Avrupa
İngiltere’nin muhtemel başbakanı Andy Burnham kimdir?

İngiltere’de Başbakan Keir Starmer’ın görevinin yanı sıra İşçi Partisi liderliğinden de istifa etmesinin ardından Ada’nın liderlik koltuğuna oturması en muhtemel isim Andy Burnham.
Eski Greater Manchester Belediye Başkanı Burnham, iki hafta önce Makerfield’de yapılan ara seçimlerde büyük bir oy farkıyla kazanmış ve Avam Kamarasına seçilmişti.
İşçi Partisi içerisinde uzun süredir Starmer’a karşı ismi öne çıkan figürlerden biri olan Burnham’ın, parti liderliği için yapılacak yarışta karşısına şu ana kadar herhangi biri çıkmış değil.
2003 yılındaki Irak işgali oylamasında “evet” oyu verdiği için 20 yıl sonra pişman olduğunu açıklayan Burnham, siyasi kariyerini Tony Blair’in İşçi Partisi’nin orta düzeyde bir hükümet mensubu olarak inşa etmişti.
Burnham, siyasi hayatındaki “dönüm noktası” olarak, Blair’in halefi Gordon Brown hükümetinde kültür ve spor bakanlığı yaptığı sırada, Liverpool’un ünlü stadyumu Anfield’deki bir maçta yuhalanmasını gösteriyor.
1989 yılında 97 Liverpool taraftarının hayatını kaybettiği Hillsborough felaketinin 20. yıldönümünde Burnham, Anfield’da Brown yönetimini temsil ediyordu. Fakat sahadaki mikrofona taziye sözlerini söylemeye başladığı sırada, o zamanlar 39 yaşında olan bakanın konuşması, hayatını kaybedenler için adalet talep eden tribünlerden gelen yüksek sesli ve öfkeli haykırışlarla kesintiye uğradı.
O zamana kadar bir dizi İngiliz hükümeti, felaketle ilgili kamu soruşturması açılması taleplerini reddetmişti. Burnham, o andan sonra siyaseti “Londra’nın dışında” sürdürme, “sesini duyuramayanların da sesi olma” kararı aldığını söylüyor.
The Guardian’daki portresine göre Burnham’ın eleştirmenleri, on yıllar boyunca siyasi görüşlerinin değiştiği izlenimi verdiği gerekçesiyle onu “Kaptan Çarkçı” olarak nitelendirirken, diğerleri ise onu “dinleyen bir kişi” olarak görüyor.
Üniversiteden mezun olduktan sonra Londra’ya taşınan ve burada Tank World ve Passenger World Management gibi sektör dergilerinde kısa bir süre çalışan Burnham, daha sonra İşçi Partisi milletvekili Tessa Jowell’in parlamento ofisinde araştırmacı olarak göreve başladı.
Dönemin kültür bakanı Chris Smith’in danışmanlığını da yapan Burnham, 2001 yılında memleketi Greater Manchester’daki Leigh’den milletvekili seçildi.
İlk olarak Blair hükümetinde yardımcı bakan olarak görev yaptı fakat Brown hükümetinde Hazine Baş Sekreteri olarak kabineye katıldı; daha sonra kültür bakanı ve ardından sağlık bakanı olarak görev yaptı.
Burnham, 2010 yılında “tutkulu sosyalizm” vaadiyle İşçi Partisi liderliği için aday oldu fakat beş aday arasında dördüncü sırada kaldı ve partiyi biraz daha sola kaydırmayı vaat eden Ed Miliband’a yenildi.
Miliband 2015 genel seçimlerinde yenilgiye uğradığında ise Burnham, iş dünyasına yakın duruşunu vurgulamak amacıyla daha ılımlı ve “merkezci” bir söylemle yeniden aday oldu.
Burnham o dönemki kampanyasını, muhasebe ve profesyonel hizmetler şirketi Ernst & Young’ın genel merkezinde başlatmış ve girişimcilerin, “[en az] hemşireler kadar kahramanlarımız” olarak görülmesi gerektiğini savunmuştu. Burnham o seçimleri Jeremy Corbyn’e karşı kaybetti.
Burnham, Corbyn’in ekibinde bir gölge kabine görevini kabul ederek içişleri sözcüsü pozisyonunu üstlendi. Ayrıca, 2016 yılında İşçi Partisi liderinin AB’de kalma konusunda yeterince aktif destek vermemesinin, bazı kesimler tarafından Brexit kampanyasının zaferine yol açtığı öne sürüldüğünde, Corbyn’in ekibinden istifa etmeyen az sayıdaki kişiden biriydi.
Burnham, 2017 yılında Greater Manchester’ın ilk belediye başkanı olmak üzere aday olmak için Corbyn’in yanından ayrıldı.
Seçimi oyların %60’ından fazlasını alarak kazandı ve 2021’de daha da büyük bir farkla yeniden seçildi.
Manchester’da görev yaptığı süre boyunca, otobüs hizmetlerini kamu kontrolü altına alarak bölgenin ulaşım sisteminde gerçekleştirdiği dönüşümle övgü topladı.
İktisadi açıdan ülkenin geri kalanının büyük bir kısmını geride bırakan bu bölgeyi savunması, ona “kuzeyin kralı” lakabını kazandırdı.
Manchester belediye başkanlığına gelirken “sokakta uyuyanlar” (rough-sleepers) sorununu çözme vaadinde bulunmuştu. İlk senelerde işler gerçekten de iyi gitti: COVID-19 krizi patladığı sırada sokakta uyuyanların sayısı 2016’ya göre neredeyse yarıya inmişti. Ama Burnham, bu başarısını devam ettiremedi: Kasım 2025’e gelindiğinde sokakta uyuyanların sayısı 2016 seviyelerine tekrar yükselmişti.
Başbakan olursa Burnham’ın en büyük meselesi Birleşik Krallık’ın iktisadi gerileyişi olacak. Kimi iddialara göre müstakbel başbakan, Ada’nın son 40 yılına damgasını vuran özelleştirmeleri tersine çevirecek ve yeniden millileştirmelere başvuracak.
“Manchesterizm” adı verilen bu yeni bir taslağa göre, Andy Burnham’ın hükümeti, iflasın eşiğinde olan kamu hizmetlerini devralmak, hisse senedi karşılığı tahvil ihraç etmek ve devletin rekabetçi kurumlarını inşa etmek üzere uzun vadeli bir planla 40 yıllık özelleştirme sürecini tersine çevirebilir.
“Üretken Devlet” başlıklı bu politika belgesi, Burnham’ın Makerfield milletvekili olarak yemin etmek üzere Londra’ya varmasıyla birlikte yayınlandı.
Burnham’a yakın olan ve kamu hizmetlerinin devlet kontrolü altında olması konusundaki düşünceleri üzerinde onunla birlikte çalışan belgenin yazarı Mathew Lawrence, bu belgeyi Burnham’ın liderlik hedeflerinin aracı olan İşçi Partisi grubu Mainstream ile birlikte yayınladı.
Burnham’a politika konusunda danışmanlık yapan ve müstakbel başbakanın iktisadi politikalarının arkasında isim olduğu iddia edilen eski bakan Miatta Fahnbulleh, bu makaleyi “bu sorunu nasıl çözeceğimiz, halkın haykırarak talep ettiği değişimi nasıl gerçekleştireceğimiz ve çökmüş ekonomimizi nasıl yeniden inşa etmeye başlayacağımız konusundaki tartışmaya önemli bir katkı” olarak nitelendirdi.
Lawrence, makalenin “yaşamı karşılanabilir hale getirmek için mülkiyet sahibi olan, yatırım yapan ve hizmet sunan bir devleti; temiz su, ucuz enerji, sıcak evler, güvenilir ulaşım gibi insanca bir yaşamın temellerinin kontrolünü geri alan ve kamu hesap verebilir kurumlar tarafından inşa edilip yönetilen bir siyaseti” öngördüğünü söyledi.
“Manchesterizm İçin Bir Çerçeve” alt başlığını taşıyan makale, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine yönelik uzun süredir devam eden eğilimi eleştiriyor ve yaşamı daha pahalı hale getiren temel hizmetler üzerindeki kontrolün yitirilmesi nedeniyle, bu eğilimin Birleşik Krallık’ın büyüme ve verimlilik sorunlarının temelinde yattığını ileri sürüyor.
İlgili makale ve Burnham’ın kendisi kapsamlı bir millileştirme programını savunmasa da, halkı hızla yükselen maliyetlerden ve iflas eden özel şirketlerin masraflarını üstlenmek zorunda kalmaktan korumak için daha fazla devlet müdahalesine yönelik bir çerçeve kurulmasını savunuyor.
The Guardian daha önce, Burnham’ın müttefiklerinin, İngiltere’nin su ve enerji sektörlerinin büyük bir kısmını devlet kontrolü altına almak için 10 yıllık bir projeyi yönetmekten bahsettiklerini bildirmişti.
Bu sürecin, zor durumda olan kamu hizmeti kuruluşu Thames Water ile başlaması muhtemel.
Nihayetinde Burnham’ın müttefikleri, muhtemelen elektrik şebekesi operatörü National Grid’i de içeren enerji iletim ve tedarik şirketlerini kamu kontrolü altına almak istiyorlar.
Makalede, kamu kontrolünün uzun vadede çeşitli yollarla sağlanabileceği belirtiliyor. Örneğin, Thames Water gibi bir şirketin mali sıkıntıya düşmesi durumunda, hükümet “özel idare rejimi” uygulayarak devreye girebilir.
Burnham ise örnek olarak, özel işletmecilerin imtiyaz esasına göre hizmet sunmak üzere ihaleye katıldığı, fakat ücretler, sefer saatleri ve güzergâhların yerel yönetimler tarafından kontrol edildiği Büyük Manchester otobüs ağını gösteriyor.
Makalede mali durumu iyi olan kamu hizmetleri şirketleri için ise, yasanın genellikle hükümetin bu şirketleri devralmak üzere adil piyasa değerini ödemesini gerektirdiğine dikkat çekiliyor.
Makale, bunu büyük bir peşin nakit harcaması yapmadan başarmak için devletin “tahvil-hisse takası” yöntemini kullanabileceğini savunuyor ama bu adımın yasal düzenleme gerektireceği ve muhtemelen önemli hukuki itirazlara yol açacağı belirtiliyor.
Ayrıca devlet, kendi ticari kamu şirketlerini kurarak da kademeli olarak kontrolü ele alabilir ama bu süreç potansiyel olarak büyük çaplı borçlanmayı gerektirecektir.
Burnham, sektördeki “aşırı kâr hırsını” önlemek istediğini belirtmiş olsa da, su ve enerji şirketleri için benzer bir modelin pratikte ne anlama geleceğini henüz ayrıntılı olarak açıklamadı.
Starmer hükümeti, halihazırda bu sonbaharda yeni bir yasa yoluyla su sektörüne yönelik daha sıkı bir denetim planlıyordu.
Makale, Fahnbulleh ve Ed Miliband’ın ekonomi danışmanı olan İşçi Partisi üyesi Stewart Wood dahil olmak üzere birçok İşçi Partisi ismi tarafından övgüyle karşılandı.
Wood, makalenin “ülke genelinde refah yaratmaya ve yaşam kalitesini iyileştirmeye yardımcı olan daha aktif bir devlet için sosyal demokratik argümanları yeniden düşünmeye yönelik değerli bir katkı” olduğunu söyledi.
Makerfield seçim kampanyasında verdiği önemli taahhütlerden biri, geçen seçimlerde İşçi Partisi’nin gelir vergisi, KDV ve Ulusal Sigorta primlerinin ana oranlarını artırmama sözüne sadık kalacağı.
Kampanyası sırasında, gelir vergisi için 12.570 sterlinlik başlangıç eşiğinin yükseltilmesi olasılığını da “iyice incelemek” istediğini belirtti.
Burnham, konut politikasının ard arda gelen hükümetlerin öncelik sıralamasında çok gerilere düştüğünü savunuyor. Ama “brownfield” (dönüşüm sahası) arazilerinde imara öncelik verilmesi ve Satın Alma Hakkı’nın kısıtlanması gibi birçok imza politikası, mevcut hükümet tarafından çoktan uygulamaya konuldu.
BBC’ye göre Burnham’ın savunduğu yaklaşımdaki en büyük değişikliklerden biri, 10 yıllık 39 milyar sterlinlik uygun fiyatlı konut bütçesinin tamamını, kamu tarafından finanse edilen konutlar arasında en ucuz ve en fazla sübvanse edilen tür olan sosyal kiralık konutlara ayırmak.
Muhafazakâr Sunak hükümeti gibi, İşçi Partisi de vize şartlarını sıkılaştırarak göç seviyelerini düşürdü.
Burnham, Makerfield’daki seçim kampanyası sırasında, belirli bir hedef belirlememiş olsa da, net göçün “daha da azalması gerektiğini” söyledi.
Dış politikada ise Burnham, Birleşik Krallık’ın kendi yaşam süresi içinde AB’ye yeniden katılmasını istediğini belirtmiş ama “2016 referandumunu şu anda yeniden yapmak” istemediğini de eklemişti.
AB ile ilişkiler konusundaki tutumu yakında sınanacak. Özellikle gençlik vizeleri, gıda düzenlemeleri ve Birleşik Krallık’ı AB’nin karbon fiyatlandırma sistemine yeniden bağlama planları konusunda devam eden bir dizi müzakere Starmer’dan kendisine kalacak “miraslar” arasında.
Haziran ayı başlarında Starmer’ın savunma bakanı John Healey’in istifasına yol açan savunma harcamaları da bir başka mesele olacak. Burnham, savunma harcamaları için Starmer’dan daha fazla “nakit bulacağını” söylese de bunu nasıl yapacağı henüz belli değil.
Bir diğer önemli zorluk ise Burnham’ın ABD Başkanı Donald Trump’la nasıl başa çıkmaya çalışacağı olacak.
Burnham, Birleşik Krallık’ın ABD ile “iyi bir ilişki” kurmaya çalışması gerektiğini belirtse de “onlarla anlaşamayabiliriz” demekten de çekinmediğini ifade etmişti.
Şu anda ise özellikle yeni Maliye Bakanı’nın kim olacağı önem kazanmış görünüyor. Öne çıkan iki isim Wes Streeting ve Ed Miliband.
Streeting ve Burnham, gelir vergisi yerine servet vergisinin artırılmasından yana. Bununla birlikte, Burnham’ın üst düzey müttefikleri, liderlik hedeflerinden vazgeçen Streeting’in, dışişleri bakanı olabileceğine dair söylentiler arasında başka bir üst düzey göreve getirilmesini bekliyorlar.
The Economist, yüksek sağlık ve sosyal yardım maliyetlerinin üstesinden gelmeye, net sıfır hedefine ilişkin pragmatik bir yaklaşım benimsemeye ve bürokrasiye azaltmaya vurgu yaptıktan sonra tercihini ilan ediyor: Wes Streeting.
Streeting’in atanmasının “büyümeyi benimseme isteğinin bir işareti” olacağını savunan dergi pek de umutlu değil:
“Sorun şu ki, bu politikalar Bay Burnham’ın içgüdülerine ters düşüyor; onun içgüdüleri, daha devletçi görüşlere sahip olan ve maliye bakanlığı için bir başka aday olan Ed Miliband’ınkilerle daha uyumlu. Yapay zekadan yararlanmak için yaratıcı yıkım gerekecek; verimsiz firmaların iflas etmesine izin verilmeli ve işçilerin yapay zekaya daha uygun işlere geçebilmesi sağlanmalıdır. Burnham, bunu başarmak için gerekli olan düzenlemelerin gevşetilmesine içgüdüsel olarak karşı çıkıyor gibi görünüyor. Müttefikleri ise Sir Keir’in getirdiklerinden bile daha güçlü işçi hakları korumaları talep ediyorlar.”
“Bu tür yanlış düşünceler”in başka yerlerde de görülebileceğini savunan The Economist, Burnham’ın “pahalı bir devlet konut inşaatı programını” tercih ettiğini, ekonomiyi yeniden sanayileştirmek istediğini savunuyor ve bunun, “İngiltere’nin karşılaştırmalı üstünlüğünün hizmet sektöründe yattığı gerçeğini göz ardı eden romantik bir fikir” olduğunu yazıyor.
Öte yandan Burnham, Maliye Bakanlığı konusunda henüz bir karara varmadı. İçişleri Bakanı Shabana Mahmood da adaylar arasında yer alıyor.
Burnham’ın ekibindeki üst düzey üyeler, Miliband’a bu görevin verilip verilmemesi konusunda ikiye bölünmüş durumda.
The Times’a göre Enerji Bakanı Miliband’ın müttefikleri, Britanya’nın durgun ekonomisini dönüştürmek için gereken hem deneyime hem de radikal yaklaşıma sahip tek adayın o olduğunu söylüyor.
Fakat aralarında bazı bakanların da bulunduğu eleştirmenleri, onun iş dünyasına yeterince destek vermediğini ve piyasa güvenini sarsma riski taşıdığını savunuyor.
Ayrıca, Burnham’ın açık olduğunu belirttiği Kuzey Denizi’nde yeni petrol ve doğalgaz sondaj ruhsatlarına karşı çıktığı gerçeğine de dikkat çekiyorlar.
Öte yandan eski Tony Blair hükümetinin “emektarlarından” James Purnell’i başdanışmanı olarak ataması, The Economist ve Financial Times için umut verici bir gösterge.
Purnell’in başında bulunduğu danışmanlık firması Flint Global’in müşterileri arasında BP, Amazon, Jaguar Land Rover ve Uber yer alıyor.
Yine Burnham’ın, eski Goldman Sachs bankacısı ve Hazine Bakanı olan Lord O’Neill ile İngiltere Merkez Bankası’nın eski baş ekonomisti Andy Haldane’e, yönetiminde üst düzey ekonomi görevleri vermesi bekleniyor.
“Burnhamomics” hakkındaki en veciz değerlendirmeyi ise uzun yıllardır Financial Times Kuzey İngiltere muhabiri olarak Burnham’ı yakından takip etmiş Jennifer Williams yapıyor:
“Burnham’ın Greater Manchester’a geldiğinde halihazırda devam eden bir projeyi devraldığı gerçeğinden kaçınmak zor; o, bu projeyi sadık İşçi Partisi destekçilerine neoliberalizmin ve damlama ekonomisinin [trickle-down economics] reddi olarak başarıyla sundu. Oysa bu hiçbir zaman öyle değildi.”
Avrupa
İzlanda, AB referandumunda “Trump öcüsünü” kullanıyor

AB referandumuna hazırlanan İzlanda’da balıkçılık ve ulusal egemenlik konusundaki endişeler jeopolitik kargaşanın önüne geçtikçe “Hayır” kampanyası destekçileri güç kazanıyor.
İzlanda hükümeti başlangıçta en geç 2027’ye kadar referandum düzenleyeceğine söz vermişti fakat ABD Başkanı Donald Trump’ın Grönland’ı kontrol altına alma taleplerinin durumu değiştirmesi üzerine süreci hızlandırmaya karar verdi.
Başbakan Kristrún Frostadóttir, televizyonda yayınlanan bir tartışma programında, “Son bir buçuk yıl içinde durumun büyük ölçüde değiştiği bir sır değil. ABD’nin gümrük vergilerini ticari baskı aracı ve bir silah olarak kullandığını görüyoruz,” dedi.
Frostadóttir, kampanya süresince düşük profilli bir tutum sergilemiş olsa da, seçmenleri AB üyelik müzakerelerine başlama zamanının geldiğine ikna etmek için son düzlükte çabalarını artırdı.
İzlanda, Norveç ve Lihtenştayn ile birlikte halihazırda Avrupa Ekonomik Alanı’nın (EEA) bir parçası. Bu durum, ülkeye tek pazara erişim hakkı verirken, Brüksel’de oy hakkı olmaksızın AB mevzuatının büyük bir kısmını benimsemesini gerektiriyor.
Frostadóttir, “Gerçek şu ki, EEA anlaşmasına nelerin dahil edileceğini sonsuza kadar seçip seçemeyiz,” dedi.
Son anketler, Frostadóttir’in bu iddiasında yanılabileceğini gösteriyor. Salı günü yayınlanan bir anket, Evet cephesinin az farkla önde olduğunu gösterirken, Perşembe günü yapılan son anket ise Hayır cephesinin ilk kez öne geçtiğini ortaya koydu.
Yine de yerel iş adamı Jonas Hagan Gudmundsson iyimserliğini koruyor.
Gudmundsson, “İnsanlar oy kabinine girdiklerinde, kalplerinin sesini dinleyerek oy vereceklerine ve daha büyük güçlerin etkisinde kalmayacaklarına dair iyimserim,” dedi.
Gudmundsson, İzlanda’nın AB ile mutabık kalınan şartlar üzerinden ikinci bir referandum düzenlemeden önce müzakerelere başlaması gerektiğini savunan “Yes to See” kampanyasının kurucularından biri.
İş adamı, “Şu anda ‘Evet’ diyeceklerden biriyim ama ikinci bir referanduma gidilirse o zaman ne diyeceğime henüz karar vermedim. Her şey, ne tür bir anlaşma elde edeceğimize bağlı,” dedi.
Gudmundsson için bile, Brüksel ile müzakereler tamamlandığında üyeliği destekleyebilmesi için AB balıkçılık kurallarından bir tür muafiyet sağlanması asgari şart.
Brüksel, İzlanda’nın “Evet” oyu vereceğine dair umudunu pek de gizlemiyor. Fakat Frostadóttir’in onlardan seçim kampanyasına karışmamalarını istemesinin ardından AB yetkilileri temkinli davranıyor.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, İzlandalılar oylarını kullandıktan kısa bir süre sonra, 6 ve 7 Eylül’de komşu Grönland’da olacak.
Mart 2015’te tıkanmış müzakerelerin bir önceki turunu resmen sonlandıran İzlanda’nın eski dışişleri bakanı Gunnar Bragi Sveinsson, Perşembe günü Reykjavík’in güneşli ana meydanında düzenlenen “Hayır” kampanyası protestosuna katıldı ve dört haftalık torununu bebek arabasında gezdirdi.
Sveinsson Euractiv’e yaptığı açıklamada, “AB’nin göç ve enerji konularında izlediği yönü beğenmiyorum. AB pek çok sorunla karşı karşıya,” dedi.
Sveinsson, Frostadóttir’in “Trump kartını” kullanmasını da reddetti ve “ABD, on yıllardır iyi bir ortak olmuştur. Ve öyle olmaya da devam edecek,” dedi.
Ne Brüksel’e ne de Washington’a güvendiğini da söyleyen eski bakan, “Trump sonsuza kadar kalmayacak,” diye ekledi.
Avrupa
Alman sanayisinden Merz’e Çin baskısı

Alman sanayi kesimi, Şansölye Friedrich Merz’e Pekin’e karşı daha sert bir tutum sergilemesi yönünde baskılarını artırıyor.
Şirketler, Çinli rakiplerinden kaynaklandığını belirttikleri haksız rekabet sorununu çözmek için daha güçlü önlemler alınmasını talep ediyor.
Reuters’a göre Alman iş dünyası temsilcilerinin giderek artan kararlılığı, Çin’in misilleme yapmasından korktuğu için uzun süredir ticaret engellerine direnen ülkede bir dönüşüme işaret ediyor.
Berlin’in alacağı tutum, Ekim ayında blok ile Pekin arasında yapılması planlanan görüşmeler ışığında, Avrupa Birliği’nin Çin’e yönelik genel ticaret tutumunun şekillenmesine katkıda bulunacak.
Almanya’nın en büyük ticaret ortağıyla olan ticaret açığı, geçen yıl yaklaşık 22 milyar avro artarak 89,3 milyar avroya (104,05 milyar dolar) yükseldi.
Bu artış, Avrupa ülkesine yapılan ithalatın %8,8 artması ve ihracatın %9,7 düşmesi sonucu gerçekleşti.
Almanya Ticaret ve Sanayi Odası (DIHK) Dış Ticaret Başkanı Volker Treier, “Çin ile neler olup bittiğini görüşmemiz gerekiyor. Bunun sübvansiyonlara veya haksız rekabete atfedilebileceği teyit edilirse, o zaman bu bir sorundur,” dedi.
Bu endişe, özellikle Volkswagen gibi Alman otomobil üreticileri için oldukça acil bir hal aldı. Bu şirketler, Çin’de BYD gibi yerel markalar tarafından geride bırakıldıktan sonra, şimdi de Avrupa pazarında Çinli rakiplerinden gelen giderek artan rekabet ile karşı karşıya.
Merz’in koalisyon hükümeti, Çin konusunda daha sert bir üslup benimsemiş olsa da mesajları hâlâ çelişkili bir yapı sergiliyor.
Açıklamalarda iktisadi bağımlılığı azaltma çağrılarıyla, ülkenin önemli bir ortak olmaya devam ettiği konusundaki ısrar bir arada yer alıyor.
Koalisyonu içinde bu konuda bölünme belirtilerinin ortaya çıkmasının ardından Merz, Çarşamba günü yaptığı açıklamada, kabineye Avrupa Birliği ile Çin arasındaki ticaret dengesizliklerini gidermeye yönelik öneriler üzerinde çalışmasını istediğini belirtti.
Şansölye, “Alman sanayisinin de bu küresel dengesizlikler konusunda görünüşe göre fikrini değiştirdiğini görüyoruz,” diyerek, daha önce koruyucu tedbirlere karşı çıkan ama şimdi bu tutumunu yeniden gözden geçiren otomobil üreticilerini temsil eden VDA gibi derneklere işaret etti.
Siemens Energy CEO’su Christian Bruch, Haziran ayında Çin’den gelen ithalatın Avrupa ürünleri gibi muamele görmesinin “kabul edilemez” olduğunu belirterek, düzenlemelerin yürürlüğe konması ve yerel içerik kotalarının değerlendirilmesi gerektiğini ekledi.
DIHK’dan Treier ise, Dünya Ticaret Örgütü ve AB çerçevesinde Avrupa sanayisini savunmak için yeterli araçların bulunduğunu söyledi.
Treier, “Harekete geçmeye karar verdiğimizde, karar alma süreçlerimizi basitleştirmemiz ve kısaltmamız gerekiyor,” dedi.
Almanya’nın önde gelen üreticilerini temsil eden BDI, koruma önlemleri dahil olmak üzere mevcut ticaret politikası araçlarının daha hızlı uygulanmasını ve anti-damping ile anti-sübvansiyon işlemlerinde ürün gruplarının birleştirilmesi gibi metodolojik düzenlemeleri savunuyor.
BDI yönetim kurulu üyesi Wolfgang Niedermark şunları söyledi:
“Çinli tedarikçilerden gelen muazzam fiyat baskısı nedeniyle durum giderek şiddetleniyor. Çin’in alabileceği olası karşı önlemler stratejik değerlendirmelere dahil edilmeli fakat Avrupa’nın eylemlerini belirlememeli ya da nihai olarak engellememeli.”
BDI’nın tahminlerine göre, devlet sübvansiyonları ve Deutsche Bank analistlerinin avro karşısında yaklaşık %15 oranında değerinin altında olduğunu değerlendirdiği yuan, Çin’in Alman fiyatlarını %30 ila %40 oranında alt etmesine olanak tanıyor.
Çin, sanayilerini haksız bir şekilde sübvanse ettiğini veya ihracat avantajı elde etmek için değerinin altında bir para birimi kullandığını reddediyor.
Volkswagen CEO’su Oliver Blume, yakın zamanda yapılan bir kazanç açıklamasında yatırımcılara, Avrupa’nın “eşit rekabet koşulları” yaratması gerektiğini söyledi.
Çin menşeli plug-in hibrit araçlara gümrük vergisi uygulanmamasını eleştiren CEO, araçlarda Avrupa menşeli parçaların payını artırmak amacıyla tasarlanmış “Made in Europe” kuralları getirilmesini talep etti.
Çin medyası Blume’un sözlerini korumacılık çağrısı olarak yorumladıktan sonra şirket, bu açıklamalardan geri adım attı.
Bu durum, Avrupa pazar payını kaybetmekten endişe duyan ama dünyanın en büyük otomobil pazarı olan Çin ile herhangi bir ticaret savaşından da çekinen otomobil üreticilerinin içinde bulunduğu hassas denge durumunu ortaya koydu.
Mercator Çin Araştırmaları Enstitüsü’nden Jacob Gunter, Alman otomobil üreticilerinin Çin ile olan bağlarının “çok uzun bir süre boyunca son derece kârlı bir anlaşma” olduğunu ama artık durumun böyle olmadığını söyledi.
Gunter, “Çin’de, Avrupa’da ve üçüncü pazarlarda Çinli rakipler tarafından adeta eziliyorlar,” dedi.
Volkswagen, Avrupa’da hâlâ açık ara en büyük pazar payına sahip olsa da yeni girenler güç kazanıyor.
Çinli BYD, Chery ve Leapmotor, Haziran ayında 2025 yılının aynı ayına kıyasla üç ila altı kat daha fazla araç sattı.
SAIC ve Geely’nin satışları ise sırasıyla %50’nin üzerinde ve %11’in üzerinde arttı.
2024 yılında Çin’de üretilen tamamen elektrikli araçlara uygulanan AB gümrük vergilerine karşı çıkan VDA’nın bir sözcüsü, derneğin gelişmeleri takip ettiğini ve tutumunu değiştirmenin gerekli olup olmadığını analiz ettiğini belirtti.
Almanya’daki istihdamın yarısından fazlasını oluşturan geniş küçük ve orta ölçekli işletme ağını temsil eden Alman Mittelstand Derneği’nden Matthias Bianchi, “Şirketler, Çin’in olası misilleme adımları konusunda endişeli olmaya devam ediyor. Ne var ki bu arada, hiçbir şey yapmamak da bir risk haline geldi,” dedi.
Reuters’ın eline geçen 22 Mayıs tarihli bir görüş belgesine göre, Fransa, İtalya ve İspanya, bloğun ticaret savunma önlemlerini yenilemesi için baskı yapan AB ülkeleri arasında yer alıyor.
Almanya bu girişimin bir parçası olmasa da, görüşmelere yakın iki kişi, Merz’in AB ile Çin arasında Ekim ayında yapılacak görüşmeler başarısız olursa, Brüksel’in bir önlem paketi hazırlamasına destek vereceğinin sinyalini verdiğini söyledi.
Merz, Haziran ayında, “Avrupa Birliği, dünyadaki çıkarlarını etkili bir şekilde savunmak için elinde etkili araçlara sahip olmalıdır. Dünyada bir ağırlığımız var ve bunu kullanmak istiyoruz,” demişti.
Avrupa
Le Pen, patronlara harcamaları kısma sözü verdi

Marine Le Pen, gelecek yılki cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanması halinde kamu harcamalarında kapsamlı kesintiler yapma sözü verdi.
Dün yapılan ilk cumhurbaşkanlığı münazarası sırasında yedi aday, Fransa’nın yüksek borç seviyesinin nasıl ele alınacağı ve emeklilik sisteminin nasıl finanse edileceği konusunda çatıştı.
Bu da yatırımcıları tedirgin eden iktisadi konulardaki keskin ayrılıkları ortaya çıkardı.
Fransa hükümeti, GSYİH’nin yüzde 5’inden fazlasını oluşturan ve Avro bölgesindeki en yüksek bütçe açıklarından biri olan ülkenin bütçe açığını azaltmak için çaba sarf ediyor.
Önümüzdeki ilkbaharda yapılacak seçimlerde dördüncü kez cumhurbaşkanlığı yarışına giren ve yarışın favorisi konumunda olan Le Pen, Financial Times’a göre partisinin politikalarına uzun süredir şüpheyle yaklaşan şirketleri kendi tarafına çekmeye çalışırken, partisi Ulusal Birlik’in (RN) “cömert harcama” imajını silmeye çalışıyor.
Fransız siyasetçi, Fransa’nın başlıca iş dünyası lobi grubu Medef tarafından düzenlenen forumda, “Borcumuzun gidişatı konusunda son derece endişeliyim” diyerek devletin harcamaları “radikal bir şekilde” kısması gerektiğini belirtti.
Le Pen, gelir ve harcamalar arasında yasal bir denge kuran dengeli bütçe kuralı fikrini ilk kez desteklediğini söyledi ama ayrıntılara girmedi.
RN’nin, Fransa’nın 2027 bütçesi hakkındaki parlamento tartışmaları öncesinde 125 milyar avroluk bir tasarruf planı sunacağını belirten Le Pen, bu planın göçmenlere yönelik sosyal yardım kesintilerinin yanı sıra AB’ye yapılan ödemelerde de azaltımlar içereceğini söyledi.
Bu, solcu LFI’nın cumhurbaşkanı adayı Jean-Luc Mélenchon’un bu hafta yaptığı, Avrupa Merkez Bankası’nın, elinde tuttuğu Fransız borcunu iptal edip “ateşe atması” gerektiği yönündeki önerisiyle tezat oluşturuyor.
Mélenchon, tartışma sırasında bu fikrini daha da ileri götürdü ve bütçe açığını azaltmaya yönelik diğer radikal önlemler arasında şirketlere verilen tüm sübvansiyonların sonlandırılmasının da yer alabileceğini belirtti.
Le Pen ve Mélenchon’un önerileri, Édouard Philippe ve Gabriel Attal gibi rakip cumhurbaşkanlığı adayları tarafından “uygulanamaz” veya “tehlikeli” oldukları gerekçesiyle eleştirildi.
Sosyalist Parti adayı Raphaël Glucksmann, Le Pen’in mali planlarını kınayarak tüm göçün durdurulmasının ekonomiye zarar vereceğini söylediğinde, Medef üyeleri alkışladı.
Ne var ki kamuoyu yoklamaları, Le Pen’in iki turlu cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ikinci tura kalacağını sürekli olarak öngörüyor.
Son anketler, onun merkez sağ aday Philippe’i bile yenebileceğini gösteriyor.
Son günlerde yapılan anketler, Mélenchon’un da Le Pen’e karşı ikinci tura kalma potansiyeline sahip olduğunu gösteriyor.
Fakat seçim gününe hâlâ sekiz ay var ve adaylar arasında yoğun bir rekabet bulunuyor.
Le Pen, iş dünyası liderleri nezdinde, şirketlerle görüşmeler yapan ve emeklilik yaşını yükseltme gibi RN’nin bazı kilit politikalarında daha esnek görülen RN Başkanı Jordan Bardella’ya kıyasla daha az kabul edilebilir bir isim olarak görülüyor.
Konuya yakın bir kaynağın verdiği bilgiye göre, RN’nin emeklilik konusundaki tutumunu yumuşatmak ve önde gelen şirketlerle görüşmeleri kolaylaştırmak için çalışan Bardella’nın danışmanı François Durvye, Le Pen’in seçim kampanyasından ayrıldı.
Le Pen Perşembe günü emeklilik reformu konusundaki tutumunda ısrar ederek, 20 yaşından önce çalışmaya başlamış kişiler için emeklilik yaşını 60’a indirmek, diğerleri için ise 62’de bırakmak istediğini söyledi.
Attal, tartışma sırasında, “Bazılarınız hayal kırıklığına uğrayacak, ancak [iktisat politikaları konusunda] Bardella’nın yarattığı sis perdesi kesinlikle dağıldı,” dedi.
Macron’un emeklilik yaşını 64’e çıkarma girişimi geçen yıl parlamento bütçe görüşmeleri sırasında askıya alınmıştı.
Amerika1 hafta önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Dünya Basını2 hafta önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Söyleşi2 hafta önceEmekli Yarbay Daniel Davis Harici’ye konuştu: ABD, İran savaşını kaybetti
Görüş2 hafta önceJaponya’nın Savunma Beyaz Kitabı: Odakta Çin ve “Kapsamlı Ulusal Güç” Stratejisi Var
Dünya Basını4 gün önceMilanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında
Rusya2 hafta önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Ortadoğu2 hafta önceTelegraph: İran’a karşı silahlı Kürt isyanını Erdoğan engelledi
Dünya Basını2 hafta önceProf. Hanke: Trump İran konusunda kendini çıkamayacağı bir köşeye sıkıştırdı











