Avrupa
İngiltere’nin muhtemel başbakanı Andy Burnham kimdir?

İngiltere’de Başbakan Keir Starmer’ın görevinin yanı sıra İşçi Partisi liderliğinden de istifa etmesinin ardından Ada’nın liderlik koltuğuna oturması en muhtemel isim Andy Burnham.
Eski Greater Manchester Belediye Başkanı Burnham, iki hafta önce Makerfield’de yapılan ara seçimlerde büyük bir oy farkıyla kazanmış ve Avam Kamarasına seçilmişti.
İşçi Partisi içerisinde uzun süredir Starmer’a karşı ismi öne çıkan figürlerden biri olan Burnham’ın, parti liderliği için yapılacak yarışta karşısına şu ana kadar herhangi biri çıkmış değil.
2003 yılındaki Irak işgali oylamasında “evet” oyu verdiği için 20 yıl sonra pişman olduğunu açıklayan Burnham, siyasi kariyerini Tony Blair’in İşçi Partisi’nin orta düzeyde bir hükümet mensubu olarak inşa etmişti.
Burnham, siyasi hayatındaki “dönüm noktası” olarak, Blair’in halefi Gordon Brown hükümetinde kültür ve spor bakanlığı yaptığı sırada, Liverpool’un ünlü stadyumu Anfield’deki bir maçta yuhalanmasını gösteriyor.
1989 yılında 97 Liverpool taraftarının hayatını kaybettiği Hillsborough felaketinin 20. yıldönümünde Burnham, Anfield’da Brown yönetimini temsil ediyordu. Fakat sahadaki mikrofona taziye sözlerini söylemeye başladığı sırada, o zamanlar 39 yaşında olan bakanın konuşması, hayatını kaybedenler için adalet talep eden tribünlerden gelen yüksek sesli ve öfkeli haykırışlarla kesintiye uğradı.
O zamana kadar bir dizi İngiliz hükümeti, felaketle ilgili kamu soruşturması açılması taleplerini reddetmişti. Burnham, o andan sonra siyaseti “Londra’nın dışında” sürdürme, “sesini duyuramayanların da sesi olma” kararı aldığını söylüyor.
The Guardian’daki portresine göre Burnham’ın eleştirmenleri, on yıllar boyunca siyasi görüşlerinin değiştiği izlenimi verdiği gerekçesiyle onu “Kaptan Çarkçı” olarak nitelendirirken, diğerleri ise onu “dinleyen bir kişi” olarak görüyor.
Üniversiteden mezun olduktan sonra Londra’ya taşınan ve burada Tank World ve Passenger World Management gibi sektör dergilerinde kısa bir süre çalışan Burnham, daha sonra İşçi Partisi milletvekili Tessa Jowell’in parlamento ofisinde araştırmacı olarak göreve başladı.
Dönemin kültür bakanı Chris Smith’in danışmanlığını da yapan Burnham, 2001 yılında memleketi Greater Manchester’daki Leigh’den milletvekili seçildi.
İlk olarak Blair hükümetinde yardımcı bakan olarak görev yaptı fakat Brown hükümetinde Hazine Baş Sekreteri olarak kabineye katıldı; daha sonra kültür bakanı ve ardından sağlık bakanı olarak görev yaptı.
Burnham, 2010 yılında “tutkulu sosyalizm” vaadiyle İşçi Partisi liderliği için aday oldu fakat beş aday arasında dördüncü sırada kaldı ve partiyi biraz daha sola kaydırmayı vaat eden Ed Miliband’a yenildi.
Miliband 2015 genel seçimlerinde yenilgiye uğradığında ise Burnham, iş dünyasına yakın duruşunu vurgulamak amacıyla daha ılımlı ve “merkezci” bir söylemle yeniden aday oldu.
Burnham o dönemki kampanyasını, muhasebe ve profesyonel hizmetler şirketi Ernst & Young’ın genel merkezinde başlatmış ve girişimcilerin, “[en az] hemşireler kadar kahramanlarımız” olarak görülmesi gerektiğini savunmuştu. Burnham o seçimleri Jeremy Corbyn’e karşı kaybetti.
Burnham, Corbyn’in ekibinde bir gölge kabine görevini kabul ederek içişleri sözcüsü pozisyonunu üstlendi. Ayrıca, 2016 yılında İşçi Partisi liderinin AB’de kalma konusunda yeterince aktif destek vermemesinin, bazı kesimler tarafından Brexit kampanyasının zaferine yol açtığı öne sürüldüğünde, Corbyn’in ekibinden istifa etmeyen az sayıdaki kişiden biriydi.
Burnham, 2017 yılında Greater Manchester’ın ilk belediye başkanı olmak üzere aday olmak için Corbyn’in yanından ayrıldı.
Seçimi oyların %60’ından fazlasını alarak kazandı ve 2021’de daha da büyük bir farkla yeniden seçildi.
Manchester’da görev yaptığı süre boyunca, otobüs hizmetlerini kamu kontrolü altına alarak bölgenin ulaşım sisteminde gerçekleştirdiği dönüşümle övgü topladı.
İktisadi açıdan ülkenin geri kalanının büyük bir kısmını geride bırakan bu bölgeyi savunması, ona “kuzeyin kralı” lakabını kazandırdı.
Manchester belediye başkanlığına gelirken “sokakta uyuyanlar” (rough-sleepers) sorununu çözme vaadinde bulunmuştu. İlk senelerde işler gerçekten de iyi gitti: COVID-19 krizi patladığı sırada sokakta uyuyanların sayısı 2016’ya göre neredeyse yarıya inmişti. Ama Burnham, bu başarısını devam ettiremedi: Kasım 2025’e gelindiğinde sokakta uyuyanların sayısı 2016 seviyelerine tekrar yükselmişti.
Başbakan olursa Burnham’ın en büyük meselesi Birleşik Krallık’ın iktisadi gerileyişi olacak. Kimi iddialara göre müstakbel başbakan, Ada’nın son 40 yılına damgasını vuran özelleştirmeleri tersine çevirecek ve yeniden millileştirmelere başvuracak.
“Manchesterizm” adı verilen bu yeni bir taslağa göre, Andy Burnham’ın hükümeti, iflasın eşiğinde olan kamu hizmetlerini devralmak, hisse senedi karşılığı tahvil ihraç etmek ve devletin rekabetçi kurumlarını inşa etmek üzere uzun vadeli bir planla 40 yıllık özelleştirme sürecini tersine çevirebilir.
“Üretken Devlet” başlıklı bu politika belgesi, Burnham’ın Makerfield milletvekili olarak yemin etmek üzere Londra’ya varmasıyla birlikte yayınlandı.
Burnham’a yakın olan ve kamu hizmetlerinin devlet kontrolü altında olması konusundaki düşünceleri üzerinde onunla birlikte çalışan belgenin yazarı Mathew Lawrence, bu belgeyi Burnham’ın liderlik hedeflerinin aracı olan İşçi Partisi grubu Mainstream ile birlikte yayınladı.
Burnham’a politika konusunda danışmanlık yapan ve müstakbel başbakanın iktisadi politikalarının arkasında isim olduğu iddia edilen eski bakan Miatta Fahnbulleh, bu makaleyi “bu sorunu nasıl çözeceğimiz, halkın haykırarak talep ettiği değişimi nasıl gerçekleştireceğimiz ve çökmüş ekonomimizi nasıl yeniden inşa etmeye başlayacağımız konusundaki tartışmaya önemli bir katkı” olarak nitelendirdi.
Lawrence, makalenin “yaşamı karşılanabilir hale getirmek için mülkiyet sahibi olan, yatırım yapan ve hizmet sunan bir devleti; temiz su, ucuz enerji, sıcak evler, güvenilir ulaşım gibi insanca bir yaşamın temellerinin kontrolünü geri alan ve kamu hesap verebilir kurumlar tarafından inşa edilip yönetilen bir siyaseti” öngördüğünü söyledi.
“Manchesterizm İçin Bir Çerçeve” alt başlığını taşıyan makale, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine yönelik uzun süredir devam eden eğilimi eleştiriyor ve yaşamı daha pahalı hale getiren temel hizmetler üzerindeki kontrolün yitirilmesi nedeniyle, bu eğilimin Birleşik Krallık’ın büyüme ve verimlilik sorunlarının temelinde yattığını ileri sürüyor.
İlgili makale ve Burnham’ın kendisi kapsamlı bir millileştirme programını savunmasa da, halkı hızla yükselen maliyetlerden ve iflas eden özel şirketlerin masraflarını üstlenmek zorunda kalmaktan korumak için daha fazla devlet müdahalesine yönelik bir çerçeve kurulmasını savunuyor.
The Guardian daha önce, Burnham’ın müttefiklerinin, İngiltere’nin su ve enerji sektörlerinin büyük bir kısmını devlet kontrolü altına almak için 10 yıllık bir projeyi yönetmekten bahsettiklerini bildirmişti.
Bu sürecin, zor durumda olan kamu hizmeti kuruluşu Thames Water ile başlaması muhtemel.
Nihayetinde Burnham’ın müttefikleri, muhtemelen elektrik şebekesi operatörü National Grid’i de içeren enerji iletim ve tedarik şirketlerini kamu kontrolü altına almak istiyorlar.
Makalede, kamu kontrolünün uzun vadede çeşitli yollarla sağlanabileceği belirtiliyor. Örneğin, Thames Water gibi bir şirketin mali sıkıntıya düşmesi durumunda, hükümet “özel idare rejimi” uygulayarak devreye girebilir.
Burnham ise örnek olarak, özel işletmecilerin imtiyaz esasına göre hizmet sunmak üzere ihaleye katıldığı, fakat ücretler, sefer saatleri ve güzergâhların yerel yönetimler tarafından kontrol edildiği Büyük Manchester otobüs ağını gösteriyor.
Makalede mali durumu iyi olan kamu hizmetleri şirketleri için ise, yasanın genellikle hükümetin bu şirketleri devralmak üzere adil piyasa değerini ödemesini gerektirdiğine dikkat çekiliyor.
Makale, bunu büyük bir peşin nakit harcaması yapmadan başarmak için devletin “tahvil-hisse takası” yöntemini kullanabileceğini savunuyor ama bu adımın yasal düzenleme gerektireceği ve muhtemelen önemli hukuki itirazlara yol açacağı belirtiliyor.
Ayrıca devlet, kendi ticari kamu şirketlerini kurarak da kademeli olarak kontrolü ele alabilir ama bu süreç potansiyel olarak büyük çaplı borçlanmayı gerektirecektir.
Burnham, sektördeki “aşırı kâr hırsını” önlemek istediğini belirtmiş olsa da, su ve enerji şirketleri için benzer bir modelin pratikte ne anlama geleceğini henüz ayrıntılı olarak açıklamadı.
Starmer hükümeti, halihazırda bu sonbaharda yeni bir yasa yoluyla su sektörüne yönelik daha sıkı bir denetim planlıyordu.
Makale, Fahnbulleh ve Ed Miliband’ın ekonomi danışmanı olan İşçi Partisi üyesi Stewart Wood dahil olmak üzere birçok İşçi Partisi ismi tarafından övgüyle karşılandı.
Wood, makalenin “ülke genelinde refah yaratmaya ve yaşam kalitesini iyileştirmeye yardımcı olan daha aktif bir devlet için sosyal demokratik argümanları yeniden düşünmeye yönelik değerli bir katkı” olduğunu söyledi.
Makerfield seçim kampanyasında verdiği önemli taahhütlerden biri, geçen seçimlerde İşçi Partisi’nin gelir vergisi, KDV ve Ulusal Sigorta primlerinin ana oranlarını artırmama sözüne sadık kalacağı.
Kampanyası sırasında, gelir vergisi için 12.570 sterlinlik başlangıç eşiğinin yükseltilmesi olasılığını da “iyice incelemek” istediğini belirtti.
Burnham, konut politikasının ard arda gelen hükümetlerin öncelik sıralamasında çok gerilere düştüğünü savunuyor. Ama “brownfield” (dönüşüm sahası) arazilerinde imara öncelik verilmesi ve Satın Alma Hakkı’nın kısıtlanması gibi birçok imza politikası, mevcut hükümet tarafından çoktan uygulamaya konuldu.
BBC’ye göre Burnham’ın savunduğu yaklaşımdaki en büyük değişikliklerden biri, 10 yıllık 39 milyar sterlinlik uygun fiyatlı konut bütçesinin tamamını, kamu tarafından finanse edilen konutlar arasında en ucuz ve en fazla sübvanse edilen tür olan sosyal kiralık konutlara ayırmak.
Muhafazakâr Sunak hükümeti gibi, İşçi Partisi de vize şartlarını sıkılaştırarak göç seviyelerini düşürdü.
Burnham, Makerfield’daki seçim kampanyası sırasında, belirli bir hedef belirlememiş olsa da, net göçün “daha da azalması gerektiğini” söyledi.
Dış politikada ise Burnham, Birleşik Krallık’ın kendi yaşam süresi içinde AB’ye yeniden katılmasını istediğini belirtmiş ama “2016 referandumunu şu anda yeniden yapmak” istemediğini de eklemişti.
AB ile ilişkiler konusundaki tutumu yakında sınanacak. Özellikle gençlik vizeleri, gıda düzenlemeleri ve Birleşik Krallık’ı AB’nin karbon fiyatlandırma sistemine yeniden bağlama planları konusunda devam eden bir dizi müzakere Starmer’dan kendisine kalacak “miraslar” arasında.
Haziran ayı başlarında Starmer’ın savunma bakanı John Healey’in istifasına yol açan savunma harcamaları da bir başka mesele olacak. Burnham, savunma harcamaları için Starmer’dan daha fazla “nakit bulacağını” söylese de bunu nasıl yapacağı henüz belli değil.
Bir diğer önemli zorluk ise Burnham’ın ABD Başkanı Donald Trump’la nasıl başa çıkmaya çalışacağı olacak.
Burnham, Birleşik Krallık’ın ABD ile “iyi bir ilişki” kurmaya çalışması gerektiğini belirtse de “onlarla anlaşamayabiliriz” demekten de çekinmediğini ifade etmişti.
Şu anda ise özellikle yeni Maliye Bakanı’nın kim olacağı önem kazanmış görünüyor. Öne çıkan iki isim Wes Streeting ve Ed Miliband.
Streeting ve Burnham, gelir vergisi yerine servet vergisinin artırılmasından yana. Bununla birlikte, Burnham’ın üst düzey müttefikleri, liderlik hedeflerinden vazgeçen Streeting’in, dışişleri bakanı olabileceğine dair söylentiler arasında başka bir üst düzey göreve getirilmesini bekliyorlar.
The Economist, yüksek sağlık ve sosyal yardım maliyetlerinin üstesinden gelmeye, net sıfır hedefine ilişkin pragmatik bir yaklaşım benimsemeye ve bürokrasiye azaltmaya vurgu yaptıktan sonra tercihini ilan ediyor: Wes Streeting.
Streeting’in atanmasının “büyümeyi benimseme isteğinin bir işareti” olacağını savunan dergi pek de umutlu değil:
“Sorun şu ki, bu politikalar Bay Burnham’ın içgüdülerine ters düşüyor; onun içgüdüleri, daha devletçi görüşlere sahip olan ve maliye bakanlığı için bir başka aday olan Ed Miliband’ınkilerle daha uyumlu. Yapay zekadan yararlanmak için yaratıcı yıkım gerekecek; verimsiz firmaların iflas etmesine izin verilmeli ve işçilerin yapay zekaya daha uygun işlere geçebilmesi sağlanmalıdır. Burnham, bunu başarmak için gerekli olan düzenlemelerin gevşetilmesine içgüdüsel olarak karşı çıkıyor gibi görünüyor. Müttefikleri ise Sir Keir’in getirdiklerinden bile daha güçlü işçi hakları korumaları talep ediyorlar.”
“Bu tür yanlış düşünceler”in başka yerlerde de görülebileceğini savunan The Economist, Burnham’ın “pahalı bir devlet konut inşaatı programını” tercih ettiğini, ekonomiyi yeniden sanayileştirmek istediğini savunuyor ve bunun, “İngiltere’nin karşılaştırmalı üstünlüğünün hizmet sektöründe yattığı gerçeğini göz ardı eden romantik bir fikir” olduğunu yazıyor.
Öte yandan Burnham, Maliye Bakanlığı konusunda henüz bir karara varmadı. İçişleri Bakanı Shabana Mahmood da adaylar arasında yer alıyor.
Burnham’ın ekibindeki üst düzey üyeler, Miliband’a bu görevin verilip verilmemesi konusunda ikiye bölünmüş durumda.
The Times’a göre Enerji Bakanı Miliband’ın müttefikleri, Britanya’nın durgun ekonomisini dönüştürmek için gereken hem deneyime hem de radikal yaklaşıma sahip tek adayın o olduğunu söylüyor.
Fakat aralarında bazı bakanların da bulunduğu eleştirmenleri, onun iş dünyasına yeterince destek vermediğini ve piyasa güvenini sarsma riski taşıdığını savunuyor.
Ayrıca, Burnham’ın açık olduğunu belirttiği Kuzey Denizi’nde yeni petrol ve doğalgaz sondaj ruhsatlarına karşı çıktığı gerçeğine de dikkat çekiyorlar.
Öte yandan eski Tony Blair hükümetinin “emektarlarından” James Purnell’i başdanışmanı olarak ataması, The Economist ve Financial Times için umut verici bir gösterge.
Purnell’in başında bulunduğu danışmanlık firması Flint Global’in müşterileri arasında BP, Amazon, Jaguar Land Rover ve Uber yer alıyor.
Yine Burnham’ın, eski Goldman Sachs bankacısı ve Hazine Bakanı olan Lord O’Neill ile İngiltere Merkez Bankası’nın eski baş ekonomisti Andy Haldane’e, yönetiminde üst düzey ekonomi görevleri vermesi bekleniyor.
“Burnhamomics” hakkındaki en veciz değerlendirmeyi ise uzun yıllardır Financial Times Kuzey İngiltere muhabiri olarak Burnham’ı yakından takip etmiş Jennifer Williams yapıyor:
“Burnham’ın Greater Manchester’a geldiğinde halihazırda devam eden bir projeyi devraldığı gerçeğinden kaçınmak zor; o, bu projeyi sadık İşçi Partisi destekçilerine neoliberalizmin ve damlama ekonomisinin [trickle-down economics] reddi olarak başarıyla sundu. Oysa bu hiçbir zaman öyle değildi.”
Avrupa
Seçimi kaybeden Vučić’e Novi Sad faciası için sorgu talebi

Sırbistan’da erken genel seçimleri Öğrenci Listesi hareketinin kazanmasının ardından, 16 kişinin öldüğü Novi Sad tren garı faciası ve demiryolu projesindeki olası yolsuzluk soruşturması kapsamında eski Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić’in sorgulanması istendi.
Sırbistan’da Öğrenci Listesi hareketinin genel seçimleri kazanmasının ardından, eski Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić’in Novi Sad tren garındaki sundurma çökmesiyle ilgili sorgulanması yönünde talepler yükseldi.
Vučić’in istifası sonrasında Cumhurbaşkanı Vekili olarak görev yapan ve onun kurduğu Sırp İlerleme Partisi’nin (SNS) başkanlık divanı üyesi olan Ana Brnabić, bu çağrıları “cadı avı” diye niteledi.
Brnabić, asıl hedefin eski cumhurbaşkanını siyaset sahnesinden silmek olduğunu savundu. Bu çıkıştan kısa süre sonra Vučić de SNS meclis grubunun adını geçici olarak “Teröre Karşı Sırbistan” şeklinde değiştireceklerini duyurdu.
Tartışmayı ateşleyen yazı, seçimlerden üç gün bile geçmeden, 28 Ekim sabahı Forbes Serbia’da yayımlandı.
İvan Radak imzalı ve “Reddedilemeyecek teklif: Savcılar sundurma çökmesiyle ilgili neden Vučić’i sorgulamalı” başlıklı makalede, eski cumhurbaşkanının hem çökme soruşturmasında hem de Macaristan yönündeki demiryolu hattının modernizasyonunda olası yolsuzluk incelemesinde ifade vermesi gerektiği savunuluyor.
Dergi bu iddiasını yayımlanmış belgelere, basındaki haberlere ve soruşturma komisyonunun bulgularına dayandırıyor.
Forbes Serbia’nın değerlendirmesine göre bu veriler, Vučić’in projenin gidişatından haberdar olduğuna ve kabine üyelerinin de bilgilendirildiğine işaret ediyor.
Soruşturma komisyonu üyeleri Vesna Rakić-Vodinelić ile Jovan Rajić de eski cumhurbaşkanının özellikle organize suçlarla mücadele savcılığının yürüttüğü soruşturma kapsamında sorgulanması gerektiği görüşünde.
Brnabić ve Vučić’ten “devrimci terör” suçlaması geldi
Forbes Serbia’daki yazıyı X hesabından yorumlayan Ana Brnabić, muhalifleri sert sözlerle hedef aldı.
Brnabić paylaşımında, “Devrimci terör vaat ettiler ve devrimci terör görüyoruz. Seçim kampanyası sırasında Aleksandar Vučić’in konuşmasına izin vermediler. Seçim yasakları döneminde ise ülke yasalarına uyduğumuz için ne onun ne de içimizden birinin cevap veremeyeceğini bilerek kendisine saldırdılar, onun ve ailesinin hakkında yalanlar yaydılar. Şimdi, seçim zaferlerinden 72 saat bile geçmeden, Aleksandar Vučić’i tutuklatmak amacıyla ‘cadı avı’ başlattılar” ifadelerini kullandı.
Cumhurbaşkanı Vekili, eski cumhurbaşkanının sorgulanması için öne sürülen gerekçeleri de sorguladı.
“Bir düşünün; ülkenin cumhurbaşkanı en büyük ulusal projelerden birinin yürütülmesi hakkında bilgilendirilmiş ve onlara göre bu durum, Novi Sad’daki sundurma çökmesiyle bağlantılı olarak onu şüpheli yapıp sorguya çağırmak için yeterli bir gerekçe oluşturuyor?!” diye yazdı.
Projeyi denetleyen ve ek kontroller yapmadan onaylayan uzman komisyonu üyelerinin sorumluluğunun neden gündeme gelmediğini soran Brnabić, 2004 yılında Fransa’daki Charles de Gaulle Havalimanı’nda terminal çatısının bir kısmının çökmesini örnek gösterdi.
Dört kişinin öldüğü o faciadan sonra Fransız savcıların Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ı baş şüpheli sıfatıyla sorgulayıp sorgulamayacağını sordu. Brnabić, “Burada amaç adaleti sağlamak değil, Aleksandar Vučić’i susturmak ve ortadan kaldırmaktır” dedi.
Vučić ise Brnabić’in açıklamasından hemen sonra partisinin meclis grubundaki isim değişikliğini ilan etti ve bu kararı ülkede yaşanan “devrimci teröre” bağladı.
Eski cumhurbaşkanı; Informer televizyonuna yapılan baskının ardından medyanın baskı altına alındığını, Kutsal Cuma günündeki dini törenlerin engellendiğini ve Novi Sad’daki lisenin müdürü Radivoje Stojković’in gözaltına alındığını belirterek muhaliflerini şiddet uygulamakla suçladı.
Şiddet olarak nitelediği bu olaylar sürdükçe meclis grubunun “Teröre Karşı Sırbistan” adını koruyacağını söyledi.
Euronews’ün aktardığına göre Vučić, “Her halükarda güçlü, ateşli ama adil, sorumlu ve ciddi bir muhalefet olacağız. Onların yaptığı gibi mecliste kadınları döveceksek, onlara maytap ve sis bombası atacaksak, bunu asla yapmayacağız” diye konuştu.
Novi Sad faciasından erken seçime uzanan kriz
Sırbistan’da siyasi dengeleri değiştiren süreç, 1 Kasım 2024 sabahı Novi Sad tren garında binanın bir bölümünün çökmesiyle başladı.
Blic gazetesinin verilerine göre çöken yapı 60 yılı aşkın geçmişe sahipti.
İlk aşamada 15 kişinin hayatını kaybettiği açıklanmıştı. Ancak yaralılardan 2006 doğumlu bir hastanın daha sonra Sırbistan Askeri Tıp Akademisi’nde yaşamını yitirmesiyle can kaybı 16’ya yükseldi.
Facianın ardından başlayan hükümet karşıtı kitlesel protestolar 2025 baharında da sürdü ve 15 Mart’ta Belgrad’ın merkezinde toplanan göstericiler, Cumhurbaşkanı Vučić’e yönelik taleplerini “Onun işi bitti!” yazılı pankartlarla dile getirdi.
Ülke genelindeki bu gösterilerin sonucunda muhalif sivil hareket Öğrenci Listesi doğdu.
Uzun süreli kitlesel eylemlerin tetiklediği siyasi kriz, eylül ayında Vučić’in parlamentoyu feshedip istifa etmesiyle erken seçime taşındı.
Seçime “sıradan bir vatandaş olarak” katılmak için görevini bıraktığını söyleyen Vučić, aynı ay iktidardaki Sırp İlerleme Partisi’nin resmi başbakan adayı gösterildi.
25 Ekim’de yapılan erken genel seçimlerde, Seçim Komisyonu’nun 8 bin 155 sandıktan çıkan sonuçlara göre Öğrenci Listesi yüzde 52,73 oy alırken, Vučić’in Birleşik Sırbistan koalisyonu yüzde 39,15’te kaldı.
Kesin sonuçlar açıklanmadan yenilgiyi kabul eden Vučić, “Bu seçimleri kaybettiğimiz ortada. Öğrenci Listesi kazandı” dedi. Rakiplerinin başarısını Avrupa ülkelerinin ve Amerikan “derin devletinin” desteğine bağlayan eski cumhurbaşkanı, siyasi mücadeleyi sürdüreceğine söz verdi.
Ayrıca, kazanan hareketin temsilcileri tam tersini söylese de yeni yönetimin Mart veya Nisan 2027’ye kadar Rusya’ya yaptırım uygulayacağını ileri sürdü.
Avrupa
ECB Başkanı Lagarde görevi bırakıyor

Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde, görev süresinin dolmasına sekiz ay kala, 7 Şubat 2027’de görevinden ayrılacağını açıkladı. Kararını Avrupa Konseyine resmen ileten Lagarde’ın yerine geçecek ismi belirlemek üzere liderler düzeyinde istişare süreci başlatıldı.
Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanı Christine Lagarde, görevinden planlanandan erken ayrılıyor.
Bankanın basın biriminden yapılan duyuruya göre Lagarde, 7 Şubat 2027 tarihinde başkanlık koltuğunu devredecek.
Normal şartlarda sekiz yıllık görev süresi Ekim 2027’de dolacak olan Lagarde, bu kararla görevini yaklaşık sekiz ay önce bırakmış olacak.
Lagarde, ayrılık kararını ECB Yönetim Konseyi üyelerine ve Avrupa Birliği Liderler Zirvesi’ne başkanlık eden Avrupa Konseyi Başkanı António Costa’ya resmen bildirdi.
Yönetim Konseyi toplantısında üyeler Lagarde’a hizmetleri için teşekkür etti ve karar uzun süre ayakta alkışlandı.
Banka basın sözcülüğü, yeni başkanın Avrupa Birliğinin İşleyişi Hakkında Antlaşma’nın 283. maddesinde belirtilen aday belirleme sürecine göre atanacağını açıkladı. Adayın kim olacağına ve nihai karara Avrupa Konseyi yön verecek.
Kararın ardından sosyal medya platformu X üzerinden bir açıklama yapan Avrupa Konseyi Başkanı António Costa, yeni başkan arayışının hemen başlayacağını duyurdu.
Costa, kurum içindeki devir sürecinin pürüzsüz ilerlemesi amacıyla halef belirleme takviminin gecikmeden işletileceğini ve liderlerin zamanında karar vermesi için adımların süratle atılacağını vurguladı.
Avro Bölgesi’nin para politikasını yönetmek üzere kurulan Avrupa Merkez Bankası, temel misyon olarak fiyat istikrarını ve avronun alım gücünü koruma görevini yürütüyor.
Kurum aynı zamanda bölgedeki ticari bankaların doğrudan denetim mekanizmasında da merkezi bir rol üstleniyor.
Lagarde’ın erken vedasına dair ilk işaretler daha önce basına yansımıştı. Reuters, 16 Ekim tarihli haberinde Dünya Ekonomi Forumu’nun (WEF) Lagarde’ı kasım ayı gibi erken bir tarihte başkanlık görevine getirmeyi planladığını ve bu durumun ECB’deki görevinden vaktinden önce ayrılmasına yol açabileceğini aktarmıştı.
Banka yönetiminde boşalacak bu kritik koltuk için kulislerde konuşulan isimler de netleşmeye başladı.
Reuters’ın aktardığı kulis bilgilerine göre olası adaylar arasında Hollanda Merkez Bankasının eski başkanı Klaas Knot ile İspanya Merkez Bankasının eski yöneticisi Pablo Hernández de Cos öne çıkıyor.
Avrupa
AB kapıyı kapattı: Savaş bitse de Kuzey Akım açılmayacak

Avrupa Birliği, Ukrayna’daki savaş sona erse dahi Kuzey Akım boru hatlarından Rus gazı almayacağını duyurdu. Brüksel, mevcut mevzuat uyarınca Rusya ile LNG sözleşmelerinin Ocak 2027’de, boru hattı gazı anlaşmalarının ise Eylül 2027’de tamamen sonlandırılacağını bildirdi.
Avrupa Birliği, Ukrayna’daki savaş sona erse dahi Kuzey Akım boru hatları üzerinden Rus gazı alımına yeniden başlamayacağını duyurdu.
Euronews’in aktardığına göre Avrupa Komisyonu Sözcüsü Paula Pinho, Rusya’dan fosil yakıt tedarik etmenin gizli maliyetini çok iyi bildiklerini vurgulayarak enerji kaynaklarının bir silah gibi kullanıldığını ve Avrupa’nın bunun bedelini ödediğini söyledi.
Pinho’nun bu çıkışıyla Brüksel, Rusya ile ABD arasında boru hattının yeniden faaliyete geçirilmesine dönük ortak girişimlere kapıyı kapatmış oldu.
Komisyon yetkilileri, Ukrayna’daki savaşın ardından sevkiyatın yeniden başlama ihtimaline ilişkin soruları yanıtlarken AB’nin mevcut mevzuatına işaret etti.
Birlik kuralları, gelecek yılın sonuna kadar Rus gazı ithalatının tamamen sona erdirilmesini öngörüyor.
Onaylanan takvime göre Rusya ile yapılan uzun vadeli sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) sözleşmeleri Ocak 2027’de, boru hattı gazı sözleşmeleri ise aynı yılın eylül ayında geçerliliğini yitirecek.
Basın toplantısında söz alan Avrupa Komisyonu Enerji Sözcüsü Anna-Kaisa Itkonen de yürürlükteki mevzuatın yaptırımlarla veya herhangi bir jeopolitik gelişmeyle bağlantılı olmadığını belirtti.
Itkonen, sahada ne yaşanırsa yaşansın Avrupa pazarının Rus gazından ve LNG’sinden kademeli olarak tamamen çıkacağını kaydetti.
Öte yandan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, haziran ayında yaptığı açıklamada, Kuzey Akım-2’nin hasar görmeyen tek hattı üzerinden gaz sevkiyatının Almanya’nın onay vermesi durumunda her an başlayabileceğini dile getirmişti.
Putin, “Kuzey Akım’ın sağlam kalan hattından yarın bile gaz akışı sağlanabilir, tek bir düğmeye basmak yeterli” diyerek gerekli altyapının korunduğunu ve bu adımın önünde ciddi bir siyasi engel görmediğini savunmuştu.
Almanya iç siyasetinde de hatların akıbetine dair zıt sesler yükseliyor. Ülkenin önde gelen partilerinden Almanya için Alternatif (AfD), Mecklenburg-Vorpommern eyaletindeki seçimleri kazanması halinde boru hatlarını tamir edip yeniden devreye sokma niyetini açıkladı.
AfD Eş Genel Başkanı Alice Weidel, partisinin eylül ayındaki seçim başarısının ardından Rus gazına dönülmesi ve Kuzey Akım hatlarının onarılması çağrısında bulundu.
Başbakan Friedrich Merz ise bu çağrılara karşı çıkarak Almanya’nın Rus enerji kaynaklarına bağımlı hale gelmesine izin vermeyeceğini duyurdu.
Diğer yandan Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Moskova’nın Kuzey Akım projelerinden vazgeçmeyeceğini açıklamıştı.
Reuters’ın ekim ayı başında beş kaynağa dayandırdığı haberine göre Rus ve Amerikalı üst düzey yetkililer, Kuzey Akım boru hatlarına ABD’li bir yatırımcı çekilmesi konusunda görüşmeler yürüttü. Ancak mülkiyet yapısı bu müzakereleri zorlaştırıyor; zira hatların işletmecisi olan şirketin yüzde 51 hissesi Gazprom’a, toplam yüzde 31 hissesi iki Alman ortağa, kalan paylar ise Fransız ve Hollandalı şirketlere ait.
Ajansın bir kaynağı, Alman ortakların, Gazprom hisselerinin satılması halinde projedeki etkilerini korumak amacıyla paylarını ellerinde tutmak istediklerini aktardı.
Kuzey Akım hatları, 2022 yılındaki patlamaların ardından tamamen devre dışı kaldı. Saldırılarda ilk projenin her iki borusu ile ikinci projenin iki hattından biri ağır hasar gördü.
Rusya ile Almanya’yı birbirine bağlayan Kuzey Akım, yılda 55 milyar metreküp gaz taşıma kapasitesine sahipti.
Aynı kapasitede inşa edilen Kuzey Akım-2 ise Alman makamlarından gerekli sertifikaları alamadığı için hiçbir zaman ticari faaliyete geçemedi.
Putin ekim ayı sonunda patlamaları doğrudan terör eylemi olarak nitelendirdi ve olaydan “Anglosaksonları” sorumlu tuttu. Washington ve Londra yönetimleri ise iddiaları reddetti.
Olayla ilgili soruşturmada, aralarında Bornholm Adası yakınlarında boru hatlarına patlayıcı yerleştiren grupta yer aldığı öne sürülen profesyonel dalgıç Vladimir Juravlyov’un da bulunduğu Ukrayna vatandaşları gözaltına alındı.
Alman savcılığı tarafından sabotajcı grubun lideri olmakla suçlanan Sergey Kuznetsov da tutuklanan isimler arasında yer alıyor.
Amerika2 hafta önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Diplomasi5 gün önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Dünya Basını1 hafta önceProf. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor
Söyleşi6 gün önce“AfD, Alman büyük sermayesindeki iç çelişkinin bir ifadesi”
Görüş1 hafta önceFransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma
Dünya Basını1 hafta önceAmerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar
Dünya Basını1 hafta önce“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı
Ortadoğu2 hafta önceMısır parlamentosu, Suudi Arabistan’a asker gönderme oylamasını erteledi












