Dünya Basını
İsrail’in “Riyad ile normalleşme” spekülasyonu

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, göreve gelir gelmez dış politikada stratejik hedef olarak Suudi Arabistan’la normalleşmeyi koydu. Netanyahu, Suudi Arabistan’ın uluslararası ve bölgesel siyasetteki öncü rolünün İsrail’i izolasyondan kurtaracağını düşünüyor. Öte yandan iç politikadaki sıkışıklığının dış politika başarısı ile hafifleyebileceği hesabını yapıyor.
Ancak Riyad, böyle bir normalleşme için kamuoyu önünde Filistin’in bağımsız devlet olarak kabulünü ön şart koşmaya devam ediyor. Kapalı kapılar ardında ise pazarlık İsrail’le değil ABD ile yürüyor. Washington’un önüne nükleerden, sorgusuz sualsiz silah satışına kadar kabul görmesi imkansıza yakın bir dizi talep listesi sunuyor. Riyad, ABD’nin Suudi-İsrail normalleşmesini neden istediğinin farkında. En önemlisi Orta Doğu’daki liderliğini Çin’e kaptırmamakla ilgili.
Riyad, İsrail’in en sağcı hükümeti ile anlaşarak Arap Müslüman dünyasındaki imajını yok pahasına sarsmak istemiyor. ABD’den taviz koparmadan İsrail’le yapılacak bir anlaşma hele ki Riyad’ın bölgedeki en önemli “sorunu” Tahran ile ilişkilerini normalleştirmeye başladığı düşünüldüğünde Suudiler için mantıksız görünüyor.
Ancak aksi yönde yapılan tüm açıklamalara ve verilen işaretlere rağmen Netanyahu hükümeti Riyad’la anlaşmanın “an meselesi” olduğu yönünde imalarda bulunmaya devam ediyor. Peki İsrail hükümetinin bu spekülasyon politikasının amacı ne?
Washington merkezli Körfez Arap Ülkeleri Enstitüsü’nden (AGSIW) Aziz Alghashian bu soruya yanıt vermeye çalışıyor.
***
İsrail’in İbrahim Anlaşmalarını Koruma ve Genişletme Stratejileri
Aziz Alghashian
İbrahim Anlaşmalarının çökmesi pek olası değil ancak diğer Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin anlaşmalara katılma ihtimali de öyle.
İsrail için İbrahim Anlaşmaları muazzam bir dönüm noktasıydı. Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Fas ve Sudan İsrail’le ilişkileri normalleştirmeyi kabul etmekle kalmadı, aynı zamanda İbrahim Anlaşmaları İsrail’in tavizlerden kaçınan barış için barış formülünü somutlaştırdı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Haziran 2021’de söylediği gibi, “İbrahim Anlaşmaları barış için toprak denkleminden barış için barış denklemine geçmemizi sağladı ve bir karış toprak vermedik.” Kilit Körfez ülkelerini İbrahim Anlaşmalarına katılmaya iten stratejik hesaplara ek olarak, anlaşmalar İsrail için stratejik bir zaferi temsil ediyor ve temel diplomatik hedefi olan Suudi Arabistan ile angajmanı kolaylaştıran bir Arap-İsrail siyasi ortamının şekillenmesine yardımcı oluyordu. Anlaşmaları canlı tutmak, sağcı iktidar koalisyonu tarafından gerçekleştirilen yargı reformlarından kaynaklanan bazı iç siyasi baskıları hafifletmenin de bir yolu olabilir.
Ancak Netanyahu liderliğindeki İsrail hükümetinde aşırılık yanlılarının üst düzey pozisyonlara yükselmesi ve İsrail ordusunun Batı Şeria’daki saldırılarını yoğunlaştırmasının ardından Abu Dabi ve Manama’nın İsrail ile ilişkilerini koparabileceği yönünde spekülasyonlar yapılmaya başlandı. İbrahim Anlaşmalarının çökmesi pek olası değil ancak diğer Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin anlaşmalara katılma ihtimali de öyle. İsrail hükümeti yeni kurduğu resmi ilişkileri sürdürmekle meşgul ve İsrail barış için barış paradigmasını canlı tutmak istiyorsa anlaşmaları canlı tutmak zorunda. Anlaşmaları canlı tutmak için İsrail üç strateji uyguluyor.
Körfez ülkeleri değil ama diğer Müslüman ülkeler katılıyor
Diğer KİK ülkelerinin yakın zamanda İbrahim Anlaşması’na katılma ihtimali olmadığı için İsrail, çoğunluğu Müslüman olan diğer devletleri de “barış çemberine” dahil etmeye çalışıyor. İsrail Dışişleri Bakanı Eli Cohen’in Moritanya, Somali, Nijer ve Endonezya ile ilişkileri normalleştirmek için çalıştığı bildiriliyor. Ancak, kamuoyuna yansıyan ilerleme işaretleri pek görülmedi. İsrail’in İbrahim Anlaşması’nı nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan Endonezya’ya genişletme arzusu, Bali valisinin İsrail’in 20 yaş altı milli futbol takımının ülkeye girişine izin vermemesiyle sekteye uğradı; bu karar yerel yönetime ait olsa da Endonezya’nın İsrail’le ilişkileri normalleştirme konusundaki isteksizliğine işaret ediyor.
Cohen, 19 Nisan’da İran’a sınırı olan ve çoğunluğu Müslüman iki ülke; Azerbaycan ve Türkmenistan’a yaptığı ziyaretin ardından şunları söyledi: “Geçmişte Dışişleri Bakanlığı olarak İbrahim Anlaşması’nı genişletmek amacıyla Basra Körfezi ülkelerine ve Afrika ülkelerine ağırlık vermiştik… Bu ziyaretle… Avrasya bölgesine açılıyoruz.” Cohen’in açıklaması, İsrail’in Körfez dışındaki Müslüman ülkelere yöneldiğini göstermenin ötesinde, İsrail’in İbrahim Anlaşmalarını iki alanı kapsayacak şekilde gördüğünü ortaya koyuyor: Suudi Arabistan ve diğer KİK ülkelerinin hâkim olduğu merkez ve Arap olmayan Müslüman çoğunluklu ülkeler olan çevre. Suudi Arabistan ile normalleşme yakın zamanda mümkün olmadığından İsrail’in anlaşmaları korumaya yönelik diplomatik çabaları çevreye odaklanmış durumda.
Halklar arası temasların güçlendirilmesi
İsrail’in İbrahim Anlaşması’nı korumaya yönelik ikinci stratejisi İsrail-Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) arasındaki zımni işbirliğini genişletmektir. İsrail ile İbrahim Anlaşmalarını imzalamayan KİK ülkeleri arasındaki resmi ilişkiler mesafeli kalmaya devam etse de İsrail muhtemelen Körfez’de halklar arası etkileşimi ve medya erişimini genişletmeye çalışacaktır.
İsrail’in bu etkileşimleri artırma çabasına, Körfez ülkelerinin İsrail’in ve İsraillilerin katıldığı küresel etkinliklere ev sahipliği yapan uluslararası bir merkez olma çabası da yardımcı olacaktır. İsrailli bir atlet Ekim 2022’de Suudi Arabistan’da bir triatlonda yarıştı, 2021 Tokyo Olimpiyatları’nda Suudi ve İsrailli kadınlar arasındaki judo maçı büyük ilgi gördü ve son olarak bir İsrail takımı FIFA Dünya Kupası için Riyad’daydı.
İsrail televizyon kanalları sık sık Körfezli akademisyen ve analistleri (genellikle BAE kökenli) konuk ederek İbrahim Anlaşmalarının BAE ve Bahreyn’e doğru genişleme potansiyelini ve İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerin normalleşme ihtimalini tartışıyor. Örneğin, i24news’e verdiği bir röportajda BAE merkezli bir “barış aktivisti” “Bence normalleşme an meselesi” dedi. Dikkat çekici bir şekilde, İsrail medya kuruluşları Körfez’deki İbrahim Anlaşması destekçilerinin sesini yükseltirken, anlaşmaya şüpheyle yaklaşanlara çok daha az yer ayırıyor. İsrail merkezli söylemler genellikle bu Körfez destekçileriyle etkileşimleri diğer Körfez ülkeleri ile İsrail arasında yakın zamanda gerçekleşecek normalleşmenin işaretleri olarak gösteriyor ve muhtemelen önemlerini abartıyor; yine de halklar arası ilişki kurma çabasında anlamlılar. İsrail hükümeti iç siyasi çalkantılar ve Filistinlilerle artan şiddet karşısında ilan ettiği stratejik hedeflere doğru yürümeye çalışırken, İsrail-Körfez etkileşimlerini güçlendirmek İsrail için ileride daha da önemli hale gelecek.
Sürekli Spekülasyon
İsrail’in İbrahim Anlaşması’nı canlı tutmaya yönelik üçüncü stratejisi stratejik spekülasyon yaratmak. İsrailli yetkililer (ve diğerleri) bunu Körfez ülkeleriyle daha fazla resmi işbirliği veya “atılımların” ufukta olduğunu öne sürerek yapıyor. Buna karşılık, bu tür spekülasyonlar politize edilebilir ve hatta İbrahim Anlaşmalarının, canlı olduğu ve genişlediği şeklinde yanlış bir tasvire yol açabilir. İki ülke arasındaki ticaret devam ederken, İbrahim Anlaşmaları Körfez sokaklarında giderek daha az sevilir hale geldi ve İbrahim Anlaşmalarının bölgesel barış için bir çerçeve olarak yararları konusundaki şüpheler de arttı.
Netanyahu mevcut koalisyonun başkanı olarak ilk konuşmasını yaptığında, dört kapsayıcı politika hedefi belirlemişti; bunlardan biri, Suudi Arabistan ile ilişkilerin normalleştirilmesine üstü kapalı bir gönderme olan “barış çemberini önemli ölçüde genişletmek” idi. Mart ayında Suudi Arabistan, İsrail Dışişleri Bakanı’nın krallıkta düzenlenen bir Birleşmiş Milletler etkinliğine yapmayı planladığı ve gerçekleşmiş olsaydı İsrail’in muhtemelen tarihi olarak niteleyeceği geziyi etkili bir şekilde engelledi. Bununla birlikte, haftalar sonra Cohen Azerbaycan’dayken Suudi Arabistan’a bir ziyaretin “masada olduğunu” iddia etti ve İsrailli yetkililerin Riyad’ın Cohen’in mart ayındaki seyahatini engellediğini itiraf etmesine rağmen Suudi Arabistan’a ziyaretle ilgili spekülasyonları canlı tuttu.
İsrail’in spekülasyon yaratma stratejisi, Senatör Lindsey Graham’ın Nisan ayında Suudi Veliaht Prens Muhammed bin Selman ile yaptığı görüşmeden sonra daha da güçlendi. Graham, 2018’de Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesinden sonra Muhammed bin Selman iktidarda olduğu sürece Suudi Arabistan’ı asla ziyaret etmeyeceği sözünü vermesine rağmen bu ziyareti gerçekleştirdi. Graham, geri adımını “Biden yönetimiyle Suudi Arabistan’la birlikte çalışmayı … İbrahim Anlaşmaları üzerine inşa etmeyi konuşuyordum” diyerek gerekçelendirdiğinde İsrail-Suudi normalleşmesine ilişkin spekülasyonlara katkıda bulundu.
Graham’ın yorumlarının yarattığı küçük spekülasyon dalgası, Suudi Arabistan’ın bir anlaşmaya varılacağına dair hiçbir işaret vermemesine rağmen Cohen’in İsrailli Müslüman hacıların Suudi Arabistan’a doğrudan uçuşları konusunun “görüşüldüğünü” iddia etmesi için fırsat oldu ve “Suudi Arabistan’la barışı ilerletebileceğimiz konusunda iyimser olduğunu” söyledi.
İsrailli yetkililer, ABD hükümetinin İsrailli Müslümanlar ve Batı Şeria’daki Müslümanlar için İsrail’den Suudi Arabistan’a uçuşların kolaylaştırılmasına yardımcı olacağını umuyorlardı. Haccı siyasileştirme ve iki ülkeyi resmi olarak yakınlaştırmak için bir dönüm noktası olarak kullanma girişimi Suudi hükümeti tarafından hoş karşılanmadı. Yine de İsrail Ulusal Güvenlik Danışmanı Tzachi Hanegbi, “Belki bir sonraki Hac’da bunu gerçekleştirebilecek bir konumda oluruz” dedi.
ABD’li yetkililerin krallığa gelecekte yapacakları ziyaretler de benzer şekilde İbrahim Anlaşması’nı ilerletmeye yönelik bir girişim olarak sunulabilir. Bu tür ziyaretlere, Suudi Arabistan’ın yakın gelecekte anlaşmalara fiilen katılma olasılığından bağımsız olarak, İbrahim Anlaşmalarının genişletilmesine ilişkin spekülatif raporların eşlik etmesi muhtemel. Örneğin Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan Suudi Arabistan’a gitmeden kısa bir süre önce 4 Mayıs’ta Washington Yakın Doğu Politikası Enstitüsü’nde bir konuşma yaptı. Sullivan’ın İsrail ve Suudi Arabistan arasında “tam normalleşmenin sağlanmasının” “ABD’nin ilan edilmiş bir ulusal güvenlik çıkarı olduğunu” belirtmesi, Sullivan’ın krallığa yaptığı gezi ve ABD’nin İsrail-Suudi normalleşmesini kolaylaştırma çabalarıyla ilgili spekülatif manşetlerin atılmasına yol açtı. Ancak medyanın abartılı haberlerine rağmen Beyaz Saray’ın Sullivan’ın Suudi Arabistan’daki görüşmesiyle ilgili açıklamasında İsrail’in adı bile geçmedi.
ABD’li yetkililer İbrahim Anlaşmalarının diğer Körfez ülkelerine, özellikle de Suudi Arabistan’a genişletilmesine ilişkin haberlerin gerçeklikten çok spekülasyon içerdiğini kabul ettiler. 31 Mayıs’ta Yakın Doğu İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Barbara Leaf, İsrail-Suudi normalleşme anlaşmasının yakın olduğu iddiasıyla ilgili “Basında… özellikle de İsrail basınında çok fazla yanlış haber ve aşırı heyecan var” dedi. Aynı şekilde, ismini vermek istemeyen bir ABD’li yetkili de İsrail ile Suudi Arabistan arasında normalleşme müzakereleri yapıldığına dair İsrail kaynaklı haberleri “komik” olarak nitelendirdi.
Bununla birlikte Suudi Arabistan kısa bir süre önce İsrailli yetkililerin Eylül ayında Suudi Arabistan’da düzenlenecek bir UNESCO etkinliğine katılmasına izin veren bir anlaşma imzaladı. Bazı İsrailli yetkililer hâlâ Suudi yetkililerin İsrailli yetkililerin ziyaretini zorlaştırmaya çalışabileceğinden endişe etse de bu yine de Suudi-İsrail etkileşiminin artacağı bir sürece ve muhtemelen daha sansasyonel manşetlere işaret ediyor. Suudi Arabistan giderek büyüyen ve uluslararası etkinlik ve ticaret merkezi haline gelmeye çalışan bir ülke olduğu için İsrail’in varlığını resmi olarak boykot edemez, dolayısıyla bu durumun İsrail-Suudi ilişkilerindeki değişim, İsrail diplomasisi ve gelişen ikili ilişkilerden mi kaynaklandığı yoksa İsrail’in küreselleşmenin etkisinden mi yararlandığı sorusunu akla getiriyor. Her iki durumda da bu tür alışverişler İsrailli yetkililer tarafından İbrahim Anlaşmalarının bir başarısı olarak gösterilecek ve sunulacaktır.
İsrail’in temel diplomatik hedefi menzil dışında kalmaya devam ediyor
Mevcut İsrail aşırı sağcı hükümetinin göreve gelmesinden bu yana Filistinliler ve İsrailliler arasındaki şiddet arttı ve büyük olasılıkla devam edecek. Bu, neredeyse üç yıllık İbrahim Anlaşmalarının şimdiye kadar karşılaştığı en önemli sınav olabilir. Körfez hükümetleri kınama açıklamaları yayınlarken, BAE ya da Bahreyn’in anlaşmalara katılma yönündeki stratejik kararını yeniden gözden geçirdiğine dair herhangi bir işaret henüz görülmedi. Bununla birlikte, İsrail ve Batı Şeria’daki gerilimler göz önüne alındığında İsrail hükümetinin İbrahim Anlaşmalarının “barış için barış” temelini korumak ve diğer kilit Körfez ve Arap çoğunluklu ülkeleri anlaşmalara katılmanın kendi çıkarlarına olduğuna ikna etmenin yollarını bulmak için çok çalışması gerekecek. Bu arada, İsrail’in temel diplomatik hedefi olan Suudi Arabistan ile resmi diplomatik angajman ve normalleşme, menzil dışında kalmaya devam ediyor.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını5 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’












