Ortadoğu
Hizbullah yetkilisi Harici’ye konuştu: Türkiye, ABD-İsrail eksenine karşı lokomotif olabilir

Hizbullah Siyasi Büro Üyesi Galib Ebu Zeyneb, Beyrut’un Dahiye mahallesindeki ofisinde Harici’ye konuştu: “İsrail-Amerikan planı tüm bölgeyi hedef almaktadır: Lübnan, Suriye, Arap ülkeleri, İran ve Türkiye.”
2026 yılına dış politikada ve küresel siyasette tam bir fırtınayla girdik. Suriye ve Türkiye’de IŞİD terör örgütünün yeniden görünür olması, YPG – Şam çatışması, ABD’nin Venezuela devlet başkanını haydutça kaçırması ve İran’da patlak veren olaylar…
Bölgenin bam teli Lübnan’da da siyasi ve askeri gerilim tırmanma eğiliminde. Lübnan’da suyun yeniden ısınmaya başladığını daha doğrusu hiç soğumadığını söyleyebiliriz. 7 Ekim sonrası İsrail saldırganlığı aralıksız devam ediyor. Hizbullah tarafı ateşkese uysa da İsrail, Lübnan’ın güneyini aralıksız vuruyor. Bu durum Hizbullah ise Lübnan hükümeti arasındaki ilişkiyi zorlamaya devam ediyor.
Mayıs ayında yapılması planlanan seçimler öncesinde Hizbullah’ın silahsızlandırılması yönünde Lübnan hükümetine yapılan ağır baskı da ülkenin hassas terazisini riske atıyor. ABD ve İsrail Hizbullah’ın kayıtsız şartsız teslim olmasını istiyor. İsrail, bu talebi gerçekleşmezse yeni askeri operasyona başlama tehdidi savuruyor. İran Dışişleri Bakanının 9 Ocak tarihli Lübnan ziyaretinde de ana gündem maddesi Hizbullah’ın silahsızlandırılmasıydı.
Hizbullah Siyasi Büro Üyesi Galib Ebu Zeyneb ise “Hizbullah’ın silahlı gücü sadece Filistin davasıyla ilgili değil aynı zamanda Lübnan’ın savunulmasıyla ilgili” diyor. İsrail’in bölgede sadece Filistin ve Lübnan’ı değil Suriye’den İran’a oradan Türkiye’ye tehdit oluşturduğunu savunan Galib, Hizbullah’ı İsrail’e karşı bölgesel direnişin ön cephesinde konumlandırıyor.
Ebu Zeyneb, İsrail’in Türkiye’yi “düşman” olarak değerlendirdiği ısrarla vurguluyor. Hizbullah yetkilisi, Tel Aviv’in Türkiye’yi “İslam dünyasına liderlik etmeye en ehil ve hâlâ varlığını sürdüren büyük bir güç olarak” gördüğünü düşünüyor.
Beyrut’un Dahiye mahallesindeki ofisinde Hizbullah Siyasi Büro Üyesi Galib Ebu Zeyneb, Harici Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç ve Harici Editörü Mehmet Kıvanç’ın sorularını yanıtladı.

Harici: Gelecekte İsrail’in Lübnan için planladığını düşündüğünüz hamleler nelerdir? Ve siz, yani Hizbullah, askeri olarak karşılık vermeye hazır mısınız?
Ebu Zeyneb: Bana göre İsrail planı yalnızca Lübnan’la sınırlı değildir; aksine, Amerika Birleşik Devletleri İsrail’den ayrı düşünülemeyeceği için bu bir İsrail–Amerikan planıdır. İsrail–Amerikan planı tüm bölgeyi hedef almaktadır: Lübnan, Suriye, Arap ülkeleri, İran ve Türkiye. Amerika Birleşik Devletleri’nin hâkim olduğu, gücün öncelikli olarak İsrail’e verildiği yeni bir Orta Doğu ya da yeni bir bölge oluşturma planı vardır. Bunun sonucunda bölge kapsamlı biçimde parçalanacak, küçük küçük devletçiklere ayrılacaktır. Dolayısıyla İsrail, örneğin Lübnan’da savaşta ısrar ettiğinde, ya da şu ana kadar Suriye’de üç bölgeyi işgal ettiğinde, ya da İran’ı yoğun biçimde tehdit ettiğinde, bölgedeki tüm güç kaynaklarının sökülüp atıldığı bir aşamaya ulaşmayı hedeflemektedir. Böylece bu ülkeler, herhangi bir İsrail hamlesine karşı kendilerini savunabilecek hiçbir güç aracına sahip olmayan devletlere dönüşecektir. Pratikte İsrail, tüm güç unsurlarına sahip büyük bir güç haline gelirken, diğerleri hiçbir şeye sahip olmayacaktır.
İsrail’in hedeflediği ikinci amaç, bu bölgeleri birbiriyle rekabet eden, düşman devletlere dönüştürmektir. Örneğin Suriye’yi dört ya da daha fazla devlete bölmek istemektedir: Kürtler, Dürziler, Aleviler ve Sünniler için; üstelik Sünnilerin kendileri de birden fazla bölgeye ayrılacaktır. Bu yalnızca Suriye ile sınırlı değildir; Suriye’den başlayarak Irak bölünecek, Irak’tan İran’a doğru, başka bir yönden Türkiye’ye doğru ve diğer yönlerden özellikle Suudi Arabistan olmak üzere Körfez’e doğru bu süreç uzanacaktır. İsrail’in bu eylemlerle ulaşmak istediği tablo budur.
Şu anda, İsrail mutlak bir güç olmadığı için, Amerikan tarafından bizden istenen şudur: İsrail’in, sürekli Amerikan desteği olmaksızın bölgede merkezi ya da belirleyici bir aktör olamayacağını kabul etmek. Sürekli Amerikan desteği olmadan mutlak bir askeri güç olamaz. Bölge, devletleriyle ve hatta direniş hareketleriyle birlikte, İsrail’in karşısında durabilecek kapasiteye sahiptir. Ancak biz İsrail’le tek başımıza karşı karşıya gelmiyoruz; Amerika Birleşik Devletleri ile karşı karşıyayız, çünkü sürekli Amerikan desteği vardır. Bu, Filistin’de ve Gazze’de yaşananlara benzemektedir: mesele Filistinli direniş grupları ile İsrail düşmanı arasında bir savaş değildi; aksine tüm NATO ittifakı ile Filistin direnişi arasında bir karşılaşmaydı. Amerika Birleşik Devletleri komuta odasındaydı. Lübnan’da da savaş, tüm ayrıntılarıyla Amerikalılar tarafından yönetildi; buna ek olarak İsrail’e hizmet etmek üzere seferber edilen Batılı ve küresel istihbarat servisleri vardı—koordinatlar, uydular, Starlink ve diğer her şey sağlandı—Lübnan’da direnişe karşı, İsrail’in hizmetinde tam bir hazırlık yapıldı.

Sonuçta İsrail, bu bağlamda sahip olduğu Amerikan desteği sayesinde büyük bir güç haline gelmektedir. Temel sorun da buradadır: Amerika Birleşik Devletleri, İsrail’in büyük bir güç olarak kalmasını istemekte ve bölgeyi İsrail aracını kullanarak Amerikan kontrolü altında tutmak istemektedir.
Lübnan’daki durumumuza gelince; İsrail şu anda bizi birden fazla nedenden ötürü yakın bir tehdit olarak görmektedir. Birincisi, yaklaşık bir yıl önce, savaş durduktan sonra İsrail, direnişin silahlarının büyük çoğunluğunu ortadan kaldırdığını ve askeri ile örgütsel yapılarını vurduğunu, böylece Lübnan’daki direnişi ve Hizbullah’ı son derece zayıf hale getirdiğini iddia etti. Bu doğru değildir. Gerçekte durum böyle değildi. Evet, direniş, Yüce Genel Sekreter’in şehadetiyle ağır ve acı verici bir darbe aldı. Bu arada, Seyyid’e yönelik saldırının planlanmasına ve uygulanmasına Amerikalılar, İngilizler ve Batı’dan başkaları katıldı—hepsi bu süreçte yer aldı. Buna rağmen bu savaştan çıktık ve durumumuzu yeniden organize ettik.
İsrail için bugünkü sorun şudur: Lübnan’da silahlara sahip olan ve tehdit oluşturan bir direniş olduğu sürece İsrail tedirgin olmaya devam edecektir. İsrail’in kurmak istediği denklem yalnızca bu silahların oluşturduğu tehlike düzeyiyle ilgili değildir; Arap ve İslam halklarından direniş fikrinin bizzat kendisini ortadan kaldırmakla ilgilidir. Lübnan’daki direniş ve Hizbullah meselesi yalnızca askeri bir tehdit değildir; Gazze’de yaşanan kapsamlı yıkımdan sonra İsrail, direniş kavramını Arap ve İslami boyuttan söküp atmak istemektedir. Bu fikri kökünden sökmek için, Arap ve İslam ümmeti için bir meşale haline gelen ve birden fazla kez zafer kazanan bu mekânı yok etmeyi hedeflemektedir. Lübnan’ı bu rolden mahrum bırakmak istemekte; Arap ve İslam halklarına ve bölge halklarına şu mesajı göndermek istemektedir: Kimse İsrail’in karşısında duramaz, Araplar ve Müslümanlar Filistin davasının sona ermesini kabul etmeli ve yenilmez olan İsrail’e tamamen boyun eğmelidir. Bugün Suriye’den İsrail’e hava egemenliği verilmesinin istenmesinin de bu mutabakatın bir parçası olduğuna inanıyorum; bu anlamı bir şekilde hayata geçirmeyi amaçlamaktadır.
Bu perspektiften bakıldığında İsrail, Lübnan konusunda kaygılıdır. Bizim açımızdan ise hazırlığımızı yaptık. İsrail Lübnan’a karşı geniş çaplı bir saldırı başlatmak isterse, Lübnan’ı savunmak için şiddetli bir şekilde savaşmaya hazırız. Ancak mevcut aşamada ateşkese bağlıyız. İsrail’in uyguladığı bombardımana, baskıya ve şehadetlere katlanıyoruz. Ayrıca Litani Nehri’nin güneyindeki bölgeye bağlıyız; buradan tamamen çekildik ve Lübnan devletinin çekilmesini sağlamak amacıyla Lübnan devletiyle iş birliği içinde durumu yeniden düzenlemeye çalışıyoruz. İsrail’in, Amerika Birleşik Devletleri’nin, bazı Arapların ve Batı’nın istediğinden tamamen farklı bir yaklaşım sunuyoruz—onlar direnişin herhangi bir karşılık olmaksızın etkisizleştirilmesini ya da silahsızlandırılmasını istiyorlar.
Harici: Bazı analistler İsrail’in Bekaa Vadisi’ni işgal edebileceğini öngörüyor. Bu analize katılıyor musunuz?
Ebu Zeyneb: İsrail’in her şeyi yapabilecek kapasitede olduğuna inanıyorum; ancak doğrudan işgalden korktuğunu düşünüyorum. Örneğin Bekaa Vadisi’ni ya da güneyi işgal edip Sayda’ya kadar ulaşmak gibi. Suriye’deki işgal ile Lübnan’daki bölgelerin işgali arasında fark vardır. Suriye’de mevcut yapı, esas olarak halk tabanlı ya da lojistik bir direniş yapısı değildir. Oysa Bekaa’da İsrail çok dikkatli düşünmek zorundadır; çünkü direniş yapabilecek düşman bir halk tabanı vardır ve direniş çok sayıda silaha sahiptir. Bu, herhangi bir işgali İsrail için cehenneme çevirebilir. Bu nedenle İsrail böyle bir işgali üstlenmeden önce çok dikkatle düşünür. Bekaa’nın tamamını işgal edemez. Belki bazı bölgeleri kesmeyi düşünebilir; örneğin Batı Bekaa’yı Kuzey Bekaa’dan, Kuzey Bekaa’yı da Zahle’den ayırmak gibi. Ancak tüm Bekaa’yı işgal etmek, önce yakıp yıkma politikası uygulayıp sonra girmeyi planlamadığı sürece, İsrail için felaket olur. Mevcut aşamada bunun netliği yoktur.
Harici: Hizbullah’ın silahları konusunda ciddi baskılar var. Bu konuda Lübnan hükümetiyle istişare ediyor musunuz?
Ebu Zeyneb: Bu konuda Lübnan hükümeti ve Cumhurbaşkanı ile istişareler ve devam eden iletişim vardır. Bu meselelerde sürekli temas halindeyiz. Mümkün olduğunca Lübnan’ı bu sorunlardan korumaya, devletle iş birliği yapmaya ve Amerika ile İsrail’in Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı Nebih Berri ve Başbakan’la birlikte Lübnan hükümeti ve devleti üzerinde uyguladığı baskıların, Lübnan ordusunun direnişe karşı İsrail’in bir aracı olarak kullanılmasına yol açmasını engellemeye çalışıyoruz. Lübnan ordusu içinde ve komutanında yüksek bir farkındalık seviyesi vardır; durumun hassasiyetini tamamen anlamakta ve herhangi bir iç çatışmanın ya da silahlara el koyma girişiminin iç istikrarsızlığa, hatta Lübnan ordusunun dağılmasına yol açabileceğini bilmektedir. Mevcut durum buna izin vermemektedir; bunu biz de, Cumhurbaşkanı da, ordu komutanlığı da ve Başbakan da anlamaktadır. Hepimiz bu meseleyi Lübnan’ın temel çıkarı temelinde ele alıyoruz ve bu nedenle iç konularda uzlaşılar arıyoruz.
Harici: Lübnan hükümeti direnişi silahsızlandırmakta ısrar ederse ne olur?
Ebu Zeyneb: Bu varsayımın gerçekçi olmadığına ve gerçekleşemeyeceğine inanıyoruz. Lübnan hükümeti böyle bir karar alamaz; çünkü bu, Lübnan’ın durumuna büyük zarar verir. Lübnan’da aklı başında hiçbir insan bu meseleyi bu yöne götürmez. Hizbullah içinde, direnişi zorla silahsızlandırmaya yönelik her girişimin uygun şekilde karşılanacağına dair bir karar vardır. İsrail işgali ve Lübnan’a yönelik bir tehdit olduğu sürece, hiçbir koşulda iç gündemin direnişin silahsızlandırılması olmasını kabul edemeyiz.
Bu bağlamda:
Birincisi, nehrin güneyinden (Litani Nehri) çekildik.
İkincisi, ateşkes anlaşmasına (düşmanca eylemleri durdurma anlaşması olarak adlandırılan) bağlı kaldık.
Bu anlaşma, nehrin güneyinden çekilmemizi ve karşılığında İsrail’in bölgeden çekilmesini öngörmektedir; ancak İsrail hâlâ bazı noktaları işgal etmektedir. Lübnan’a yönelik düşmanca eylemlerin durdurulmasını öngörmektedir; buna rağmen İsrail baskınlar düzenlemeye ve Lübnan vatandaşlarını öldürmeye devam etmektedir. Dolayısıyla İsrail anlaşmanın hiçbir maddesini uygulamamıştır.
İkinci kısma, yani nehrin kuzeyiyle ilgili olana gelince; bu İsrail’e ait bir mesele değil, Lübnan iç meselesidir. Bu, biz Lübnanlıların kendi aramızda anlaşmamız gerektiği anlamına gelir. Cumhurbaşkanı, göreve başlarken yaptığı yemin konuşmasında ulusal güvenlik stratejilerinin olması gerektiğini belirtmiştir—bu stratejiler, direnişin sahip olduğu güç kaynaklarından Lübnan’a hizmet etmek ve onu savunmak için nasıl yararlanılacağını da içermelidir. Direniş, kendisinin, silahlarının ve savaşçılarının İsrail saldırısı durumunda Lübnan’ı savunma konumunda olmasını istemektedir. Buna karşılık Amerikalılar ve İsrailliler, Hizbullah’ın silahlarını teslim etmesini ve bu silahların yok edilmesini—kelimenin tam anlamıyla havaya uçurulmasını—istemektedir. Şu anda güneyde, bazı noktalarda ya da depolarda Lübnan ordusu silahlara (füzeler dâhil her türden silaha) el koymakta ve Amerikan talimatıyla bunları imha etmektedir; çünkü Lübnan’ın bu silahlardan kendini savunmak için yararlanması yasaklanmıştır.
Amerikalılar ve İsrailliler, ordunun yalnızca iç çatışmalar için hafif silahlara sahip olmasını, Lübnan’ı savunacak silahlara sahip olmamasını istemektedir.

Harici: Bölgedeki güç dengesi, özellikle Suriye’deki gelişmelerle değişti. Bu değişiklikler ışığında, bu aşamada Türkiye’nin bölgedeki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ebu Zeyneb: Türkiye, her şeyden önce, büyük bir bölgesel güçtür. Bana göre Türkiye’nin Suriye rejiminin düşüşünden sonra bölgedeki siyasi gerçekliğe yaklaşımı yeni siyasi gerçekliklerle örtüşmedi. Başka bir deyişle Türkiye, bir an için, Sayın Ahmed el-Şara’nın rejimiyle birlikte tüm Suriye coğrafyasına yayılan birincil bir müttefik olabileceğini düşündü. Ancak inanıyorum ki İsrail düşmanı—her şeye rağmen—Türkiye’yi hâlâ bir düşman olarak görmekte ve Türkiye’nin doğrudan sınırlarında olmasını istememektedir.
Bu nedenle radar saldırıları ya da (Türk üslerine dönüşmesi planlanan) havaalanlarının bombalanması gerçekleşti. Bu eylemler, İsrail tarafından belirlenmiş kırmızı çizgilerdi. Bu ne anlama geliyor? İsrail’in Türkiye’yi düşman olarak gördüğü ve Şam’da—özellikle askeri etki ya da sahada varlık şeklinde—herhangi bir gerçek Türk etkisini engellemek istediği anlamına geliyor.
Uzun vadede İsrail, birleşik bir Suriye’nin (Amerikan isteği—Amerikan kontrolü altında birleşik bir Suriye—olmasına karşın İsrail parçalanmayı istemektedir) İsrail’in coğrafi durumunu etkileyebileceğini düşünmektedir. Türkiye etkisinin önemli ölçüde genişleyebileceğine inanmaktadır. Bu nedenle Şam’ın güçlü olmaması—Sayın Ahmed el-Şara ve rejiminin zayıf kalması—İsrail’in çıkarınadır.
Bu, Türkiye’nin Suriye’de nüfuzunu genişleten bir konumda olmadığını; aksine şu anda Türkiye’nin, İsrail’in Türkiye’yi parçalama yönündeki emellerine karşı kendini savunma konumunda olduğunu söylemenin bir önsözüdür. Kürt meselesi basit değildir. İsrail için Kürt meselesi, daha sonra Türkiye’de ve hatta İran’da parçalanma süreçlerini başlatmak için kullanmayı hedeflediği ateşleme fitilidir.
Bu nedenle şunu söylüyorum: Türkiye bir öz savunma konumundadır ve bölgenin bileşenleriyle iş birliği yapmak zorundadır; çünkü bir lokomotif rolü oynayabilir. Türkiye bugün bu İsrail projelerine—ister Suriye’de, ister Lübnan’da, ister İranlılarla birlikte—karşı durursa, kendisini ve başkalarını koruyabilir ve şimdi İsrail projesine, daha sonra da Amerikan projesine karşı durabilecek bir iş birliği bloğu oluşturabilir.
Gerçekten de son derece hassas bir aşamadayız; ikili politikalar artık uygulanamaz. Şunu söylememe izin verin: Gazze’ye yönelik izlenen politika ikili bir politikaydı. Burada böyle bir politika uygulanamaz. Türkiye’nin bir yandan İsrail’e karşı sesini yükseltip, diğer yandan herhangi bir gerekçeyle İsrail’in Suriye’nin bazı bölgelerini işgal etmesine ya da Suriye’nin bölünmesine göz yumması mümkün değildir. Türkiye bunu kabul ederse, stratejik ve tarihsel bir hata yapmış olur.
Bu durumda İsrail’in sınırları Türkiye’nin sınırlarına kadar ulaşır ve İsrail Türkiye’yi bölmek için çalışır. Bu tam olarak İsrail projesidir. İsrail, Türkiye’nin kelimenin tam anlamıyla her açıdan gerçek bir tehlike olduğuna inanmaktadır. İran tehdidinin bir şekilde uzaklaştığını düşünmekte, ancak Türkiye’yi İslam dünyasına liderlik etmeye en ehil ve hâlâ varlığını sürdüren büyük bir güç olarak görmektedir.
Türkiye olumlu düşündüğünü varsaysa bile, mesele Türkiye’nin duruşu ya da nasıl davrandığı değildir; mesele İsrail düşmanının Türkiye’ye yönelik tutumudur. Bu nedenle Türkiye’nin bu diplomatik ve siyasi mücadeleyi yürütmesi ve bu cephede aktif olması gerekmektedir; zira bu, Türkiye’nin bizzat kendisini koruması için zorunludur.
Ortadoğu
Büyükelçi Barrack: Türkiye, hiçbir zaman İsrail ile savaş arayışında olmadı

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Ortadoğu Özel Temsilcisi Tom Barrack, yayıncı Mario Nawfal’a bölgedeki son askeri ve diplomatik gelişmeleri değerlendirdi. İsrail’in Suriye’ye yönelik hava saldırılarını ve Türkiye ile yaşanan gerilimi ele alan Barrack, Şam ve Beyrut hatlarındaki müzakere süreçlerinin perde arkasını paylaştı.
ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Ortadoğu Özel Temsilcisi Tom Barrack, yayıncı Mario Nawfal’ın programına konuk olarak bölgedeki askeri hareketliliği, diplomatik girişimleri ve doğrudan çatışma risklerini değerlendirdi.
Barrack, Ortadoğu genelindeki gerilimlerin düşürülmesi ve diplomatik kanalların açık tutulması gerektiğini belirtti.
İsrail ile Suriye arasındaki sınır ilişkilerinin tarihsel arka planına değinen Barrack, iki ülke arasındaki temasların her zaman çalkantılı olduğunu hatırlattı. Barrack, 1923, 1949 ve 1974 yıllarındaki sınır mutabakatlarına işaret ederek, “1974 yılındaki mutabakat ve Birleşmiş Milletler Ateşkes Gözlem Gücü misyonu sonrasında, İsrail ile Suriye sınırı arasında zaman içinde üzerinde uzlaşılan çok sayıda sınır çizgisi belirlendi. İsrail o dönemde de sınırlarını koruma ve bu alanlarda ne tür askeri personelin ya da teçhizatın kullanılabileceği konusunda haklı bir endişe taşıyordu. Bu doğrultuda, zaman zaman her iki taraftan 5 kilometrelik alanı da kapsayan 90 kilometrelik bir hat tanımlandı ve tampon bölgenin korunması amacıyla Birleşmiş Milletler Barış Gücü devreye girdi” dedi.
“Suriye yönetimi İsrail’e karşı hasmane bir tutum içinde olmadığını açıkça belirtti”
Şam’da 8 Aralık tarihinde göreve gelen Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni hükümetin ardından İsrail tarafında yeni yapının niteliğine dair soru işaretleri doğduğunu ifade eden Barrack, sürecin 7 Ekim sonrasında daha da hassaslaştığını dile getirdi.
Barrack, “İsrail Başbakanı, sınırlarımızdan gelebilecek agresif veya belirsiz hiçbir saldırı riskini kabul etmeyeceğim açıklamasında bulundu. Suriye ise saldırgan bir tutum sergilemedi. Lübnan’da güney bölgesi ve İran’ın uzantısı olan Hizbullah varlığı nedeniyle durum farklıydı ancak Şam’daki yeni yönetimle böyle bir sorun yaşanmadı. Yeni yönetim, İsrail’e karşı hiçbir şekilde saldırgan veya hasmane olmadıklarını akıllıca ve sağduyuyla ifade etti” şeklinde konuştu.
Suriye tarafının talebi üzerine beş resmi ve birkaç gayriresmi arabuluculuk oturumuna ev sahipliği yaptıklarını aktaran Barrack, “Gazze meselesi sürerken ve Filistin meselesi çözümsüz kalmışken Suriye, tıpkı Suudi Arabistan gibi İbrahim Anlaşmaları müzakerelerine girmekte zorlandı. Ancak sınır hattında gerilimi düşürme anlaşması yapmaya, sınırları barışçıl yöntemlerle denetlemeye ve bu hatlardaki mekanizasyon ile kullanım koşullarını ele almaya istekliydiler. Müzakereler son derece olumlu ilerliyordu” ifadelerini kullandı.
Barrack, 8 Aralık’taki iktidar değişimi sırasında sahada yer alan ve İsrail tarafından disiplinsiz görülen yabancı savaşçı unsurların varlığının güvenlik endişelerini artırdığını söyledi.
Süveyda bölgesindeki Dürzilerin durumunun da hassasiyet yarattığını belirten Barrack, “İsrail’in tutumu daha büyük bir İsrail kurma arayışından kaynaklanmıyordu. Karşılarında nasıl bir yapının olduğunu görmek ve zaman kazanmak istiyorlardı. Bu esnada Suriye tarafı da Kürtlerle ve Suriye Demokratik Güçleri ile uğraşıyordu” dedi.
“General Mazlum Suriye Demokratik Güçleri’nin lağvedildiğini duyurdu”
ABD’nin IŞİD ile mücadele sürecinde Suriye Demokratik Güçleri ile birlikte hareket ettiğini hatırlatan Barrack, Kürt unsurların Şam yönetimine entegrasyon sürecinin başlatıldığını vurguladı.
Barrack, “General Mazlum zorlu bir dönemde bizlere yardımcı oldu. Dün kendisi Suriye Demokratik Güçleri’nin lağvedildiğini ve kuzeydoğudaki yapının askeri açıdan Suriye ordusuna tam entegrasyonunu duyurdu. Siyasi ve eğitimsel boyutlar üzerindeki çalışmalar ise sürüyor” açıklamasını yaptı.
Bölgedeki IŞİD varlığına ve tutukluların durumuna ilişkin kapsamlı veriler paylaşan Barrack, “Suriye genelindeki cezaevlerinde haklarında hiçbir resmi iddianame, dosya veya adli süreç bulunmayan 9 bin 400 IŞİD tutuklusu yer alıyor. 14 yıllık süreçte toplanan bu kişiler herhangi bir stratejik çözüm planı olmaksızın cezaevlerinde tutuldu. Bundan daha vahimi ise Hol ve Roj kamplarında bulunan ve bu tutukluların aileleri olan 75 bin kadın ve çocuktur. Sivil toplum kuruluşları ve Birleşmiş Milletler insani koşulları iyileştirmeye çalışsa da ortada kesin bir çözüm süreci bulunmuyor” dedi.
Türkiye’nin güney sınırındaki güvenlik yapılanmasını da değerlendiren Barrack, Ankara’nın PKK ile 40 yılı aşkın süredir mücadele yürüttüğünü anımsattı.
Barrack, “Kürt savaşçıların IŞİD ile mücadeledeki gücü nedeniyle ABD geçmişte bu yapının bir kısmını YPG olarak adlandırdı ve Suriye Demokratik Güçleri bünyesine katarak ayrı bir yapı kurdu. Türkiye de sınırlarını ve güvenliğini korumak amacıyla kuzeydoğu hattında derinlemesine kontrol noktaları ve askeri üsler kurdu; sınır boyunca binlerce asker konuşlandırdı” diye konuştu.
“İsrail Suriye hava kuvvetlerinin neredeyse tamamını devre dışı bıraktı”
İsrail’in 8 Aralık’taki rejim değişikliğinin hemen ertesinde 9 Aralık tarihinde Suriye’deki askeri hedeflere geniş çaplı hava harekatı düzenlediğini hatırlatan Barrack, “İsrail risk almak istemedi ve Suriye hava kuvvetlerinin neredeyse tamamını vurdu. Geriye yalnızca 14 veya 15 uçak kaldı ve askeri havaalanlarının büyük kısmı kullanılamaz hale geldi. İsrail, İran’a karşı yürüttüğü harekatlarda kendisine engel oluşturabilecek herhangi bir savunma radarı veya saldırı kabiliyeti istemiyor. Suriye hava sahasını İran’ı vurmak için temiz ve açık bir şekilde kullanmayı hedefliyor” dedi.
Bu süreçte taraflar arasında koordinasyon sağlamak amacıyla Ürdün’ün başkenti Amman’da teknik heyetlerden oluşan bir temas merkezi kurulduğunu açıklayan Barrack, Türkiye, İsrail ve Suriye arasında her akşam IŞİD teröristlerinin takibine dair istihbarat koordinasyonu yürütüldüğünü bildirdi.
İsrail’in Suriye’deki askeri tesislere yönelik son hava saldırısına değinen Barrack, saldırının arka planına dair üç ihtimal üzerinde durulduğunu belirtti.
Barrack, “İlk ihtimal sahada Türk askeri unsurlarının veya varlıklarının bulunduğu yönündeki istihbarattı ancak yaptığımız incelemelerde bunun doğru olmadığını tespit ettik. İkinci ihtimal İsrail istihbaratının derhal harekete geçmeyi gerektiren anlık bir hareketlilik tespit etmiş olmasıydı. Üçüncü ve en güçlü ihtimal ise Türkiye’nin bu tesiste bir eğitim programı planladığına dair istihbarat konuşmalarının yakalanmış olmasıdır” ifadelerini kullandı.
Türkiye’nin Suriye’nin egemenliğini desteklediğini vurgulayan Barrack, ABD Başkanı Donald Trump ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki bir diyaloğu şu sözlerle aktardı:
“Başkan Trump daha önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, 8 Aralık’ta madem bu kadar etkiliydiniz neden Suriye’yi doğrudan kontrolünüz altına almadınız sorusunu yöneltti. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise ‘Çünkü biz orayı istemiyoruz. Suriye’nin bu zorlu coğrafyada egemen ve bağımsız bir ülke olarak kalmasını istiyoruz’ cevabını verdi.”
İsrail sınırına 85 kilometre mesafede bulunan T4 ve Palmira üslerine ilişkin daha önce de temaslar yürütüldüğünü belirten Barrack, Türk tarafının hiçbir zaman İsrail ile çatışma arayışında olmadığını ve sakin bir tutum izlediğini ifade etti.
“Türk ordusu ve istihbaratı son derece güçlü ve yetkindir”
Saldırı öncesinde Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile yeni Mossad Başkanı arasında cuma günü iki saatlik verimli bir doğrudan görüşme yapıldığını kaydeden Barrack, sahadaki komutanların yanlış değerlendirmelerle pistleri hedef almış olabileceğini belirtti.
Barrack, “Türk ordusu ve Türk istihbaratı son derece güçlü ve yetkindir. Sınıra doğru yaklaşan uçakları gördüklerinde kendi jetlerini havalandırma aşamasına geldiler. Sağduyulu aktörlerin anlık müdahalesi sayesinde doğrudan bir askeri çatışmanın eşiğinden dönüldü” dedi.
Barrack, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun sürekli temas ve diplomasi kanallarını açık tutma yönündeki çabalarının hayati önem taşıdığını ifade ederek, Tel Aviv Büyükelçisi Mike Huckabee ve bölgedeki diğer temsilcilerin koordinasyon içinde çalıştığını aktardı.
Lübnan’daki duruma da geniş yer ayıran Barrack, sivil yerleşim yerlerinin yıkılmasına ve masum sivillerin ölümüne şahsen ve ilkesel olarak kesinlikle karşı olduğunu vurguladı.
Barrack, Lübnan Cumhurbaşkanı Jozef Aun, Başbakan Nevvaf Selam, Meclis Başkanı Nebih Berri ve ABD’nin Beyrut Büyükelçisi Michel Issa’nın zor şartlar altında yürüttüğü çalışmaları takdir ettiğini söyledi.
İsrail’in Lübnan köylerindeki tünel ağlarına dair endişelerine işaret eden Barrack, “Hizbullah, Gazze’deki taktiklere benzer şekilde yerleşim yerlerinin altına geniş tüneller inşa etti ve bu tünellerde on binlerce roket ve füze barındırıyor. Ancak sivillerin evlerinin yıkılması ve köylerin yok edilmesi kabul edilemez. Lübnan ordusu ekonomik sıkıntılar nedeniyle zor durumda bulunuyor. Bir Hizbullah mensubu ayda 2 bin 400 dolar gelir elde ederken Lübnan ordusundaki bir asker yaklaşık 300 dolar alıyor” dedi.
“İran Hizbullah’a her ay yaklaşık 90 milyon dolar aktarıyor”
Lübnan’daki krizin çözümünde Hizbullah’ın silahsızlandırılması kadar ekonomik alternatiflerin üretilmesinin de şart olduğunu belirten Barrack, “İran geleneksel olarak örgüte ayda yaklaşık 90 milyon dolar mali kaynak aktarıyor. Bu finansman akışı kesilmeden ve askerlere alternatif bir yaşam sunulmadan yalnızca silah bırakmalarını istemek gerçekçi bir sonuç üretmiyor” değerlendirmesinde bulundu.
İsrail’in Lübnan topraklarını kalıcı olarak ilhak etme ihtimalinin düşük olduğunu belirten Barrack, “İsrail yönetimi böyle bir adıma uluslararası alanda ve ABD nezdinde izin verilmeyeceğini biliyor. Başkan Trump gerilimi düşürme çizgisini net bir şekilde ortaya koydu. Ancak Golan Tepeleri’ndeki işgal durumu uluslararası kararlara rağmen devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Steve Witkoff ve Jared Kushner’ın İran ile yürütülen dolaylı müzakerelerde büyük gayret gösterdiğini dile getiren Barrack, İran’ın Lübnan’ı kendi etki alanında tutma çabalarına karşı Lübnan hükümetinin bağımsız kalma isteğini desteklediklerini belirtti.
Ortadoğu’daki tarihsel ve inançsal dinamiklere de değinen Barrack, “Başkan Trump’a bölgenin karmaşıklığını anlatırken şu ifadeyi kullandım: Musevilik ve Hristiyanlık tarihine bakıldığında 57 peygamberin tamamı bu coğrafyaya gönderildi. İslamiyet’e bakıldığında binlerce peygamber yine bu dar coğrafyada yer aldı. Bu coğrafyanın çözümü sabır ve sürekli diplomasi gerektiriyor” dedi.
Trump yönetiminin bölgesel aktörlere kendi güvenlik sorumluluklarını alma çağrısı yaptığını hatırlatan Barrack, ABD’nin artık tüm dünyanın tek güvenlik garantörü rolünü üstlenemeyeceğini ifade etti.
Barrack; Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın arabuluculuk çabalarının önemine değinirken, Türkiye’nin jeopolitik konumuna dikkat çekti:
“Türkiye sekiz komşusu, dört denizi, Orta Asya ve Hazar bağlantılarıyla güçlü, modern ve etkin bir güç merkezidir. Bölgedeki tüm zorluklara rağmen diplomasi ve sağduyunun hakim olacağına inanıyorum.”
Ortadoğu
ABD, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol taşımak için gizli bir operasyon yürütüyor

ABD ordusu her gün milyonlarca varil petrol taşımak üzere Hürmüz Boğazı’na giriş ve çıkış için sessizce bir nakliye koridoru oluşturdu.
Axios’a bilgi veren kaynaklara göre bu, daha geniş kapsamlı savaşın bir çıkmaza girmiş olmasına rağmen dikkate değer bir başarı olarak değerlendiriliyor.
Son birkaç haftadır devam eden operasyon kapsamında, her gece 15–20 tanker, Umman kıyıları boyunca uzanan güney kanalından geçerek boğaza girip çıkıyor.
Yetkililer, günde yaklaşık 10 milyon varil petrolün (savaş öncesi hacminin yaklaşık yarısı) boğazdan dışarı taşınarak küresel enerji piyasasına aktarıldığını belirtti.
ABD öncülüğündeki operasyon, savaşın en acı verici yönlerinden birini hafifletiyor: ham petrol fiyatlarının fırlamasına neden olan petrol arzındaki aksaklık.
Yetkililer, boğazdan geçen petrol miktarının hâlâ savaş öncesi seviyelerin altında olmasına rağmen, küresel arzda gözle görülür bir fark yarattığını belirtiyor.
Bu çaba, gemilerinde petrol taşıyan giden tankerlere refakat etmenin ötesine geçiyor. ABD ordusu, boş tankerlerin Umman Denizi’nden boğaz üzerinden Körfez’e girmesine, bölgedeki ülkelerden petrol almasına ve ardından çıkmasına yardımcı oluyor.
Operasyonun tüm ayrıntıları daha önce kamuoyuna açıklanmamıştı. ABD’li bir yetkili, “İki aydır Hürmüz Boğazı’nın güney şeridini kontrol altında tutuyoruz. Devrim Muhafızları can sıkıcı olabilir, ancak boğazı onlar kontrol etmiyor. Kontrol bizde,” diye konuştu.
Hormuz operasyonunu denetleyen görev gücü, Kuzey Carolina’daki Fort Bragg’daki Kara Kuvvetleri Karargahı’ndan yönetiliyor.
Görev gücü, Körfez bölgesindeki ortaklarla koordinasyon halinde. Körfez’den Hürmüz Boğazı’nı geçerek Arap Denizi’ne giren gemilerin yanı sıra, Arap Denizi’nden boğazı geçerek Körfez ülkelerinin limanlarına daha fazla petrol yüklemek üzere giden kiralanmış boş tankerlerin günlük listesini hazırlıyor.
Her gece, gemilerin belirli bir zaman aralığında tek bir büyük çıkış hattında ve ayrı bir zaman aralığında tek bir büyük giriş hattında hareket etmesi planlanıyor.
Gemiler daha sonra ABD ordusunun yönlendirmelerine göre güney kanalından geçiyor.
ABD Hava Kuvvetleri, İran’ın seyir füzeleri ve insansız hava araçlarına karşı koruma sağlayan avcı uçaklarına sahip.
Yetkililer, bu operasyonun, İran’ın radar ve deniz gözetleme sistemlerini zayıflatan, ABD Merkez Komutanlığı’nın son iki haftadır sürdürdüğü askeri harekât sayesinde mümkün hale geldiğini belirtti.
İran, boğazın güney kanalındaki gemilerin görünürlüğünü azaltmıştı. ABD’li yetkililer, İran’ın izleme kapasitesinin, yeniden faaliyete geçirmeyi başardığı birkaç radar ile Devrim Muhafızları’na ait küçük hızlı teknelerde bulunan “gözcü”lerle sınırlı olduğunu ileri sürüyor.
İranlılar büyük ölçüde “kör” durumda oldukları için, gemilerin geçebileceği genel yöne doğru insansız hava araçları ve seyir füzeleri fırlatıyorlar.
Bazı gemiler İran saldırılarına maruz kaldı ama çoğu ABD ordusu tarafından durduruldu.
Örneğin bu haftanın başlarında, ABD güçleri sekiz İran insansız hava aracını ve iki seyir füzesini düşürdü.
ABD’li yetkililer, son iki hafta boyunca her gece 15–20 tankerin güney kanalından Hürmüz Boğazı’na girip çıktığını ve bu sayede ihracatın devam ettiğini belirtiyor.
ABD’li yetkililer, günlük ortalama ihracatın artmakta olduğunu ve şu anda 10 milyon varile yaklaştığını söylüyor.
Yetkililer, son birkaç hafta içinde bazı gecelerde Körfez’den çıkan petrol miktarının 15 milyon ila 20 milyon varil arasında olduğunu belirtiyor.
Yetkililerden biri, bu hafta bir gecede 20’den fazla geminin güney şeridinden boğaza girip çıkmasının planlandığını ve bu sayede yaklaşık 15 milyon varil petrolün boğazdan çıkabileceğini söyledi.
Trump çarşamba günü Axios’a verdiği demeçte, “Hürmüz Boğazı’ndan muazzam miktarda petrol geçiyor,” dedi.
ABD’nin şu anda İran’la müzakere etmediğini belirten Trump, “Onlar zaman kaybediyorlar. Onlarla müzakere etmek zaman kaybı. İranlıların hâlâ biraz mücadele gücü var fakat genel olarak eskisi gibi değiller,” diye devam etti.
Ortadoğu
Suudi Arabistan, Irak’a “Şii milisler” baskısını artırdı

Suudi Arabistan, Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’den, İran ile çatışmanın başlamasından bu yana krallığı hedef alan “Şii milisler” aleyhine cezai önlemler almasını istedi.
Riyad, geçen ay ABD ile birlikte Irak’ta misilleme amaçlı hava saldırıları düzenlediğini kamuoyuna açıklamıştı.
Fakat Al-Monitor’a göre krallık, çeşitli cephelerdeki tehditlere karşı koymak için savunma anlaşmaları imzalarken, aynı zamanda gerginliği azaltmayı amaçlayan İran ile ayrı gizli görüşmeler de yürütüyor.
Savaşın başlangıcından bu yana Suudi Arabistan’a yönelik saldırıların büyük bir kısmı Irak’tan kaynaklanıyor.
bölge yetkililerinden biri şöyle dedi:
“Suudiler, Suudi Arabistan’a saldırı düzenleyenlerin tutuklanıp cezalandırılmasını istiyor. Tetiği çekenler değil, emri verenler. Milis liderlerinin hesap vermesini istiyorlar. Sorumluların cezalandırılmasını istiyorlar.”
Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan, ülkesinin komşusuyla gerginliği azaltmak amacıyla Suudi yetkililerle görüşmek üzere bu hafta Riyad’a gitti.
Sık sık “Irak kralı” olarak anılan Zeydan, Irak’taki en güçlü isimlerden biri olarak kabul ediliyor ve bazı gözlemcilere göre etkisi başbakanınkini bile aşıyor.
Mayıs ayında göreve geldiğinden beri Zeydan, Tahran ve Şii müttefiklerini kışkırtmadan İran’ın Irak üzerindeki etkisini azaltmak için çalışıyor.
Zeydi’nin, ABD’nin desteğiyle Trump yönetiminin Körfez müttefikleriyle ve Türkiye ile daha yakın ilişkiler kurma çabalarının bir parçası olarak, 30 Temmuz’da Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve fiili hükümdar Muhammed bin Selman ile görüşmek üzere Riyad’a gitmesi planlanıyordu.
Fakat 28 Temmuz’da ABD ve Suudi uçaklarının sekiz ildeki milis karargahlarını hedef alan çok sayıda hava saldırısı düzenlemesi üzerine gezi iptal oldu.
Riyad, bu saldırıların “İran destekli terörist milisler” tarafından krallığın enerji altyapısına yönelik gerçekleştirilen bir dizi insansız hava aracı saldırısına misilleme niteliğinde olduğunu açıkladı.
ABD Merkez Komutanlığı, İran’ı doğrudan suçlayarak Devrim Muhafızları’nın Suudi petrol tesislerine ve krallık içindeki ABD güçlerine yönelik saldırıları yönettiğini belirtti.
13 Ağustos’ta, hasarı telafi etmek amacıyla üst düzey bir Irak askeri ve istihbarat heyeti Suudi Arabistan’ı ziyaret etti.
Bir hafta önce, 7 Ağustos’ta Zeydi, Bağdat’ta Suudi istihbarat şefi Halid el-Humaydan ile bir araya gelmişti.
27 Temmuz’dan bu yana Irak topraklarından Suudi Arabistan’a yönelik herhangi bir saldırı bildirilmedi.
Tahminler farklılık gösterse de, Halk Seferberlik Güçleri (Haşd eş-Şabi) genel komutanlığına göre 28 Temmuz’daki saldırılarda en az 20 kişi öldü, 32 kişi yaralandı.
Haşd eş-Şabi, 2014 yılında IŞİD ile mücadele etmek üzere kurulan milis gruplarının çatı örgütü.
Associated Press, Iraklı askeri yetkililere atıfta bulunarak, saldırılarda altı İranlı askeri danışmanın öldürüldüğünü bildirdi.
Bu kişilerin Haşd eş-Şabi tarafından teyit edilen 20 ölü arasında olup olmadığı hâlâ belirsiz.
Bölgesel yetkililerden birine göre belli olan şey ise, bu ölümlerin milislerin “Selefi Sünniler, Amerika’nın yardımıyla Şii kanı akıtıyor ve Zeydi de buna suç ortağı” şeklindeki söylemini beslediği.
Tüm devlet dışı silahlı grupların silahlarını teslim etmeleri ya da yasal sonuçlarla karşı karşıya kalmaları için belirlenen 30 Eylül son tarihi yaklaşırken, ortam giderek daha da gerginleşiyor.
Tahran ve Trump yönetiminin ortak desteğiyle başbakan olan Zeydi, bu son tarihin yerine getirileceğine söz verdi.
Başbakan, yolsuzluk yapan yetkililere karşı eşi görülmemiş bir baskı kampanyası başlatırken, milislerin üslerine de baskınlar düzenlemesini emretti.
En sert çizgideki gruplardan biri olan Nuceba Hareketi, yakın zamanda bir baskın girişimi sırasında Irak hükümet güçlerini geri püskürttü.
Bu hafta Zeydi’yi zor durumda bırakan bir başka gelişme daha yaşandı. Çarşamba günü, Bağdat’taki bir mahkeme, sadece birkaç gün önce gözaltına alınan Nuceba’ya bağlı istihbarat görevlisi Abbas Yakubi’yi beraat ettirdi.
Nuceba Hareketi, 28 Temmuz’daki hava saldırılarının ardından hükümeti tüm ABD güçlerini ülkeden çıkarmaya ve Suudi Arabistan ile ilişkilerini kesmeye çağırmış, bunun ABD ve Suudi çıkarlarına ağır bir bedel ödeteceğini söylemişti.
30 Eylül, tüm ABD güçlerinin Irak’tan çekilmesi için son tarih. Suudiler ve Zeydi için ek bir sorun ise Irak’ın, Trump yönetiminin öncelikler listesinde çok gerilere düşmüş olması.
Bu arka plan karşısında, Suudiler de dahil olmak üzere çok az kişi, başbakanın milisleri kontrol altına alabileceğine inanıyor.
“Suudilerin değerlendirmesi, Irak hükümetinin milisleri dizginleyemeyeceği yönünde,” diyen kaynaklardan biri, Zeydi’nin konumunu İran’a farklı derecelerde yakınlık gösteren Şii partiler koalisyonuna borçlu olduğunu belirtti. Fakat çıkarları örtüştüğünde İran’ın etkisi onun lehine işleyebilir.
Görünüşe bakılırsa, işaretler pek de umut verici değil. Pazartesi günü, Ketaib Hizbullah, Zeydi’yi ABD ile kurduğu yakın bağlar nedeniyle sert bir şekilde eleştiren bir açıklama yayınladı.
Açıklamada, silah bırakmayı ancak üç koşulun yerine getirilmesi halinde değerlendirecekleri belirtildi.
Bunlardan biri, tüm ABD güçlerinin Irak’tan ayrılması ve bir daha geri dönmemesi. Bir diğeri, Türk güçlerinin Kuzey Irak’tan çekilmesi. Son olarak da Kürdistan Bölgesi’ndeki Peşmerge güçlerinin lağvedilmesi.
Ketaib Hizbullah’ın tutumu, Suudi Arabistan için özellikle önemli. BM Güvenlik Konseyi’nin Yemen uzmanlar heyeti, 2024 yılında en az 80 Husi savaşçısının, Ketaib Hizbullah’ın önemli bir kalesi olan Curf es-Sahr bölgesinde Iraklı silahlı gruplardan eğitim aldığını bildirmişti.
Washington merkezli Savaş Araştırmaları Enstitüsü (Institute for the Study of War) geçen ay, Husilerin JCurf es-Sahr’da bir operasyon karargahı kurduğunu bildirdi.
Bağdat, Anbar ve Necef’in kesiştiği noktada yer alan ve Fırat Nehri’ne yakın olan bu bölge, muazzam bir stratejik ve tarımsal değere sahip.
Operasyonlar hakkında bilgi sahibi üç kaynak, Al-Monitor’a verdikleri bilgide, Suudilerin 28 Temmuz’daki operasyonlar sırasında Curf es-Sahr’a saldırmayı planladıklarını fakat Zeydi’nin bölgeyi kendisinin halletmek için zaman talep etmesi ve Irak ordusunun bu işi halledeceğini söylemesi üzerine saldırıları iptal ettiklerini aktardı.
Olaylar hakkında doğrudan bilgi sahibi olan bu kaynaklardan biri, kararın “bölgesel ortaklar arasında yapılan istişarenin ardından” alındığını söyledi. Kaynak, konuyla ilgili daha fazla ayrıntıya girmekten kaçındı.
Bir Batılı diplomata göre Irak ordusu Curf es-Sahr’a girmeye kalkışırsa, bu muhtemelen Zeydi’nin düşüşünü hızlandıracaktır.
Öte yandan milisler, Ağustos başında Suudi Arabistan’a karşı bir dizi karşı saldırı için hazırlık yaparken, Kudüs Gücü Başkanı İsmail Kaani, 10 Ağustos’ta önceden haber vermeden Bağdat’a gitti.
Çeşitli haber kaynaklarına göre Kaani, milis liderlerine kapalı kapılar ardında henüz silahlarını bırakmamalarını, bunun yerine hükümetle silahlı çatışmaya sürüklenmek yerine 30 Eylül’den önce barışçıl bir uzlaşma sağlamalarını söyledi.
Fakat Al-Monitor’a bilgi veren bölgesel yetkililerden biri, haberlerde yer almayan bir noktaya dikkat çekti: Kaani’nin milisleri Suudi Arabistan’a yönelik yeni saldırılardan kaçınmaları konusunda uyardığını belirtti.
Kaynak, bunun sadece ABD’nin daha fazla müdahalesini beraberinde getirebilecek daha geniş çaplı bir çatışmadan duyulan endişeden kaynaklanmadığını, aynı zamanda “Suudi Arabistan’ı Türkiye’nin kucağına daha da itmek istemedikleri” için de böyle bir uyarıda bulunulduğunu kaydetti.
30 Temmuz’da Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, Mekke’de bir üyeye yönelik saldırının tüm üyelere yönelik saldırı olarak kabul edileceğini belirten bir savunma anlaşması imzaladı.
Anlaşma henüz sınanmadı, fakat NATO üyesi Türkiye, nükleer silaha sahip Pakistan ve Arap dünyasının önde gelen gücü Suudi Arabistan’ı bir araya getiren bu anlaşma, Başkan Donald Trump tarafından desteklendi.
Birkaç gün önce duyurulan, Kızıldeniz’de deniz güvenliği için Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan bir başka ittifakın da açıkça Husileri caydırmayı amaçladığı görülüyor.
Fakat bu anlaşmalar dizisi, 20 Temmuz’da Bab el-Mandeb’de deniz ambargosu ilan eden Husiler üzerinde pek bir etki yaratmadı.
Bazı analistler Mekke anlaşmasının esas olarak İran’a yönelik olduğunu söylese de, Tahran bu tehdidi önemsiz göstermeye çalışıyor.
Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Çalışmalar Okulu’nda uluslararası ilişkiler profesörü olan İran asıllı Amerikalı Vali Nasr, Al-Monitor’a “İran, Mekke anlaşmasının çoğunlukla göstermelik olduğuna inanıyor” dedi.
Anlaşma imzalanmadan önce bile, BAE-İsrail ekseni karşısında İran ve Suudi Arabistan’ın tutumları birbirine yaklaşıyordu.
Nasr, “İslam Cumhuriyeti bunu kendisine yönelik bir tehdit olarak görmek yerine, daha çok İsrail-BAE-Hindistan bloğuna karşı dengeyi sağlayacak yararlı bir yanıt olarak değerlendiriyor,” diye belirtti.
Değişen ittifaklar, Irak’ta da Suudi-Irak gerilimini hafifletebilecek şekilde sonuçlanabilir.
Birleşik Arap Emirlikleri, Bağdat’ı dışlayan ülkeler arasında yer alıyor. 18 Ağustos’ta BAE, kendi topraklarına yakın deniz alanlarından fırlatılan iki balistik füze tespit ettiğini açıkladı. İran ise saldırıyla ilgisi olduğunu reddetti.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Dünya Basını5 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Rusya6 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı







