Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

İngimasi taktikleri: Crocus City Hall saldırısını kim, nasıl hazırladı?

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Son verilere göre, cuma günü Moskova’daki Crocus City Hall konser salonunu hedef alan silahlı saldırıda can kaybı 137’ye çıktı. RIA Novosti ajansının paylaştığı bilgilere bakmak faydalı olur: Saldırı “para için” yapılmış: Kendisini “vaizin yardımcısı” olarak adlandıran “adı ve soyadı olmayan” bir adamla Telegram üzerinden temasa geçilmiş ve saldırgan, önce yarım milyon ruble, daha sonra “bir milyon civarında” para teklif edildiğini söylüyor. Vaizin adı belirtilmiyor, ancak saldırganlardan biri onun “derslerini ve vaazlarını” dinlediğini ifade ediyor. “Vaizin yardımcısı” saldırının yapılacağı yerin koordinatlarını da kendisi verirken, organizatörler de silahları —Kalaşnikof tüfekleri— temin ediyor. Saldırganlar Moskova’nın kuzeyindeki bir pansiyonda birlikte yaşıyorlar ve birbirlerini pek tanımıyorlar; dört failden ikisi 10 ila 12 gün önce tanışmış. Sorgulamaların parçalarından tutarlı bir resim ortaya çıkmıyor. Bu insanları tam olarak neyin birbirine bağladığı ve hangi saiklere göre hareket ettikleri net değil.

Fakat en nihayetinde saldırının maksadı, Rusya’nın bocalamasına, paniğe kapılmasına ve önceden hazırlanmış planlarını değiştirmesine neden olmaktı.


İngimasi taktikleri: Crocus City Hall’daki trajedinin ardında kim olabilir?

İgor Trifonov

Profile.ru

23 Mart 2024

Bugün, 23 Mart, henüz olay yeri incelemesi başlamamışken ve müfettişler sadece Acil Durumlar Bakanlığı tarafından kendilerine getirilen kayıpların kimliğini belirlerken, ne olduğuna dair sadece ön tahminler olabilir. Herhangi birine odaklanmak için elimizde çok az nesnel veri var. Fakat şimdiden şunun kesin olduğunu söyleyebiliriz: Crocus City Hall ziyaretçilerine yönelik silahlı saldırıyı planlayan ve gerçekleştiren örgütler farklı. Ve bu iki yapı sadece hazırlık düzeyinde farklılık göstermiyor.

Azalya Dolgova’nın adını taşıyan Rusya Kriminoloji Derneği’nin (RCA) terörle mücadele uzmanlarına göre (bu uzmanların çoğu aktif çalışanlar, bu nedenle düşüncelerini isimlerinin gizli kalması koşuluyla paylaştılar), suçun doğrudan failleri, büyük ihtimalle İslamcı aşırılık yanlıları arasından gelen, iyi gizlenmiş bir “uyuyan” terörist hücrenin mensuplarıydı ve silahlar zulalardan çıkarıldı; yani, uzun süredir ve belki de başka amaçlar için hazırlanmış zulalarda uzun yıllar boyunca naftalinlenmiş olarak yatıyorlardı. Bunu, soruşturmanın ilk verileri ve yayımlanan videolarda açıkça görülebilen bazı işaretler —özellikle de atışlar sırasında namlulardan çıkan karakteristik kıvılcımlar— kanıtlıyor.

Failler ingimasi (geri dönmemek üzere yapılan sızma saldırısı) militanları, ölümden korkmayan ama zafer peşinde koşan savaşçılar. Crocus City Hall’a giren suçlular, eylemlerine bakılırsa, özel askeri eğitim almışlardı ama yıllar evvel. Askerlik bilimi son yıllarda kayda değer ölçüde değişti ve askerlerin ve teröristlerin silahlarını tutma şekilleri bile farklı. Buna ek olarak, klasik ingimasi taktiği üç ila yedi kişilik gruplar halinde hareket ederek yürütülür.

Ancak RCA uzmanlarına göre bu saldırı planının geliştirilmesi, en hafif tabirle ingimasi özgü olmayan tamamen farklı bir seviyeyi (kilit mühendislik noktalarının bilgisi, tesislerin içindeki rotaların planlanması, eylemlerin kesin zamanlaması ve görev dağılımı; birisi yangın çıkarır, diğerleri mühendislik iletişimini yok eder ve binaları —ve kilit noktalarda, yangının hemen maksimum etkiye sahip olacağı yerlerde— ateşe verir) gösteriyor. Buna ek olarak, içeri giren militanlar, hala çok sayıda hedefleri olmasına ve cephaneleri tükenmemiş olmasına rağmen hızlı ve fark edilmeden kaçmayı başardılar.

Rusya Kriminoloji Derneği’nden bir uzman, “Akla gelen ilk düşünce, saldırının büyük ihtimalle Hizb-ut Tahrir el-İslami’den İslamcı radikallere sempati duyan, ancak Avrupalı bir yaklaşıma, eğitime ve bilgiye sahip şahıslar tarafından tertip edilen bir ‘uyuyan’ hücre tarafından gerçekleştirilmiş olduğudur. Böyle bir senaryo oldukça mümkün: Suriye ve Afganistan’daki terörle mücadele operasyonları sırasında, başta MI6 ve CIA olmak üzere yabancı istihbarat kurumları, şifreler ve iletişim kanalları da dahil olmak üzere pek çok uyuyan hücrenin verilerini ele geçirmişti. Böyle bir hücreyi ‘uyandırın’, adım adım bir senaryo verin ve bunu anonim ya da sahte bir kişi adına yapın, işte bu kadar, bütün izleriniz kaybolur,” diyor.

Bu durumda, arka plandan tamamen habersiz ve kilit bir rol oynamayan bir grubu kurban etmek ve “biraz para” için sadece kameraların önünde parlatmak da bir Cizvit hamlesidir ama Batılı istihbarat kurumları tarafından denenmiş ve test edilmiştir. Ayrıca bu, dikkatleri diğer örgütlerden başka yöne çekmeyi de sağlar.

Sonuçta, soruşturmanın ilk ve en ön sonuçları Crocus City Hall’da birden fazla örgütün faaliyette olduğunu gösteriyor. Her biri kendi görevini yerine getirdi. Ölülerin toplandığı çeşitli yerler, farklı yerlerde aynı anda ateş edilmesi ve hatta ziyaretçilerin mutlak çoğunluğunun ateşli atmosferden kaçmayı başarması bunun göstergesi.

Elbette, yaşanan her şeyin tutarlı bir tesadüfler zinciri olduğu ortaya çıkabilir ama buna ikna olmak zor.

Uzman, “Kuşkusuz saldırganların konser salonunun teknik servis çalışanları, hatta tüm kompleksin çalışanları arasında suç ortakları vardı. Basit bir gözlemin ortaya çıkaramayacağı şeyleri biliyorlardı; havalandırmanın özellikleri, otomatik yangın söndürme sistemleri, kapıların kilitlenme şekli ve çok daha fazlası. Güvenlik görevlilerinin silahsız olduğu ve silahlı bir saldırıya karşı koymaya hazır olmadıkları gerçeği bile bu suç planlanırken göz önünde bulundurulmuştu,” ifadesini kullandı.

Dahası, suç ortaklarının da “uyuyan” ortaklar kategorisine girmesi muhtemel; günlük hayata alışmışlar, büyük ihtimalle yıllar önce yasal olarak Rusya vatandaşlığı almışlar, yani tüm kontrollerden geçmişler ve radikallerle temaslar da dahil olmak üzere suç addedilecek hiçbir durumda görülmemişler, Rusya’da yasalara uygun olarak yaşıyorlar ve sadece bağlantılar değil, aynı zamanda güvenilirliklerini ispat eden çok sayıda belge de edinmişler.

RCA uzmanına göre saldırının zamanlaması da iyi seçilmişti; yeni seçilen devlet başkanı henüz göreve başlamamıştı, güvenlik birimleri seçim öncesi aylarca süren sıkı çalışmanın ardından biraz rahatlamıştı ve buna ek olarak FSB kurulu, yeni görevlerin tanımlandığı bir toplantı yapmıştı.

Soruşturma bu verilerle tatmin olursa, çok sayıda kurban olmasına rağmen (ne yazık ki artacak) Crocus City Hall’da yaşananlar hukuki açıdan terör eylemi olarak kabul edilmeyecektir. Terör eyleminin amacı, yetkilileri gerekli siyasi kararları almaya zorlamaktır. Ve bu kanıtlanmalıdır. Fakat “uyuyan” hücrenin savaşçıları hedefleri bilmiyor ve hücreyi var eden, donatan ve hazırlayanlarla hiçbir bağı yok.

Ve o zaman bu suç ya toplu katliam ya da silahlı saldırı olarak görülecektir ama trajediyi tertip edenlerin hedeflerinden biri bu olabilir.

Uzmanlara göre, organizatörler yabancı özel istihbarat şirketlerinden biri olabilir; bunlar özellikle devlet çıkarlarını korumak adına kurulmuş, fakat aynı zamanda “hükümetlerini ilgi odağı olmaktan uzak tutan” şirketler. Britanya, ABD ve Türkiye’nin yanı sıra diğer bazı ülkelerde de bu türden şirketler var. Bu şirketlerin karakteristik özelliği, devlet istihbaratı ve karşı istihbarat kurumlarıyla yakın ilişki içinde olmaları ama aynı zamanda doğrudan mali bağlarının olmaması. Uyuyan hücrelerle iletişim kanalları şirkete bu şekilde ulaşmış olabilir.

RCA uzmanı, “Ukrayna güvenlik kurumlarıyla ya da herhangi bir NATO yapısıyla doğrudan bağlantıların izini sürmenin mümkün olmayacağından eminim, bunlar gözlerin mutlak çoğunluğundan gizleniyor,” dedi.

Ancak şu anda bu tahminin yalnızca dolaylı teyitlere sahip olduğu ve yalnızca önceliklerden biri olarak değerlendirilebileceği açıkça anlaşılmalı.

Ne yazık ki Crocus’ta yaşanan trajedinin, insanların toplu olarak bulunduğu yerlerin korunmasına ilişkin ilkeler hakkında bir dizi soruyu daha da alevlendirdiğini belirtmek gerekir. Özellikle de “silahlı bir adamı dışarıda tutma” şeklindeki kısır ilkeyi tam anlamıyla ortaya koydu. Uzmanlar, uzun zamandır bu yaklaşımın “önce korumayı öldürme” seçeneğine karşı işe yaramadığını söylüyor. Ancak Devlet Duma’sında görüşülmekte olan yasa taslağı da dahil olmak üzere mevcut tüm yasalarda bu tez görülebilir; korumalar, güç kullanarak önleme yerine teknik araçlar da dahil olmak üzere tespit etmeye odaklanmıştı. Yaşanan trajedinin de gösterdiği gibi, panik butonu silahın yerini tutamaz.

Yangının söndürülmesi de garip görünüyor; binalara helikopterlerden su atmanın etkisiz olduğu ve yapıların yıkılması (ve suç delillerinin yok edilmesi) nedeniyle daha fazla hasara neden olduğu biliniyor. İlk verilere göre, kurbanların önemli bir kısmı ateşli silah yaralanmalarından değil, yangın tehlikesine maruz kalmaktan ve atılan bodrum katlarını ve ziyaretçilerin saklandığı bazı teknik odaları sular altında bırakan sudan öldü. Operasyonel kurumların telefonlarına, saklanan ve yerlerini çok doğru bir şekilde belirtenlerden toplu çağrılar gelmesine rağmen, neden tam teşekküllü bir yangın keşfi yapılmadığı belli değil. Ne yazık ki birçoğu da oradaydı.

DÜNYA BASINI

‘ABD hegemonyasına direnen bölgesel oyuncular Asya’ya yöneliyor’

Yayınlanma

Yazar

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, yeni küresel güçlerin yükselişi sonrası Orta Doğulu güçlerin ABD hegemonyasına nasıl meydan okumaya başladıklarına ve 7 Ekim’den sonra bu eğilimin neden daha da ivmelendiğine mercek tutuyor:

***

Gazze savaşı bölgeyi nasıl Doğu’ya itiyor?

Hassan Ahmadian ve Hesham Alghannam

ABD’nin İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşına verdiği tereddütsüz destek bölgede acı bir tat bıraktı. İsrail’in devam eden saldırıları karşısında Batı’nın çifte standart uyguladığı düşüncesiyle sadece Arap dünyasında değil, Küresel Güney’de de öfke giderek artıyor. Ateşkes için birleşik bir talep ve kontrolsüz İsrail saldırganlığına yönelik sert eleştiriler var.

ABD, Gazze çatışmalarının başladığı Ekim 2023’ten bu yana İsrail’e verdiği desteği iki katına çıkarırken, Çin ve Rusya gibi ülkeler aynı şeyi yapmamayı tercih etti. Statükodan duyulan hayal kırıklığı, Batılı olmayan güçlere Washington’a daha az önem veren bir bölgesel düzen oluşturmak için yeni teşvikler sağlıyor. En azından bu hoşnutsuzluk, ABD’ye daha az önem verilen yeni bir bölgesel düzen kurmak amacıyla Batı’dan stratejik özerklik taleplerini hızlandıracaktır.

Doğu’ya yöneliş

Son yıllarda bölgesel dinamiklerin ana eğilimlerinden biri de Doğu’ya yöneliş oldu. İran ve Suudi Arabistan Mart 2023’te Çin’in arabuluculuğunda tarihi bir anlaşmaya imza atarak diplomatik ilişkilerini yeniden başlatma kararı aldı. Özellikle Pekin’in bu atılımdaki rolü, Washington’a bölgedeki tek diplomatik ağır sıklet olmadığına dair açık bir mesaj gönderdi.

Hem İran hem de Suudi Arabistan’ın komşularıyla daha iyi ilişkilere öncelik vermek için kendilerine özgü nedenleri var. Tahran için Riyad’la yakınlaşmak, ekonomik ve siyasi ortaklıkları çeşitlendirerek yıllarca süren ABD yaptırımlarının ardından ekonomik izolasyonundan kurtulmak için eşsiz bir fırsat sunuyor.

Donald Trump yönetimi (2017-21) 2018’de, 2015 İran nükleer anlaşmasından çekilip tüm yaptırımları yeniden uygulamaya başladığında İran’ın vahim ekonomik durumu daha da kötüleşti. ABD’nin “azami baskı” kampanyası da Tahran’daki reform yanlısı güçler pahasına İranlı muhafazakarları güçlendirdi ve yeni şartlarda yeni bir anlaşmaya varmak için gerekli olan güveni yok etti.

Trump yönetiminin 2020’de dönemin Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi Bağdat’ta öldürmesi ve ABD Başkanı Joe Biden’ın nükleer anlaşmaya yeniden girmeme kararı, iki hasım arasındaki gerilimi tırmandırdı ve Tahran’daki Amerikan karşıtı duyguları körükledi.

İran’da muhafazakâr Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin 2021’de seçilmesi de ülkenin “Doğu’ya bakma” stratejisinin altını çizdi. Reisi, Doğu ülkeleriyle ilişkilere öncelik verirken Batı’ya karşı sert bir tutum benimseyerek Tahran’ın dış politikasını yeniden şekillendirdi. Bu politikanın temelinde Çin ve Rusya gibi ülkelerin daha güvenilir ortaklar olduğu inancı yatıyor.

Suudi Arabistan için Doğu’ya yönelmek, ekonomisini çeşitlendirmeyi amaçlayan kapsamlı bir reform planı olan iddialı Vizyon 2030’un ayrılmaz bir parçası. Çin, Hindistan ve Rusya; Riyad ile geniş ticari ilişkileri göz önüne alındığında bu vizyonun gerçekleştirilmesinde kilit ortaklar. Moskova ayrıca küresel petrol fiyatlarının istikrara kavuşmasında da önemli bir rol oynuyor. Krallığı tatmin edecek şekilde, bu ülkeler Batılı meslektaşlarının aksine siyasi koşullar dayatmadan ortak teknolojik projelere katılmaya hazırlar. Örneğin Pekin’in bu konudaki desteği Riyad’ın ekonomisini hidrokarbonlardan uzaklaştırarak çeşitlendirmesine yardımcı olacaktır.

Genel olarak Riyad, Vizyon 2030’un başarısının, özellikle de turistik boyutunun, kısmen daha güvenli bir komşuluk ilişkisine bağlı olduğunun farkında. 2019’da Suudi petrol tesislerine düzenlenen ve Tahran’ın suçlandığı ancak Husiler olarak bilinen Yemenli Ensarullah hareketinin üstlendiği saldırılar bir dönüm noktası oldu.

Krallık, ABD’nin harekete geçmemesi karşısında şok oldu ve daha önce düşündüğünden daha fazla kendi başına olduğunu fark etti. O zamandan beri Suudi Arabistan bölgesel rakipleriyle ilişkilerini yeniden ayarladı ve Tahran ile Washington arasındaki herhangi bir çatışmadan kendisini izole etmek için İran ile daha dostane ilişkilere öncelik verdi. Buna karşılık ABD, İran’ın etkisine karşı koymak için Arap devletleri arasında bir güvenlik ittifakı kurma çabaları da dahil Tahran’a karşı agresif tutumunu sürdürdü.

Yine de Suudi Arabistan, ABD ile güçlü güvenlik ilişkisini sürdürme konusunda hâlâ istekli. Ancak bu incelikli strateji, Krallık’ın ABD’nin hedefleriyle tam olarak uyumlu olmayan ve sadece Suudi çıkarlarını önceleyen daha dengeli bir dış politikaya olan bağlılığını yansıtıyor.

Müttefikleri kaybetmek

Gazze savaşının patlak vermesi, ABD’nin bölgenin çeşitli aktörleri nezdindeki güvenilmezliğini gözler önüne serdi. İlk olarak, Biden yönetiminin İsrail’e yönelik taraflı tutumu -çatışmanın tırmanması gerçek bir tehdit oluştursa bile- ABD’nin bir arabulucu olarak güvenilirliğine önemli ölçüde zarar verdi.

Geçmişte, Washington’un Tel Aviv’le yakın ilişkilerinin siyasi bir çözüme ulaşmak için avantaj sağlamak açısından gerekli olduğu argümanına rastlamak alışılmadık bir durum değildi. Batılı olmayan ülkeler artık büyük ölçüde ABD’yi İsrail’in askeri eylemlerini dizginlemek konusunda hem isteksiz hem de muhtemelen yetersiz olarak gördüklerinden bu mantık geçerliliğini yitirdi. Sonuç olarak Washington’un tarafsız ve güvenilir bir arabulucu olarak konumu her zamankinden daha da zayıfladı.

İkincisi, ABD bölgede kalan siyasi nüfuzunun büyük ölçüde kaybediyor. Her ne kadar Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarını savunsa da Tel Aviv’e 2002 Arap Barış Girişimi doğrultusunda iki devletli bir çözümü ciddi şekilde düşünmesi yönünde eşit derecede baskı yapma çabalarında da bir uyumsuzluk var. Suudi destekli plan, Washington’un vizyonu olarak açıkça ilan ettiği çizgide olduğu için bu durum özellikle üzüntü verici. Ancak ABD, İsrail’e verdiği ekonomik, askeri ya da siyasi desteği hiçbir zaman Arap girişimini desteklemek için kullanmadı.

Paradoksal olarak Tel Aviv için Arap dünyasındaki diplomatik izolasyonunu kırma hedefi, Arap liderleri Filistin meselesinden uzaklaştıran yeni bir norm oluşturmaktı. ABD’nin de bu yaklaşımı zımnen desteklediği görülüyor. Ancak Gazze savaşı, Ekim 2023’ten hemen önce hız kazanan bir süreç olan İsrail ile normalleşmeyi düşünen Riyad için Filistin meselesini müzakere edilemez hale getirdi. Krallık, Filistin devletinin tanınmasına yönelik uygulanabilir bir süreç başlatılmadan Tel Aviv ile bir anlaşmaya yanaşmayacağını belirtti ve Batı baskısının bu pozisyonu değiştirmesi pek olası değil.

Üçüncüsü, ABD bölge ülkeleri arasında bir güvenlik ortağı olarak itibarını kaybediyor. Birçokları için Batı’nın İsrail’e verdiği tam destek anlaşılmaz ve kendi güvenliklerini de tehlikeye atıyor. Bunun başlıca nedeni Gazze savaşının bölgesel dinamikleri kontrolden çıkarma tehdididir. Arap liderler, özellikle Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen’deki silahlı gruplar güçlerini harekete geçirirken ve İsrail kendisini İran’la savaşın eşiğine getiren hedefli suikastlara girişirken, ABD’yi İsrail’in eylemlerini yumuşatmaya çağırdı. Ancak Washington, Tel Aviv’in eylemlerini kontrol altına almak için elindeki kozu anlamlı bir şekilde kullanmaktan kaçınmaya devam ediyor gibi görünüyor.

Sonuç olarak, Asya’ya yönelmek ABD hegemonyasına karşı koymak isteyen bölgesel oyuncular için cazip bir alternatif haline geldi. Batılı olmayan ülkeler Washington’un oyun kurallarına uymaya daha az açıklar ve bu eğilim bölge içi ilişkileri daha da pekiştirecek- özellikle de kilit aktörler farklılıklardan çok benzerlikler buldukça. ABD’nin çifte standart uyguladığı algısı yeni olmasa da değişen küresel düzende Batılı olmayan ülkelerin buna meydan okuma istekliliği arttı.

Önceleri, ABD tek süper güç olarak görüldüğü için bölgesel aktörler statükoyu tahammül ediyordu. Ancak Doğu’da yeni küresel güçlerin yükselişiyle birlikte bu aktörler, Ukrayna üzerinde Rusya’nın savaşı konusundaki ABD’nin ahlaki argümanlarını pasif bir şekilde kabul ederken Gazze’deki acıya sessiz kalmak için hiçbir neden görmüyorlar. Mevcut eğilim devam ederse, Batı’nın uzun süredir baskın olduğu bir bölgedeki etkisi azalacaktır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Eski CFR Başkanı Richard Haass yazdı: İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İran’a yanıt vermeye hazırlanan İsrail’in önündeki seçeneklere ve bu seçeneklerin olası sonuçlarına odaklanıyor. Makalenin temel argümanı, İsrail’in atacağı her adımın belli bir bedeli olacağı. Soru, hangi seçeneğin bedeli daha katlanılabilir?

***

İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

En az kötü seçenekler statükoya geri dönmek ya da askeri hedeflere yönelik sınırlı bir saldırı gerçekleştirmektir.

Richard Haass

İran cumartesi günü İran, Irak, Suriye ve Yemen’deki mevzilerinden İsrail’e insansız hava araçları, seyir füzeleri ve balistik füzelerden oluşan bir yaylım ateşi başlattı. Bu, Suriye’deki bir İran diplomatik yerleşkesinde üst düzey Kudüs Gücü subaylarını öldüren İsrail saldırısına misillemeydi.

Saldırı başarısız olsa da yine de bir sınırı aştı. Bu, İsrail’e yönelik İran’dan gelen ve İran ordusu tarafından gerçekleştirilen ilk saldırıydı. Daha önce İran’ın İsrail’e karşı savaşı gölgede, çoğunlukla İran’ın desteğiyle de olsa ülke dışında faaliyet gösteren Hizbullah ya da Hamas gibi vekil güçler aracılığıyla gerçekleşmişti.

Muhtemelen bu saldırının amacı İsrail’in gelecekteki saldırılarını caydırmak ve İsrail’in artık üst düzey İranlı askeri liderleri cezasızlıkla hedef alamayacağı mesajını vermekti. Bu hedefe ulaşma olasılığı düşük olsa da diğer etkileri belirginleşiyor. İlk olarak, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya siyasi bir can simidi atarak ülkeyi İran’a karşı toparlama fırsatı verdi. Daha önce İsrail ile Batılı ortakları arasında derin görüş ayrılıkları ortaya çıkmış olsa da bu hafta sonu İsrail’i savunmaya geldiler. Bazı Körfez ülkelerinin İsrail’e, İran’ın saldırısıyla ilgili kritik istihbarat sağladığına dair doğrulanmamış haberler var.

Asıl soru İsrail’in ve aslında tüm Orta Doğu’nun bundan sonra nereye gideceği. İran’ın işlerin eski haline dönmesini, yani gizli ya da vekiller aracılığıyla yürütülen dolaylı bir savaş istediği açık. ABD de olayların sakinleşmesini istiyor. Beyaz Saray’ın ihtiyacı olan son şey Orta Doğu’da daha geniş çaplı bir savaş – özellikle de İran’ın Hürmüz Boğazını deniz taşımacılığına kapatma kabiliyetine sahip olduğu düşünüldüğünde – ki bu petrol fiyatlarında artışı tetikleyecek ve Başkan Joe Biden’ın ülkesinde karşı karşıya olduğu enflasyonist baskıları artıracaktır.

Biden yönetiminin, başarılı hava savunmasının ardından İsraillilere “zaferi kabul etmelerini” tavsiye ettiği bildirildi. Şimdi asıl soru İsrail’in Amerikan tavsiyesine kulak verip vermeyeceği (Hamas’a karşı savaşında yapmadığı bir şey) ve işleri olduğu gibi bırakıp bırakmayacağı.

Genel olarak İsrail’in seçenekleri şöyle: hiçbir şey yapmamak; İran’a karşı dolaylı savaş yürüterek statükoya geri dönmek; İran içinde saldırıyla bağlantılı askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemek; ya da İran’ın bilinen nükleer tesisleri de dahil büyük bir misilleme yapmak.

Bu yazının yazıldığı sırada, İsrail’in hâlâ ne yapacağı ve ne zaman yapacağı konusunda hatırı sayılır bir seçim alanı var; bu, saldırının önemli sayıda İsrailliyi öldürmesi veya değerli askeri hedefleri yok etmesi durumunda sahip olamayacağı bir şeydi.

Hiçbir şey yapmamanın ya da hatta önceki dolaylı savaşa geri dönmenin iyi yanları var. İsrail’in Gazze’ye ve rehinelerin iadesine odaklanmasını sağlar, ekonomik, askeri ve insani maliyetleriyle birlikte daha geniş bir savaşı önler, Amerikalıları yatıştırır ve ülke topraklarına yönelik saldırıları daha da normalleştirecek bir eylemden kaçınır. Ancak İran’a yaptıkları için bir bedel ödetmeyi başaramaz.

Bu nedenle geri adım atmak, önceliği caydırıcılığı yeniden tesis etmek olan hükümet içindeki ve dışındaki İsraillileri tatmin etmeyecektir. Bu da İran’daki askeri hedeflere yönelik sınırlı saldırılar yapılması yönündeki argümanı güçlendiriyor. İsrail’in böyle bir karşılık vermesi İran’ın insansız hava aracı ve füze üretme kabiliyetini (geçici de olsa) azaltabilir ve İsrail’e doğrudan saldırmanın tehlikeli ve maliyetli bir adım olduğu sinyalini verebilir.

Ancak bu tür saldırılar, İran’ın İsrail’e yönelik yeni saldırılarına davetiye çıkarma ve nükleer silahlara sahip olmanın İsraillileri İran topraklarına yönelik gelecekteki saldırılardan caydıracağı inancıyla Tahran’ı nükleer programını hızlandırmaya teşvik etme riski taşıyor.

Bu arada İran’ın bilinen nükleer tesislerine saldırmak büyük bir tırmanma olarak görülecek ve İsrail’i yeniden savunmaya itecektir. Bu da İran’ın nükleer programını İsrail’in tehdit edemeyeceği bir şekilde geliştirme çabalarını iki katına çıkarmasına yol açabilir ki bu da bölgedeki diğer bazı ülkelerin de nükleer silah peşinde koşmasına neden olabilir.

İsrail için en az kötü ve en olası seçenekler ya İran’a karşı dolaylı savaşı sürdürmek ya da ülke içindeki askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemektir. İronik bir şekilde, ikinci seçenek caydırıcılığı yeniden tesis etmek için daha fazla işe yarar, ancak aynı zamanda İran’ın yeni saldırıları ve tırmanma döngüsü riskini artırır.

İsrail’in bir sonraki hamlesi ne olursa olsun, Tahran’da rejim değişikliği olmadığı sürece ki bu İsrail’in ya da Batı’nın gerçekleştiremeyeceği bir şey, İran’ın yarattığı stratejik sorunu çözmenin bir yolu yok. Bu tehdit en iyi ihtimalle yönetilmesi gereken bir sorun. İsrail hükümeti için soru, bunun en iyi nasıl yapılacağıdır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Haaretz yazarı: İsrail ‘çılgın adam’ imajının güvenliğini sağlayacağına inanıyor

Yayınlanma

İsrail’in en köklü gazetelerinden Haaretz’in yazarı, deneyimli gazeteci Zvi Bar’el, İsrail’in İran’ın saldırısına neden yanıt vermek istediğine mercek tutuyor:

***

Hamas ve Tahran Karşısında İsrail’in Elinde Sadece İntikamcı Çılgınlık Kaldı

Zvi Bar’el

İsrail hükümetinin İran’dan almaya bu kadar kararlı olduğu körü körüne intikam kadar gereksiz ve tehlikeli bir eylem yok. Ancak bu olaylar zincirini başlatanın, İran Devrim Muhafızları’nın Suriye ve Lübnan’daki Kudüs Gücü’nün başındaki Muhammed Rıza Zahedi’ye suikast düzenleyen İsrail olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz.

Bu suikastıni ne kadar önemli olursa olsun, Tahran’ın karşılık vermeyeceği önyargısı olmasaydı gerçekleşmeyebileceğini hatırlamak daha da önemli.

Ne de olsa, nükleer programın başındaki Muhsin Fahrizade de dahil nükleer uzmanlarının geçen aralık ayında Suriye’deki İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun istihbarat başkanının; bir ay sonra İran ile Hizbullah arasındaki ilişkilerin koordinatörünün ve yıllar içinde onlarca başka İranlı bilim adamı ve yetkilinin öldürülmesinin ardından kendini dizginledi.

Elbette bunun suçlusu İran’dır. İsrail’i “caydırıcı” olduğu ya da en azından ölçülü olunması gerektiği varsayımına alıştırmıştı. Tıpkı Hamas’ın İsrail’in varlığına uyum sağladığı ve asla topyekûn bir çatışma başlatmayacağı, Hizbullah’ın da İsrail’le mütekabiliyet ilkesine bağlı kaldığı ve oyunu belli kurallara göre oynadığı gibi.

Sonra aniden, ABD Başkan Yardımcısı Spiro Agnew’in ünlü sözünde olduğu gibi, “Piçler kuralları değiştirdi ve bana söylemediler.” Her üst düzey İranlı yetkilinin nerede uyuduğunu, İsmail Haniyye’nin çocuklarının ve torunlarının hangi arabaya bindiğini bilen İsrail, iş düşmanlarının niyetlerini analiz etmeye ve anlamaya geldiğinde ipucu bulamaz hale geliyor.

İsrail Hamas’ın bir saldırı planladığını biliyordu ama bunu gerçekleştireceğine inanmıyordu. Aynı şekilde İsrail, İranlı liderlerin bu kez güçlü bir şekilde karşılık vereceklerini yüksek sesle ve net bir şekilde söylediklerini duydu, ancak Tahran’ın büyük ve benzeri görülmemiş nitelikte doğrudan bir saldırıdan bahsettiğini neredeyse son dakikaya kadar anlamadı.

Görünen o ki, İran’ın yaylım ateşinden bu yana İsrail’de yükselen öfke, başarıyla engellenen saldırının kendisinden değil, İran’ın küstahlığından ve hepsinden önemlisi Zahedi’nin öldürülmesinin sonuçlarını öngöremeyen istihbarat ihmalinden kaynaklanıyor.

İsrailli liderler bu hakaretin bir karşılık gerektirdiğinde ısrarlı. Bir strateji olmadan intikam cazip bir alternatiftir. İntikam olmadan İsrail caydırıcılığını kaybedecek, kendi ülkesinde ve uluslar topluluğunda onurundan bahsetmeye bile gerek kalmayacak. Bu, İran’ı asla unutamayacağı kadar sert vurmak için nadir bir fırsat. Ama bu hükümet hangi caydırıcılıktan ve hangi onurdan bahsediyor?

7 Ekim’deki korkunç felaket ve ortaya çıkardığı başarısızlıklara rağmen, İsrail hala çılgın adam imajının – ağzından köpükler saçan, kontrolsüz bir şekilde her yöne saldıran ve keyfi olarak yıkıp öldüren bir ülke imajının – kendi güvenliğini sağlayacağına inanıyor. Ancak onu bir cüzzamlı haline getiren de tam olarak aynı intikamcı çılgınlıktır. Başbakan tarafından yaratılan ve beslenen iç zayıflığı, caydırıcılık kabiliyetini zayıflatan şeydir.

İsrail’in caydırıcılık ve prestije değil, ABD’ye ve İran saldırısını engellemek için işbirliği yapan ılımlı Arap ülkelerinin beklenmedik desteğine çok büyük borcu var. Şimdi, İsrail’in planladığı kısasa kısas kısır döngüsünün içine düştüklerinin farkındalar.

Ancak hükümetin ve ordu komuta kademesinin çoğunun gözünde, başarılı bir savunma ve İran saldırısının engellenmesi, ardından intikam gelmediği sürece bir başarı olarak kabul edilemez. Doğru olan tam tersi: Etkili savunma caydırıcılık ve güvenliğin vazgeçilmez bir parçasıdır, vahşi bir intikamdan çok daha önemlidir.

Sonuçta, geçen hafta sonu sergilenen savunma kalkanı ve karşı tedbirlere 7 Ekim’de sahip olsaydık, İsrail tarihi çok farklı olurdu. İşte absürtlük burada: Gazze’de intikam almanın savaşın amaçlarını gerçekleştiremediği gerçeğine rağmen, rehineleri serbest bırakmak için hakareti yutmaya ve Gazze’deki savaşı durdurmayı göze almaya hazır halk, ülkenin güvenliğini sağlamanın tek yolunun İran’a karşı intikam almak olduğu yalanını yutmaktan çekinmiyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English