Bizi Takip Edin

Avrupa

İngiltere’nin muhtemel başbakanı Andy Burnham kimdir?

Yayınlanma

İngiltere’de Başbakan Keir Starmer’ın görevinin yanı sıra İşçi Partisi liderliğinden de istifa etmesinin ardından Ada’nın liderlik koltuğuna oturması en muhtemel isim Andy Burnham.

Eski Greater Manchester Belediye Başkanı Burnham, iki hafta önce Makerfield’de yapılan ara seçimlerde büyük bir oy farkıyla kazanmış ve Avam Kamarasına seçilmişti.

İşçi Partisi içerisinde uzun süredir Starmer’a karşı ismi öne çıkan figürlerden biri olan Burnham’ın, parti liderliği için yapılacak yarışta karşısına şu ana kadar herhangi biri çıkmış değil.

2003 yılındaki Irak işgali oylamasında “evet” oyu verdiği için 20 yıl sonra pişman olduğunu açıklayan Burnham, siyasi kariyerini Tony Blair’in İşçi Partisi’nin orta düzeyde bir hükümet mensubu olarak inşa etmişti.

Burnham, siyasi hayatındaki “dönüm noktası” olarak, Blair’in halefi Gordon Brown hükümetinde kültür ve spor bakanlığı yaptığı sırada, Liverpool’un ünlü stadyumu Anfield’deki bir maçta yuhalanmasını gösteriyor.

1989 yılında 97 Liverpool taraftarının hayatını kaybettiği Hillsborough felaketinin 20. yıldönümünde Burnham, Anfield’da Brown yönetimini temsil ediyordu. Fakat sahadaki mikrofona taziye sözlerini söylemeye başladığı sırada, o zamanlar 39 yaşında olan bakanın konuşması, hayatını kaybedenler için adalet talep eden tribünlerden gelen yüksek sesli ve öfkeli haykırışlarla kesintiye uğradı.

O zamana kadar bir dizi İngiliz hükümeti, felaketle ilgili kamu soruşturması açılması taleplerini reddetmişti. Burnham, o andan sonra siyaseti “Londra’nın dışında” sürdürme, “sesini duyuramayanların da sesi olma” kararı aldığını söylüyor.

The Guardian’daki portresine göre Burnham’ın eleştirmenleri, on yıllar boyunca siyasi görüşlerinin değiştiği izlenimi verdiği gerekçesiyle onu “Kaptan Çarkçı” olarak nitelendirirken, diğerleri ise onu “dinleyen bir kişi” olarak görüyor.

Üniversiteden mezun olduktan sonra Londra’ya taşınan ve burada Tank World ve Passenger World Management gibi sektör dergilerinde kısa bir süre çalışan Burnham, daha sonra İşçi Partisi milletvekili Tessa Jowell’in parlamento ofisinde araştırmacı olarak göreve başladı.

Dönemin kültür bakanı Chris Smith’in danışmanlığını da yapan Burnham, 2001 yılında memleketi Greater Manchester’daki Leigh’den milletvekili seçildi.

İlk olarak Blair hükümetinde yardımcı bakan olarak görev yaptı fakat Brown hükümetinde Hazine Baş Sekreteri olarak kabineye katıldı; daha sonra kültür bakanı ve ardından sağlık bakanı olarak görev yaptı.

Burnham, 2010 yılında “tutkulu sosyalizm” vaadiyle İşçi Partisi liderliği için aday oldu fakat beş aday arasında dördüncü sırada kaldı ve partiyi biraz daha sola kaydırmayı vaat eden Ed Miliband’a yenildi.

Miliband 2015 genel seçimlerinde yenilgiye uğradığında ise Burnham, iş dünyasına yakın duruşunu vurgulamak amacıyla daha ılımlı ve “merkezci” bir söylemle yeniden aday oldu.

Burnham o dönemki kampanyasını, muhasebe ve profesyonel hizmetler şirketi Ernst & Young’ın genel merkezinde başlatmış ve girişimcilerin, “[en az] hemşireler kadar kahramanlarımız” olarak görülmesi gerektiğini savunmuştu. Burnham o seçimleri Jeremy Corbyn’e karşı kaybetti.

Burnham, Corbyn’in ekibinde bir gölge kabine görevini kabul ederek içişleri sözcüsü pozisyonunu üstlendi. Ayrıca, 2016 yılında İşçi Partisi liderinin AB’de kalma konusunda yeterince aktif destek vermemesinin, bazı kesimler tarafından Brexit kampanyasının zaferine yol açtığı öne sürüldüğünde, Corbyn’in ekibinden istifa etmeyen az sayıdaki kişiden biriydi.

Burnham, 2017 yılında Greater Manchester’ın ilk belediye başkanı olmak üzere aday olmak için Corbyn’in yanından ayrıldı.

Seçimi oyların %60’ından fazlasını alarak kazandı ve 2021’de daha da büyük bir farkla yeniden seçildi.

Manchester’da görev yaptığı süre boyunca, otobüs hizmetlerini kamu kontrolü altına alarak bölgenin ulaşım sisteminde gerçekleştirdiği dönüşümle övgü topladı. 

İktisadi açıdan ülkenin geri kalanının büyük bir kısmını geride bırakan bu bölgeyi savunması, ona “kuzeyin kralı” lakabını kazandırdı.

Manchester belediye başkanlığına gelirken “sokakta uyuyanlar” (rough-sleepers) sorununu çözme vaadinde bulunmuştu. İlk senelerde işler gerçekten de iyi gitti: COVID-19 krizi patladığı sırada sokakta uyuyanların sayısı 2016’ya göre neredeyse yarıya inmişti. Ama Burnham, bu başarısını devam ettiremedi: Kasım 2025’e gelindiğinde sokakta uyuyanların sayısı 2016 seviyelerine tekrar yükselmişti.

Başbakan olursa Burnham’ın en büyük meselesi Birleşik Krallık’ın iktisadi gerileyişi olacak. Kimi iddialara göre müstakbel başbakan, Ada’nın son 40 yılına damgasını vuran özelleştirmeleri tersine çevirecek ve yeniden millileştirmelere başvuracak.

“Manchesterizm” adı verilen bu yeni bir taslağa göre, Andy Burnham’ın hükümeti, iflasın eşiğinde olan kamu hizmetlerini devralmak, hisse senedi karşılığı tahvil ihraç etmek ve devletin rekabetçi kurumlarını inşa etmek üzere uzun vadeli bir planla 40 yıllık özelleştirme sürecini tersine çevirebilir.

“Üretken Devlet” başlıklı bu politika belgesi, Burnham’ın Makerfield milletvekili olarak yemin etmek üzere Londra’ya varmasıyla birlikte yayınlandı.

Burnham’a yakın olan ve kamu hizmetlerinin devlet kontrolü altında olması konusundaki düşünceleri üzerinde onunla birlikte çalışan belgenin yazarı Mathew Lawrence, bu belgeyi Burnham’ın liderlik hedeflerinin aracı olan İşçi Partisi grubu Mainstream ile birlikte yayınladı.

Burnham’a politika konusunda danışmanlık yapan ve müstakbel başbakanın iktisadi politikalarının arkasında isim olduğu iddia edilen eski bakan Miatta Fahnbulleh, bu makaleyi “bu sorunu nasıl çözeceğimiz, halkın haykırarak talep ettiği değişimi nasıl gerçekleştireceğimiz ve çökmüş ekonomimizi nasıl yeniden inşa etmeye başlayacağımız konusundaki tartışmaya önemli bir katkı” olarak nitelendirdi.

Lawrence, makalenin “yaşamı karşılanabilir hale getirmek için mülkiyet sahibi olan, yatırım yapan ve hizmet sunan bir devleti; temiz su, ucuz enerji, sıcak evler, güvenilir ulaşım gibi insanca bir yaşamın temellerinin kontrolünü geri alan ve kamu hesap verebilir kurumlar tarafından inşa edilip yönetilen bir siyaseti” öngördüğünü söyledi.

“Manchesterizm İçin Bir Çerçeve” alt başlığını taşıyan makale, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine yönelik uzun süredir devam eden eğilimi eleştiriyor ve yaşamı daha pahalı hale getiren temel hizmetler üzerindeki kontrolün yitirilmesi nedeniyle, bu eğilimin Birleşik Krallık’ın büyüme ve verimlilik sorunlarının temelinde yattığını ileri sürüyor.

İlgili makale ve Burnham’ın kendisi kapsamlı bir millileştirme programını savunmasa da, halkı hızla yükselen maliyetlerden ve iflas eden özel şirketlerin masraflarını üstlenmek zorunda kalmaktan korumak için daha fazla devlet müdahalesine yönelik bir çerçeve kurulmasını savunuyor.

The Guardian daha önce, Burnham’ın müttefiklerinin, İngiltere’nin su ve enerji sektörlerinin büyük bir kısmını devlet kontrolü altına almak için 10 yıllık bir projeyi yönetmekten bahsettiklerini bildirmişti.

Bu sürecin, zor durumda olan kamu hizmeti kuruluşu Thames Water ile başlaması muhtemel. 

Nihayetinde Burnham’ın müttefikleri, muhtemelen elektrik şebekesi operatörü National Grid’i de içeren enerji iletim ve tedarik şirketlerini kamu kontrolü altına almak istiyorlar.

Makalede, kamu kontrolünün uzun vadede çeşitli yollarla sağlanabileceği belirtiliyor. Örneğin, Thames Water gibi bir şirketin mali sıkıntıya düşmesi durumunda, hükümet “özel idare rejimi” uygulayarak devreye girebilir.

Burnham ise örnek olarak, özel işletmecilerin imtiyaz esasına göre hizmet sunmak üzere ihaleye katıldığı, fakat ücretler, sefer saatleri ve güzergâhların yerel yönetimler tarafından kontrol edildiği Büyük Manchester otobüs ağını gösteriyor.

Makalede mali durumu iyi olan kamu hizmetleri şirketleri için ise, yasanın genellikle hükümetin bu şirketleri devralmak üzere adil piyasa değerini ödemesini gerektirdiğine dikkat çekiliyor.

Makale, bunu büyük bir peşin nakit harcaması yapmadan başarmak için devletin “tahvil-hisse takası” yöntemini kullanabileceğini savunuyor ama bu adımın yasal düzenleme gerektireceği ve muhtemelen önemli hukuki itirazlara yol açacağı belirtiliyor.

Ayrıca devlet, kendi ticari kamu şirketlerini kurarak da kademeli olarak kontrolü ele alabilir ama bu süreç potansiyel olarak büyük çaplı borçlanmayı gerektirecektir.

Burnham, sektördeki “aşırı kâr hırsını” önlemek istediğini belirtmiş olsa da, su ve enerji şirketleri için benzer bir modelin pratikte ne anlama geleceğini henüz ayrıntılı olarak açıklamadı.

Starmer hükümeti, halihazırda bu sonbaharda yeni bir yasa yoluyla su sektörüne yönelik daha sıkı bir denetim planlıyordu.

Makale, Fahnbulleh ve Ed Miliband’ın ekonomi danışmanı olan İşçi Partisi üyesi Stewart Wood dahil olmak üzere birçok İşçi Partisi ismi tarafından övgüyle karşılandı.

Wood, makalenin “ülke genelinde refah yaratmaya ve yaşam kalitesini iyileştirmeye yardımcı olan daha aktif bir devlet için sosyal demokratik argümanları yeniden düşünmeye yönelik değerli bir katkı” olduğunu söyledi.

Makerfield seçim kampanyasında verdiği önemli taahhütlerden biri, geçen seçimlerde İşçi Partisi’nin gelir vergisi, KDV ve Ulusal Sigorta primlerinin ana oranlarını artırmama sözüne sadık kalacağı.

Kampanyası sırasında, gelir vergisi için 12.570 sterlinlik başlangıç eşiğinin yükseltilmesi olasılığını da “iyice incelemek” istediğini belirtti.

Burnham, konut politikasının ard arda gelen hükümetlerin öncelik sıralamasında çok gerilere düştüğünü savunuyor. Ama “brownfield” (dönüşüm sahası) arazilerinde imara öncelik verilmesi ve Satın Alma Hakkı’nın kısıtlanması gibi birçok imza politikası, mevcut hükümet tarafından çoktan uygulamaya konuldu.

BBC’ye göre Burnham’ın savunduğu yaklaşımdaki en büyük değişikliklerden biri, 10 yıllık 39 milyar sterlinlik uygun fiyatlı konut bütçesinin tamamını, kamu tarafından finanse edilen konutlar arasında en ucuz ve en fazla sübvanse edilen tür olan sosyal kiralık konutlara ayırmak.

Muhafazakâr Sunak hükümeti gibi, İşçi Partisi de vize şartlarını sıkılaştırarak göç seviyelerini düşürdü.

Burnham, Makerfield’daki seçim kampanyası sırasında, belirli bir hedef belirlememiş olsa da, net göçün “daha da azalması gerektiğini” söyledi.

Dış politikada ise Burnham, Birleşik Krallık’ın kendi yaşam süresi içinde AB’ye yeniden katılmasını istediğini belirtmiş ama “2016 referandumunu şu anda yeniden yapmak” istemediğini de eklemişti.

AB ile ilişkiler konusundaki tutumu yakında sınanacak. Özellikle gençlik vizeleri, gıda düzenlemeleri ve Birleşik Krallık’ı AB’nin karbon fiyatlandırma sistemine yeniden bağlama planları konusunda devam eden bir dizi müzakere Starmer’dan kendisine kalacak “miraslar” arasında.

Haziran ayı başlarında Starmer’ın savunma bakanı John Healey’in istifasına yol açan savunma harcamaları da bir başka mesele olacak. Burnham, savunma harcamaları için Starmer’dan daha fazla “nakit bulacağını” söylese de bunu nasıl yapacağı henüz belli değil.

Bir diğer önemli zorluk ise Burnham’ın ABD Başkanı Donald Trump’la nasıl başa çıkmaya çalışacağı olacak.

Donald Trump: Andy Burnham aşırı liberalmiş

Burnham, Birleşik Krallık’ın ABD ile “iyi bir ilişki” kurmaya çalışması gerektiğini belirtse de “onlarla anlaşamayabiliriz” demekten de çekinmediğini ifade etmişti.

Şu anda ise özellikle yeni Maliye Bakanı’nın kim olacağı önem kazanmış görünüyor. Öne çıkan iki isim Wes Streeting ve Ed Miliband.

Streeting ve Burnham, gelir vergisi yerine servet vergisinin artırılmasından yana. Bununla birlikte, Burnham’ın üst düzey müttefikleri, liderlik hedeflerinden vazgeçen Streeting’in, dışişleri bakanı olabileceğine dair söylentiler arasında başka bir üst düzey göreve getirilmesini bekliyorlar.

The Economist, yüksek sağlık ve sosyal yardım maliyetlerinin üstesinden gelmeye, net sıfır hedefine ilişkin pragmatik bir yaklaşım benimsemeye ve bürokrasiye azaltmaya vurgu yaptıktan sonra tercihini ilan ediyor: Wes Streeting.

Streeting’in atanmasının “büyümeyi benimseme isteğinin bir işareti” olacağını savunan dergi pek de umutlu değil:

“Sorun şu ki, bu politikalar Bay Burnham’ın içgüdülerine ters düşüyor; onun içgüdüleri, daha devletçi görüşlere sahip olan ve maliye bakanlığı için bir başka aday olan Ed Miliband’ınkilerle daha uyumlu. Yapay zekadan yararlanmak için yaratıcı yıkım gerekecek; verimsiz firmaların iflas etmesine izin verilmeli ve işçilerin yapay zekaya daha uygun işlere geçebilmesi sağlanmalıdır. Burnham, bunu başarmak için gerekli olan düzenlemelerin gevşetilmesine içgüdüsel olarak karşı çıkıyor gibi görünüyor. Müttefikleri ise Sir Keir’in getirdiklerinden bile daha güçlü işçi hakları korumaları talep ediyorlar.”

“Bu tür yanlış düşünceler”in başka yerlerde de görülebileceğini savunan The Economist, Burnham’ın “pahalı bir devlet konut inşaatı programını” tercih ettiğini, ekonomiyi yeniden sanayileştirmek istediğini savunuyor ve  bunun, “İngiltere’nin karşılaştırmalı üstünlüğünün hizmet sektöründe yattığı gerçeğini göz ardı eden romantik bir fikir” olduğunu yazıyor.

Öte yandan Burnham, Maliye Bakanlığı konusunda henüz bir karara varmadı. İçişleri Bakanı Shabana Mahmood da adaylar arasında yer alıyor.

Burnham’ın ekibindeki üst düzey üyeler, Miliband’a bu görevin verilip verilmemesi konusunda ikiye bölünmüş durumda.

The Times’a göre Enerji Bakanı Miliband’ın müttefikleri, Britanya’nın durgun ekonomisini dönüştürmek için gereken hem deneyime hem de radikal yaklaşıma sahip tek adayın o olduğunu söylüyor.

Fakat aralarında bazı bakanların da bulunduğu eleştirmenleri, onun iş dünyasına yeterince destek vermediğini ve piyasa güvenini sarsma riski taşıdığını savunuyor.

Ayrıca, Burnham’ın açık olduğunu belirttiği Kuzey Denizi’nde yeni petrol ve doğalgaz sondaj ruhsatlarına karşı çıktığı gerçeğine de dikkat çekiyorlar.

Öte yandan eski Tony Blair hükümetinin “emektarlarından” James Purnell’i başdanışmanı olarak ataması, The Economist ve Financial Times için umut verici bir gösterge.

Purnell’in başında bulunduğu danışmanlık firması Flint Global’in müşterileri arasında BP, Amazon, Jaguar Land Rover ve Uber yer alıyor.

Yine Burnham’ın, eski Goldman Sachs bankacısı ve Hazine Bakanı olan Lord O’Neill ile İngiltere Merkez Bankası’nın eski baş ekonomisti Andy Haldane’e, yönetiminde üst düzey ekonomi görevleri vermesi bekleniyor.

“Burnhamomics” hakkındaki en veciz değerlendirmeyi ise uzun yıllardır Financial Times Kuzey İngiltere muhabiri olarak Burnham’ı yakından takip etmiş Jennifer Williams yapıyor:

“Burnham’ın Greater Manchester’a geldiğinde halihazırda devam eden bir projeyi devraldığı gerçeğinden kaçınmak zor; o, bu projeyi sadık İşçi Partisi destekçilerine neoliberalizmin ve damlama ekonomisinin [trickle-down economics] reddi olarak başarıyla sundu. Oysa bu hiçbir zaman öyle değildi.”

Avrupa

Alman ordusu, ilk kez Fransız nükleer tatbikatında yer alacak

Yayınlanma

Almanya ile Fransa arasında nükleer caydırıcılık alanında mart ayında kararlaştırılan stratejik ortaklık, hava kuvvetlerinin ortak tatbikatıyla ilk kez sahaya taşındı. Alman askerlerinin sonbaharda ilk kez bir Fransız nükleer manevrasına konvansiyonel düzeyde katılması planlanıyor. NATO caydırıcılığını desteklemek amacıyla geliştirilen bu işbirliği kapsamında, nükleer silah taşıma kapasitesine sahip iki Fransız Rafale savaş uçağı ve iki Alman Eurofighter havada yakıt ikmali eğitimi gerçekleştirdi.

Almanya ve Fransa, nükleer caydırıcılık alanında mart ayında üzerinde uzlaştıkları ortaklığı pratik adımlarla hayata geçirmeye başladı.

Almanya Federal Ordusu (Bundeswehr), ilk kez Fransız ordusunun gerçekleştireceği bir nükleer tatbikatta görev alacak. Nörvenich Hava Üssü’nde toplanan Alman-Fransız Güvenlik ve Savunma Konseyinin sonuç bildirgesinde, Alman askerlerinin bu tatbikatta konvansiyonel alanda görev üstleneceği açıklandı.

Bildirgede ayrıca, Fransız Rafale savaş uçaklarının Nörvenich’e intikal etmesinin stratejik ortaklığın ilk operasyonel adımı olduğu kaydedildi.

Hava Kuvvetleri sözcüsünün Alman Haber Ajansı dpa’ya yaptığı açıklamaya göre, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Almanya ziyareti öncesinde iki ülkenin hava unsurları ortak eğitim icra etti.

Nükleer silah taşıma kabiliyetine sahip iki Fransız Rafale savaş uçağı ile Bundeswehr’e ait iki Eurofighter, havada Fransız tanker uçağından yakıt ikmali yapma eğitimi gerçekleştirdi.

Köln yakınlarındaki Nörvenich Hava Üssü’nde düzenlenen savunma konseyi toplantısının marjında, iki ülke askerlerinin karşılıklı olarak birbirlerinin uçaklarında bakım ve onarım çalışmaları yapacağı bir başka eğitim faaliyeti daha planlandı.

Alman hükümet çevrelerinden edinilen bilgilere göre, cuma günü toplanan savunma konseyinin bir sonraki adım olarak Alman askerlerinin sonbaharda Fransa’nın nükleer manevrasına katılımını karara bağlaması bekleniyor. Bu gelişmeyle birlikte, nükleer ortaklığın uygulanma süreci yeni bir aşamaya geçiyor.

Macron, nükleer silahlara sahip iki Batı Avrupa ülkesinden biri olan Fransa’nın nükleer koruma şemsiyesinden Avrupa ülkelerinin de yararlanabileceği yönündeki teklifini daha önce dile getirmişti.

Almanya’da halihazırda NATO’nun nükleer caydırıcılık unsuru olarak ABD’ye ait nükleer bombalar bulunuyor ve Bundeswehr, olası bir harekatta bu mühimmatın taşınması için savaş uçaklarını hazır tutuyor.

Fransa ile geliştirilen bu yeni ortaklığın, NATO bünyesindeki caydırıcılığı tamamlayıcı ve güçlendirici bir nitelik taşıması öngörülüyor.

Fransa, nükleer alandaki işbirliğini bir diğer nükleer güç olan İngiltere ile de yürütüyor.

Paris’in nükleer ortaklık teklifine Polonya, Hollanda, Belçika, Yunanistan, İsveç, Danimarka ve Norveç dahil olmak üzere yedi Avrupa ülkesi daha olumlu yanıt verdi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

İngiltere’de finans firmaları çalışan denetimini sıkılaştırıyor

Yayınlanma

İngiltere’deki finans şirketleri, taciz ve zorbalık gibi iş yeri suistimallerine yönelik 1 Eylül’de yürürlüğe girecek yeni kurallar öncesinde çalışan denetimlerini sıkılaştırıyor. Avukatlar, bazı firmaların artacak denetim ve raporlama yükümlülüklerinden kaçınmak için bu tür iddialarla karşı karşıya kalan personeli önceden işten çıkardığını belirtiyor.

İngiltere’deki finans şirketleri çalışanların davranışlarına yönelik denetimlerini sıkılaştırıyor.

Reuters’a konuşan avukatlar, bazı firmaların taciz ve zorbalık gibi suistimallerle suçlanan personeli, parlamenterlerin istismar ve zorbalık yuvası olarak nitelendirdiği sektörü dizginlemeyi amaçlayan yeni kurallar öncesinde işten çıkardığını ifade etti.

Londra’daki üç hukuk firmasından avukatlar, bazı şirketlerin 1 Eylül’de yürürlüğe girecek yeni düzenlemelerin getireceği sıkı denetim, raporlama yükümlülükleri ve mali olmayan suistimal vakalarının kötü yönetilmesinden doğacak olası sonuçlardan kaçınmak amacıyla bu adımları attığını bildirdi.

Mali Yürütme Otoritesi (FCA); varlık yöneticileri, hedge fonları ve sigorta şirketleri gibi banka dışı 37 bin firmada çalışanlara yönelik ciddi, işle bağlantılı zorbalık, taciz ve şiddet eylemlerini davranış kuralları ve göreve uygunluk testlerine dahil etmek üzere düzenleme yapıyor.

Değiştirilen kurallar ve kılavuz ilkeler, firmaların çalışanların uygunluğunu değerlendirirken mali olmayan suistimalleri nasıl hesaba katması gerektiğini netleştiriyor.

Düzenleme, ciddi vakaların tespit edilmesi, araştırılması ve raporlanması yükümlülüğünü insan kaynakları departmanlarından alarak doğrudan yöneticilerin üzerine yıkıyor.

Yapılan değişiklikler, banka dışı finans kurallarını halihazırda bankalar için yürürlükte olan kurallarla uyumlu hale getirmeyi hedefliyor.

Bununla birlikte yeni kılavuz, tüm firmaların mücadele etmesi beklenen suistimalleri daha açık bir şekilde ortaya koyuyor.

Görüş bildiren üç avukat, şirketlerin işten çıkarmalar için çıtayı oldukça düşük tuttuğunu, bazı durumlarda insan kaynakları departmanlarının beklentileri karşılayamayan çalışanlarla yolları ayırmak için yaklaşan kuralları bahane olarak kullanabileceğini aktardı.

Hukuk firması Lewis Silkin’in ortaklarından Wendy Saunders, şirketlerin düşük performans gösteren bir çalışanı işten çıkarmak için küçük bir davranış sorununu mali olmayan suistimal gibi göstermeye çalıştığı iki veya üç vakayla karşılaştığını ifade etti.

Farklı firmalardan üç avukat, yöneticilerin kural ihlallerini ele almadaki başarısızlıklarından sorumlu tutulmasını da içeren yeni düzenlemeler hakkında yöneticiler, müdürler ve stajyerler için senaryo odaklı eğitim programları düzenlediklerini belirtti.

“Yıldız” zorbalarla mücadele

FCA’nın kapsamlı kılavuz ilkeler, açıklayıcı senaryolar ve akış şemalarıyla birlikte yayımladığı kurallar, zorbalık gibi davranışları ırk, cinsiyet, engellilik veya dini inanç gibi unsurlara dayalı ayrımcılığa karşı yasal korumalardan ayırarak iş hukukunun ötesine geçiyor.

KPMG’de iş hukuku uzmanı olan David Cummings, kuralların, iş hukukunda bulunmayan düzenleyici yaptırımlar sağlayarak şirketlerin kötü davranış sergileyen ancak yüksek performans gösteren “yıldız” çalışanlarla mücadele etmesine olanak tanıyacağını dile getirdi.

Cummings, “FCA, gelir getirdiği için kuruluşların geleneksel olarak göz yumduğu veya görmezden gelmeye hazır olduğu, ancak iş yeri ortamı için zehirli olan yüksek performanslı zorbaları yakalamaya çalışıyor” dedi.

Reuters, büyük hukuk uygulamalarına sahip yedi orta ölçekli hukuk firması ve “büyük dörtlü” olarak bilinen profesyonel hizmet şirketlerinden birinin avukatlarıyla görüştü.

Görüşülen kişilerden iki firmanın avukatları, yeni kurallar öncesinde davranış iddiaları nedeniyle işten çıkarılan personelden haberdar olmadıklarını kaydetti.

Diğer kaynaklar ise az sayıda işten çıkarma bildirildiğini veya yöneticilerin odak noktasının giderek davranış kurallarına kaydığını doğruladı.

Konuya ilişkin değerlendirmesi sorulan FCA, suistimale yönelik artan odağın nasıl kötüye kullanılabileceğine dair örneklere doğrudan değinmedi ancak yeni kuralların daha fazla netlik sağladığını vurguladı.

Regülatör kurum tarafından yapılan açıklamada, “Kurallarımız ve kılavuzumuz, sektörün mali olmayan suistimalle mücadelede daha tutarlı bir yaklaşım benimsemesine yardımcı olacak; ancak bunun önlenmesi ve ele alınmasında birincil sorumluluk firmalara aittir” ifadesine yer verildi.

İngiliz Sigortacılar Birliği, Alternatif Yatırım Yönetimi Birliği ve Yönetilen Fonlar Birliği, Reuters’ın konuya ilişkin yorum taleplerine hemen yanıt vermedi.

İngiltere’nin finansal hizmetler sektöründeki iş yeri kültürü uzun süredir eleştirilerin odağında yer alıyor.

Parlamentonun etkili Hazine Komitesindeki milletvekilleri, Londra’nın finans merkezindeki cinsiyetçilik üzerine hazırlanan 2024 tarihli raporda, cinsel taciz ve zorbalığın yaygınlığı ile bu iddiaların ne kadar kötü ele alındığı karşısında şoke olduklarını belirtmişti.

Aynı yıl yapılan bir FCA araştırması, zorbalık gibi suistimal raporlarının 2023’e kadar olan üç yıllık süreçte yüzde 70’in üzerinde arttığını, firmaların üçte birinden fazlasının ise bu vakaları yönetim kurullarına bildirmediğini ortaya koymuştu.

Yeni kurallar kapsamında, davranış ihlallerinin referanslar veya resmi göreve uygunluk değerlendirmeleri aracılığıyla gelecekteki işverenlere açıklanması gerekecek.

Bu uygulamanın, sorunlu çalışanların iş değiştirerek yaptırımlardan kaçınmasını engellemesi amaçlanıyor. İhlalde bulunanlar, kariyerlerini sonlandırabilecek nitelikte düzenleyici soruşturmalarla karşı karşıya kalabilecek.

Hazırlanan kılavuz, çalışanların sosyal medya faaliyetlerini de kapsıyor.

Avukatlar, firmaların düzenleyici kurumların hedefi haline gelme endişesiyle kuralları tutarsız bir şekilde uygulayabileceğinden endişe ediyor.

Hukuk firması Corker Binning’in ortaklarından Claire Cross, “Gördüklerime dayanarak, birçok işverenin nispeten küçük vakalarda bile fevri kararlar alması, düzenleyicinin eleştirilerine maruz kalma riskini göze almak yerine kişileri işten çıkarmayı tercih etmesi muhtemel görünüyor” değerlendirmesinde bulundu.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Almanya’da Volkswagen için Çinli markalara ek vergi talebi

Yayınlanma

Almanya’nın Saksonya eyaleti hükümeti, yerli sanayiyi korumak ve Volkswagen üzerindeki baskıyı azaltmak amacıyla Çin menşeili otomobillere yönelik Avrupa Birliği gümrük vergilerinin artırılmasını talep etti. Saksonya Ekonomi Bakanı Dirk Panter, bu adımın Çinli üreticileri Avrupalı ortaklarla işbirliğine ve üretimi yerelleştirmeye zorlayacağını belirtti.

Almanya’nın Saksonya Eyaleti Ekonomi Bakanı Dirk Panter, Bild gazetesine verdiği mülakatta, Çinli otomotiv şirketleri üzerindeki baskıyı yoğunlaştırmak amacıyla Avrupa Birliği (AB) genelinde gümrük tarifelerinin yükseltilmesi gerektiğini açıkladı.

Panter, bu hamleyle Çin merkezli üreticilerin Volkswagen dahil olmak üzere Avrupalı firmalarla ortaklığa teşvik edilmesini amaçlıyor.

Ekonomi Bakanı Panter, Çin’den ithal edilen araçlara daha yüksek vergi uygulanması başlığının AB düzeyinde müzakere edilmesi gerektiğini belirtti.

Bu çıkış, otomotiv grubu Volkswagen’in Almanya’daki üretim kapasitesini daraltma planlarının kamuoyuna yansıdığı dönemde yapıldı.

Otomotiv devi, alternatif bir çıkış yolu bulunamaması durumunda, elektrikli araç imalatı gerçekleştiren Saksonya’daki tesis de dahil olmak üzere ülkede dört fabrikayı kapatabileceği yönünde uyarıda bulunmuştu.

Bu kapsamda Saksonya’nın merkezi Dresden’de yer alan ve 20 yılı aşkın süredir faal olan bir üretim tesisi halihazırda kapandı.

Gelişmeler üzerine Volkswagen Üst Yöneticisi Oliver Blume, Çin’de geliştirilen modellerin üretimini Avrupa’daki tesislere kaydırmayı ihtimaller arasında saymıştı.

Blume ayrıca, Çinli otomobil üreticileriyle ortaklık kurulması seçeneğine de açık kapı bırakmıştı.

Saksonya Ekonomi Bakanı Panter, eyalette Çinli bir şirketle kurulacak ortak girişimin, Brüksel ile yürütülecek görüşmelerde koz olabileceğini aktardı.

Panter, böyle bir ortaklığın Çinli üreticilerin Avrupa’daki gümrük vergilerinden muaf tutulmasına da zemin hazırlayabileceğini kaydetti.

Piyasa verilerine göre BYD dahil birçok Çinli marka, özellikle şarj edilebilir hibrit modellerin satış başarılarıyla Avrupa pazarındaki payını artırmayı sürdürüyor.

Saksonya hükümetinin Çinli üreticilerin Avrupa pazarındaki varlığına bütünüyle karşı çıkmadığını dile getiren Panter, Avrupa’da faaliyet yürüten tüm şirketlerin Birlik sınırları içinde katma değer sağlaması ve istihdam yaratması gerektiğinin altını çizdi.

Daha önce de Renault yöneticisinin Çinli markalarla ortaklık kurulması yönündeki yaklaşımları eleştirdiği bildirilmişti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English