Ortadoğu
İran Dışişleri: Karşılıklı taahhüt ilkesine göre hareket ediyoruz

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, Tahran’da düzenlediği basın toplantısında bölgesel gelişmeler, ABD ile yürütülen diplomatik süreçler ve nükleer denetimler konusunda ülkesinin resmi pozisyonunu açıkladı. Karşılıklı taahhüt ilkesinin diplomatik müzakerelerin temelini oluşturduğunu belirten Sözcü Bekai, Tahran yönetiminin tek taraflı adımlar atmayacağını ve ulusal çıkarlarını korumak adına tüm diplomatik ve askeri mekanizmaları izlemeyi sürdüreceğini ifade etti.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, başkent Tahran’da yerli ve yabancı basın mensuplarının katılımıyla düzenlenen geniş kapsamlı basın toplantısında, ülkesinin dış politika öncelikleri, bölgesel güvenlik mimarisi ve batılı ülkelerle yürütülen diplomatik süreçlere ilişkin açıklamalarda bulundu.
Sözcü Bekai, özellikle ABD ile yürütülen müzakerelerde ve varılan mutabakat zabıtlarının uygulanmasında dengeli, karşılıklı ve eş zamanlı adımların önemini vurguladı.
“Karşı tarafın yükümlülüklerini yerine getirme sürecini anlık olarak izliyoruz”
Toplantının açılış bölümünde diplomatik müzakerelerin temel felsefesine değinen İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, müzakerelerde esas alınan karşılıklı taahhüt ilkesinin sınırlarını çizdi.
Sözcü Bekai, “Müzakerelerdeki karşılıklı taahhüt ilkesi, bizim yükümlülüklerimizi ancak karşı tarafın da kendi taahhütlerini yerine getirmesi halinde uygulayacağımız anlamına gelir. Herhangi bir taahhüdün tek taraflı olarak hayata geçirilmesi söz konusu olamaz” ifadelerini kullandı.
Bu doğrultuda uluslararası mekanizmaların ve varılan diplomatik belgelerin hassasiyetle takip edildiğini belirten Sözcü Bekai, şöyle devam etti:
“Mutabakat zaptının metni son derece açık ve hassas bir biçimde kaleme alınmıştır. Birinci maddede savaşın tüm cephelerde durdurulmasının Lübnan’ı da kapsaması gerektiği net bir şekilde belirtilmiştir. Varılan bu mutabakatın diğer tarafı olan ABD, kendi üzerine düşen yükümlülüklere bağlı kalmalı ve İsrail’in Lübnan’a yönelik askeri saldırılarını durdurması için gereken her adımı atmalıdır. Bu arka plan ve parametreler çerçevesinde, karşı tarafın yükümlülüklerini yerine getirme sürecini anlık olarak izliyoruz. Ulusal çıkarlarımızı ve güvenliğimizi korumak amacıyla elimizdeki tüm imkanları ve mekanizmaları gerektiği her an kullanacağız.”
“Ortak tarihsel ve kültürel bağlar iki ülke ilişkilerinin temelini oluşturuyor”
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin yakın zamanda gerçekleştirdiği Irak ziyaretine de değinen Sözcü Bekai, Bağdat ile Tahran arasındaki ilişkilerin stratejik önemine dikkat çekti.
Ziyaretin yeni Irak hükümetinin kurulmasının ardından gerçekleştirilen ilk üst düzey temas olduğunu hatırlatan Sözcü Bekai, “İran ile Irak arasındaki ilişkiler son derece köklü ve derindir. Ortak tarihsel ve kültürel bağlar iki ülke ilişkilerinin temelini oluşturuyor. Hükümetlerin değişmesi bu güçlü ilişkileri etkilemez, aksine biz her fırsatı bu ilişkileri daha da derinleştirmek için bir vesile olarak değerlendiriyoruz” değerlendirmesinde bulundu.
Ziyaret kapsamında Irak Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Dışişleri Bakanı, Ulusal Güvenlik Danışmanı ve Meclis Başkanı ile son derece verimli görüşmeler gerçekleştirildiğini aktaran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, görüşmelerde iki ülke arasındaki ekonomik, ticari, sınır güvenliği ve insani ilişkilerin güçlendirilmesinin ele alındığını bildirdi.
Ayrıca, bölgenin istikrarı için her iki ülkenin koordinasyon içinde hareket etmeye devam edeceğini ekledi.
“Eylemlerin ölçütü yalnızca varılan mutabakat zaptının metnidir”
Lübnan’daki durum ve Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına yönelik iddialar hakkında sorulan bir soruya yanıt veren Sözcü Bekai, Tahran’ın bu konudaki pozisyonunun değişmediğini belirtti. Irak hükümetinin direniş gruplarına silah bırakmaları için süre verdiği yönündeki iddialar ile Lübnan ve İsrail arasındaki gizli anlaşma iddialarının sadece basında yer alan spekülasyonlardan ibaret olabileceğini dile getiren Bekai, şunları kaydetti:
“Lübnan konusunda duruşumuz son derece nettir. ABD’nin Lübnan cephesi de dahil olmak üzere tüm cephelerde savaşı sona erdirme taahhüdü, mutabakat zaptının birinci maddesinde açıkça yer alan resmi bir yükümlülüktür. Bizim için esas olan, ABD’nin bu taahhütlerine bağlı kalması ve İsrail’i bu kurallara uymaya zorlamasıdır. Bu çerçevede, eylemlerin ölçütü yalnızca varılan mutabakat zaptının metnidir. Lübnan halkı ve direniş güçleri, geçmiş yıllarda edindikleri tecrübeler ışığında, kendi egemenlikleri, bağımsızlıkları ve ulusal çıkarları doğrultusunda en doğru kararı kendileri verecektir.”
Irak’ın iç işlerine ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Sözcü Bekai, “Irak’ın iç meseleleri tamamen Irak halkını ve yöneticilerini ilgilendirir. Onlar, dışarıdaki aktörlere kıyasla kendi ülkelerinin çıkarlarını çok daha iyi tahlil etme kabiliyetine sahiptir. Direniş gruplarının ülkenin güvenliğini koruma konusundaki rollerinin bilincinde olan Irak yönetimi, kendi egemenlik hakları çerçevesinde en doğru kararları alacaktır” şeklinde konuştu.
“Bölge dışı aktörlerin müdahaleleri durumu daha da karmaşık hale getiriyor”
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Hürmüz Boğazı’nda bazı ülkelerle birlikte tarama ve temizlik çalışmaları yapılması yönündeki açıklamalarını değerlendiren Sözcü Bekai, her konuda açıklama yapmanın ülkelerin prestijini artırmayacağını savundu.
Devletlerin kendi sınırlarını ve yetki alanlarını doğru tayin etmeleri gerektiğinin altını çizen Sözcü Bekai, şu ifadeleri kullandı:
“Her konuda fikir beyan etmek sorumluluk bilincinin bir göstergesi olmadığı gibi ülkelerin uluslararası alandaki güvenilirliğini de artırmaz. En yapıcı yaklaşım, işlerin kendi doğal ve hukuki mecrasında yürümesine izin vermektir. İran, Hürmüz Boğazı konusundaki sorumluluklarının ve yetkilerinin tamamen bilincindedir ve bunları yerine getirebilecek güce sahiptir. Bölge dışı aktörlerin müdahaleleri durumu daha da karmaşık hale getiriyor. İyi niyetle yapıldığı iddia edilse bile bu tür müdahaleler bölgesel dinamiklere zarar vermektedir.”
Sözcü Bekai, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki güvenliği sağlama konusundaki kararlılığının sürdüğünü ve dışarıdan herhangi bir askeri veya teknik yardıma ihtiyaç duymadıklarını yineledi.
“Kanada’nın tek taraflı kararı diplomatik teamüllere aykırıdır”
Kanada hükümetinin Tahran’daki elçiliğini yeniden açma veya konsolosluk hizmetlerini başlatma yönündeki iddiaları üzerine konuşan Sözcü Bekai, henüz kendilerine ulaşmış resmi bir talebin bulunmadığını bildirdi.
Kanada’nın 2012 yılında diplomatik ilişkileri tek taraflı olarak askıya almasının arkasında makul bir gerekçe olmadığını savunan Sözcü, şu bilgileri verdi:
“Kanada’nın tek taraflı kararı diplomatik teamüllere aykırıdır ve o dönemden bu yana Kanada’da yaşayan çok sayıda İran vatandaşı konsolosluk hizmetlerinden mahrum bırakılarak mağdur edilmiştir. Bu durum, söz konusu yönetimin insani meselelere yaklaşımını da ortaya koymaktadır. Resmi bir başvuru yapılması halinde bu talebi kendi diplomatik kriterlerimiz çerçevesinde değerlendiririz ancak şu an için somut bir adım atılmış değildir.”
“Filistinlileri kendi topraklarından sürmek özgürlük değil, zorunlu göçtür”
İsrail’in Gazze’deki Filistinlileri tehcir etme planlarının adını değiştirerek “hareket özgürlüğü” olarak nitelendirmesini sert bir dille eleştiren Sözcü Bekai, bu durumun kelime oyunlarından ibaret olduğunu vurguladı.
Bekai, “Filistinlileri kendi topraklarından sürmek özgürlük değil, zorunlu göçtür. Uluslararası toplum, Gazze ve Batı Şeria’da yürütülen nüfus yapısını değiştirme çabalarının gerçek niteliğini çok iyi görmektedir” dedi.
Uluslararası kurumların bu konuda sessiz kalmaması gerektiğini belirten Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve İslam İşbirliği Teşkilatı başta olmak üzere tüm bölgesel ve küresel yapıların, yaşanan insani trajediyi durdurmak ve sorumluların yargılanmasını sağlamak adına daha aktif rol oynaması gerektiğini kaydetti.
“Kararlar kurumlar arası ortak değerlendirmeler sonucunda alınmaktadır”
Ülke içindeki dış politika tartışmalarına ve yürütülen müzakerelere yönelik eleştirilere de değinen Sözcü Bekai, İran’ın çok sesli bir toplumsal yapıya sahip olduğunu ifade etti.
Vatandaşların milli çıkarlar ve güvenlik konularındaki hassasiyetini takdir ettiklerini belirten Sözcü, karar alma mekanizmalarının işleyişi hakkında şu açıklamayı yaptı:
“Devletimizin karar alma mekanizmaları belirli kurallara ve anayasal süreçlere tabidir. Dışişleri Bakanlığı tek başına stratejik kararlar almaz. Savaş, barış veya uluslararası anlaşmalar gibi hayati önem taşıyan konularda kararlar, başta Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi olmak üzere tüm ilgili devlet kurumlarının ortak değerlendirmeleri ve analizleri sonucunda alınmaktadır. Bakanlığımız, bu üst kurulların tebliğ ettiği direktifleri uygulamakla yükümlüdür. Bu süreçte toplumsal birliği zedeleyecek ve asılsız iddialara dayanan tartışmalardan kaçınmak, milli dayanışmayı güçlendirmek hepimizin ortak sorumluluğudur.”
Sözcü Bekai, Doha’da yapılması planlanan temasların ABD’li yetkililerle doğrudan bir görüşme içermediğini, görüşmelerin yalnızca dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması teknik detayları üzerine Katar makamlarıyla yürütüleceğini sözlerine ekledi.
“NATO üyesi ülkelerin eylemleri uluslararası hukuk açısından sorumluluk doğurur”
NATO Genel Sekreteri’nin geçmiş dönemlerde İran’a yönelik gerçekleştirilen bazı askeri eylemlere ilişkin yaptığı açıklamaları da değerlendiren Sözcü Bekai, bu durumun hukuki sonuçları olacağını belirtti.
Sözcü Bekai, “NATO üyesi ülkelerin eylemleri uluslararası hukuk açısından sorumluluk doğurur. Yapılan itiraflar, ülkemize yönelik gerçekleştirilen saldırılarda hangi aktörlerin nasıl bir rol üstlendiğini açıkça ortaya koymuştur. Bu beyanlar hukuki süreçlerde kanıt niteliği taşımaktadır” dedi.
İran’ın kendi sınır bütünlüğünü korumak için her türlü hukuki adımı atacağını ifade eden Bekai, saldırılarda doğrudan veya dolaylı sorumluluğu bulunan tüm tarafların uluslararası mahkemeler önünde hesap vermesi için gerekli girişimlerin sürdürüleceğini kaydetti.
“Güvenlik ancak bölge ülkelerinin ortak iradesiyle tesis edilebilir”
Bölgesel işbirliği mekanizmalarının geliştirilmesi yönündeki önerilere her zaman açık olduklarını belirten Sözcü Bekai, Basra Körfezi ülkeleri, İran ve Irak’ın katılımıyla gerçekleştirilmesi muhtemel ortak toplantı önerisini desteklediklerini ifade etti.
Güvenliğin dış güçlerin askeri varlığıyla sağlanamayacağını dile getiren Bekai, “Güvenlik ancak bölge ülkelerinin ortak iradesiyle tesis edilebilir. Yabancı güçlerin askeri varlığı bölgeye istikrar getirmemiş, aksine istikrarsızlığı ve kutuplaşmayı derinleştirmiştir. Bu nedenle bölge ülkelerinin bir araya gelerek kendi güvenlik mimarilerini inşa etmeleri en doğru yaklaşımdır” değerlendirmesinde bulundu.
Suriye’nin güneyinde yaşanan gelişmelere de değinen Sözcü Bekai, Suriye’nin toprak bütünlüğünün ve egemenliğinin korunmasının bölgesel istikrar için hayati önem taşıdığını, bu ülkeye yönelik gerçekleştirilen saldırıların uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğunu sözlerine ekledi.
“Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı siyasi nitelikli açıklamalardan kaçınmalıdır”
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Genel Direktörü Rafael Mariano Grossi’nin İran’daki tesislere yönelik denetim ve erişim taleplerine ilişkin açıklamalarına yanıt veren Sözcü Bekai, ajans ile işbirliğinin sürdüğünü ancak bu sürecin teknik sınırları olduğunu hatırlattı.
Sözcü Bekai, konuya dair şunları söyledi:
“Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı siyasi nitelikli açıklamalardan kaçınmalıdır. İran, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması çerçevesindeki taahhütlerine ve kapsamlı denetim anlaşmalarına bağlı kalmaya devam etmektedir. Ancak askeri saldırılardan zarar görmüş tesislerin durumu teknik ve güvenlik boyutlarıyla değerlendirilmektedir. Ajansın öncelikle kendi yükümlülüklerini yerine getirmesi ve tarafsız bir teknik organ olarak hareket etmesi gerekmektedir. Siyasi kampanyalara alet olan açıklamalar işbirliği zeminine katkı sağlamaz.”
Sözcü Bekai, nükleer alandaki faaliyetlerin tamamen barışçıl amaçlar taşıdığını ve uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde şeffaf bir şekilde yürütüldüğünü yineledi.
“Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer güvenliğini sağlama yükümlülüğümüzü yerine getiriyoruz”
Son olarak Hürmüz Boğazı’ndaki son duruma ve petrol satışlarındaki gelişmelere değinen Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, Umman ile yürütülen koordinasyon çalışmalarının sürdüğünü bildirdi.
Boğazdaki seyrüsefer güvenliğinin İran’ın öncelikli sorumlulukları arasında yer aldığını belirten Bekai, şu ifadeleri kullandı:
“Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer güvenliğini sağlama yükümlülüğümüzü yerine getiriyoruz. Bu konudaki sorumluluklarımızı Umman başta olmak üzere diğer kıyıdaş ülkelerle koordinasyon içinde sürdüreceğiz. Petrol ve petrokimya ürünlerimizin satışı konusunda ise yaptırımların aşılması ve ihracat kanallarının açık tutulması yönünde ilgili bakanlıklarımızla koordineli çalışmalar yürütüyoruz. Bu alandaki engelleri aşmak için gereken tüm yasal ve diplomatik yolları kullanmaya devam edeceğiz.”
Sözcü Bekai, ekonomik diplomasi alanında atılan adımların sonuç vermeye başladığını ve ülkenin ihracat kapasitesini artırmak için yeni mekanizmalar geliştirdiklerini belirterek basın toplantısını sonlandırdı.
Ortadoğu
“Barış Kurulu”, İsrail’in Gazze’deki işgalini genişletmesine sessiz kaldı

İsrail, geçen sene imzalanan ateşkes anlaşmasındaki “Sarı Hat” pozisyonlarına sadık kalmamasına rağmen “Barış Kurulu” işgalin genişlemesine sessiz kaldı.
Times of Israel’de (ToI) yer alan değerlendirmeye göre, Hamas’ın silahsızlanma önerisini onaylamasından birkaç saat sonra gazetecilere bilgi veren üst düzey bir ABD’li yetkili, bu önerinin uygulanmasına derhal başlanabileceğini, çünkü süreci ilerletmek için İsrail’in onayı bile gerekli olmadığını söyledi.
ABD’li yetkili, İsrail’in eylül ayında ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze savaşını sona erdirmek için hazırladığı 20 maddelik plana zaten razı olduğunu savundu.
Tel Aviv’den sadece bu genel çerçeve içindeki taahhütlerini yerine getirmesi isteniyordu. Oysa 15 maddelik silahsızlanma planı yalnızca “Barış Kurulu” ile Hamas arasında ele alınacak bir konuydu.
Ne var ki, Başbakan Binyamin Netanyahu olaya farklı bir açıdan baktı ve silahsızlanma planına karşı çıktı.
Netanyahu, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF) hem 15 maddelik hem de 20 maddelik önerilerde öngörülen hiçbir geri çekilmeyi gerçekleştirmeyeceğini vurguladı.
İsrail’in desteğinin aslında gerekli olduğunu kabul eden “Barış Kurulu”, bunun üzerine Tel Aviv’in desteğini sağlamak için yoğun bir şekilde görüşmeler yaptı.
Bununla birlikte, silahsızlanma önerisinde herhangi bir değişiklik yapılması halinde, Hamas’ın bu öneri için zorlukla kazanılan desteğini kaybetme riski ortaya çıkacaktı.
Buna bağlı olarak, ToI’ya göre “Barış Kurulu”, savaş sonrası Gazze’nin yeniden inşasının nasıl yürütüleceği konusunda önemli bir belirsizlik sergiledi ve kararlar zaman zaman duruma göre [ad hoc] alındı.
Bunun bir örneği, “Sarı Hat” demarkasyon çizgisinin tanımında görülebilir. Hamas ile Ekim 2025’te imzalanan ateşkes anlaşmasının şartları uyarınca, İsrail’in kuvvetlerini Gazze Şeridini kabaca doğu ve batı olmak üzere ikiye ayıran bu sınır çizgisine çekmesi gerekiyordu.
Bu geri çekilme sonucunda IDF, Şeridin yüzde 53’ünü kontrol altında tutmaya devam edecekti.
Fakat bu ateşkes anlaşması, Trump’ın 20 maddelik planının yalnızca ilk aşamasıydı. İkinci aşamada, Hamas’ın silahlarını teslim etmesi ve İsrail’in Gazze Şeridinden tamamen çekilmesi öngörülüyordu.
Hamas ile yürütülen ikinci aşamadaki silahsızlanma görüşmeleri tıkanınca Netanyahu, IDF’ye Gazze’nin %70’ini işgal etme talimatı verdi.
Böylece Sarı Hat, sahile doğru birkaç yüz metre ilerletildi ve Gazze Şeridinde yaşamaya zorlanan yaklaşık 2 milyon Filistinlinin yaşamak zorunda kaldığı alan daha da daraltıldı.
Ekim ayındaki ateşkesin geri çekilme şartlarının açıkça ihlal edilmesine rağmen, “Barış Kurulu” İsrail’den politikasını değiştirmesini talep etmekten kaçındı.
Bir Arap diplomatın Times of Israel’e aktardığına göre kurulun bazı yetkilileri, arabuluculuk yapan Mısır, Katar ve Türkiye’ye, Hamas’ın kurulun silahsızlanma planını kabul etmesi halinde İsrail’in bunu yapacağına dair güvence verdi.
Aylar süren müzakerelerin ardından, Hamas 30 Temmuz’da tam da bunu yaptı. Hamas’ın kademeli silahsızlandırılmasına ilişkin onaylanan öneri, İsrail’den “Şarm Şeyh Protokolü kapsamında kalan tüm taahhütleri gecikme olmaksızın tam olarak yerine getirmesini” gerektiriyor.
Bu protokol, 2025 ateşkes anlaşmasının adı ve diğer hususların yanı sıra İsrail’in Sarı Hat’a geri çekilmesini öngörüyor.
Öte yandan Times of Israel şu soruları soruyor: “Peki, hangi Sarı Hat? İsrail’in Gazze Şeridi’nin %53’ünü kontrol altında tuttuğu ilk Sarı Hat mı, yoksa İsrail’e bölgenin %60 ila %70’ini kontrol etme imkânı veren daha yeni olanı mı?”
“Barış Kurulu”nun Gazze’deki baş temsilcisi Nikolay Mladenov, pazar günü Kanal 12’a verdiği mülakatta bu konuya ilişkin bazı açıklamalarda bulunurken, bazı soruları da yanıtsız bıraktı:
“İsrail şu anda Sarı Hat’ta bulunuyor. Askerleri orada konuşlanmış durumda. Bizim talebimiz, IDF’nin askerlerini Sarı Hat’tan daha ileriye konuşlandırmamasıdır. Askerlerin bu mevzilerde kalmasını istiyoruz.”
“Barış Kurulu” sözcüsü, Mladenov’un açıklamalarının ötesinde daha fazla ayrıntı vermeyi reddetti.
Gelgelelim, isminin açıklanmaması koşuluyla konuşan ve konuyu yakından bilen bir kaynak, İsrail’in son aylarda Sarı Hattı kaydırmış olabileceğini ama askerlerinin bu çizgiyle birlikte hareket etmediğini söyledi.
Kaynak, bunun yerine askerlerin orijinal Sarı Hat’ın ötesine uzanmayan mevzilerde kaldıklarını iddia etti.
Bununla birlikte, bir İsrailli yetkili ve arabuluculuk yapan ülkelerden birine mensup bir Arap diplomat bu iddiayı yalanlayarak, IDF’nin orijinal Sarı Hat’ın çok ötesinde konuşlanmış birlikleri olduğunu vurguladı.
Arap diplomat, silahsızlanma önerisinin hayata geçirilmesi için İsrail’in bu güçleri orijinal Sarı Hat’a geri çekmek zorunda kalacağını söyledi.
İsrailli yetkili ise, Hamas silahsızlanmaya başlayana kadar IDF’nin orijinal Sarı Hat’ın ötesindeki mevzilerini koruyacağını belirtti.
İsrail’in kendisinin kabul ettiği şartlara göre, Hamas’ın silahsızlanmaya başlamasından önce, Ekim 2025 ateşkes anlaşması kapsamındaki tüm taahhütlerini yerine getirmesi gerekiyor.
Süreci daha da karmaşık hale getiren bir diğer husus ise, bu taahhütlerin “Barış Kurulu” tarafından tam olarak kamuoyuna açıklanmamış olmasıdır.
Bu taahhütlerin çoğu, Ekim 2025 ateşkes anlaşmasının gizli bir insani yardım ekinde yer alıyor ve bu ek, geçtiğimiz yıl boyunca yalnızca kısmen sızdırılmış durumda.
Diplomat, bu taahhütlerin arasında her gün 600 kamyonluk insani yardımın Gazze’ye girişinin kolaylaştırılması; sınır geçişlerindeki faaliyetlerin genişletilmesi; yakıt, barınak ve tıbbi malzemelere erişimin artırılması; ve kritik altyapı onarımlarına izin verilmesi yer aldığını belirterek, İsrail’in bu taahhütlerin çoğunu yerine getirmediğini vurguladı.
İnsani taahhütlerin yanı sıra, “Barış Kurulu”nun İsrail’den hâlâ beklediği diğer adımlar arasında, Gazze Şeridinin yönetiminde Hamas’ın yerini almakla görevli Filistinli teknokratik komitenin yanı sıra, bölgenin güvenliğini sağlamak ve silahsızlanma önerisini kolaylaştırmaktan sorumlu Uluslararası İstikrar Gücü’nün Gazze’ye girişine izin verilmesi yer alıyor.
Arap diplomat, İsrail’in ayrıca yeni Filistin polis gücüne katılacak birkaç bin aceminin eğitim için Mısır’a gitmesine hâlâ izin vermediğini belirtti.
Konuya yakın bir kaynak, İsrail’in en önemli talebinin (Gazze’deki askeri operasyonların durdurulması) halihazırda yerine getirildiğini belirtti.
Netanyahu başlangıçta bu talebe direndi ve Hamas’ın silahsızlanma planını onaylamasının hemen ardından gelen hafta sonu boyunca Gazze genelinde bir dizi büyük çaplı saldırı emri verdi.
Fakat 3 Ağustos’tan bu yana bu saldırılar azaldı.
Arap diplomat, kurulun şimdi de Hamas’ın Gazze Şeridi genelinde kendi askeri operasyonlarını durdurarak aynı yolu izlemesini beklediğini söyledi.
Diplomat, bunların arasında Gazze sokaklarına silahlı ve üniformalı kişilerin konuşlandırılmasının da yer aldığını belirterek, Hamas’ın Netanyahu’nun silahsızlanma planını kamuoyu önünde reddetmesine tepki olarak bu tür güç gösterilerini yoğunlaştırdığını iddia etti.
Trump yönetimi, Netanyahu’nun teklife karşı kamuoyuna yönelik söylemlerinden pek rahatsız olmamış görünüyor.
Üst düzey bir ABD’li yetkili, gazetecilere başbakanın yaklaşan seçimler öncesinde yalnızca sağcı tabanını memnun etmeye çalıştığını söyledi.
ABD’li yetkili, daha önemli olanın, saldırıların durdurulması gibi başbakanın “sessizce onayladığı” adımlar olduğunu savundu.
Fakat Arap diplomat, İsrail’den hâlâ atılması gereken uzun bir adımlar listesine dikkat çekti ve bunların hepsinin 27 Ekim’deki seçimlerden önce yerine getirileceğine dair şüphelerini dile getirdi.
Gazetecilere brifing veren üst düzey ABD’li yetkili, İsrail’in 15 maddelik planı onaylamasının gerekli olmadığını savunmaya çalışsa da, belgenin metni aksini gösteriyor.
Belgede, “Bu Yol Haritasının zaman çizelgesi ve uygulama mekanizmaları, tüm tarafların Yol Haritasını onaylamasından sonraki 14 gün içinde hazırlanacaktır” deniyor.
Bir “Barış Kurulu” yetkilisi, başlangıçta Times of Israel gazetesine, Hamas’ın 30 Temmuz’da planı onaylamasının bu 14 günlük süreyi başlattığını iddia etmişti.
Fakat bir gün sonra aynı yetkili bu iddiasından geri adım atarak, 14 günlük sürenin ancak İsrail’in tam olarak plana katılmasıyla başlayacağını vurguladı.
“Barış Kurulu”, bu ilk sürenin başladığını henüz kamuoyuna açıklamadı.
Arap diplomat ise arabulucuların, muhtemelen uymayabilecekleri bir zaman çizelgesine bağlı kalmak istemedikleri için bir duyurudan tamamen vazgeçilebileceğini belirtti.
Ortadoğu
Mısır ile Libya 1 milyar dolarlık boru hattı için çalışmalara başladı

Mısır ve Libya, Libya ham petrolünü rafine edilmek üzere Mısır’a taşıyacak 1 milyar dolarlık bir petrol boru hattı projesini incelemeye başladı.
Bloomberg’in isimsiz bir hükümet kaynağına atıfta bulunarak bildirdiğine göre, iki ülke, Mısır’ın İskenderiye kentiyle Libya’nın Tobruk kentini birbirine bağlayacak 800 kilometrelik bir boru hattının inşasına yönelik ortak bir proje için finansman seçeneklerini değerlendiriyor.
Bu boru hattı, öncelikle Libya ham petrolünü İskenderiye’deki rafinerilere taşıyacak.
Yetkili, hükümetlerin ayrıca Libya’nın ihracat kapasitesini ve Mısır’daki rafinerilerin kapasitelerini göz önünde bulundurarak bir uygulama planı üzerinde çalıştıklarını ve boru hattının nihai kapasitesini belirlemeye çalıştıklarını belirtti.
Yetkili, bu boru hattının Libya’nın ham petrol üretimini artırmasına yardımcı olabileceğini ve aynı zamanda Mısır’ın iç pazarı için petrol ve petrol ürünlerine daha fazla erişim imkânı sağlayabileceğini belirtti.
ABD Enerji Enformasyon İdaresi’ne göre, OPEC üyesi Libya, yaklaşık 48 milyar varil ile Afrika’nın en büyük petrol rezervlerine sahip.
Libya Ulusal Petrol Şirketi’ne (NOC) göre, ülke temmuz ayında 41 milyon varilden fazla petrol üretti (günde 1,32 milyon varilin üzerinde) ve NOC Başkanı Mesud Süleyman’a göre, üretimi günde 1,5 milyon varile çıkarmayı hedefliyor.
Mısır için bu boru hattı, 28 Şubat’ta başlayan ABD-İsrail-İran savaşı nedeniyle bölgenin petrol tedarikinde yaşadığı büyük aksaklıklarla boğuşurken ek bir ham petrol kaynağı sağlayabilir.
Mısır, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın en kalabalık ülkesi ve önemli bir emtia ithalatçısı. Veri şirketi CEIC’e göre, 2025 yılında Mısır’ın doğrudan ham petrol ithalatı ortalama günlük 41.625 varil civarındaydı.
Bir hükümet yetkilisi 29 Mart’ta Bloomberg’e yaptığı açıklamada, Mısır’ın İran savaşının ardından Hürmüz Boğazı’nın neredeyse tamamen kapanması nedeniyle Kuveyt ham petrol arzının askıya alınmasını telafi etmek için ayda en az 1 milyon varil Libya petrolü ithal etmeyi hedeflediğini belirtmişti.
Kuveyt, nisan ayında bazı ham petrol ihracatları için mücbir sebep ilan etmişti. Fakat o zamandan beri üretimi artırdı ve ihracata yeniden başladı.
Merkezi Halk Seferberliği ve İstatistik Kurumu’na göre, ülkenin 2026 yılının ilk çeyreğinde toplam yakıt ithalat faturası, geçen yılın aynı dönemindeki 4,8 milyar dolara kıyasla %14 artışla 5,5 milyar dolara ulaştı.
Boru hattı planı, Mısır Başbakanı Mustafa Medbuli ile Libya Ulusal Birlik Hükümeti Başbakanı Abdülhamid Dibeybe arasında, petrol arıtma, doğalgaz ve elektrik alanlarında işbirliğinin genişletilmesine yönelik görüşmelerin ardından ortaya çıktı.
Ortadoğu
ABD, Suriye’de kalan nükleer materyalin çıkarılmasına aracılık ediyor

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA), ABD yönetiminin Suriye ve İsrail ile mutabakata varmasının ardından, Suriye’deki gizli bir tesiste depolanan nükleer materyali yakında buradan kaldıracak.
Axios’ta yer alan habere göre Trump yönetimi ve IAEA, söz konusu hassas tesisle ilgili olarak İsrail, Suriye ve hatta muhtemelen Türkiye’yi de içine alan bir gerginliğin tırmanmasını önlemek ve materyali güvence altına almak için acilen diplomatik bir anlaşmaya varmaya çalıştı.
ABD’li yetkililer, bu olayın Başkan Donald Trump’ın Suriye’ye yönelik yaklaşımını teyit ettiğini ve ABD’nin yeni Suriye hükümetiyle olan yakın ilişkilerini, potansiyel bir krizi etkisiz hale getirmek için nasıl kullandığını gösterdiğini belirtiyor.
Tesisle ilgili olarak aylarca süren ve birkaç hafta önce bir çözüme ulaşılan dramatik, perde arkasındaki tehdit ve diplomasi alışverişi gizli tutuldu.
Esad yönetimi, gizli El-Kibar reaktörünü merkezine alan gizli bir nükleer program geliştirmişti.
İsrail’in 2007 yılında reaktörü bombalamasının ardından Suriye’nin nükleer programı büyük ölçüde yok edildi.
Fakat birkaç araştırma-geliştirme ve depolama tesisi kaldı ve bunlar çoğunlukla faal değildi.
Esad hükümetinin düşüşünün ardından IAEA, yeni Şam hükümetiyle bir anlaşma imzaladı.
Bu anlaşma, IAEA’nın El-Kibar reaktörünü ve Suriye’nin geçmişteki nükleer faaliyetleriyle bağlantılı diğer birkaç tesisi ziyaret etmesine izin verdi.
Orta Doğu Enstitüsü’nün yerleşik araştırmacısı Charles Lister, Suriye’nin yeni yönetiminin, “ülkenin uluslararası itibarını yeniden kazanma çabalarına zarar verebilecek, nükleer ve kimyasal silah dosyaları da dahil olmak üzere Esad rejiminden miras kalan hassas meseleleri çözmeye istekli olduğunu” söyledi.
İsrail’in son iki yıldır yakından izlediği tesislerden biri “Site 99” olarak adlandırılıyor.
İki İsrailli yetkiliye göre, Esad yönetimi burada El-Kibar nükleer reaktör projesinin bir parçası olan nükleer malzeme depolamıştı.
Bir ABD’li yetkili, bu malzemenin, nükleer yakıt döngüsünün bir parçası olarak daha sonra işlenip nihayetinde zenginleştirilebilen uranyum cevherinden elde edilen bir toz olan “yellowcake”i içerdiğini belirtti.
ABD’li yetkili, Esad yönetiminin El-Kibar tesisinden çıkan diğer kalıntıları ve “artıkları” da “Site 99”da depoladığını belirtti.
Bu tesisteki malzeme nükleer silah yapımında kullanılamasa da, bir “kirli bomba” yapımında kullanılabilir.
Bu, nükleer bir patlama yaratmak yerine, bir bölgeyi radyoaktif maddeyle kirletmek amacıyla radyoaktif maddeyi etrafa saçan konvansiyonel bir patlayıcı cihaz.
İsrailli yetkililer, Esad’ın düşüşünden kısa bir süre sonra İsrail Savunma Kuvvetleri’nin tesise erişimi engellemek amacıyla tesisin girişlerini bombaladığını belirtti.
Bir ABD’li yetkili, İsrail ve ABD’nin bir yılı aşkın süredir “Site 99” ile başa çıkmanın en iyi yolunu tartıştıklarını söyledi.
Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi ile İsrail Başbakanlık Ofisi’ndeki muadili kurumun üst düzey yetkilileri, bu konu üzerinde yakın işbirliği içinde çalışıyorlar.
Bir İsrailli yetkiliye göre, İsrail, Trump yönetimine bu tesiste nükleer malzemenin kalmasına müsamaha göstermeyeceğini açıkça belirtti.
İsrailli yetkililer, nükleer malzemenin kaldırılmaması veya Suriye’nin bu malzemeye erişmeye çalıştığına dair işaretler olması halinde İsrail’in tesisi tekrar bombalamakla tehdit ettiğini bile söylediler.
Bir ABD’li yetkili, İsraillilerin endişeli olsalar da hiçbir zaman tesisi bombalamanın eşiğine gelmediklerini belirtti.
Sonunda, bir ABD’li yetkiliye göre, ABD ve İsrail, en iyi yaklaşımın malzemenin kaldırılması için Suriye hükümetinden “onay” almak olduğu konusunda anlaştılar.
Kaynaklara göre, Trump yönetimi konuyu Suriye hükümetine gündeme getirdiğinde, Suriyeli yetkililer tesiste nükleer malzeme bulunduğundan haberdar olmadıklarını söylediler.
Bir ABD’li yetkili, “ABD, İsrail ve Suriye’de bu durumdan haberdar olan çok az kişi vardı,” dedi.
Aynı yetkili, ABD’nin Esad sonrası rejimle verimli bir ilişki kurduğunu belirtti. ABD’li yetkili, “Suriyelilerle çeşitli konularda işbirliği yaptığımızda, onlar iyi ortaklar oluyorlar,” dedi.
İsrailli ve ABD’li yetkililere göre, birkaç hafta önce bölgeyi izleyen İsrailliler, yeni Suriye hükümetinin mutabakatlardan caydığı ve nükleer malzemeye erişmeye çalıştığı şüphesini uyandıran hareketler tespit etti.
İsrailliler, Türkiye’nin Suriye hükümetine nükleer malzemeye ulaşmasında yardım ettiği konusunda bile endişeliydi.
Bir ABD’li yetkili, “İsrailliler her zaman her şeyi titizlikle inceliyorlar; her şeyin yolunda olduğundan emin olmak için bunu yapıyorlar ve bu iyi bir şey,” dedi.
Trump yönetimi, İsrail’den herhangi bir adım atmamasını istedi ve IAEA’yı devreye soktu.
Sonuç olarak, üç hafta önce IAEA ile Suriye hükümeti arasında, tesisten nükleer malzemenin kaldırılmasına yönelik bir anlaşma imzalandı.
ABD’li yetkililer, “Site 99”deki çalışmaların hâlâ devam ettiğini belirtiyor. Malzemeler henüz kaldırılmadı.
Fakat ABD’li yetkili, “Sonuçtan herkesin memnun olduğunu düşünüyoruz. Umuyoruz ki yakında kaldırma sürecini başlatabilir ve yıl sonuna kadar tamamlayabiliriz,” dedi.
Diplomasi2 hafta öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Dünya Basını1 hafta önceMilyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
Görüş2 hafta önceAteş altındaki Mısır: Dimyat saldırısı küresel enerji piyasaları için ne anlama geliyor?
Dünya Basını2 hafta önceABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Ortadoğu2 gün önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını2 hafta öncePekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor
Ortadoğu2 hafta önceYemen güçleri Saada semalarında Suudi Arabistan’a ait Vestel Karayel İHA’sını vurdu
Asya1 hafta önceAlibaba 2,4 trilyon parametreli yapay zeka modeli Qwen3.8-Max’i tanıttı









