Bizi Takip Edin

Avrupa

İngiltere’nin tehditlerine rağmen 98 Rus gemisi ülke sularından geçti

Yayınlanma

İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın Rusya’nın “gölge filosu” olarak adlandırılan tankerlerin alıkonulmasına izin vermesinin ardından, ülkenin kara sularındaki gemi trafiği değişmedi. Reuters’ın gemi takip verilerine dayandırdığı habere göre, 25 Mart’tan bu yana Londra’nın yaptırım listesinde bulunan en az 98 gemi bu sulardan geçiş yaptı.

İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın, Londra’nın Rusya’nın “gölge filosu” kategorisine dahil ettiği tankerlerin alıkonulabileceğine dair orduya yetki vermesinin ardından, söz konusu gemilerin kara sularındaki trafiğinde bir değişim kaydedilmedi.

Reuters’ın gemi takip verilerine dayandırdığı haberde, 25 Mart’tan itibaren İngiliz kara sularından en az 98 geminin geçtiği belirtildi.

Haberde paylaşılan veriler, Starmer’ın tankerleri durdurma izni vermesinden bu yana geçen süredeki trafiğin, önceki üç ayın her birindeki seviyeyle yaklaşık olarak aynı olduğunu gösterdi.

Geçiş yapan gemilerden 63’ünün Manş Denizi’nde kıyı şeridinden 12 deniz mili (22,2 km) mesafe içinde, 35’inin ise kıyıdan 200 deniz miline (370 km) kadar uzanan münhasır ekonomik bölge içinde seyrettiği kaydedildi.

İngiltere, Rusya’nın “gölge filosu” içinde yer aldığını değerlendirdiği toplam 544 gemiye karşı yaptırım kararı almıştı.

Başbakan Starmer, yaptırım listesindeki bu gemilerin Manş Denizi’ne erişiminin engelleneceğini söylemiş; gemi sahiplerini, mürettebatı ve operatörleri adli süreçlerle tehdit etmişti.

Starmer’ın açıklamalarından bu yana yaptırım kapsamındaki gemilerden hiçbirinin alıkonulmadığı bildirildi.

The Times gazetesinin kaynaklara dayandırdığı habere göre, İngiliz hükümetinin bu tankerlerin limanlarda tutulma ve bakım maliyetlerinin on milyonlarca sterline ulaşabileceği yönündeki endişeleri bu duruma gerekçe gösterildi. Yetkililerin, bu masrafları kimin ödeyeceği ve gemilerin nerede tutulacağı konusunda tartıştığı ifade edildi.

The Telegraph gazetesi ise farklı bir gerekçeye işaret ederek, Londra’nın gemilere müdahale edilmesinin uluslararası hukukun ihlali sayılmasından çekindiğini aktardı.

Haberde, gemiye çıkma işleminin hukuki bir gerekçeye dayandırılması ve geminin yaptırımları gerçekten ihlal ettiğinin kanıtlanması gerektiği vurgulandı.

Diğer taraftan The Telegraph, nisan ayı başında Karadeniz Filosu’na ait “Amiral Grigoroviç” fırkateyninin Universal ve Enigma adlı iki tankere Manş Denizi geçişinde refakat ettiğini bildirdi.

Kremlin tarafından yapılan açıklamada, Rusya’nın çıkarlarına zarar verildiği durumlarda kendisini koruyabileceği ifade edildi. Moskova, Batı’nın yaptırımlarını yasa dışı olarak nitelendirirken; Dışişleri Bakanlığı, Avrupa ülkelerinin “gölge filo” uydurması altında deniz ulaşım yollarında haydutluk yaptığını kaydetti.

Avrupa

Tarihçi Doç. Dr. Amar: Berlin yönetimi ulusal çıkar nihilizmine sürüklendi

Yayınlanma

Koç Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tarik Cyril Amar, Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinin ardından geleneksel partilerin uyguladığı tecrit stratejisinin tamamen çöktüğünü vurguladı. Berlin yönetiminin Rusya ile tırmandırdığı vekalet savaşı yüzünden Almanya’yı ekonomik ve stratejik bir felakete sürüklediğini belirten tarihçi Amar, Avrupa’nın Washington’a bağımlı kalmadan Rusya ile rasyonel bir güvenlik mimarisi kurması gerektiğini ifade etti.

Koç Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi, 20. yüzyıl tarihçisi, yazar ve siyaset analisti Doç. Dr. Tarik Cyril Amar, Almanya merkezli 99 ZU EINS kanalında gazeteci Daniel’in sunduğu Odak Noktaları programında Almanya’nın iç siyaseti, Saksonya-Anhalt eyalet seçimleri, tırmanan militarizm ve küresel jeopolitik dengeler üzerine değerlendirmeler yaptı.

Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif partisinin Saksonya-Anhalt eyaletinde elde ettiği seçim başarısını değerlendiren Amar, ana akım partilerin yıllardır uyguladığı tecrit stratejisinin çöktüğünü belirtti.

Tarihçi Amar, siyasi yelpazedeki geleneksel yapıların çaresizlik içinde kaldığını vurguladı.

“Güvenlik duvarı bir zombiydi, kafasından vuruldu”

Geleneksel partilerin AfD ile işbirliğini reddetmek için kurduğu tecrit hattını yorumlayan Amar, “Güvenlik duvarı zaten yaşayan bir ölüden farksızdı, ancak bu seçimle birlikte adeta kafasından vuruldu. Bu stratejinin hiçbir şekilde işlemediği ampirik olarak kanıtlandı. Güvenlik duvarı uygulaması AfD’ye olağanüstü derecede alan açtı ve bu anlamsız tutum sürdükçe parti güçlenmeye devam edecek” ifadelerini kullandı.

Bir siyasi hareketin yasaklanmaması durumunda sistem dışına itilmesinin ters tepeceğini dile getiren Amar, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bir partiyi yasaklamıyorsanız, ki ben yasaklanmasına da karşıyım, ‘seçimlere katılabilirsiniz ama koalisyon pazarlıklarında yer alamazsınız’ diyemezsiniz. Bu iki temel nedenden ötürü felaket getirir. İlk olarak AfD kendisini sistemin mağduru olarak sunma şansı yakalıyor. Seçmenleri de yerleşik düzene karşı mücadele ettikleri yönünde güçlü bir duyguya kapılıyor. İkinci ve çok daha temel neden ise federal sistemimizin koalisyon mantığıyla ilgilidir. İnsanlara ‘oy verebilirsiniz ama meclisteki sandalye sayınız ne olursa olsun koalisyon kuramazsınız’ dediğiniz anda, o yurttaşları ikinci sınıf seçmen konumuna düşürürsünüz. Başka bir partiye verilen oyun sağladığı yürütmeyi belirleme gücünü onların elinden alırsınız.”

Hristiyan Demokrat Birlik lideri Friedrich Merz’in seçim sonrası tutumunu Stalingrad Muharebesi’ndeki teslim oluş sürecine benzeten Amar, “Merz pes etmeyeceğini söylüyor. Bu durum bana 1943 yılının Şubat sabahında karargah kapısı çalınana kadar direneceğini söyleyen Mareşal Paulus’u hatırlatıyor. Merz şimdiden Saksonya-Anhalt için Anayasa ve federal sadakat ilkelerini hatırlatmaya başladı. Bu ilkeler teorik olarak doğrudur fakat Magdeburg’da bu ilkelere saldıran olmadı. Merz aslında yargıyı ve anayasal araçları siyasi bir sopa gibi kullanarak merkeziyetçi bir baskı kurmak istiyor. İki milyon nüfuslu bir eyaleti vesayet altına almaya kalkışmak, Alice Weidel, Tino Chrupalla ve Björn Höcke’nin kapalı kapılar ardında kutlama yapmasına yol açar” dedi.

Sahra Wagenknecht İttifakı üyesi olduğunu ancak parti adına konuşmadığını hatırlatan Amar, AfD ile Sahra Wagenknecht İttifakı arasında aritmetik olarak mümkün görünen bir koalisyon ihtimalinin siyaseten tamamen geçersiz olduğunu, iki hareketin yan yana gelmesinin tabanlar nezdinde kabul görmeyeceğini dile getirdi.

“Merkez siyaset ucuz enerji ve barış rotasına dönmeli”

Berlin’deki karar vericilerin AfD’nin yükselişini durdurmak için atması gereken adımların aslında son derece net olduğunu belirten Amar, hükümetin savaş çizgisini terk etmesi gerektiğini söyledi.

Alman halkının derin bir savaş korkusu taşıdığını ifade eden Amar, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Berlin yönetiminin AfD’nin zeminini kaydırması zor değil. Öncelikle vekalet savaşı siyasetinden vazgeçmeleri gerekir. İnsanlar savaştan gerçekten korkuyor. Rusya ile yürütülen çatışma rotasından çıkıldığı takdirde ülkeye yeniden ucuz enerji getirme imkanı doğar. Bu iki unsur birbirine doğrudan bağlıdır. Aynı zamanda geleneksel partilerin göç alanında AfD ile yarışmayı bırakması şart. Çünkü merkez partiler ne kadar sertleşirse sertleşsin, AfD daima çok daha radikal ve acımasız önerilerle onların önüne geçecektir. Merkez siyasetçilerin yapması gereken asıl hamle, kemer sıkma politikalarını çöpe atarak halkın ekonomik refahını yeniden güvenceye almaktır. Rusya ile barış ve ekonomik işbirliği istemek Vladimir Putin sempatizanlığı anlamına gelmez; rasyonel bir devlet aklının gereğidir.”

Almanya’nın askeri kapasitesi ve jeopolitik gücü konusundaki yanılsamalara dikkat çeken Amar, Berlin’deki elitlerin Rusya’nın askeri ve nükleer kapasitesini hafife aldığını kaydetti.

“1941 yılındaki dev yanılgı tekrar ediyor”

Almanya’nın geçmişteki hatalı askeri değerlendirmeleriyle günümüz arasındaki benzerlikleri aktaran Amar, tarihsel paralelliklerin ürkütücü boyutlara ulaştığını ifade etti.

Tarihçi Doç. Dr. Amar, Alman karar alıcılarının içine düştüğü zihinsel karmaşayı şu sözlerle açıkladı:

“Almanya’nın Sovyetler Birliği ile açık bir savaşa giriştiği 1941 yılının Haziran ayında da benzer bir kibir hakimdi. Alman tarafı Sovyetleri killi ayaklar üzerindeki dev olarak nitelendiriyor, güçlü bir darbe indirildiğinde tüm sistemin çökeceğini zannediyordu. Bu yanılsamayı besleyen temel etken, Sovyetler Birliği’nin hemen öncesinde Finlandiya’ya karşı yürüttüğü Kış Savaşı’nda sergilediği zayıf performanstı. Moskova o savaşı kazandı ancak ağır kayıplar verdi. Bugün Almanya’da Ukrayna cephesine bakıp benzer bir kibre kapılanlar var. Rus ordusunun Ukrayna’da yavaş ilerlemesini izleyerek onların gerçek gücünü küçümsüyorlar. Bu durum bir tür akıl tutulmasıdır. Bir yandan Rusya’nın tüm Avrupa’yı işgal edebilecek güçte olduğunu söyleyip diğer yandan onların ilkel ve çaresiz olduğunu öne sürüyorlar. Rusya’nın doğrudan bir NATO çatışmasında neleri seferber edebileceğini tamamen göz ardı ediyorlar.”

Nükleer dengeler konusunda Batı başkentlerinde tehlikeli bir cehaletin hüküm sürdüğünü belirten Amar, Moskova’nın nükleer silahlarını asla kullanmayacağı varsayımının ve Fransa ile İngiltere’nin nükleer cephaneliğinin NATO için yeterli bir denge unsuru oluşturacağı inancının stratejik bir fanteziden ibaret olduğunu söyledi.

“1990 yılında yaşanan birleşme değil, fiili bir ilhaktı”

Doğu Almanya’da aşırı sağın yükselişini geçmişin otoriter mirasına bağlayan sosyolojik tezleri sert bir dille eleştiren Amar, bu yaklaşımın tamamen temelsiz olduğunu ifade etti.

Eski Doğu Almanya topraklarında yaşayan yurttaşların Batı sistemine yönelik şüpheciliğini sağlıklı bir tepki olarak yorumlayan Amar, şu ifadeleri kullandı:

“Doğu eyaletlerindeki insanların geçmişteki otoriter rejim alışkanlıkları yüzünden demokrasiyi beceremediği yönündeki iddia tam bir zırvalıktır. Olay tam tersidir. Doğu’daki yurttaşlar, Batı Almanya’da nesiller boyu zihinlere kazınan geleneksel parti düzenine yönelik aşırı hürmetten yoksundur. Biz Batı’da gözümüzü kapatıp aynı partilere oy vermeye şartlandırılarak büyütüldük. Doğu’da bu körü körüne itaat mekanizması bulunmuyor ve bu durum aslında demokratik açıdan sağlıklıdır. 1990 yılındaki süreç, aklı başında herkesin bildiği üzere gerçek bir birleşme değildi; fiili bir ilhaktı. Batı Almanya, Doğu’yu yuttu. O dönem iki devletin de feshini öngören yeni bir anayasa meclisi toplanabilirdi ancak Soğuk Savaş’ın asimetrik sonuçları sebebiyle Batı sistemi Doğu’ya zorla genişletildi. İnsanlar uzun yıllar süren derin ekonomik yıkımlar yaşadı. Bu mağduriyet geçmişteki rejimin değil, kurulan bu yeni düzenin eseriydi.”

Saksonya-Anhalt eyaletinde göçmen nüfusun büyük kentlerdeki gibi yoğun olmadığını, kayıtlı yabancı nüfusun çoğunluğunu Ukraynalılar, Suriyeliler ve Polonyalıların oluşturduğunu belirten Amar, sağ siyasetin reel sorunlardan ziyade geleceğe dair pompalanan korkular üzerinden kitleleri mobilize ettiğine dikkat çekti.

“AfD artık bir protesto hareketi değil, kitle partisidir”

AfD’nin sadece toplumun dışına itilmiş yoksul kesimlerin partisi olduğu yönündeki tezin geçerliliğini yitirdiğini ifade eden Amar, hareketin sınıfsal profilini ayrıntılarıyla anlattı.

Partinin tabanını tüm toplumsal katmanlara yaydığını belirten Amar, sözlerini şöyle sürdürdü:

“AfD’yi sadece kaybedenlerin partisi olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Saksonya-Anhalt seçim sonuçları incelendiğinde hareketin toplumun her kesiminden oy aldığı görülür. En yaşlı seçmen grubu hariç tüm yaş gruplarında ve meslek kollarında birinci çıktılar. İşçilerin yüzde 66 gibi ezici bir bölümü bu partiye yöneldi. Sadece yüksek gelirli, lüks semtlerde oturup vicdanını rahatlatmak adına Yeşiller partisine oy veren tuzu kuru akademisyen elitler arasında zayıflar. Dolayısıyla AfD artık klasik anlamda bir halk partisi niteliği kazandı. Bu vasıf artık ne Hristiyan Demokratlarda ne de Sosyal Demokratlarda var. AfD geçici bir öfkeyi temsil eden protesto hareketi evresini çoktan geride bıraktı; köklü bir kemik seçmen kitlesi inşa etti. Orta sınıf ve zanaatkarlar da statü kaybı korkusuyla bu yapıya sığınıyor. Kapitalizmin kriz üretmediği yanılsaması sadece refah dönemlerinde büyüyenlerin inandığı bir yalandır. İnsanlar ekonomik çöküş tehlikesini iliklerine kadar hissediyor.”

AfD’nin piyasa odaklı, sert bir kapitalist programa sahip olduğunu ve halkın ekonomik sorunlarına gerçek bir çözüm sunamayacağını vurgulayan Amar, partinin güvenlik ve göç üzerinden kurduğu söylemin seçmen korkularını istismar ettiğini belirtti.

“AfD iktidara yaklaştıkça batı sistemine boyun eğer”

AfD’nin dış politika ve güvenlik konularındaki savaş karşıtı söylemlerine güvenilemeyeceğini ifade eden Amar, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni örneğini hatırlattı.

AfD liderliğinin iktidara yaklaştığı anda uluslararası güvenlik mimarisine entegre olacağını dile getiren Amar, şunları kaydetti:

“AfD’nin savaşa karşı olduğu ve Rusya ile barış istediği yönündeki açıklamaları kayıtlarda yer alıyor ancak bu çizginin iktidar basamaklarında korunabileceğine inanmıyorum. Batı ve NATO sistemi, yeni yükselen siyasi hareketleri ehlileştirme konusunda son derece acımasız mekanizmalara sahiptir. Giorgia Meloni İtalya’da bu gerçeği gördü ve sistem dışına itilmemek adına Ukrayna ile NATO politikalarına tam uyum sağladı. AfD de iktidara ortak olduğunda benzer şekilde boyun eğecektir. Alice Weidel gibi figürler sisteme uyum sağlamakta zorluk çekmez. Tino Chrupalla gibi isimler samimi olsa dahi marjinalleştirilir. Üstelik Almanya’da devasa bir askeri-sanayi kompleksi kuruluyor. Önümüzdeki yıllarda bu sektöre en az 500 milyar avro aktarılacak. Rheinmetall ve teknoloji şirketleriyle masaya oturacak bir AfD hükümetinin silahlanma yarışını durduracağını düşünmek hayalperestliktir. Zorunlu askerliği ve baskıcı devlet mekanizmalarını savunan bir hareket, militaristleşmeyi geriye saramaz.”

Sahra Wagenknecht İttifakı’nın savaş karşıtı tutumunda samimi olduğunu ifade eden Amar, Almanya’nın yeniden silahlanma politikalarıyla kendi sonunu hazırladığını belirtti.

“Berlin yönetimi ulusal çıkar nihilizmine sürüklendi”

Almanya Başbakanı Friedrich Merz ve koalisyon ortaklarının Rusya politikasını rasyonel temellerden kopmuş bir intihar çizgisi olarak nitelendiren Amar, hükümetin Alman halkının çıkarlarını feda ettiğini vurguladı.

Doç. Dr. Amar, Berlin’in benimsediği stratejik körlüğü şu sözlerle eleştirdi:

“Berlin yönetiminin Ukrayna krizinde izlediği tutum, Almanya’nın tanımlanabilir hiçbir ulusal çıkarıyla bağdaşmıyor. Karar vericiler tam anlamıyla bir ulusal çıkar nihilizmine sürüklendi. Rusya ile Ukrayna arasındaki çatışmanın kökleri karmaşıktır. Moskova 2022 yılının Şubat ayında büyük bir saldırı başlattı ancak bu krizin fitili Batı ittifakı tarafından ateşlendi. 2022 yılının ilk aylarında barış masası kurulmuşken Batı bu anlaşmayı engelledi. Berlin kendi bağımsız duruşunu geliştirmek yerine tamamen Washington’ın güdümüne girdi. Rusya’yı canavarlaştırıp rasyonel gerekçelerini dinlemeyi reddettiler. Ukrayna’da beş yıl yaşamış ve akıcı şekilde Ukraynaca konuşan bir tarihçi olarak biliyorum ki o ülke tepeden tırnağa yolsuzluk batağındadır. Kendi halkının iliğini sömüren bir yönetime Almanya bugüne kadar resmi verilere göre en az 100 milyar avro para akıttı. Gerçek rakamın çok daha yüksek olduğunu tahmin ediyorum. Rusya ile açık bir savaş riskini göze alarak ülkeyi felakete sürüklüyorlar. Yurttaşların ‘Bu hükümet bizi temsil etmiyor’ hissi sonuna kadar haklı bir tespittir.”

Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock’un Rusya ile doğrudan savaş halinde olunduğuna dair beyanlarını hatırlatan Amar, diplomasinin tamamen dışlanmasının kabul edilemez bir sorumsuzluk olduğunu kaydetti.

“İstanbul görüşmelerini Boris Johnson baltaladı”

Krizin diplomasi yoluyla çözülebileceği kritik kavşakların Batılı liderler eliyle sabote edildiğini belirten Amar, 2014 yılından bu yana kaçırılan fırsatları sıraladı.

Çözümün defalarca masadan döndüğünü ifade eden Amar, tarihi süreci şöyle özetledi:

“İlk büyük kırılma 2014 yılının Şubat ayında Kiev’de yaşandı. Viktor Yanukoviç yönetimi ile muhalifler arasında imzalanan geçiş anlaşması ertesi gün çiğnendi. Batı o dönem Rusya ile birlikte hareket edip anlaşmanın arkasında dursaydı, Kırım dahi Ukrayna sınırları içinde kalmaya devam edecekti. İkinci büyük fırsat 2015 yılındaki Minsk 2 mutabakatıydı. Ukrayna yönetimi Batı’nın teşvikiyle bu metni adım adım sabote etti. Yıllar sonra Angela Merkel ve François Hollande, Minsk anlaşmalarını sadece Ukrayna’ya zaman kazandırmak amacıyla imzaladıklarını açıkça itiraf etti. Üçüncü fırsat 2021 yılının sonunda Rusya’nın sunduğu kapsamlı güvenlik mimarisi taslaklarıydı. Batı bu talepleri kibirle geri çevirdi. Nihayet 2022 yılı baharında önce Belarus’ta ardından İstanbul’da taraflar barışa çok yaklaştı. Ancak dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson tüm Batı adına Kiev’e giderek Volodimir Zelenskiy’e ‘Anlaşmayı imzalama, savaşa devam et’ talimatını verdi. Sonuçta yüz binlerce Ukraynalı yaşamını yitirdi, ülke harabeye döndü ve bugün gelinen nokta 2022’de elde edilebilecek şartların fersah fersah gerisinde kaldı.”

İstanbul’da kaçırılan barış fırsatının faturasının hem Ukrayna halkına hem de ekonomik yıkımla yüzleşen Avrupa kıtasına kesildiğini vurgulayan Amar, Batı’nın krizden çıkış yollarını kasten tıkadığını kaydetti.

“Bu kez Rosenberg için değil, batı için savaşa gidiyorlar”

Almanya’da yükselen militarizmin geçmişteki Prusya veya Nazi dönemi kalıplarından farklı bir karaktere büründüğünü ifade eden Doç. Dr. Amar, bunu Yeni Alman Militarizmi olarak kavramsallaştırdığını belirtti.

Toplumun zihinsel bir dönüşüme zorlandığını vurgulayan Amar, şu değerlendirmeleri yaptı:

“Eski Alman militarizmi son derece içe dönük, nasyonalist ve dünyadan yalıtılmış bir yapıdaydı. Almanlar bütün dünyaya karşı tek başına savaşıyordu. Bugün karşı karşıya kaldığımız yeni Alman militarizmi ise çok daha sinsi, kibirli ve tehlikelidir. Çünkü bu militarizm, Batılılaşmış, sözde erdemli ve aydınlanmış olma iddiasıyla pazarlanıyor. Kendilerini Batı değerler topluluğunun öncüsü sayıyorlar. Artık Alfred Rosenberg’in ırkçı safsataları veya Adolf Hitler’in Kavgam kitabındaki doğu imparatorluğu hayalleri için savaşa gitmiyorlar; liberal tarihçiler Timothy Snyder ve Anne Applebaum’un söylemleri uğruna cepheye koşuyorlar. Kendilerini ahlaken o kadar üstün görüyorlar ki, bu kez NATO ile birlikte Rusya’yı yenebilecekleri yanılsamasına kapılıyorlar. Hristiyan Demokrat politikacı Roderich Kiesewetter’in ‘Rusya tıpkı Almanya’nın 1945’te öğrendiği gibi kaybetmeyi öğrenmeli’ sözü bu hastalıklı zihniyetin özetidir. İkinci Dünya Savaşı’nda 27 milyon insanını kaybetmiş bir halka bu kibri sergilemek cehaletin zirvesidir. Rusya’yı geçmişte kendilerinin oturduğu dışlanmış medeniyetsiz düşman rolüne sokarak rahatlamaya çalışıyorlar.”

Tarihçi Sönke Neitzel gibi isimlerin televizyon ekranlarında fedakarlık ve vatan uğruna can verme kavramlarını yeniden meşrulaştırmaya çalıştığını söyleyen Amar, askeri yetkililerin toplumu savaşa hazırlamak amacıyla okullara ve medyaya yoğun biçimde müdahale ettiğini kaydetti.

“Amerikan imparatorluğu içeriden paslanıyor ve çöküyor”

Küresel jeopolitikte ABD hegemonyasının geri döndürülemez bir zayıflama sürecine girdiğini belirten Amar, Washington’ın bu gerilemeyi şiddet ve ekonomik terörle perdelemeye çalıştığını kaydetti.

ABD’nin müttefiklerini dahi hedef alan ekonomik yaptırımlarına dikkat çeken Amar, şunları aktardı:

“Amerika Birleşik Devletleri sistemi derin bir yapısal kriz içindedir. Washington yönetimi hem hasmı olan İran’a hem de en sadık müşterisi konumundaki Kanada’ya aynı ekonomik savaş aygıtlarıyla saldırıyor. Donald Trump yönetimi Kanada’yı aşağılayıcı gümrük tarifeleriyle tehdit ederken, Hazine Bakanı Scott Bessent İran’ı ekonomik abluka yoluyla boğma politikasını yürütüyor. Yaptırımların rejimleri değil, doğrudan halkları hedef aldığı apaçık bir gerçektir; amaç insanları çaresiz bırakıp isyana kışkırtmaktır. İran iki kez askeri saldırıları püskürterek savunma zaferi kazandı. Amerikan hegemonyasının sahada tıkandığı görülüyor. Uçak gemilerinde yaşanan lojistik ve insani skandallar bu çürümenin en somut göstergesidir. Aylarca denizde kalan USS Abraham Lincoln gemisinde hijyen, kanalizasyon ve gıda sistemleri çöktü. Uçak gemileri Amerikan askeri gücünün dünyaya dehşet saçan en temel sembolüdür. Bu sembolün içeriden çürümesi, imparatorluğun paslandığını açıkça belgeliyor.”

Sovyetler Birliği’nin çöküş sürecini Mihail Gorbaçov liderliğinde insani ve barışçıl bir uzlaşıyla yönettiğini hatırlatan Amar, ABD’nin gerileyişini kabullenmek yerine yıkıcı savaşlara sarılacağı ve bunun dünya için çok daha tehlikeli sonuçlar doğuracağı uyarısında bulundu.

Avrupa’nın 450 milyonluk nüfusu ve modern ekonomisiyle bağımsız bir savunma kapasitesi geliştirebileceğini dile getiren Amar, kıtanın kurtuluşunun Washington’a bağımlılığı bitirmekten, Rusya ve Çin ile rasyonel komşuluk ilişkileri kurmaktan geçtiğini ifade etti.

“Yöneticilerin çılgın savaşlarına katılmamak meşru haktır”

Gençlik yıllarında Batı Almanya ordusunda bizzat görev aldığını hatırlatan Amar, mevcut şartlar altında zorunlu askerlik veya orduya katılım çağrılarına kesinlikle itaat edilmemesi gerektiğini söyledi.

Bireysel direniş ve sivil itaatsizliğin meşru bir hak olduğunu vurgulayan Amar, sözlerini şöyle tamamladı:

“Gençken orduda görev yaptım, pasifist değilim ancak bugünkü tabloda hiçbir askeri çağrıya icabet etmem. İnsanların kendilerini Friedrich Merz, Carsten Breuer veya Johann Wadephul gibi isimlerin çılgın savaş heveslerine teslim etmesi akıl kârı değildir. Askeri birliğe kaydolup emir beklemek, yukarıdaki fanatiklere savaşa hazır bir piyon daha sunulduğu mesajını verir. Bir yurttaş olarak, yöneticiler ülkeyi anlamsız bir yıkıma sürüklüyorsa orada dur demek ve emirlere itaatsizlik etmek ahlaki bir görevdir. Almanya ayrıca İsrail’in Gazze’deki eylemlerine sağladığı destek nedeniyle Uluslararası Adalet Divanı önünde suç ortaklığı davasıyla karşı karşıyadır. Bu gerçekler ışığında halkın militarist histeriye teslim olmaması hayati önem taşır.”

Doç. Dr. Tarik Cyril Amar, Berlin’deki elitlerin akıl dışı gerilim politikalarına karşı barış ve egemenlik zemininde bir direncin örgütlenmesi gerektiğini ifade ederek mülakatını sonlandırdı.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Saksonya-Anhalt hezimeti sonrası Merz’e parti içinden uyarı

Yayınlanma

Bavyera Başbakanı Markus Söder, aşırı sağcı AfD’nin Saksonya-Anhalt eyaletindeki tarihi zaferinin ardından Almanya’nın derin bir kriz içinde olduğunu söyledi. İktidardaki CDU’nun oylarının yüzde 17,2’ye gerilemesi Başbakan Friedrich Merz üzerindeki siyasi baskıyı artırırken, parti tabanından hükümetin siyasi çizgisini değiştirmesi yönünde çağrılar yükseliyor.

Bavyera Eyaleti Başbakanı Markus Söder, Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinde aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisinin elde ettiği zaferin ardından ülkenin genel bir kriz içinde olduğunu söyledi.

Bild gazetesine mülakat veren Söder, iktidardaki koalisyonun yaşadığı hezimetin yalnızca hükümet ortaklarını değil, tüm Almanya’yı kapsayan bir buhrana işaret ettiğini dile getirdi.

Hristiyan Demokrat Birlik’in (CDU) sandıktaki kaybı sonrasında Başbakan Friedrich Merz’in siyasi geleceğinin “kurtarılıp kurtarılamayacağı” yönündeki soruyu yanıtlayan Söder, meselenin hükümetin ötesine geçtiğini belirterek, “Burada konu bir koalisyon krizi değil, Almanya krizidir” değerlendirmesini yaptı.

Başbakan Merz’in görevden ayrılabileceğine yönelik söylentilere de değinen Söder, başında olduğu Hristiyan Sosyal Birlik’in (CSU) böyle bir süreci tetiklemeyeceğini kaydetti.

CDU cephesinden bu yönde bir adım gelip gelmeyeceği sorusunu ise yanıtsız bırakan Bavyera Başbakanı, pes etmenin Merz’in karakterine uymayacağını vurguladı.

Söder ayrıca federal hükümetin 2029 yılına kadar görevde kalmasını umduğunu sözlerine ekledi.

AfD Saksonya-Anhalt’ta tarihi zafer elde etti

AfD, 7 Eylül’de Saksonya-Anhalt Eyalet Parlamentosu için yapılan seçimlerde oyların yüzde 43,8’ini alarak birinci parti çıktı. İktidardaki CDU ise yüzde 17,2 oy oranında kalarak 1998 yılındaki tarihi dip noktasının dahi gerisine düştü.

Seçim sonucunun netleşmesiyle CDU Genel Sekreteri Franziska Hoppermann, sağ partiyle herhangi bir işbirliği ihtimalini dışladı. Hoppermann, aşırılık yanlılarıyla ve özellikle aşırı sağcılarla hiçbir koşulda ortak çalışma yürütmeyeceklerini açıkladı.

Avrupa Parlamentosu’nda AB bütçesinin harcanmasını denetleyen Bütçe Kontrol Komitesi (CONT) üyesi olan Yeşiller Partili parlamenter Daniel Freund ise, AfD’nin iktidara gelmesi sebebiyle Avrupa Komisyonu’nun Saksonya-Anhalt eyaletine sağlanan fonları kesebileceğini kaydetti.

Parti içinden Merz yönetimine açık mektup

Berlin yakınlarındaki Grossbeeren CDU teşkilatı, 10 Eylül’de 33 parti üyesinin imzasıyla Başbakan Merz’e açık bir mektup göndererek mevcut siyasi çizginin gözden geçirilmesini istedi.

Mektupta, Saksonya-Anhalt seçimlerinde AfD’nin kazandığı zafer ile CDU’nun uğradığı hezimetin bir tesadüf olmadığı vurgulandı.

Seçmenlerin partiye ve güncel meseleleri çözme yeteneğine duyduğu güveni yitirdiğini savunan teşkilat mensupları, Merz’in vadettiği reformların sahada somut bir karşılık yaratmadığına dikkat çekti. İtirazlara rağmen mektup metninde başbakanın istifası talep edilmedi.

Gelişmelerin ardından Bloomberg, konuya yakın kaynaklara dayandırdığı haberinde, parti tabanındaki hoşnutsuzluğa ve Saksonya-Anhalt yenilgisinin yarattığı siyasi baskıya rağmen Merz’in başbakanlık koltuğunu korumakta kararlı olduğunu yazdı.

Okumaya Devam Et

Avrupa

İngiltere, 258 milyar sterlinlik altyapı harcama açığıyla karşı karşıya

Yayınlanma

Planlanan 258 milyar sterlinlik kamu altyapı yatırımlarını finanse etmek amacıyla, İngiltere’deki her yetişkinin yılda 590 sterlin ek vergi ödemesi gerekecek.

Özel sektör öncülüğündeki Kamu-Özel Ortaklığı Komisyonu Başkanı Sir John Armitt, Thames Water’ın uzun süredir ertelenen White Horse Barajı gibi hayati öneme sahip projelerin hayata geçirilmesi için, kamu kaynaklarıyla finanse edilmesi durumunda hükümetin altyapı yatırımlarını üçte iki oranında artırması (yani 2030 yılına kadar yılda yaklaşık 25 milyar sterlin) gerektiğini belirtti.

Erken tahliye programı etrafında yaşanan kriz, Birleşik Krallık’ın daha fazla cezaevi kapasitesine ihtiyaç duyduğunu ortaya koyarken, Ofwat ise nüfus artışı ve iklim değişikliğinin önümüzdeki 25 yıl içinde İngiltere’yi günde milyarlarca litre su açığıyla karşı karşıya bırakabileceği konusunda uyarıda bulundu.

Yeni bir kurumla değiştirilmeden önce Ulusal Altyapı Komisyonu’nun son başkanı olan Armitt, hükümetin sıkışık mali durumunun, Birleşik Krallık’ın altyapı harcamalarını ek borçlanma yoluyla finanse etmeye çalışması halinde mali kurallarının “tehlikeye gireceği” anlamına geldiğini belirtti.

Rapora göre bu durum, 2030 yılına kadar borç faiz maliyetlerine yaklaşık 7 milyar sterlin, 2035 yılına kadar 14 milyar sterlin ve 2040 yılına kadar 23 milyar sterlin ek yük getirecek.

Eski Maliye Bakanı Rachel Reeves, altyapı yatırımlarını günlük harcamalardan farklı bir şekilde ele almak için mali kurallarda değişiklik yapmıştı.

Fakat gerekli olacak ek borçlanma, yine de toplam kamu borcunu artıracak.

Altyapı için OBR (Bütçe Sorumluluğu Ofisi) tarzı bir kurum kurulmasını öneren Armitt şunları söyledi:

“Vergi mükellefleri ve kamu sektörünün bu açığı tek başına kapatabileceğine inananlar, kamu maliyesine yeterince bakmamışlardır. Borç faizi, bir devlet dairesi olsaydı, Whitehall’daki dördüncü en büyük kurum olurdu. Birleşik Krallık temel bir seçimle karşı karşıya: Halkın beklediği ve ülkenin ihtiyaç duyduğu altyapıyı sağlamak istiyor muyuz, yoksa istemiyor muyuz?”

Son iki hafta içinde devlet tahvili getirilerindeki artış, hükümetin mali tamponunu daraltmış ve Başbakan Andy Burnham “her posta kodunda büyüme” hedeflerken, Reeves’in halefi John Healey’in kamu bütçesini dengeleme konusundaki baskısını artırmış durumda.

Danışmanlık firması Bradshaw Advisory tarafından yürütülen komisyonun raporunda, Birleşik Krallık’ın G7 ülkeleri arasında en düşük yatırım seviyesine sahip olduğu da ortaya kondu.

Raporda, altyapı projelerinin maliyetini ve teslim süresini azaltmak için Birleşik Krallık’ın planlama sisteminin baştan aşağı yenilenmesi ve siyasi risk kaçınma eğilimi ile diğer düzenleyici engellerin ortadan kaldırılması gerektiği savunuluyor.

Rapora göre, Birleşik Krallık’taki demiryolu projeleri uluslararası ortalamaya kıyasla yüzde 50 daha uzun sürerken, ulusal öneme sahip projelerin teslim süreleri 2009 ile 2019 yılları arasında iki katına çıktı.

Raporda, inşaatı hızlandırmak ve bürokrasinin tehdidini azaltmak için kritik ulusal altyapı projelerine yönelik bir “parlamenter onay oylaması” getirilmesi öneriliyor. Armitt ise bunu hukuki itirazların oluşturduğu “korkunç bir döngü” olarak nitelendirdi.

Komisyon, belirsizliğin “her türlü olası itiraza ve tekrarlanan istişarelere dayanacak şekilde aşırı mühendislik ürünü tasarımlar” ortaya çıkararak altyapı projelerinin maliyetlerini artırdığını belirtti.

Armitt, yatırımlarından kâr elde etmek zorunda oldukları için altyapı inşasında kamu sektöründen daha verimli olan özel yatırımcıların ve geliştiricilerin rolü konusunda Whitehall’da daha fazla pragmatizm çağrısında bulundu.

Ayrıca, sermaye havuzunun çok daha büyük olduğunu savundu. Birleşik Krallık emeklilik fonları trilyonlarca sterlinlik varlığa sahip fakat bunun sadece küçük bir kısmı altyapı projelerine ayrılıyor.

Armitt, altyapı yatırımcılarının son zamanlarda, hükümetin kamu kontrolünü artırma yönündeki çabalarının Birleşik Krallık’ta yatırım yapma heveslerini kırdığına dair endişelerini dile getirdiklerini söyledi.

Bu değişimin yatırımcıları kaçıracağını ileri süren Armitt, Kuzey Denizi petrolüne uygulanan olağanüstü kâr vergisine işaret etti.

Armitt, yatırımcıların, özellikle de emeklilik fonlarının “uzun vadeli kesinlik ve güven istediğini” ekledi.

Geçen hafta ulaştırma grupları ve altyapı yatırımcıları tarafından hazırlatılan ayrı bir Oxford Economics raporu, Birleşik Krallık’ın son 25 yıldır yatırımlar konusunda Yunanistan hariç tüm büyük ekonomilerin gerisinde kaldığını ortaya koydu.

Küresel Altyapı Yatırımcıları Derneği (Global Infrastructure Investor Association) Genel Müdürü Jon Phillips şunları söyledi:

“Özel sermaye doğası gereği hareketlidir . . . Alman, Fransız ve Kanadalı hükümetlerin uluslararası yatırımcıları aktif olarak çekmeye çalıştığı bir dönemde, Birleşik Krallık zemin kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya.”

Bir hükümet sözcüsü, “Birleşik Krallık genelinde ihtiyaç duyulan altyapıyı inşa etmeye yönelik fikirleri” memnuniyetle karşıladıklarını belirtti:

“Bu yasama döneminde, 10 yıllık altyapı stratejisini yayınlamak, özel sermayeyi harekete geçirmek için kamu yatırımlarını 120 milyar sterlin artırmak ve planlama, büyük altyapı projeleri ve düzenlemeler konusunda reformlar gerçekleştirmek dahil olmak üzere, işletmelerin ve yerel liderlerin uzun vadeli kararlar alabilmeleri için ihtiyaç duydukları istikrarı sağlayarak ilerleme kaydettik.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English