Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

İsrail lobisi “büyük balığı” yakaladı: McKenzie

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, eski CENTCOM komutanı Frank McKenzie’nin ABD’deki en etkili İsrail lobilerinden biri olan Ulusal Güvenlik Yahudi Enstitüsü’ne (JINSA) katılmasının ne anlama geldiğini açıklıyor. Makale, İsrail’in McKenzie’nin komutanlığı döneminde CENTCOM’un yetki alanına dahil edilmesinden JINSA saflarındaki ABD’li komutanlara ve JINSA’nın faaliyetlerine ışık tutuyor:

***

İsrail lobisi büyük balığı yakaladı: Eski CENTCOM komutanı

Yakın zamanda emekli olan General Frank McKenzie, JINSA’nın Orta Doğu’daki Likud yanlısı politikalarına güvenilirlik kazandıracak.

JIM LOBE

İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki savaşında olası savaş suçları ve hatta “makul” soykırım iddialarına ilişkin ciddi endişelere rağmen, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM) eski komutanı Washington’un en şahin İsrail yanlısı kuruluşlarından birinin üyeliğini kabul etti.

Amerika Ulusal Güvenlik Yahudi Enstitüsü (JINSA), geçen hafta CENTCOM’u 2019’dan Nisan 2022’ye kadar yöneten General Frank McKenzie’nin JINSA’nın Gemunder Savunma ve Strateji Merkezi’nde Hertog Seçkin Üyesi olacağını duyurdu.

ABD’nin 21 yıl önce (adı Yahudi Ulusal Güvenlik İşleri Enstitüsü iken) Irak’ı işgal etmesinin başlıca destekçilerinden olan JINSA, İsrail’e İran’ın nükleer tesislerine saldırma imkânı sağlamak ve bunu yapmayı seçmesi halinde desteklemek de dâhil İran’a yönelik daha çatışmacı askeri politikaları da uzun süredir savunuyor.

Grubun başkanı ve CEO’su Michael Makovsky “General McKenzie’nin JINSA’ya katılmasından büyük heyecan ve onur duyuyoruz” dedi: “Eski bir CENTCOM komutanı olarak, JINSA’nın ABD’nin Ortadoğu’daki stratejik zorlukları ve fırsatları ile ABD-İsrail güvenlik ilişkisinin nasıl güçlendirilebileceği konusundaki çalışmalarına paha biçilmez bir kaynak ve katkı sağlayacaktır.”

JINSA’nın basın açıklamasında McKenzie’nin CENTCOM komutanı olarak Ocak 2020’de “İran’ın Kudüs Gücü komutanı General Kasım Süleymani’nin suikastına” nezaret ettiği de vurgulandı.

İsrail yanlısı politikaları desteklemenin yanı sıra, JINSA’nın ana çalışması, yaklaşık 50 yıl önce kuruluşundan bu yana ABD ve İsrail subayları arasında eğitim programları ve değişimler yürütmekten oluşuyor. Mevcut misyon açıklamasına göre “JINSA, İsrail’in 21. yüzyılda ABD’nin en yetenekli ve kritik güvenlik ortağı olduğuna ve güçlü bir Amerika’nın Batı medeniyetinin en iyi garantörü olduğuna inanıyor.”

Mevcut Gazze savaşı sırasında JINSA, diğerlerinin yanı sıra üst düzey İsrailli emekli subayların yer aldığı web seminerleri ve “Demir Kılıçlar Operasyonu” hakkında neredeyse günlük e-posta duyuruları üretti ve bunların neredeyse tamamı İsrail hükümetinin kampanyasının bir versiyonunu yansıtıyor. JINSA ayrıca İsrail’i, uluslararası insan hakları grupları ve BM uzmanlarının, silahlı kuvvetlerinin savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırımdan suçlu olduğu yönündeki artan suçlamalarına karşı savunuyor ki bu suçlamalara ilişkin kanıtlar Ocak ayında Uluslararası Adalet Divanı tarafından “makul” olarak değerlendirildi.

McKenzie kendisini resmi olarak JINSA ile ilişkilendiren ilk eski CENTCOM komutanı olsa da grubun “uzmanlar” listesinde hem SOUTHCOM hem de EUCOM komutanlığı yapmış olan Amiral James Stavridis ve eski AFRICOM komutanı General David Rodriguez de dahil birçok eski bölge komutanı yer alıyor. Diğer uzmanlar arasında EUCOM eski komutan yardımcısı Hava Kuvvetleri Generali Charles “Chuck” Wald da yer alıyor ki kendisi son on yılda önde gelen gazetelerde İran’ın nükleer programına karşı ABD’nin hava saldırıları düzenlemesi çağrısında bulunan bir dizi köşe yazısı yayınladı.

JINSA’nın uzmanları arasında emekli üst düzey subayların yanı sıra, George W. Bush yönetiminde çeşitli görevlerde bulunmuş ve 2003 Irak işgalinin desteklenmesinde önemli roller oynamış olan tanınmış neo muhafazakârlar da yer alıyor. Bu isimler arasında Ulusal Güvenlik Konseyi’nde ABD’nin Orta Doğu politikasını yöneten Elliott Abrams, yalan beyanda bulunmakla suçlanana kadar eski Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin ulusal güvenlik danışmanı olarak görev yapan I. Lewis “Scooter” Libby, Cheney’nin ofisinde Libby’nin yerine geçen John Hannah, Cheney’nin ulusal güvenlik danışman yardımcısı ve daha sonra dönemin Pentagon şefi Donald Rumsfeld’in savunma politikası müsteşarlığını yapan Eric Edelman ve silahların kontrolü ve uluslararası güvenlikten sorumlu dışişleri müsteşarı Robert Joseph.

JINSA’nın direktörü Makovsky gençliğinde İsrail’e taşındı ve daha sonra Rumsfeld’in yönetimindeki Pentagon’da Irak üzerine çalıştıktan sonra Bipartisan Policy Center’da (BPC) dış politika direktörü oldu ve 2008’den itibaren İran üzerine bir dizi olağanüstü şahin rapor hazırlayan bir görev gücünün başına geçti. BPC personelinin ve danışmanlarının çoğunu 2013 yılında devraldığı JINSA’ya taşıdı.

McKenzie’nin JINSA üyeliğini kabul etmesi, kısa bir süre önce CENTCOM’un başında görev yaptığı ve görev alanının Mısır’dan Pakistan ve Orta Asya’ya kadar uzandığı düşünüldüğünde JINSA için gerçek bir fırsat anlamına geliyor. On yıllardır EUCOM’un yetki alanına giren İsrail onun komutası altında (bölgedeki Arap devletlerinin çoğunun düşmanlığı nedeniyle) CENTCOM’a entegre edildi – bu hem İsrail hem de JINSA için önemli bir öncelikti ve Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’in İsrail ile ilişkilerini normalleştirdiği 2020 İbrahim Anlaşmaları ile mümkün oldu. Bir JINSA raporunda belirtildiği üzere İsrail’in CENTCOM’a dahil edilmesi “ABD, İsrail ve bölgedeki Arap ortaklarımız arasında İran ve diğer ciddi ortak tehditlere karşı stratejik ve operasyonel koordinasyon sağlayacaktır.”

Makovsky’nin duyurusunda da belirtildiği üzere McKenzie aynı zamanda Lübnan, Suriye ve Irak’taki Şii milislerin etkili bir organizatörü ve koordinatörü olan Süleymani’nin İsrail istihbaratının da desteklediği bir operasyonla öldürülmesini de yönetmişti. Ve elbette McKenzie’nin IDF ve İsrail’in uzun süredir desteklediği türden otoriter rejimler olan “Arap ortaklarımızın” askeri komuta kademesiyle doğrudan çalışması, JINSA’nın ve örneğin İsrail Hava Kuvvetleri’nin eski bir komutanı ve İsrail Savunma Kuvvetleri’nin üyesi olan Tümgeneral Amikam Norkin ile İsrail’in Gazze savaşı hakkında bir yorumcu olarak JINSA’nın web seminerlerinde düzenli olarak yer alan eski Tümgeneral Yaakov Amidror gibi seçkin İsrailli üyelerinin çalışmalarını geliştirmeye hizmet edebilir.

McKenzie CENTCOM komutanıyken ABD politikalarını kamuoyu önünde sorgulamamaya ya da onlarla çelişmemeye gösterse de emeklilik döneminde daha açık sözlü davrandı. İsrail’in Gazze savaşının başlangıcından Şubat ayının başlarına kadar, Biden yönetiminin Suriye ve Irak’taki İran yanlısı milisler ve Yemen’deki Husi isyancılar tarafından Kızıldeniz’deki gemilere yapılan saldırılara verdiği “duygusal” olarak tanımladığı tepkiyi özellikle eleştirdi. McKenzie, Süleymani suikastının ardından İran’ın “geri adımı” olarak nitelendirdiği durumu hatırlatarak -başkaları bu nitelendirmeyi sorgulayacaktır- Wall Street Journal’ın aşırı şahin görüş sayfalarında şu görüşü savundu: “Caydırıcılığı sağlamak için Tahran’ın anladığı şiddeti uygulamalıyız. …İranlılar sertlikten anlar.”

JINSA’nın neo-muhafazakar fon sağlayıcıları ve uzmanlarının kulağına müzik gibi gelse de McKenzie biraz daha uyumsuz notalar da seslendirdi: Geçen ay CBS News’in “Face the Nation” programında “İran’ın vurulmasını savunmadığını”, ancak bu olasılığı tamamen göz ardı etmediğini açıkladı. JINSA’nın Gazze savaşına yaklaşımıyla daha da uyumsuz bir şekilde, İsrail’in devam eden kampanyasını – özellikle yarattığı korkunç sivil kayıplar ve yıkım nedeniyle değil – daha ziyade liderlerinin “askeri bir mücadele başladığında bir son vizyonu oluşturmada başarısızlığı” nedeniyle dolaylı olarak eleştirdi.

“Ve ben bunun iki devletli çözüm gibi bir şey olması gerektiğini savunuyorum. Oraya gidip Gazze’de bir şeyler yapmak için bölgedeki Arap ülkelerinin yardımına ihtiyacınız olacak. Bence İsrail’in işgali, tüm sonuçlar arasında en az arzu edileni olacaktır” dedi.

Buna karşılık, JINSA ve Abrams’ın benzer şekilde şahin olan Vandenberg Koalisyonu, son zamanlarda bir “son durum” için yaptıkları ortak planı abartıyorlardı. Başta Suudi Arabistan, BAE ve Mısır olmak üzere Arap devletlerinin Gazze’nin yardım, yeniden inşa ve “radikalleşmeden arındırma” süreçlerini denetlemesi (ve finanse etmesi) gerektiği konusunda hemfikir olsalar da, onlara göre güvenlik, “Şerit boyunca askeri hareket özgürlüğünü” koruyacak olan İsrail ile yakın koordinasyon içinde “Orta Doğu dışından yetenekli ulusal güçler ve/veya özel güvenlik yüklenicileri” tarafından sağlanmalı. Ya da başka bir isimle işgal.

İki devletli çözüme gelince, rapor “iki devlet için uzun vadeli bir siyasi ufkun” ilgili herkes tarafından kabul edilmesi gerektiğini kabul ediyor. Ancak “yeniden canlanan bir barış sürecinden” önce bile “zorlu ve uzun bir süreç” öngören rapora göre, “parlak ve kozmetik hızlı düzeltmeler, üst düzey diplomatik manevralar, seçimler ve Batı Şeria ile Gazze’nin yeniden birleşmesi ile acele etmek neredeyse kesinlikle her yönden geri tepecektir.”

Bu arada, Gazze’yi denetlemek için bir araya getirilebilecek “gönüllüler koalisyonu” ne olursa olsun, rapora göre, daha da önemli olan “İran önderliğindeki hegemonyaya karşı ABD-İsrail-Arap çıkarlarının güçlendirilmesine odaklanmalı” ki bu yaklaşım açıkça McKenzie’nin CENTCOM’un güçlü yönlerine açıkça oynuyor.

DÜNYA BASINI

‘ABD hegemonyasına direnen bölgesel oyuncular Asya’ya yöneliyor’

Yayınlanma

Yazar

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, yeni küresel güçlerin yükselişi sonrası Orta Doğulu güçlerin ABD hegemonyasına nasıl meydan okumaya başladıklarına ve 7 Ekim’den sonra bu eğilimin neden daha da ivmelendiğine mercek tutuyor:

***

Gazze savaşı bölgeyi nasıl Doğu’ya itiyor?

Hassan Ahmadian ve Hesham Alghannam

ABD’nin İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşına verdiği tereddütsüz destek bölgede acı bir tat bıraktı. İsrail’in devam eden saldırıları karşısında Batı’nın çifte standart uyguladığı düşüncesiyle sadece Arap dünyasında değil, Küresel Güney’de de öfke giderek artıyor. Ateşkes için birleşik bir talep ve kontrolsüz İsrail saldırganlığına yönelik sert eleştiriler var.

ABD, Gazze çatışmalarının başladığı Ekim 2023’ten bu yana İsrail’e verdiği desteği iki katına çıkarırken, Çin ve Rusya gibi ülkeler aynı şeyi yapmamayı tercih etti. Statükodan duyulan hayal kırıklığı, Batılı olmayan güçlere Washington’a daha az önem veren bir bölgesel düzen oluşturmak için yeni teşvikler sağlıyor. En azından bu hoşnutsuzluk, ABD’ye daha az önem verilen yeni bir bölgesel düzen kurmak amacıyla Batı’dan stratejik özerklik taleplerini hızlandıracaktır.

Doğu’ya yöneliş

Son yıllarda bölgesel dinamiklerin ana eğilimlerinden biri de Doğu’ya yöneliş oldu. İran ve Suudi Arabistan Mart 2023’te Çin’in arabuluculuğunda tarihi bir anlaşmaya imza atarak diplomatik ilişkilerini yeniden başlatma kararı aldı. Özellikle Pekin’in bu atılımdaki rolü, Washington’a bölgedeki tek diplomatik ağır sıklet olmadığına dair açık bir mesaj gönderdi.

Hem İran hem de Suudi Arabistan’ın komşularıyla daha iyi ilişkilere öncelik vermek için kendilerine özgü nedenleri var. Tahran için Riyad’la yakınlaşmak, ekonomik ve siyasi ortaklıkları çeşitlendirerek yıllarca süren ABD yaptırımlarının ardından ekonomik izolasyonundan kurtulmak için eşsiz bir fırsat sunuyor.

Donald Trump yönetimi (2017-21) 2018’de, 2015 İran nükleer anlaşmasından çekilip tüm yaptırımları yeniden uygulamaya başladığında İran’ın vahim ekonomik durumu daha da kötüleşti. ABD’nin “azami baskı” kampanyası da Tahran’daki reform yanlısı güçler pahasına İranlı muhafazakarları güçlendirdi ve yeni şartlarda yeni bir anlaşmaya varmak için gerekli olan güveni yok etti.

Trump yönetiminin 2020’de dönemin Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi Bağdat’ta öldürmesi ve ABD Başkanı Joe Biden’ın nükleer anlaşmaya yeniden girmeme kararı, iki hasım arasındaki gerilimi tırmandırdı ve Tahran’daki Amerikan karşıtı duyguları körükledi.

İran’da muhafazakâr Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin 2021’de seçilmesi de ülkenin “Doğu’ya bakma” stratejisinin altını çizdi. Reisi, Doğu ülkeleriyle ilişkilere öncelik verirken Batı’ya karşı sert bir tutum benimseyerek Tahran’ın dış politikasını yeniden şekillendirdi. Bu politikanın temelinde Çin ve Rusya gibi ülkelerin daha güvenilir ortaklar olduğu inancı yatıyor.

Suudi Arabistan için Doğu’ya yönelmek, ekonomisini çeşitlendirmeyi amaçlayan kapsamlı bir reform planı olan iddialı Vizyon 2030’un ayrılmaz bir parçası. Çin, Hindistan ve Rusya; Riyad ile geniş ticari ilişkileri göz önüne alındığında bu vizyonun gerçekleştirilmesinde kilit ortaklar. Moskova ayrıca küresel petrol fiyatlarının istikrara kavuşmasında da önemli bir rol oynuyor. Krallığı tatmin edecek şekilde, bu ülkeler Batılı meslektaşlarının aksine siyasi koşullar dayatmadan ortak teknolojik projelere katılmaya hazırlar. Örneğin Pekin’in bu konudaki desteği Riyad’ın ekonomisini hidrokarbonlardan uzaklaştırarak çeşitlendirmesine yardımcı olacaktır.

Genel olarak Riyad, Vizyon 2030’un başarısının, özellikle de turistik boyutunun, kısmen daha güvenli bir komşuluk ilişkisine bağlı olduğunun farkında. 2019’da Suudi petrol tesislerine düzenlenen ve Tahran’ın suçlandığı ancak Husiler olarak bilinen Yemenli Ensarullah hareketinin üstlendiği saldırılar bir dönüm noktası oldu.

Krallık, ABD’nin harekete geçmemesi karşısında şok oldu ve daha önce düşündüğünden daha fazla kendi başına olduğunu fark etti. O zamandan beri Suudi Arabistan bölgesel rakipleriyle ilişkilerini yeniden ayarladı ve Tahran ile Washington arasındaki herhangi bir çatışmadan kendisini izole etmek için İran ile daha dostane ilişkilere öncelik verdi. Buna karşılık ABD, İran’ın etkisine karşı koymak için Arap devletleri arasında bir güvenlik ittifakı kurma çabaları da dahil Tahran’a karşı agresif tutumunu sürdürdü.

Yine de Suudi Arabistan, ABD ile güçlü güvenlik ilişkisini sürdürme konusunda hâlâ istekli. Ancak bu incelikli strateji, Krallık’ın ABD’nin hedefleriyle tam olarak uyumlu olmayan ve sadece Suudi çıkarlarını önceleyen daha dengeli bir dış politikaya olan bağlılığını yansıtıyor.

Müttefikleri kaybetmek

Gazze savaşının patlak vermesi, ABD’nin bölgenin çeşitli aktörleri nezdindeki güvenilmezliğini gözler önüne serdi. İlk olarak, Biden yönetiminin İsrail’e yönelik taraflı tutumu -çatışmanın tırmanması gerçek bir tehdit oluştursa bile- ABD’nin bir arabulucu olarak güvenilirliğine önemli ölçüde zarar verdi.

Geçmişte, Washington’un Tel Aviv’le yakın ilişkilerinin siyasi bir çözüme ulaşmak için avantaj sağlamak açısından gerekli olduğu argümanına rastlamak alışılmadık bir durum değildi. Batılı olmayan ülkeler artık büyük ölçüde ABD’yi İsrail’in askeri eylemlerini dizginlemek konusunda hem isteksiz hem de muhtemelen yetersiz olarak gördüklerinden bu mantık geçerliliğini yitirdi. Sonuç olarak Washington’un tarafsız ve güvenilir bir arabulucu olarak konumu her zamankinden daha da zayıfladı.

İkincisi, ABD bölgede kalan siyasi nüfuzunun büyük ölçüde kaybediyor. Her ne kadar Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarını savunsa da Tel Aviv’e 2002 Arap Barış Girişimi doğrultusunda iki devletli bir çözümü ciddi şekilde düşünmesi yönünde eşit derecede baskı yapma çabalarında da bir uyumsuzluk var. Suudi destekli plan, Washington’un vizyonu olarak açıkça ilan ettiği çizgide olduğu için bu durum özellikle üzüntü verici. Ancak ABD, İsrail’e verdiği ekonomik, askeri ya da siyasi desteği hiçbir zaman Arap girişimini desteklemek için kullanmadı.

Paradoksal olarak Tel Aviv için Arap dünyasındaki diplomatik izolasyonunu kırma hedefi, Arap liderleri Filistin meselesinden uzaklaştıran yeni bir norm oluşturmaktı. ABD’nin de bu yaklaşımı zımnen desteklediği görülüyor. Ancak Gazze savaşı, Ekim 2023’ten hemen önce hız kazanan bir süreç olan İsrail ile normalleşmeyi düşünen Riyad için Filistin meselesini müzakere edilemez hale getirdi. Krallık, Filistin devletinin tanınmasına yönelik uygulanabilir bir süreç başlatılmadan Tel Aviv ile bir anlaşmaya yanaşmayacağını belirtti ve Batı baskısının bu pozisyonu değiştirmesi pek olası değil.

Üçüncüsü, ABD bölge ülkeleri arasında bir güvenlik ortağı olarak itibarını kaybediyor. Birçokları için Batı’nın İsrail’e verdiği tam destek anlaşılmaz ve kendi güvenliklerini de tehlikeye atıyor. Bunun başlıca nedeni Gazze savaşının bölgesel dinamikleri kontrolden çıkarma tehdididir. Arap liderler, özellikle Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen’deki silahlı gruplar güçlerini harekete geçirirken ve İsrail kendisini İran’la savaşın eşiğine getiren hedefli suikastlara girişirken, ABD’yi İsrail’in eylemlerini yumuşatmaya çağırdı. Ancak Washington, Tel Aviv’in eylemlerini kontrol altına almak için elindeki kozu anlamlı bir şekilde kullanmaktan kaçınmaya devam ediyor gibi görünüyor.

Sonuç olarak, Asya’ya yönelmek ABD hegemonyasına karşı koymak isteyen bölgesel oyuncular için cazip bir alternatif haline geldi. Batılı olmayan ülkeler Washington’un oyun kurallarına uymaya daha az açıklar ve bu eğilim bölge içi ilişkileri daha da pekiştirecek- özellikle de kilit aktörler farklılıklardan çok benzerlikler buldukça. ABD’nin çifte standart uyguladığı algısı yeni olmasa da değişen küresel düzende Batılı olmayan ülkelerin buna meydan okuma istekliliği arttı.

Önceleri, ABD tek süper güç olarak görüldüğü için bölgesel aktörler statükoyu tahammül ediyordu. Ancak Doğu’da yeni küresel güçlerin yükselişiyle birlikte bu aktörler, Ukrayna üzerinde Rusya’nın savaşı konusundaki ABD’nin ahlaki argümanlarını pasif bir şekilde kabul ederken Gazze’deki acıya sessiz kalmak için hiçbir neden görmüyorlar. Mevcut eğilim devam ederse, Batı’nın uzun süredir baskın olduğu bir bölgedeki etkisi azalacaktır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Eski CFR Başkanı Richard Haass yazdı: İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İran’a yanıt vermeye hazırlanan İsrail’in önündeki seçeneklere ve bu seçeneklerin olası sonuçlarına odaklanıyor. Makalenin temel argümanı, İsrail’in atacağı her adımın belli bir bedeli olacağı. Soru, hangi seçeneğin bedeli daha katlanılabilir?

***

İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

En az kötü seçenekler statükoya geri dönmek ya da askeri hedeflere yönelik sınırlı bir saldırı gerçekleştirmektir.

Richard Haass

İran cumartesi günü İran, Irak, Suriye ve Yemen’deki mevzilerinden İsrail’e insansız hava araçları, seyir füzeleri ve balistik füzelerden oluşan bir yaylım ateşi başlattı. Bu, Suriye’deki bir İran diplomatik yerleşkesinde üst düzey Kudüs Gücü subaylarını öldüren İsrail saldırısına misillemeydi.

Saldırı başarısız olsa da yine de bir sınırı aştı. Bu, İsrail’e yönelik İran’dan gelen ve İran ordusu tarafından gerçekleştirilen ilk saldırıydı. Daha önce İran’ın İsrail’e karşı savaşı gölgede, çoğunlukla İran’ın desteğiyle de olsa ülke dışında faaliyet gösteren Hizbullah ya da Hamas gibi vekil güçler aracılığıyla gerçekleşmişti.

Muhtemelen bu saldırının amacı İsrail’in gelecekteki saldırılarını caydırmak ve İsrail’in artık üst düzey İranlı askeri liderleri cezasızlıkla hedef alamayacağı mesajını vermekti. Bu hedefe ulaşma olasılığı düşük olsa da diğer etkileri belirginleşiyor. İlk olarak, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya siyasi bir can simidi atarak ülkeyi İran’a karşı toparlama fırsatı verdi. Daha önce İsrail ile Batılı ortakları arasında derin görüş ayrılıkları ortaya çıkmış olsa da bu hafta sonu İsrail’i savunmaya geldiler. Bazı Körfez ülkelerinin İsrail’e, İran’ın saldırısıyla ilgili kritik istihbarat sağladığına dair doğrulanmamış haberler var.

Asıl soru İsrail’in ve aslında tüm Orta Doğu’nun bundan sonra nereye gideceği. İran’ın işlerin eski haline dönmesini, yani gizli ya da vekiller aracılığıyla yürütülen dolaylı bir savaş istediği açık. ABD de olayların sakinleşmesini istiyor. Beyaz Saray’ın ihtiyacı olan son şey Orta Doğu’da daha geniş çaplı bir savaş – özellikle de İran’ın Hürmüz Boğazını deniz taşımacılığına kapatma kabiliyetine sahip olduğu düşünüldüğünde – ki bu petrol fiyatlarında artışı tetikleyecek ve Başkan Joe Biden’ın ülkesinde karşı karşıya olduğu enflasyonist baskıları artıracaktır.

Biden yönetiminin, başarılı hava savunmasının ardından İsraillilere “zaferi kabul etmelerini” tavsiye ettiği bildirildi. Şimdi asıl soru İsrail’in Amerikan tavsiyesine kulak verip vermeyeceği (Hamas’a karşı savaşında yapmadığı bir şey) ve işleri olduğu gibi bırakıp bırakmayacağı.

Genel olarak İsrail’in seçenekleri şöyle: hiçbir şey yapmamak; İran’a karşı dolaylı savaş yürüterek statükoya geri dönmek; İran içinde saldırıyla bağlantılı askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemek; ya da İran’ın bilinen nükleer tesisleri de dahil büyük bir misilleme yapmak.

Bu yazının yazıldığı sırada, İsrail’in hâlâ ne yapacağı ve ne zaman yapacağı konusunda hatırı sayılır bir seçim alanı var; bu, saldırının önemli sayıda İsrailliyi öldürmesi veya değerli askeri hedefleri yok etmesi durumunda sahip olamayacağı bir şeydi.

Hiçbir şey yapmamanın ya da hatta önceki dolaylı savaşa geri dönmenin iyi yanları var. İsrail’in Gazze’ye ve rehinelerin iadesine odaklanmasını sağlar, ekonomik, askeri ve insani maliyetleriyle birlikte daha geniş bir savaşı önler, Amerikalıları yatıştırır ve ülke topraklarına yönelik saldırıları daha da normalleştirecek bir eylemden kaçınır. Ancak İran’a yaptıkları için bir bedel ödetmeyi başaramaz.

Bu nedenle geri adım atmak, önceliği caydırıcılığı yeniden tesis etmek olan hükümet içindeki ve dışındaki İsraillileri tatmin etmeyecektir. Bu da İran’daki askeri hedeflere yönelik sınırlı saldırılar yapılması yönündeki argümanı güçlendiriyor. İsrail’in böyle bir karşılık vermesi İran’ın insansız hava aracı ve füze üretme kabiliyetini (geçici de olsa) azaltabilir ve İsrail’e doğrudan saldırmanın tehlikeli ve maliyetli bir adım olduğu sinyalini verebilir.

Ancak bu tür saldırılar, İran’ın İsrail’e yönelik yeni saldırılarına davetiye çıkarma ve nükleer silahlara sahip olmanın İsraillileri İran topraklarına yönelik gelecekteki saldırılardan caydıracağı inancıyla Tahran’ı nükleer programını hızlandırmaya teşvik etme riski taşıyor.

Bu arada İran’ın bilinen nükleer tesislerine saldırmak büyük bir tırmanma olarak görülecek ve İsrail’i yeniden savunmaya itecektir. Bu da İran’ın nükleer programını İsrail’in tehdit edemeyeceği bir şekilde geliştirme çabalarını iki katına çıkarmasına yol açabilir ki bu da bölgedeki diğer bazı ülkelerin de nükleer silah peşinde koşmasına neden olabilir.

İsrail için en az kötü ve en olası seçenekler ya İran’a karşı dolaylı savaşı sürdürmek ya da ülke içindeki askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemektir. İronik bir şekilde, ikinci seçenek caydırıcılığı yeniden tesis etmek için daha fazla işe yarar, ancak aynı zamanda İran’ın yeni saldırıları ve tırmanma döngüsü riskini artırır.

İsrail’in bir sonraki hamlesi ne olursa olsun, Tahran’da rejim değişikliği olmadığı sürece ki bu İsrail’in ya da Batı’nın gerçekleştiremeyeceği bir şey, İran’ın yarattığı stratejik sorunu çözmenin bir yolu yok. Bu tehdit en iyi ihtimalle yönetilmesi gereken bir sorun. İsrail hükümeti için soru, bunun en iyi nasıl yapılacağıdır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Haaretz yazarı: İsrail ‘çılgın adam’ imajının güvenliğini sağlayacağına inanıyor

Yayınlanma

İsrail’in en köklü gazetelerinden Haaretz’in yazarı, deneyimli gazeteci Zvi Bar’el, İsrail’in İran’ın saldırısına neden yanıt vermek istediğine mercek tutuyor:

***

Hamas ve Tahran Karşısında İsrail’in Elinde Sadece İntikamcı Çılgınlık Kaldı

Zvi Bar’el

İsrail hükümetinin İran’dan almaya bu kadar kararlı olduğu körü körüne intikam kadar gereksiz ve tehlikeli bir eylem yok. Ancak bu olaylar zincirini başlatanın, İran Devrim Muhafızları’nın Suriye ve Lübnan’daki Kudüs Gücü’nün başındaki Muhammed Rıza Zahedi’ye suikast düzenleyen İsrail olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz.

Bu suikastıni ne kadar önemli olursa olsun, Tahran’ın karşılık vermeyeceği önyargısı olmasaydı gerçekleşmeyebileceğini hatırlamak daha da önemli.

Ne de olsa, nükleer programın başındaki Muhsin Fahrizade de dahil nükleer uzmanlarının geçen aralık ayında Suriye’deki İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun istihbarat başkanının; bir ay sonra İran ile Hizbullah arasındaki ilişkilerin koordinatörünün ve yıllar içinde onlarca başka İranlı bilim adamı ve yetkilinin öldürülmesinin ardından kendini dizginledi.

Elbette bunun suçlusu İran’dır. İsrail’i “caydırıcı” olduğu ya da en azından ölçülü olunması gerektiği varsayımına alıştırmıştı. Tıpkı Hamas’ın İsrail’in varlığına uyum sağladığı ve asla topyekûn bir çatışma başlatmayacağı, Hizbullah’ın da İsrail’le mütekabiliyet ilkesine bağlı kaldığı ve oyunu belli kurallara göre oynadığı gibi.

Sonra aniden, ABD Başkan Yardımcısı Spiro Agnew’in ünlü sözünde olduğu gibi, “Piçler kuralları değiştirdi ve bana söylemediler.” Her üst düzey İranlı yetkilinin nerede uyuduğunu, İsmail Haniyye’nin çocuklarının ve torunlarının hangi arabaya bindiğini bilen İsrail, iş düşmanlarının niyetlerini analiz etmeye ve anlamaya geldiğinde ipucu bulamaz hale geliyor.

İsrail Hamas’ın bir saldırı planladığını biliyordu ama bunu gerçekleştireceğine inanmıyordu. Aynı şekilde İsrail, İranlı liderlerin bu kez güçlü bir şekilde karşılık vereceklerini yüksek sesle ve net bir şekilde söylediklerini duydu, ancak Tahran’ın büyük ve benzeri görülmemiş nitelikte doğrudan bir saldırıdan bahsettiğini neredeyse son dakikaya kadar anlamadı.

Görünen o ki, İran’ın yaylım ateşinden bu yana İsrail’de yükselen öfke, başarıyla engellenen saldırının kendisinden değil, İran’ın küstahlığından ve hepsinden önemlisi Zahedi’nin öldürülmesinin sonuçlarını öngöremeyen istihbarat ihmalinden kaynaklanıyor.

İsrailli liderler bu hakaretin bir karşılık gerektirdiğinde ısrarlı. Bir strateji olmadan intikam cazip bir alternatiftir. İntikam olmadan İsrail caydırıcılığını kaybedecek, kendi ülkesinde ve uluslar topluluğunda onurundan bahsetmeye bile gerek kalmayacak. Bu, İran’ı asla unutamayacağı kadar sert vurmak için nadir bir fırsat. Ama bu hükümet hangi caydırıcılıktan ve hangi onurdan bahsediyor?

7 Ekim’deki korkunç felaket ve ortaya çıkardığı başarısızlıklara rağmen, İsrail hala çılgın adam imajının – ağzından köpükler saçan, kontrolsüz bir şekilde her yöne saldıran ve keyfi olarak yıkıp öldüren bir ülke imajının – kendi güvenliğini sağlayacağına inanıyor. Ancak onu bir cüzzamlı haline getiren de tam olarak aynı intikamcı çılgınlıktır. Başbakan tarafından yaratılan ve beslenen iç zayıflığı, caydırıcılık kabiliyetini zayıflatan şeydir.

İsrail’in caydırıcılık ve prestije değil, ABD’ye ve İran saldırısını engellemek için işbirliği yapan ılımlı Arap ülkelerinin beklenmedik desteğine çok büyük borcu var. Şimdi, İsrail’in planladığı kısasa kısas kısır döngüsünün içine düştüklerinin farkındalar.

Ancak hükümetin ve ordu komuta kademesinin çoğunun gözünde, başarılı bir savunma ve İran saldırısının engellenmesi, ardından intikam gelmediği sürece bir başarı olarak kabul edilemez. Doğru olan tam tersi: Etkili savunma caydırıcılık ve güvenliğin vazgeçilmez bir parçasıdır, vahşi bir intikamdan çok daha önemlidir.

Sonuçta, geçen hafta sonu sergilenen savunma kalkanı ve karşı tedbirlere 7 Ekim’de sahip olsaydık, İsrail tarihi çok farklı olurdu. İşte absürtlük burada: Gazze’de intikam almanın savaşın amaçlarını gerçekleştiremediği gerçeğine rağmen, rehineleri serbest bırakmak için hakareti yutmaya ve Gazze’deki savaşı durdurmayı göze almaya hazır halk, ülkenin güvenliğini sağlamanın tek yolunun İran’a karşı intikam almak olduğu yalanını yutmaktan çekinmiyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English