Bizi Takip Edin

Dünya Basını

İntermaryum projesi AB’ye alternatif olabilir mi?

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Polonya, yüzyıllardır kayıp imparatorluğunu geri kazanma hayali kuruyor. 1569’da Lublin Birliği’nden doğan ve Polonya Krallığı ile Büyük Litvanya Dükalığını birleştiren devlet Rzeczpospolita iki yüz yıldan fazla sürdü.

Zirve döneminde 990 bin kilometrekarelik bir alana ve 12 milyonluk bir nüfusa sahipti (karşılaştırma yapmak gerekirse, aynı dönemde İspanya’da 7,5 milyon, Britanya’da 5 milyon insan yaşıyordu). Günümüz Polonya’sının yüzölçümü 312 bin 679 kilometrekare. Teoride Polonya, Slav dünyasının merkezi, en büyük Doğu Avrupa imparatorluğu haline gelebilirdi. Yani Rusya’nın yerini alabilirdi.

Tarihçiler hala Polonya’yı neyin yok ettiğini tartışıyor. Modern Polonya’nın anayasası halihazırda devleti ‘üçüncü Rzeczpospolita’ olarak tanımlıyor. Polonya sınırında, ülkenin Lehçe’deki resmi adı olan ‘Rzeczpospolita Polska’ tabelası var. Polonya tarih yazımında 1918’den 1939’a kadar olan dönem ‘II. Rzeczpospolita’ olarak anılır.

Jarosław Kaczyński liderliğindeki Polonya yönetimi, III. Rzeczpospolita’yı başarısız bir proje olarak gördü ve iktidar partisi Hukuk ve Adalet’in (PiS) IV. Rzeczpospolita’yı inşa ettiğini ilan etti. Bu proje dahilinde, Polonya-Litvanya Topluluğu’nun ya da İntermaryum’un yeniden canlandırılması gayesi öne çıkıyor.

Hayal edilen çok uluslu emperyal devletin Baltık, Karadeniz ve Adriyatik Denizleri arasında kalan bölgeleri kapsaması planlanır, Intermarium (Latince “Denizler Arası”) adı da buna işaret eder. Piłsudski’nin I. Dünya Savaşı sonrası yönetimi ise kavramı esneterek kuzeyde Baltık Denizi’nden güneyde Akdeniz ve Karadeniz’e kadar uzatıyordu.

Son yıllarda da ‘Üç Deniz Girişimi’ isimli forumda aralarında Avusturya, Bulgaristan, Hırvatistan, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Macaristan, Letonya, Litvanya, Polonya, Romanya, Slovakya ve Slovenya’nın da bulunduğu ülkeler bir araya geliyor ve İntermaryum fikrinin uygulanmasına yönelik egzersizler yapıyor.

Aşağıda tercümesi verilen makale, Polonya hükümetiyle bağlantılı “Ulusa ve Polonya Cumhuriyeti’ne hakaret suçlarıyla uluslararası arenada mücadele” adlı projenin Sovereignty.pl portalında Marek Jan Chodakiewicz’in imzasıyla yayımlandı. Chodakiewicz, İntermaryum projesinin önündeki engeller ve fırsatları değerlendiriyor.


İntermaryum şimdi: Stratejiler ve taktikler

Marek Jan Chodakiewicz
Sovereignty.pl
10 Haziran 2023

İntermaryum, Ukrayna’daki savaşa yönelik ABD (ve diğerlerinin) yardımlarının kanalı olarak yeniden itibar kazandı

Vladimir Putin, geçtiğimiz günlerde Polonya’nın Ukrayna’daki savaşla ilgili planları —Polonya’nın imparatorluğu İntermaryum’u yeniden kurmak— hakkında görüş bildirdi. İntermaryum ya da Baltık, Karadeniz ve Adriyatik Denizleri arasındaki topraklar, ilk olarak 15. ve 16. yüzyıllarda Polonya’nın kralları olan Litvanya Büyük Dükleri Jagiellonian hanedanı döneminde uygulanabilir bir jeopolitik kavram olarak ortaya çıkmıştı. Bölge, 18. yüzyılda Polonya-Litvanya Topluluğu’nun gerilemesiyle birlikte belirsizliğe gömüldü. Birinci Dünya Savaşı ve Rus, Avusturya-Macaristan ve Prusya/Alman İmparatorluklarının dağılmasının ardından kısa bir süreliğine yerel önemini geri kazandı. Kısa süre sonra Üçüncü Reich ve Sovyetler Birliği tarafından ezildi.

Ancak İntermaryum, kooperatif ve hatta federatif bir oluşum olarak 1989’dan sonra teoride ve pratikte bir kez daha ortaya çıktı. Bunu başarılı kılmak için ne yapılabilir? Bölgesel dayanışma olmalı. Bu amaçla, tabandan gelenler de dahil olmak üzere ilgili tüm tarafların kapsamlı entegrasyonu sağlanmalı. Bu süreçlerden bazıları Ukrayna’daki savaş nedeniyle ve ona rağmen başlamış durumda. Şimdi kısaca geçmişe, bugüne ve geleceğe bir göz atalım.

Polonya-Litvanya Topluluğu’nun mirasçıları

İntermaryum kavramı, 15. yüzyılda Litvanya Büyük Dükalığı ve Polonya Krallığı’nın Jagiellonian hanedanlığına kadar uzanıyor. Sonraki yüz yıl içinde Polonya-Litvanya Topluluğu (Rzeczpospolita) bu fikri devam ettirdi. Varsayım, çok sayıda etnik kökenden gelen soyluları (siyasi zümreyi) ile Topluluğun hem Rusları hem de Osmanlı İmparatorluğu’nu bölgeden uzaklaştırmada önemli bir rol oynamaya devam edeceği ve aynı zamanda Batı Hıristiyanlığının Latin uygarlığının öğrettiği gibi yerel halkların birliğini teşvik edeceği yönündeydi.

Polonya-Litvanya Topluluğu’nun 18. yüzyılın sonunda çökmesi ve ortadan kalkmasıyla birlikte İntermaryum dört imparatorluğun (Romanov, Hohenzollern, Habsburg ve Osmanlı, her ne kadar sonuncusu 1914’e kadar Avrupa’dan neredeyse tamamen çekilmiş olsa da) eline geçtiği için proje geriledi.

Fakat bu arada, Topluluğun mirasçıları özgürlük hayalleri kurmaya devam ederken, mücadelelerinde sadece Res Publica Serenissima’ya değil, aynı zamanda onun daha geniş çerçevesi olan İntermaryum’a da başvuracaklardı. Romantik slogan “Sizin ve Bizim Özgürlüğümüz Adına” büyük ölçüde bu duyguyu ifade ediyordu.

Dört imparatorluk 1918’de nihai olarak çöktüğünde Polonya bir kez daha revizyonist güçler —Almanya ve Sovyet Rusya— arasında bir “ara” blok olarak İntermaryum fikrini yeniden canlandırmaya öncülük etti. Varşova tarafından desteklenen ve Bolşevik karşıtı Rus olmayan tüm milliyetçileri bir araya getiren özgürlük hareketi, İntermaryum ruhunun bir tezahürüydü. 1939’dan sonra bir Polonya-Çekoslovak Federasyonu planı bile vardı.

Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın sonuçları bu hayali bir kez daha suya düşürdü. Sovyetler Birliği İntermaryum’u tamamen işgal etti ve kontrol altına aldı. Bazı uluslar doğrudan işgali tecrübe ederken, diğerleri Moskova’nın emirlerini yerine getiren yerli komünistlerle vekaleten bir işgal yaşadı. En önemli hedeflerden biri bölgenin egemenliğini ve birlikte işbirliği yapma imkanını ortadan kaldırmaktı.

Bölge kombinasyonları

1989’dan sonra Baltık, Karadeniz ve Adriyatik denizleri arasındaki topraklar özgürlüklerine kavuştukça, bazıları bir kez daha bölgesel birlik ve işbirliği fikrine geri döndü. Kendi başlarına Vişegrad üçlüsünü, daha sonra dörtlüsünü ve son olarak da grubu (Polonya, Çekya, Macaristan ve Slovakya) ve benzeri diğer bölge kombinasyonlarını kurdular. Avrupa Birliği’nin vizyonu karşısında ezilmiş olsalar da, kalpleri doğru yerde olsa da kendi vizyon ve kaynaklarından yoksundu.

Doğal olarak Brüksel ve Berlin, İntermaryum gibi AB’ye rakip olarak algılanabilecek alternatif fikir ve yapılara uzun zamandır kuşkuyla bakıyor. Bu nedenle bölgenin kendi koşullarında canlanmasını teşvik etme konusunda hiçbir yardım gelmedi.

ABD, öncelikle “Batı Avrupa” olarak anlaşılan AB’yi görmezden geldi. Yakın zamana kadar Washington, İntermaryum da dahil olmak üzere Sovyet sonrası bölgeyi büyük ölçüde görmezden geldi. Bunun istisnası NATO ve buradaki ülkelerin çoğunun ABD liderliğindeki “terörle mücadeleye” verdiği hizmetlerdi. İntermaryum, kısa bir süreliğine de olsa Amerikan diplomasisi açısından “Yeni Avrupa” haline geldi.

Bu retorik araç Baltık, Karadeniz ve Adriyatik denizleri arasındaki topraklara yönelik yapıcı ve uzun vadeli bir politika izlemekten ziyade Batı Avrupalılara, özellikle de Fransız ve Almanlara yaranmaya hizmet etti. Amerika, bölgeyi öncelikle Brüksel, Berlin ve Moskova’nın prizmasından algılamayı sürdürdü.

Bu durum 2016’da bir ölçüde değişti. İntermaryum kavramı Beyaz Saray’da ilgi görmeye başladı. İki ana öncelik vardı.

İlk olarak, Rusya’nın beklenen saldırganlığına karşı NATO’nun doğu kanadını askeri anlamda güçlendirmek, ABD’nin kaynaklarını Çin’e karşı Pasifik’e kaydırmasına ve Pasifik’e odaklanmasına olanak sağlayacaktı.

İkinci olarak, Polonya, Hırvatistan ve Bulgaristan’da Amerikan gazı ve petrolüyle beslenecek bir enerji merkezi oluşturmak için İntermaryum’un altyapısına yatırım yapmak, Avrupa Birliği ve komşuları için enerji güvenliği sağlamanın en iyi yolu olacaktı. Bu herkes için bir kazan-kazan durumuydu. Amerikalılar para kazanacak, Avrupalılar da Rusya’ya olan enerji bağımlılıklarından kurtulacaktı.

Ne yazık ki 2020 seçimlerinden sonra yeni Amerikan yönetimi bu plandan vazgeçti. Washington, Almanya’yı yatıştırmaya ve Moskova’ya yakınlaşmaya çalıştı. Ancak Kremlin’in 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesinin ardından söylem yeniden değişti.

İntermaryum, Ukrayna’daki savaşta ABD (ve diğerlerinin) yardımının bir kanalı olarak yeniden itibar kazandı. Bu, çoğunlukla askeri konularla ilgili olmak üzere ABD’nin bazı yatırımlarını gerektiriyor. Bu bölge için yeterli değil ve Beyaz Saray’ın bu konuda uzun vadeli bir stratejisinin olmadığı belli.

Yatırım taahhütleri

Orta ve Doğu Avrupa hükümetleri, bu geçici askeri ilgiyi daha kalıcı Amerikan güvenlik ve yatırım taahhütlerine dönüştürmek için durumdan faydalanmaya odaklanmalı.

Bölgedeki tüm ulus devletler ABD ile mümkün olduğunca çok sayıda ikili anlaşma yapmaya çalışmalı. Bu anlaşmalar askeri konuların ötesine geçmeli ve ticaret, altyapı ve diğer projelerle de ilgili olmalı.

Dahası, bu ülkeler kendi aralarında koordine olarak bir ittifak gibi hareket etmeli ve ABD’yi kendilerine ortak çıkarları olan İntermaryum’un birleşik bir varlığı olarak muamele etmeye alışmaya teşvik etmeli. Şu anda bölgedeki herkesi dahil etmeye gerek yok ama eninde sonunda bunu yapmak epey etkili olabilir. Mesela Baltık ülkeleri sadece kendilerini ilgilendiren konularda Beyaz Saray’a karşı tek başlarına hareket edebilirler. Fakat mesele daha evrenselse, sadece kendilerini ilgilendirmiyorsa, daha fazla ağırlık için Vişegrad Grubuna katılmaları için başvurmalılar.

Elbette İntermaryum dayanışması hedefi doğrultusunda çeşitli kombinasyonlarla nasıl çalışılacağını öğrenmek gerekecek. Mesela NATO’nun doğu kanadındaki ülkelerinden oluşan birleşik bir blok sadece ittifak içinde değil, aynı zamanda Amerika ile doğrudan ilişkilerde de daha fazla ilgi görecektir. Benzer şekilde, doğu kanadının AB üyeleri DC ile müzakerelerini koordine etmeli ve gerekirse AB üyesi olmayan katılımcılar, mesela Kuzey Makedonya veya Moldova adına konuşmalılar.

Bu arada, bu yaklaşım dış politikanın yürütülmesiyle ilgili her durum için geçerli olabilir. Mesela Çekya, Küba’daki insan hakları ihlallerine karşı açık sözlü oldu. Prag Havana ile tek başına başa çıkabilir ama yardıma ihtiyaç duyması halinde diğer İntermaryum’daki müttefiklerini de bu davaya dahil etmeli.

Bir başka örnek: Litvanya, Çin ile uzun süredir anlaşmazlık içindeydi. Şimdi, bir süre sonra, diğer Baltık ülkeleri de Pekin’e meydan okuma konusunda Vilnius’a katıldılar. Eğer İntermaryum’un çıkarına olacaksa, diğer ulus devletler de bu çabada Baltık ülkelerinin yanında yer almalı.

İntermaryum’da dayanışmanın ortaya çıkmakta olduğuna dair bazı cesaret verici işaretler var. Mesela Brüksel’de, Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri komünist kitle katliamları ve diğer suçların hesabının sorulmasında inatla ısrar ettiler. Bu durum pek çok Batı Avrupalı solcu ve diğer Marksist savunucuların hoşuna gitmese de İntermaryum bloku şu ana dek Avrupa Parlamentosu’nda sağlam durdu.

Dayanışmanın bir başka işareti de aynı blokun AB içinde Amerikan dostu olma eğiliminde olması. Dolayısıyla Brexit’ten sadece bu nedenle yakınmak gerekir: Büyük Britanya, İntermaryum uluslarıyla aynı şekilde hareket etti. Artık İngilizler yok ve Polonyalılar ve İntermaryum’dan diğerleri, Fransız-Alman ekibinin mevcut Atlantik karşıtlığını dengelemeye yetmiyor.

Fakat İngilizler hala NATO’da. İttifak içinde mümkün olduğunca yakın işbirliği olmalı. Askerler askeri ve kültürel eğitim için rotasyona tabi tutulmalı. Bir İspanyol askerinin Estonya’da geçireceği bir ay, Rus emperyalizminin tehlikesini kavramasına yardımcı olabilir. Bir Çek sınır muhafızının Portekiz’de geçireceği bir süre, Üçüncü Dünya’dan kontrolsüz göçün yarattığı tehdidi yeterince gösterecektir.

Üç konu başlığı

Sonuç olarak, İntermaryum hükümetlerinin işi başından aşkın. Peki ya sıradan insanlar? Seçilmiş liderlerinin rol çalmasına izin vermemeliler. İntermaryum dostu politikacılara oy vermek yeterli değil. Halk aktif olmaya devam etmeli ve faaliyetlerini çeşitli düzeylerde genişletmeli.

İlki, köy ve kasaba düzeyindeki yerel yönetimler, İntermaryum ülkelerinin her birindeki benzer muadillerine ulaşmalı ve bir kardeş şehirler ve kardeş mezralar ağı oluşturmalı (veya güçlendirmeli).

İkincisi, yerel ticaret odaları, işletmeler ve girişimler de aynı şekilde hareket etmeli. Bu, devlete ait (ya da özel, bölgede çok daha az rastlanan) devasa holdinglerin yanı sıra küçük firmaları ve aradaki her şeyi içermeli. Bu hem iş dünyası için hem de insan ilişkileri için iyi olur.

Üçüncüsü, hükümet ve iş dünyası dışında insanlar arası diplomasi olmalı. Mesela Hırvat öğretmenler notlarını karşılaştırmak için Letonya’ya gitmeli. Macar çocuklar Bulgaristan’daki lise futbol turnuvalarına katılmalı. İntermaryum’da istenilen herhangi bir yerde eğitim görmek için yerel burslar verilmeli.

Çok yakında bu tür halk tabanlı çabalar yerel ve tek taraflı olmaktan çıkıp bölgesel ve çok taraflı faaliyetlere dönüşebilir. Yine de İntermaryum halkları arasında tabanda kurulan özel ilişkiler devam edecek ve gelişecektir. Tabandan yukarıya bileşeni, bölgesel dayanışmayı teşvik etmek için çok önemli bir faktör.

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English