Ortadoğu
Hizbullah yetkilisi Harici’ye konuştu: Türkiye, ABD-İsrail eksenine karşı lokomotif olabilir

Hizbullah Siyasi Büro Üyesi Galib Ebu Zeyneb, Beyrut’un Dahiye mahallesindeki ofisinde Harici’ye konuştu: “İsrail-Amerikan planı tüm bölgeyi hedef almaktadır: Lübnan, Suriye, Arap ülkeleri, İran ve Türkiye.”
2026 yılına dış politikada ve küresel siyasette tam bir fırtınayla girdik. Suriye ve Türkiye’de IŞİD terör örgütünün yeniden görünür olması, YPG – Şam çatışması, ABD’nin Venezuela devlet başkanını haydutça kaçırması ve İran’da patlak veren olaylar…
Bölgenin bam teli Lübnan’da da siyasi ve askeri gerilim tırmanma eğiliminde. Lübnan’da suyun yeniden ısınmaya başladığını daha doğrusu hiç soğumadığını söyleyebiliriz. 7 Ekim sonrası İsrail saldırganlığı aralıksız devam ediyor. Hizbullah tarafı ateşkese uysa da İsrail, Lübnan’ın güneyini aralıksız vuruyor. Bu durum Hizbullah ise Lübnan hükümeti arasındaki ilişkiyi zorlamaya devam ediyor.
Mayıs ayında yapılması planlanan seçimler öncesinde Hizbullah’ın silahsızlandırılması yönünde Lübnan hükümetine yapılan ağır baskı da ülkenin hassas terazisini riske atıyor. ABD ve İsrail Hizbullah’ın kayıtsız şartsız teslim olmasını istiyor. İsrail, bu talebi gerçekleşmezse yeni askeri operasyona başlama tehdidi savuruyor. İran Dışişleri Bakanının 9 Ocak tarihli Lübnan ziyaretinde de ana gündem maddesi Hizbullah’ın silahsızlandırılmasıydı.
Hizbullah Siyasi Büro Üyesi Galib Ebu Zeyneb ise “Hizbullah’ın silahlı gücü sadece Filistin davasıyla ilgili değil aynı zamanda Lübnan’ın savunulmasıyla ilgili” diyor. İsrail’in bölgede sadece Filistin ve Lübnan’ı değil Suriye’den İran’a oradan Türkiye’ye tehdit oluşturduğunu savunan Galib, Hizbullah’ı İsrail’e karşı bölgesel direnişin ön cephesinde konumlandırıyor.
Ebu Zeyneb, İsrail’in Türkiye’yi “düşman” olarak değerlendirdiği ısrarla vurguluyor. Hizbullah yetkilisi, Tel Aviv’in Türkiye’yi “İslam dünyasına liderlik etmeye en ehil ve hâlâ varlığını sürdüren büyük bir güç olarak” gördüğünü düşünüyor.
Beyrut’un Dahiye mahallesindeki ofisinde Hizbullah Siyasi Büro Üyesi Galib Ebu Zeyneb, Harici Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç ve Harici Editörü Mehmet Kıvanç’ın sorularını yanıtladı.

Harici: Gelecekte İsrail’in Lübnan için planladığını düşündüğünüz hamleler nelerdir? Ve siz, yani Hizbullah, askeri olarak karşılık vermeye hazır mısınız?
Ebu Zeyneb: Bana göre İsrail planı yalnızca Lübnan’la sınırlı değildir; aksine, Amerika Birleşik Devletleri İsrail’den ayrı düşünülemeyeceği için bu bir İsrail–Amerikan planıdır. İsrail–Amerikan planı tüm bölgeyi hedef almaktadır: Lübnan, Suriye, Arap ülkeleri, İran ve Türkiye. Amerika Birleşik Devletleri’nin hâkim olduğu, gücün öncelikli olarak İsrail’e verildiği yeni bir Orta Doğu ya da yeni bir bölge oluşturma planı vardır. Bunun sonucunda bölge kapsamlı biçimde parçalanacak, küçük küçük devletçiklere ayrılacaktır. Dolayısıyla İsrail, örneğin Lübnan’da savaşta ısrar ettiğinde, ya da şu ana kadar Suriye’de üç bölgeyi işgal ettiğinde, ya da İran’ı yoğun biçimde tehdit ettiğinde, bölgedeki tüm güç kaynaklarının sökülüp atıldığı bir aşamaya ulaşmayı hedeflemektedir. Böylece bu ülkeler, herhangi bir İsrail hamlesine karşı kendilerini savunabilecek hiçbir güç aracına sahip olmayan devletlere dönüşecektir. Pratikte İsrail, tüm güç unsurlarına sahip büyük bir güç haline gelirken, diğerleri hiçbir şeye sahip olmayacaktır.
İsrail’in hedeflediği ikinci amaç, bu bölgeleri birbiriyle rekabet eden, düşman devletlere dönüştürmektir. Örneğin Suriye’yi dört ya da daha fazla devlete bölmek istemektedir: Kürtler, Dürziler, Aleviler ve Sünniler için; üstelik Sünnilerin kendileri de birden fazla bölgeye ayrılacaktır. Bu yalnızca Suriye ile sınırlı değildir; Suriye’den başlayarak Irak bölünecek, Irak’tan İran’a doğru, başka bir yönden Türkiye’ye doğru ve diğer yönlerden özellikle Suudi Arabistan olmak üzere Körfez’e doğru bu süreç uzanacaktır. İsrail’in bu eylemlerle ulaşmak istediği tablo budur.
Şu anda, İsrail mutlak bir güç olmadığı için, Amerikan tarafından bizden istenen şudur: İsrail’in, sürekli Amerikan desteği olmaksızın bölgede merkezi ya da belirleyici bir aktör olamayacağını kabul etmek. Sürekli Amerikan desteği olmadan mutlak bir askeri güç olamaz. Bölge, devletleriyle ve hatta direniş hareketleriyle birlikte, İsrail’in karşısında durabilecek kapasiteye sahiptir. Ancak biz İsrail’le tek başımıza karşı karşıya gelmiyoruz; Amerika Birleşik Devletleri ile karşı karşıyayız, çünkü sürekli Amerikan desteği vardır. Bu, Filistin’de ve Gazze’de yaşananlara benzemektedir: mesele Filistinli direniş grupları ile İsrail düşmanı arasında bir savaş değildi; aksine tüm NATO ittifakı ile Filistin direnişi arasında bir karşılaşmaydı. Amerika Birleşik Devletleri komuta odasındaydı. Lübnan’da da savaş, tüm ayrıntılarıyla Amerikalılar tarafından yönetildi; buna ek olarak İsrail’e hizmet etmek üzere seferber edilen Batılı ve küresel istihbarat servisleri vardı—koordinatlar, uydular, Starlink ve diğer her şey sağlandı—Lübnan’da direnişe karşı, İsrail’in hizmetinde tam bir hazırlık yapıldı.

Sonuçta İsrail, bu bağlamda sahip olduğu Amerikan desteği sayesinde büyük bir güç haline gelmektedir. Temel sorun da buradadır: Amerika Birleşik Devletleri, İsrail’in büyük bir güç olarak kalmasını istemekte ve bölgeyi İsrail aracını kullanarak Amerikan kontrolü altında tutmak istemektedir.
Lübnan’daki durumumuza gelince; İsrail şu anda bizi birden fazla nedenden ötürü yakın bir tehdit olarak görmektedir. Birincisi, yaklaşık bir yıl önce, savaş durduktan sonra İsrail, direnişin silahlarının büyük çoğunluğunu ortadan kaldırdığını ve askeri ile örgütsel yapılarını vurduğunu, böylece Lübnan’daki direnişi ve Hizbullah’ı son derece zayıf hale getirdiğini iddia etti. Bu doğru değildir. Gerçekte durum böyle değildi. Evet, direniş, Yüce Genel Sekreter’in şehadetiyle ağır ve acı verici bir darbe aldı. Bu arada, Seyyid’e yönelik saldırının planlanmasına ve uygulanmasına Amerikalılar, İngilizler ve Batı’dan başkaları katıldı—hepsi bu süreçte yer aldı. Buna rağmen bu savaştan çıktık ve durumumuzu yeniden organize ettik.
İsrail için bugünkü sorun şudur: Lübnan’da silahlara sahip olan ve tehdit oluşturan bir direniş olduğu sürece İsrail tedirgin olmaya devam edecektir. İsrail’in kurmak istediği denklem yalnızca bu silahların oluşturduğu tehlike düzeyiyle ilgili değildir; Arap ve İslam halklarından direniş fikrinin bizzat kendisini ortadan kaldırmakla ilgilidir. Lübnan’daki direniş ve Hizbullah meselesi yalnızca askeri bir tehdit değildir; Gazze’de yaşanan kapsamlı yıkımdan sonra İsrail, direniş kavramını Arap ve İslami boyuttan söküp atmak istemektedir. Bu fikri kökünden sökmek için, Arap ve İslam ümmeti için bir meşale haline gelen ve birden fazla kez zafer kazanan bu mekânı yok etmeyi hedeflemektedir. Lübnan’ı bu rolden mahrum bırakmak istemekte; Arap ve İslam halklarına ve bölge halklarına şu mesajı göndermek istemektedir: Kimse İsrail’in karşısında duramaz, Araplar ve Müslümanlar Filistin davasının sona ermesini kabul etmeli ve yenilmez olan İsrail’e tamamen boyun eğmelidir. Bugün Suriye’den İsrail’e hava egemenliği verilmesinin istenmesinin de bu mutabakatın bir parçası olduğuna inanıyorum; bu anlamı bir şekilde hayata geçirmeyi amaçlamaktadır.
Bu perspektiften bakıldığında İsrail, Lübnan konusunda kaygılıdır. Bizim açımızdan ise hazırlığımızı yaptık. İsrail Lübnan’a karşı geniş çaplı bir saldırı başlatmak isterse, Lübnan’ı savunmak için şiddetli bir şekilde savaşmaya hazırız. Ancak mevcut aşamada ateşkese bağlıyız. İsrail’in uyguladığı bombardımana, baskıya ve şehadetlere katlanıyoruz. Ayrıca Litani Nehri’nin güneyindeki bölgeye bağlıyız; buradan tamamen çekildik ve Lübnan devletinin çekilmesini sağlamak amacıyla Lübnan devletiyle iş birliği içinde durumu yeniden düzenlemeye çalışıyoruz. İsrail’in, Amerika Birleşik Devletleri’nin, bazı Arapların ve Batı’nın istediğinden tamamen farklı bir yaklaşım sunuyoruz—onlar direnişin herhangi bir karşılık olmaksızın etkisizleştirilmesini ya da silahsızlandırılmasını istiyorlar.
Harici: Bazı analistler İsrail’in Bekaa Vadisi’ni işgal edebileceğini öngörüyor. Bu analize katılıyor musunuz?
Ebu Zeyneb: İsrail’in her şeyi yapabilecek kapasitede olduğuna inanıyorum; ancak doğrudan işgalden korktuğunu düşünüyorum. Örneğin Bekaa Vadisi’ni ya da güneyi işgal edip Sayda’ya kadar ulaşmak gibi. Suriye’deki işgal ile Lübnan’daki bölgelerin işgali arasında fark vardır. Suriye’de mevcut yapı, esas olarak halk tabanlı ya da lojistik bir direniş yapısı değildir. Oysa Bekaa’da İsrail çok dikkatli düşünmek zorundadır; çünkü direniş yapabilecek düşman bir halk tabanı vardır ve direniş çok sayıda silaha sahiptir. Bu, herhangi bir işgali İsrail için cehenneme çevirebilir. Bu nedenle İsrail böyle bir işgali üstlenmeden önce çok dikkatle düşünür. Bekaa’nın tamamını işgal edemez. Belki bazı bölgeleri kesmeyi düşünebilir; örneğin Batı Bekaa’yı Kuzey Bekaa’dan, Kuzey Bekaa’yı da Zahle’den ayırmak gibi. Ancak tüm Bekaa’yı işgal etmek, önce yakıp yıkma politikası uygulayıp sonra girmeyi planlamadığı sürece, İsrail için felaket olur. Mevcut aşamada bunun netliği yoktur.
Harici: Hizbullah’ın silahları konusunda ciddi baskılar var. Bu konuda Lübnan hükümetiyle istişare ediyor musunuz?
Ebu Zeyneb: Bu konuda Lübnan hükümeti ve Cumhurbaşkanı ile istişareler ve devam eden iletişim vardır. Bu meselelerde sürekli temas halindeyiz. Mümkün olduğunca Lübnan’ı bu sorunlardan korumaya, devletle iş birliği yapmaya ve Amerika ile İsrail’in Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı Nebih Berri ve Başbakan’la birlikte Lübnan hükümeti ve devleti üzerinde uyguladığı baskıların, Lübnan ordusunun direnişe karşı İsrail’in bir aracı olarak kullanılmasına yol açmasını engellemeye çalışıyoruz. Lübnan ordusu içinde ve komutanında yüksek bir farkındalık seviyesi vardır; durumun hassasiyetini tamamen anlamakta ve herhangi bir iç çatışmanın ya da silahlara el koyma girişiminin iç istikrarsızlığa, hatta Lübnan ordusunun dağılmasına yol açabileceğini bilmektedir. Mevcut durum buna izin vermemektedir; bunu biz de, Cumhurbaşkanı da, ordu komutanlığı da ve Başbakan da anlamaktadır. Hepimiz bu meseleyi Lübnan’ın temel çıkarı temelinde ele alıyoruz ve bu nedenle iç konularda uzlaşılar arıyoruz.
Harici: Lübnan hükümeti direnişi silahsızlandırmakta ısrar ederse ne olur?
Ebu Zeyneb: Bu varsayımın gerçekçi olmadığına ve gerçekleşemeyeceğine inanıyoruz. Lübnan hükümeti böyle bir karar alamaz; çünkü bu, Lübnan’ın durumuna büyük zarar verir. Lübnan’da aklı başında hiçbir insan bu meseleyi bu yöne götürmez. Hizbullah içinde, direnişi zorla silahsızlandırmaya yönelik her girişimin uygun şekilde karşılanacağına dair bir karar vardır. İsrail işgali ve Lübnan’a yönelik bir tehdit olduğu sürece, hiçbir koşulda iç gündemin direnişin silahsızlandırılması olmasını kabul edemeyiz.
Bu bağlamda:
Birincisi, nehrin güneyinden (Litani Nehri) çekildik.
İkincisi, ateşkes anlaşmasına (düşmanca eylemleri durdurma anlaşması olarak adlandırılan) bağlı kaldık.
Bu anlaşma, nehrin güneyinden çekilmemizi ve karşılığında İsrail’in bölgeden çekilmesini öngörmektedir; ancak İsrail hâlâ bazı noktaları işgal etmektedir. Lübnan’a yönelik düşmanca eylemlerin durdurulmasını öngörmektedir; buna rağmen İsrail baskınlar düzenlemeye ve Lübnan vatandaşlarını öldürmeye devam etmektedir. Dolayısıyla İsrail anlaşmanın hiçbir maddesini uygulamamıştır.
İkinci kısma, yani nehrin kuzeyiyle ilgili olana gelince; bu İsrail’e ait bir mesele değil, Lübnan iç meselesidir. Bu, biz Lübnanlıların kendi aramızda anlaşmamız gerektiği anlamına gelir. Cumhurbaşkanı, göreve başlarken yaptığı yemin konuşmasında ulusal güvenlik stratejilerinin olması gerektiğini belirtmiştir—bu stratejiler, direnişin sahip olduğu güç kaynaklarından Lübnan’a hizmet etmek ve onu savunmak için nasıl yararlanılacağını da içermelidir. Direniş, kendisinin, silahlarının ve savaşçılarının İsrail saldırısı durumunda Lübnan’ı savunma konumunda olmasını istemektedir. Buna karşılık Amerikalılar ve İsrailliler, Hizbullah’ın silahlarını teslim etmesini ve bu silahların yok edilmesini—kelimenin tam anlamıyla havaya uçurulmasını—istemektedir. Şu anda güneyde, bazı noktalarda ya da depolarda Lübnan ordusu silahlara (füzeler dâhil her türden silaha) el koymakta ve Amerikan talimatıyla bunları imha etmektedir; çünkü Lübnan’ın bu silahlardan kendini savunmak için yararlanması yasaklanmıştır.
Amerikalılar ve İsrailliler, ordunun yalnızca iç çatışmalar için hafif silahlara sahip olmasını, Lübnan’ı savunacak silahlara sahip olmamasını istemektedir.

Harici: Bölgedeki güç dengesi, özellikle Suriye’deki gelişmelerle değişti. Bu değişiklikler ışığında, bu aşamada Türkiye’nin bölgedeki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ebu Zeyneb: Türkiye, her şeyden önce, büyük bir bölgesel güçtür. Bana göre Türkiye’nin Suriye rejiminin düşüşünden sonra bölgedeki siyasi gerçekliğe yaklaşımı yeni siyasi gerçekliklerle örtüşmedi. Başka bir deyişle Türkiye, bir an için, Sayın Ahmed el-Şara’nın rejimiyle birlikte tüm Suriye coğrafyasına yayılan birincil bir müttefik olabileceğini düşündü. Ancak inanıyorum ki İsrail düşmanı—her şeye rağmen—Türkiye’yi hâlâ bir düşman olarak görmekte ve Türkiye’nin doğrudan sınırlarında olmasını istememektedir.
Bu nedenle radar saldırıları ya da (Türk üslerine dönüşmesi planlanan) havaalanlarının bombalanması gerçekleşti. Bu eylemler, İsrail tarafından belirlenmiş kırmızı çizgilerdi. Bu ne anlama geliyor? İsrail’in Türkiye’yi düşman olarak gördüğü ve Şam’da—özellikle askeri etki ya da sahada varlık şeklinde—herhangi bir gerçek Türk etkisini engellemek istediği anlamına geliyor.
Uzun vadede İsrail, birleşik bir Suriye’nin (Amerikan isteği—Amerikan kontrolü altında birleşik bir Suriye—olmasına karşın İsrail parçalanmayı istemektedir) İsrail’in coğrafi durumunu etkileyebileceğini düşünmektedir. Türkiye etkisinin önemli ölçüde genişleyebileceğine inanmaktadır. Bu nedenle Şam’ın güçlü olmaması—Sayın Ahmed el-Şara ve rejiminin zayıf kalması—İsrail’in çıkarınadır.
Bu, Türkiye’nin Suriye’de nüfuzunu genişleten bir konumda olmadığını; aksine şu anda Türkiye’nin, İsrail’in Türkiye’yi parçalama yönündeki emellerine karşı kendini savunma konumunda olduğunu söylemenin bir önsözüdür. Kürt meselesi basit değildir. İsrail için Kürt meselesi, daha sonra Türkiye’de ve hatta İran’da parçalanma süreçlerini başlatmak için kullanmayı hedeflediği ateşleme fitilidir.
Bu nedenle şunu söylüyorum: Türkiye bir öz savunma konumundadır ve bölgenin bileşenleriyle iş birliği yapmak zorundadır; çünkü bir lokomotif rolü oynayabilir. Türkiye bugün bu İsrail projelerine—ister Suriye’de, ister Lübnan’da, ister İranlılarla birlikte—karşı durursa, kendisini ve başkalarını koruyabilir ve şimdi İsrail projesine, daha sonra da Amerikan projesine karşı durabilecek bir iş birliği bloğu oluşturabilir.
Gerçekten de son derece hassas bir aşamadayız; ikili politikalar artık uygulanamaz. Şunu söylememe izin verin: Gazze’ye yönelik izlenen politika ikili bir politikaydı. Burada böyle bir politika uygulanamaz. Türkiye’nin bir yandan İsrail’e karşı sesini yükseltip, diğer yandan herhangi bir gerekçeyle İsrail’in Suriye’nin bazı bölgelerini işgal etmesine ya da Suriye’nin bölünmesine göz yumması mümkün değildir. Türkiye bunu kabul ederse, stratejik ve tarihsel bir hata yapmış olur.
Bu durumda İsrail’in sınırları Türkiye’nin sınırlarına kadar ulaşır ve İsrail Türkiye’yi bölmek için çalışır. Bu tam olarak İsrail projesidir. İsrail, Türkiye’nin kelimenin tam anlamıyla her açıdan gerçek bir tehlike olduğuna inanmaktadır. İran tehdidinin bir şekilde uzaklaştığını düşünmekte, ancak Türkiye’yi İslam dünyasına liderlik etmeye en ehil ve hâlâ varlığını sürdüren büyük bir güç olarak görmektedir.
Türkiye olumlu düşündüğünü varsaysa bile, mesele Türkiye’nin duruşu ya da nasıl davrandığı değildir; mesele İsrail düşmanının Türkiye’ye yönelik tutumudur. Bu nedenle Türkiye’nin bu diplomatik ve siyasi mücadeleyi yürütmesi ve bu cephede aktif olması gerekmektedir; zira bu, Türkiye’nin bizzat kendisini koruması için zorunludur.
Ortadoğu
İsrail’in İran bombardımanı Trump’ın Kongre seçimi hesabına takıldı

Financial Times gazetesinin haberine göre İsrail ordusunun 10 Ekim için hazırladığı çok günlük İran bombardımanı, ABD Başkanı Trump’ın 3 Kasım’daki Kongre ara seçimleri öncesinde çatışmayı büyütmek istememesi nedeniyle rafa kalktı. Güncellenen hedef listesinde nükleer tesislerin yanı sıra elektrik santralleri gibi sivil yapılar da yer aldı.
İsrail ordusunun 10 Ekim için planladığı kapsamlı İran operasyonu, ABD Başkanı Donald Trump’ın 3 Kasım’daki Kongre ara seçimleri öncesinde geniş çaplı savaştan kaçınma kararı nedeniyle gerçekleşmedi.
Financial Times gazetesinin konuya aşina kaynaklara dayandırdığı habere göre, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun talimatıyla günlerce sürecek bir bombardıman hazırlığı yapılmıştı.
Hedef listesinde nükleer tesisler ve İran liderliğine ait noktaların yanı sıra elektrik santralleri ile diğer sivil altyapı tesisleri de yer aldı.
Planlanan saldırıların yoğunluk bakımından ABD ve İsrail’in şubat ayında başlattığı ortak harekatı geride bırakması öngörülüyordu.
Beyaz Saray Sözcü Vekili Anna Kelly, gazeteye yaptığı açıklamada, “Birleşik Devletler ara seçimlerden önceki herhangi bir tarihte İran’a saldırmayacak” ifadesini kullandı.
Kelly, Tahran yönetiminin hem ekonomik hem de askeri açıdan zor durumda olduğunu, İran limanlarına uygulanan abluka ile ABD’nin Hürmüz Boğazı üzerinden petrol sevkiyatını güvenceye alma çabalarının sonuç verdiğini savundu.
Gazeteye konuşan kaynaklardan biri, saldırıların önümüzdeki haftalarda yeniden başlama ihtimaline değinerek “Ya bir anlaşma olacak ya da saldırı” değerlendirmesinde bulundu.
Aynı kaynak, Washington’ın Hürmüz Boğazı ve nükleer program başlıklarında çatışmayı tamamen bitirecek bir uzlaşma hedeflediğini aktardı; iptal edilen operasyona ABD’nin doğrudan katılıp katılmayacağı ise netleşmedi.
Bir diğer kaynak ise operasyon hazırlığının müzakerelerde Tahran üzerinde baskı kurma aracı olarak kullanılmış olabileceğini, yeni bir askeri adımda nihai kararın ABD Başkanına ait olduğunu ifade etti.
Hegseth İsrail’de güncellenen hedef listesini görüştü
İsrailli bir yetkili, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in 19 Ekim’de İsrail’i ziyaret ederek Netanyahu ve üst düzey temsilcilerle bir araya geldiğini aktardı.
Bir başka kaynak, İsrail tarafının yeni istihbarat verileriyle hazırladığı ve bu yıl daha önce vurulmamış sivil altyapı unsurlarını da içeren güncel hedef listesini Amerikalı muhataplarına sunduğunu belirtti.
Söz konusu temaslara ilişkin soruları Pentagon yanıtlamadı; Netanyahu’nun ofisi ve İsrail ordusu da açıklama yapmaktan kaçındı.
Operasyonun ertelenmesine rağmen Trump ve Netanyahu kamuoyu önünde İran’a yönelik askeri uyarılarda bulunmayı sürdürdü.
Netanyahu 19 Ekim’de yayımlanan videoda Trump’a hitaben “Donald, bu işi bitirmemiz gerektiğini söyledin ve bunu birlikte bitireceğiz” dedi; Trump ise hoparlör üzerinden “Sen büyük bir savaşçısın ve bunu çok yakında kanıtlayacağız” karşılığını verdi.
Liderlerin bu temasları iki ülkedeki kritik seçim süreçleriyle kesişiyor.
İsrail’de parlamento seçimleri ABD’deki oylamadan bir hafta önce, 27 Ekim’de düzenlenecek.
Ülkedeki kamuoyu yoklamalarının büyük kısmı muhalefet bloğunu Netanyahu koalisyonunun az farkla önünde gösterse de tarafların net bir çoğunluğu bulunmuyor.
ABD merkezli yayın organı Axios da Pentagon’un İran’a dönük saldırı hazırlıklarını tamamlama talimatı verdiğini, ancak direktifte belirli bir tarihin yer almadığını ve Trump’ın kesin kararını vermediğini aktarmıştı.
15 Ekim’de CNN kanalı, “tüm bombaların anası” olarak bilinen GBU-43/B tipi mühimmatın İran nükleer tesislerine karşı kullanım planını haberleştirdi; yayına konuşan Amerikalı yetkililer bombanın derindeki sığınakları imha kapasitesine şüpheyle yaklaştı.
Tahran yönetimi diplomatik çözüme açık olduğunu duyururken olası bir operasyona sert karşılık verileceğini bildirdi.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, rakiplerinin askeri çatışmayı seçmesi halinde yanıtın “öncekinden çok daha sert” olacağını vurguladı.
ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı operasyona karşılık İran bölgedeki hedefleri vurmuş, Hürmüz Boğazı’ndaki gemi geçişlerini sınırlandırmıştı.
Taraflar haziran ayında ateşkesi ve boğazdaki ablukanın kaldırılmasına dönük müzakereleri içeren bir mutabakata varsa da ABD ile İran arasındaki karşılıklı saldırılar kesilmedi.
Ortadoğu
Trump desteği yetmedi: Netanyahu muhalefet lideri Eisenkot’un gerisinde

İsrail’de 27 Ekim seçimleri öncesinde yayımlanan anketler, eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot liderliğindeki muhalefetin Başbakan Binyamin Netanyahu’nun önünde olduğunu gösteriyor. Ancak iki blok da 120 sandalyeli Knesset’te hükümet kurmak için şart olan 61 vekile ulaşamıyor.
İsrail’de 27 Ekim’de yapılması planlanan genel seçimler yaklaşırken eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot liderliğindeki muhalefet cephesi, kamuoyu yoklamalarında Başbakan Binyamin Netanyahu’nun önünde yer almayı sürdürüyor.
İsrail basınında 19 ve 20 Ekim tarihlerinde yayımlanan anket verileri, ABD Başkanı Donald Trump’ın açık desteğine rağmen iktidar koalisyonunun muhalefeti yakalayamadığını ortaya koyuyor.
Ancak mevcut oy dağılımı, iki kanadın da tek başına hükümet kurma çoğunluğuna erişemediğini belgeliyor.
Netanyahu reaches 61 seats in Channel 14’s latest poll. He doesn’t in i24’s.
Both give him a stronger position than Kan and Maariv. Likud gets 29 seats in Channel 14, 25 in i24, 21 in Kan and 18 in Maariv.
Count the same five lists—Likud, Shas, United Torah Judaism, Otzma… pic.twitter.com/Qb0fCq0qdK
— Zvika Klein צביקה קליין (@ZvikaKlein) October 19, 2026
Hiçbir blok hükümet kurmak için gereken 61 sandalyeye ulaşamıyor
Kanal 13 tarafından yapılan ankete göre sandık bugün kurulsa Eisenkot’un bloku 51, Netanyahu koalisyonu ise 50 sandalye kazanıyor.
Kanal 12 araştırması ise farkın biraz daha açıldığına işaret ediyor; bu yoklamada Eisenkot ittifakı 55, iktidar bloku 51 milletvekiline ulaşıyor. Toplam 120 sandalyeli İsrail parlamentosu Knesset’te hükümet kurabilmek için asgari 61 sandalye gerekiyor.
Siyasi aritmetiği kilitleyen temel etkenlerden biri, her iki kanadın da İsrail vatandaşı Filistinlilerin partileriyle koalisyon kurmayı reddetmesi oluyor. Bu yaklaşım, seçim sonrasında meclis çoğunluğunun sağlanmasının önündeki en somut engel olarak duruyor.
Kanal 12 verilerine göre genel seçmen katılımının yüzde 72 seviyesinde kalması bekleniyor. Sandığa gitme eğilimi muhalefet seçmeninde yüzde 81’e kadar tırmanırken Netanyahu destekçilerinde bu oran yüzde 74 olarak ölçülüyor.
Aynı yoklama, başbakanlık tercihlerinde Eisenkot’un Netanyahu karşısındaki puan farkını iki puan daha açtığını kayda geçiriyor.
Gantz’ın çekilmesiyle Yashar Partisi yükselişe geçti
Walla sitesinde yer alan anket ise Benny Gantz’ın Mavi Beyaz partisini yarıştan çekme kararının ardından dengelerin değiştiğini gösteriyor. Bu kararla birlikte Eisenkot’un Yashar Partisi sandalye sayısını 23’e çıkarırken Netanyahu’nun Likud Partisi bir kayıpla 19 sandalyeye indi.
Eisenkot’un partisi ve çatısı altında yer aldığı “Siyonist Muhalefet” bloku birkaç aydır yoklamaların zirvesinde kalmayı sürdürüyor.
Trump, daha önceki destek mesajında Netanyahu’yu “harika bir savaşçı başbakan ve barış için daha da büyük bir ortak” sözleriyle övmüştü. Kamuoyu yoklamaları, bu diplomatik ve siyasi desteğin İsrail seçmeninin tercihini iktidar lehine çevirmeye yetmediğini belgeliyor.
Genç seçmenler arasında Ben Gvir’in desteği yükseliyor
Netanyahu’nun ittifakı toplam güç bazında geride kalsa da koalisyon ortağı aşırı sağcı aktörlerin tabanlarını genişlettiği görülüyor. Özellikle genç seçmenler arasında İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben Gvir’in Yahudi Gücü Partisine ilginin arttığı ölçülüyor.
Kudüs’teki İbrani Üniversitesine bağlı Agam Labs tarafından yürütülen araştırmada konuşan 18 yaşındaki bir öğrenci tercihindeki değişimi, “Eskiden biraz deli olduğunu düşünüyordum ama sonra söylediklerine gerçekten baktım ve hepsi anlamlı geldi” sözleriyle aktardı.
Bir diğer İsrail vatandaşı ise Ben Gvir’in Batı Şeria’daki yerleşimcileri silahlandırma hamlesinin kendisine “nefes aldırdığını” ifade etti.
Ben Gvir, yerleşimcilerin Mescid-i Aksa’ya yönelik baskınlarına öncülük etmesi ve 7 Ekim 2023’ten bu yana on binlerce yerleşimciye askeri nitelikli tüfek dağıtmasıyla biliniyor.
Filistinlilere yönelik şiddeti tırmandırmakla eleştirilen Ben Gvir; Gazze’nin aç bırakılması, Lübnan’daki askeri harekatın sürmesi ve Beyrut’un bombalanması çağrıları yapıyor. Aşırı sağcı bakanın bu askeri yaklaşımları İsrail’deki birçok muhalefet partisinde de siyasi taban buluyor.
Ortadoğu
Netanyahu’dan seçim öncesi tampon bölge ve ittifaklar haritası

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 27 Ekim genel seçimleri öncesinde ön alıcı saldırılar, sınır ötesi tampon bölgeler ve bölgesel ittifak bloklarına dayanan yeni güvenlik doktrinini haritayla duyurdu. Başbakanlık belgesi iç siyasette yapay ve yetersiz olduğu gerekçesiyle tepki topladı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 27 Ekim’de yapılması planlanan genel seçimler öncesinde güncellediği güvenlik doktrinini kamuoyuyla paylaştı.
Başbakanlık tarafından 18 Ekim’de duyurulan ve Ulusal Güvenlik Konseyinin katkısıyla şekillenen çalışma, İsrail’in bölgesel müttefiklerini, hasımlarını ve etki alanlarını tasnif eden ayrıntılı bir harita içeriyor.
Yeni doktrin, tehdit olarak tanımlanan unsurları sınırlandırmak yerine ön alıcı askeri müdahalelerle doğrudan ortadan kaldırmayı, tampon bölgeleri genişletmeyi ve yeni bölgesel ortaklıklar kurmayı hedefliyor.
El-Cezire kanalı, bu yaklaşımın İsrail’in son dönemde komşu ülkelere yönelik askeri harekat ve saldırılarında fiilen uygulandığına işaret ediyor.
Haritada bölgesel kamplaşmalar ve müttefikler sınıflandırıldı
Netanyahu’nun tanıttığı harita yalnızca egemen devletleri değil; silahlı örgütleri, fiili yönetimleri ve farklı güçlerin denetimindeki coğrafyaları da bloklar halinde sınıflandırıyor.
Haritada kullanılan “ittifak” ve “dost” ibareleri, bu yapıların tamamıyla resmi ve bağlayıcı bir ortaklık kurulduğu anlamına gelmiyor.
Haritada İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) eksenindeki “Altıgen İttifakı” ve bu bloğa “dost” sayılan taraflar mavi ve açık mavi tonlarla gösteriliyor.
Bu grupta Azerbaycan, Yunanistan, Güney Kıbrıs, Suriye’nin Süveyda vilayetindeki Dürziler, Halife Hafter kontrolündeki Doğu Libya, Etiyopya, Somaliland, Puntland, Yemen’de BAE destekli eski Güney Geçiş Konseyi sahaları ile Sudan’da Hızlı Destek Kuvvetlerinin elindeki bölgeler yer alıyor.
Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın meydana getirdiği “Sünni Elmas İttifakı” ile çevre aktörleri ise yeşil ve açık yeşil tonlarla ayırt ediliyor.
Bu kümede Azerbaycan, Suriye, Katar, Kuveyt, Yemen’de Suudi Arabistan destekli Başkanlık Liderlik Konseyi sahaları, Eritre, Sudan, Batı Şeria, Ürdün, Lübnan hükümeti, Kuzey Kıbrıs ve Somali işaretleniyor. Libya’da ise hem Trablus merkezli batı yönetimi hem de Hafter ağırlıklı doğu idaresi bu blokla ilişkili gösteriliyor.
İran ve Direniş Ekseni haritada kırmızı ve pembe renklerle tanımlanıyor. Irak’taki Haşdi Şabi, Lübnan’da Hizbullah’ın etkin olduğu doğu ve güney kesimleri, Yemen’de Ensarullah denetimindeki bölgeler ile Hamas idaresindeki Gazze bu eksende yer buluyor. Rusya ise bu bloğa “dost” statüsünde pembe renkle haritaya işleniyor.
NATO üyeleri, ittifak ortakları ve Washington ile dostane ilişkilere sahip aktörlerin çevresinde ayrıca turuncu ve sarı işaretlemeler kullanılıyor. Çizgiler, bloklar arasındaki geçişkenliği de gözler önüne seriyor.
Örneğin Azerbaycan hem İsrail-BAE ekseninin hem de Türkiye öncülüğündeki bloğun dostu olarak çift renkli çizgilerle sunulurken, Hindistan tarafların tamamıyla “dost” olarak sınıflandırılan tek aktör olarak öne çıkıyor.
Söz konusu haritanın, mayıs ayında Marc Saxer ve Marcus Schneider tarafından, 1978 yılından bu yana İsrail hükümetleriyle temas yürüten Almanya merkezli Friedrich Ebert Vakfı için hazırlandığı belirtiliyor.
Seçim öncesi “vazgeçilmez lider” söylemi
Hakkındaki yolsuzluk davası, 7 Ekim 2023 saldırıları ve sonrasındaki çatışma süreçlerinin yönetimine ilişkin eleştiriler sürerken Netanyahu, iktidarını koruma arayışıyla seçmenin karşısına çıkıyor.
El-Cezire‘nin analizine göre güvenlik doktrini ve haritanın seçim arifesinde açıklanması, Netanyahu’nun kendisini İsrail’i koruyabilecek tek yetkin lider olarak kabul ettirme stratejisine dayanıyor.
ABD Başkanı Donald Trump’ın seçim desteğini arkasına alan Netanyahu, sunumunda Beyaz Saray’da yaşanabilecek olası bir iktidar değişimine işaret etti.
İki yıl içinde Washington’da İsrail’e mesafeli veya hasmane bir yönetimin göreve gelebileceğini savunan Netanyahu, bu ihtimal nedeniyle ülkesinin ittifak ağını genişletmek ve cazip bir bölgesel ortak haline gelmek zorunda olduğunu söyledi.
Malcolm H. Kerr Carnegie Ortadoğu Merkezi Araştırmalardan Sorumlu Direktör Yardımcısı Muhenned Hac Ali, rakip bloklar ve güvenlik koridorları üzerine kurulu bu sunumun toplumdaki varoluşsal kaygıları derinleştirdiğini kaydetti.
Hac Ali’ye göre bu yaklaşım, seçmende sert bir lidere duyulan ihtiyacı pekiştiriyor; Netanyahu da belirsizlikten çekinen kitlelerin desteğini bu güvence üzerinden toplamayı deniyor.
İsrail muhalefetinden sert tepkiler geldi
Belgenin yayımlanması İsrail iç siyasetinde tepkilere yol açtı.
Yashar Partisi lideri ve eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot, çalışmayı “gerçek bir güvenlik doktriniyle hiçbir bağlantısı olmayan sloganlarla doldurulmuş iki boş sayfadan ibaret” sözleriyle eleştirdi.
Netanyahu hükümetinin 7 Ekim’de “İsrail tarihinin en ağır başarısızlık ve felaketinden” sorumlu olduğunu vurgulayan Eisenkot, sonrasında tırmanan bölgesel çatışmaların da bütün cepheleri alevler içinde bıraktığını dile getirdi.
Eisenkot, belgenin geride bırakılan stratejik boşluğu sergilediğini, Başbakanın ise seçim vaatlerindeki yanıltıcı söylemlerden dikkati kaçırmak adına korkuları canlandırdığını savundu.
Gelecek Var Partisi lideri ve eski Başbakan Yair Lapid de metni yüzeysel bulduğunu belirtti.
Lapid, “Yorgunluk ve gerçeklikten kopuşla tanımlanan Netanyahu’nun bugünkü standartlarına göre bile bu belge, bir yapay zekâ sohbet robotunun ücretsiz sürümü kullanılarak yazılmış gibi görünüyor” dedi.
Lapid, alt alta sıralanmış başlıklardan ibaret bir metnin doktrin sayılamayacağını, girişimin doğrudan Başbakanın yol açtığı felaketlerin üzerini örtme çabasından ibaret olduğunu sözlerine ekledi.
Tampon bölge modeli
Strateji belgesinde öne çıkan tampon bölge kurgusu, İsrail’in sınır ötesi topraklarda doğrudan askeri denetim kurmasını temel alıyor.
El-Cezire, Gazze ve Güney Lübnan’daki mevcut işgal şartlarının bu politikanın fiili yansımaları olduğuna işaret ediyor.
Muhenned Hac Ali, askeri denetimi kalıcı hale getirmeye dayalı planın yeni çatışmaları ve etnik temizlik riskini beraberinde getirebileceği uyarısında bulundu.
Hac Ali ayrıca, Sudan’daki Hızlı Destek Kuvvetleri ve Hafter güçleri gibi aktörlerin İsrail-BAE ekseninde resmedilmesinin bu yapıların Arap coğrafyasındaki meşruiyetini zedeleyebileceğine dikkat çekti.
Bu tercihin Netanyahu’nun iç kamuoyu önceliklerini yansıttığını savunan Hac Ali, “İsraillilerin ne düşündüğü, müttefiklerinizin itibarından ve bu ittifakların sürdürülebilirliğinden daha önemli hâle geliyor” değerlendirmesinde bulundu.
Netanyahu’nun yıl başında gündeme getirdiği; Hindistan, Yunanistan, Güney Kıbrıs ile adı belirtilmeyen bazı Arap, Afrika ve Asya ülkelerini kapsayan “ittifaklar altıgeni” önerisi ise henüz resmiyet kazanmış değil.
Girişim uluslararası analizlerde bağlayıcı bir savunma paktından ziyade diplomatik imaj çalışması olarak nitelenirken, Hindistan gibi aktörlerin katı bloklar yerine ticari çıkarlara ve bağlantısızlık çizgisine öncelik verdiği hatırlatılıyor.
Hac Ali son olarak, sunulan haritanın Tahran yönetimi ile müttefiklerine propaganda zemini sağlayacağını, İsrail’in bölgede alan genişletme ve hakimiyet kurma emelleri taşıdığı yönündeki tezleri kuvvetlendireceğini belirtti.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Diplomasi2 hafta önceİtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor










