deki birlikleri çekilmiş gibi gösterdiklerini; ancak çekmediklerini itiraf ediyor.

Birinci döneminde Amerikan Derin Devleti’nin kendisine karşı yürüttüğü pek çok yıpratma kampanyasına karşı yaptığı uzlaşma girişimlerinin boşa çıkması ve kabinesine aldığı Neocon veya Derin Devlet unsurlarının da kendi aleyhine dönmesi gibi pek çok sebepten dolayı Trump’ın ilk dönemde düşüncelerini politikalar haline dönüştürmesi yeterince mümkün olamadı; ancak öyle anlaşılıyor ki, Trumpizm diye adlandırılabilecek görüşleri, tavırları Amerikan halkının büyük bir kesiminin kalbinde yaşamaya devam etti. Bunu ikinci dönem için aday olması ihtimalini ortadan kaldırmak için kendisine karşı işletilen yargı mekanizmaları, kurmaca davalarda da tekrar tekrar gözlemleme fırsatı oldu dünya kamuoyunun. Bunu gerek Cumhuriyetçi Parti içerisinden gerekse Amerikan elitinin Trump’ı şeytanlaştırma girişimlerinden sürekli görmek mümkün. Adeta birisi çıksa da şu adamı vursa gibi bir hava oluşturuldu.

Trump’ın, ABD dış politikasına eleştirileri sadece Orta Doğu’daki yıkımlara sebep olan ve demokrasi adına yapıldığı yalanıyla süslenen savaşlarla sınırlı değil. Ukrayna’daki savaşa da şiddetle karşı çıkıyor. Trump’ın kendi ifadesiyle, eğer görevde olmuş olsaydı savaş olmayacaktı veya yeniden seçildiğinde ilk yapacağı işlerden birisi savaşı durdurmak olacak. Öyle ki, 2024 seçim kampanyası sırasında ve sonrasında bu konuyu ısrarla dile getirdi ve Vaşington’daki NATO Zirvesinin ardından kendisiyle görüşmeye gelen Macaristan Başbakanı Viktor Orban ile yaptığı görüşmenin hemen ardından ve suikasttan sadece bir gün evvel, Kasım ayındaki seçimleri kazanıp Beyaz Saray’a yerleştikten sonraki ilk işlerinden birisinin Ukrayna savaşını durdurarak siyasal bir çözüm oluşturulmasına fırsat sağlamak olduğunu açıkladı. Buna karşılık Vaşington’daki NATO Zirvesi Bildirgesi adeta savaş kışkırtıcılığı yapar bir tarzda kaleme alınmış intibaı veriyordu ve NATO üyeleri düşman olarak gördükleri Rusya, tehdit olarak tanımladıkları Çin ve İran’a karşı kuşatma politikaları uygulayacaklarını deklare ediyorlardı.

TRUMP SEÇİLİRSE/SEÇİLDİKTEN SONRA

Amerikalıların tabiriyle suikast içerden birilerinin işi gibi geliyor. Yalnız kurt gibi görünen yirmi yaşındaki bir çocuk Amerikan ordusunda da kullanılan bir tüfekle miting alanına gelip gözlemler yapıyor ve nihayet elindeki silah parçalarından oluşan valizle bir binanın çatısına çıkarak pozisyon alıyor. Görgü tanıkları tüfekli birisinin oraya tırmandığını ve orada tüfeği kurduğunu polislere ve özellikle Gizli Servis elemanlarına anlatmaya/göstermeye çalışıyor, elleriyle yerini işaret etmeye çalışıyorlar ama fayda etmiyor; çünkü ilgilenmiyorlar.

Fakat saldırganın saniyeler içinde sekiz atış yaparak bir göstericiyi öldürmesinin ve Trump’ı kafadan nişan almasına rağmen kafasını aniden hafifçe çevirmesinden dolayı kulağından vurmasının ardından adeta nano-saniye içinde bütün güvenlik görevlileri saldırganı kurşun yağmuruna tutup öldürüyor. O sırada Trump yere düşmüş veya yatırılmış durumda. Kafasının parçalanması için atılan kurşun bir veya bir buçuk santim farkla kulağını delip geçmiş. Senaryoya göre Trump ölmüş, saldırgan da saniyesinde öldürülmüş olacaktı. Kısacası iki gün sonra resmen aday ilan edildiği Milwaukee toplantısında söylediği gibi Trump ölmüş olmalıydı; ama ölmedi.

Mevcut şartlarda Trump’ın seçimleri kazanması artık çok daha kuvvetli bir ihtimal. Bütün Amerikalı analistler aynı değerlendirmeyi yapıyorlar. Trump’ın her halükârda kazanması ihtimali pekiştikçe Biden’ı yarıştan çekilmeye zorlamanın da bir anlamı olmayabilir; çünkü mevcut konjonktürde Trump her adaya karşı kazanabilir. Dolayısıyla Derin Devlet’in elindeki rezervlerden yaşları müsait olanların (Michelle Obama, Nikki Halley) kenarda tutulması daha akıllıca olabilir.

Öte yandan Amerikan Derin Devlet yapısının veya başka bir ifadeyle kurulu düzenin Trump gibi bu yapıyı kökünden sarsacak birisinin gelişini kabulleneceğini ve yapmak istediklerinde serbest bırakacağını düşünmek de fazla iyimserlik olabilir. İkinci bir suikast ihtimalinden söz edilebilir; ancak Milwaukee’de resmen başkan adaylığını ilan ederken seçtiği ikinci adam J. D. Vance’den dolayı bu ihtimal azalmış olabilir; çünkü Vance de tam bir Trumpist, her ne kadar geçmişte Trump’ı eleştiren bazı konuşmalar yapmış olsa da… Seçildiklerinde başkan yardımcısı olacak olan Vance çok fakir hatta sefalet içindeki bir aileden ve bölgeden geliyor. Kırk yaşının altında ve bütün zorluklara rağmen Amerika’nın en iyi üniversitelerinden birisini bitirmeyi başarmış ve son yıllarda Kongre üyesi olmuş. Trump’a umut olarak bakan o düşük gelirli ve zor durumdaki bölgelerin çocuğu. Trump adeta mükemmel bir müstakbel başkan yardımcısı seçmiş.

Bundan sonra Derin Devlet’in yapabileceği NATO bildirgesi ile birlikte düşünüldüğünde 11 Eylül’den çok daha kapsamlı, korkutucu ve dehşet verici bir oyun olabilir. Birçok analistin bahsettiği gibi, Ukrayna’da bir kirli bomba kullanıp bunu Rusya’nın üzerine atmak, ardından da nükleer savaş tehlikesini ortaya atarak seçimleri yapmamak veya yapılsa ve Trump kazansa bile o savaşı sürdürmekten başka seçenek bırakmayacak senaryolar… Fakat unutmamak lazım ki, günümüzde bu tür senaryoların arka planı kısa sürede ortaya çıkabiliyor. Bu defa da aynısı olabilir; ancak sadece Amerika’da değil Avrupa’da da onlarca yıldır merkez sağ veya merkez sol olarak iktidarda bulunan küreselciler ve onlarla birlikte hareket eden finans ve medya çevreleri süpürülüp atılma tehlikesiyle ilk defa bu kadar yüz yüze durumdalar. Bırakıp gitmeleri muhakkak zor olacaktır; ama bir yandan çok kutupluluk öte yandan da Batı’nın Asyalı güçler tarafından dengelenmekte olması bu elitin siyasal mezarını çoktan kazmış, hazırlamış durumda. Hiç kimse kendiliğinden ölmek istemez; ama sonuç engellenemez…

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English