Bizi Takip Edin

Ortadoğu

İran Dışişleri: Karşılıklı taahhüt ilkesine göre hareket ediyoruz

Yayınlanma

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, Tahran’da düzenlediği basın toplantısında bölgesel gelişmeler, ABD ile yürütülen diplomatik süreçler ve nükleer denetimler konusunda ülkesinin resmi pozisyonunu açıkladı. Karşılıklı taahhüt ilkesinin diplomatik müzakerelerin temelini oluşturduğunu belirten Sözcü Bekai, Tahran yönetiminin tek taraflı adımlar atmayacağını ve ulusal çıkarlarını korumak adına tüm diplomatik ve askeri mekanizmaları izlemeyi sürdüreceğini ifade etti.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, başkent Tahran’da yerli ve yabancı basın mensuplarının katılımıyla düzenlenen geniş kapsamlı basın toplantısında, ülkesinin dış politika öncelikleri, bölgesel güvenlik mimarisi ve batılı ülkelerle yürütülen diplomatik süreçlere ilişkin açıklamalarda bulundu.

Sözcü Bekai, özellikle ABD ile yürütülen müzakerelerde ve varılan mutabakat zabıtlarının uygulanmasında dengeli, karşılıklı ve eş zamanlı adımların önemini vurguladı.

“Karşı tarafın yükümlülüklerini yerine getirme sürecini anlık olarak izliyoruz”

Toplantının açılış bölümünde diplomatik müzakerelerin temel felsefesine değinen İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, müzakerelerde esas alınan karşılıklı taahhüt ilkesinin sınırlarını çizdi.

Sözcü Bekai, “Müzakerelerdeki karşılıklı taahhüt ilkesi, bizim yükümlülüklerimizi ancak karşı tarafın da kendi taahhütlerini yerine getirmesi halinde uygulayacağımız anlamına gelir. Herhangi bir taahhüdün tek taraflı olarak hayata geçirilmesi söz konusu olamaz” ifadelerini kullandı.

Bu doğrultuda uluslararası mekanizmaların ve varılan diplomatik belgelerin hassasiyetle takip edildiğini belirten Sözcü Bekai, şöyle devam etti:

“Mutabakat zaptının metni son derece açık ve hassas bir biçimde kaleme alınmıştır. Birinci maddede savaşın tüm cephelerde durdurulmasının Lübnan’ı da kapsaması gerektiği net bir şekilde belirtilmiştir. Varılan bu mutabakatın diğer tarafı olan ABD, kendi üzerine düşen yükümlülüklere bağlı kalmalı ve İsrail’in Lübnan’a yönelik askeri saldırılarını durdurması için gereken her adımı atmalıdır. Bu arka plan ve parametreler çerçevesinde, karşı tarafın yükümlülüklerini yerine getirme sürecini anlık olarak izliyoruz. Ulusal çıkarlarımızı ve güvenliğimizi korumak amacıyla elimizdeki tüm imkanları ve mekanizmaları gerektiği her an kullanacağız.”

“Ortak tarihsel ve kültürel bağlar iki ülke ilişkilerinin temelini oluşturuyor”

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin yakın zamanda gerçekleştirdiği Irak ziyaretine de değinen Sözcü Bekai, Bağdat ile Tahran arasındaki ilişkilerin stratejik önemine dikkat çekti.

Ziyaretin yeni Irak hükümetinin kurulmasının ardından gerçekleştirilen ilk üst düzey temas olduğunu hatırlatan Sözcü Bekai, “İran ile Irak arasındaki ilişkiler son derece köklü ve derindir. Ortak tarihsel ve kültürel bağlar iki ülke ilişkilerinin temelini oluşturuyor. Hükümetlerin değişmesi bu güçlü ilişkileri etkilemez, aksine biz her fırsatı bu ilişkileri daha da derinleştirmek için bir vesile olarak değerlendiriyoruz” değerlendirmesinde bulundu.

Ziyaret kapsamında Irak Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Dışişleri Bakanı, Ulusal Güvenlik Danışmanı ve Meclis Başkanı ile son derece verimli görüşmeler gerçekleştirildiğini aktaran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, görüşmelerde iki ülke arasındaki ekonomik, ticari, sınır güvenliği ve insani ilişkilerin güçlendirilmesinin ele alındığını bildirdi.

Ayrıca, bölgenin istikrarı için her iki ülkenin koordinasyon içinde hareket etmeye devam edeceğini ekledi.

“Eylemlerin ölçütü yalnızca varılan mutabakat zaptının metnidir”

Lübnan’daki durum ve Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına yönelik iddialar hakkında sorulan bir soruya yanıt veren Sözcü Bekai, Tahran’ın bu konudaki pozisyonunun değişmediğini belirtti. Irak hükümetinin direniş gruplarına silah bırakmaları için süre verdiği yönündeki iddialar ile Lübnan ve İsrail arasındaki gizli anlaşma iddialarının sadece basında yer alan spekülasyonlardan ibaret olabileceğini dile getiren Bekai, şunları kaydetti:

“Lübnan konusunda duruşumuz son derece nettir. ABD’nin Lübnan cephesi de dahil olmak üzere tüm cephelerde savaşı sona erdirme taahhüdü, mutabakat zaptının birinci maddesinde açıkça yer alan resmi bir yükümlülüktür. Bizim için esas olan, ABD’nin bu taahhütlerine bağlı kalması ve İsrail’i bu kurallara uymaya zorlamasıdır. Bu çerçevede, eylemlerin ölçütü yalnızca varılan mutabakat zaptının metnidir. Lübnan halkı ve direniş güçleri, geçmiş yıllarda edindikleri tecrübeler ışığında, kendi egemenlikleri, bağımsızlıkları ve ulusal çıkarları doğrultusunda en doğru kararı kendileri verecektir.”

Irak’ın iç işlerine ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Sözcü Bekai, “Irak’ın iç meseleleri tamamen Irak halkını ve yöneticilerini ilgilendirir. Onlar, dışarıdaki aktörlere kıyasla kendi ülkelerinin çıkarlarını çok daha iyi tahlil etme kabiliyetine sahiptir. Direniş gruplarının ülkenin güvenliğini koruma konusundaki rollerinin bilincinde olan Irak yönetimi, kendi egemenlik hakları çerçevesinde en doğru kararları alacaktır” şeklinde konuştu.

“Bölge dışı aktörlerin müdahaleleri durumu daha da karmaşık hale getiriyor”

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Hürmüz Boğazı’nda bazı ülkelerle birlikte tarama ve temizlik çalışmaları yapılması yönündeki açıklamalarını değerlendiren Sözcü Bekai, her konuda açıklama yapmanın ülkelerin prestijini artırmayacağını savundu.

Devletlerin kendi sınırlarını ve yetki alanlarını doğru tayin etmeleri gerektiğinin altını çizen Sözcü Bekai, şu ifadeleri kullandı:

“Her konuda fikir beyan etmek sorumluluk bilincinin bir göstergesi olmadığı gibi ülkelerin uluslararası alandaki güvenilirliğini de artırmaz. En yapıcı yaklaşım, işlerin kendi doğal ve hukuki mecrasında yürümesine izin vermektir. İran, Hürmüz Boğazı konusundaki sorumluluklarının ve yetkilerinin tamamen bilincindedir ve bunları yerine getirebilecek güce sahiptir. Bölge dışı aktörlerin müdahaleleri durumu daha da karmaşık hale getiriyor. İyi niyetle yapıldığı iddia edilse bile bu tür müdahaleler bölgesel dinamiklere zarar vermektedir.”

Sözcü Bekai, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki güvenliği sağlama konusundaki kararlılığının sürdüğünü ve dışarıdan herhangi bir askeri veya teknik yardıma ihtiyaç duymadıklarını yineledi.

“Kanada’nın tek taraflı kararı diplomatik teamüllere aykırıdır”

Kanada hükümetinin Tahran’daki elçiliğini yeniden açma veya konsolosluk hizmetlerini başlatma yönündeki iddiaları üzerine konuşan Sözcü Bekai, henüz kendilerine ulaşmış resmi bir talebin bulunmadığını bildirdi.

Kanada’nın 2012 yılında diplomatik ilişkileri tek taraflı olarak askıya almasının arkasında makul bir gerekçe olmadığını savunan Sözcü, şu bilgileri verdi:

“Kanada’nın tek taraflı kararı diplomatik teamüllere aykırıdır ve o dönemden bu yana Kanada’da yaşayan çok sayıda İran vatandaşı konsolosluk hizmetlerinden mahrum bırakılarak mağdur edilmiştir. Bu durum, söz konusu yönetimin insani meselelere yaklaşımını da ortaya koymaktadır. Resmi bir başvuru yapılması halinde bu talebi kendi diplomatik kriterlerimiz çerçevesinde değerlendiririz ancak şu an için somut bir adım atılmış değildir.”

“Filistinlileri kendi topraklarından sürmek özgürlük değil, zorunlu göçtür”

İsrail’in Gazze’deki Filistinlileri tehcir etme planlarının adını değiştirerek “hareket özgürlüğü” olarak nitelendirmesini sert bir dille eleştiren Sözcü Bekai, bu durumun kelime oyunlarından ibaret olduğunu vurguladı.

Bekai, “Filistinlileri kendi topraklarından sürmek özgürlük değil, zorunlu göçtür. Uluslararası toplum, Gazze ve Batı Şeria’da yürütülen nüfus yapısını değiştirme çabalarının gerçek niteliğini çok iyi görmektedir” dedi.

Uluslararası kurumların bu konuda sessiz kalmaması gerektiğini belirten Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve İslam İşbirliği Teşkilatı başta olmak üzere tüm bölgesel ve küresel yapıların, yaşanan insani trajediyi durdurmak ve sorumluların yargılanmasını sağlamak adına daha aktif rol oynaması gerektiğini kaydetti.

“Kararlar kurumlar arası ortak değerlendirmeler sonucunda alınmaktadır”

Ülke içindeki dış politika tartışmalarına ve yürütülen müzakerelere yönelik eleştirilere de değinen Sözcü Bekai, İran’ın çok sesli bir toplumsal yapıya sahip olduğunu ifade etti.

Vatandaşların milli çıkarlar ve güvenlik konularındaki hassasiyetini takdir ettiklerini belirten Sözcü, karar alma mekanizmalarının işleyişi hakkında şu açıklamayı yaptı:

“Devletimizin karar alma mekanizmaları belirli kurallara ve anayasal süreçlere tabidir. Dışişleri Bakanlığı tek başına stratejik kararlar almaz. Savaş, barış veya uluslararası anlaşmalar gibi hayati önem taşıyan konularda kararlar, başta Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi olmak üzere tüm ilgili devlet kurumlarının ortak değerlendirmeleri ve analizleri sonucunda alınmaktadır. Bakanlığımız, bu üst kurulların tebliğ ettiği direktifleri uygulamakla yükümlüdür. Bu süreçte toplumsal birliği zedeleyecek ve asılsız iddialara dayanan tartışmalardan kaçınmak, milli dayanışmayı güçlendirmek hepimizin ortak sorumluluğudur.”

Sözcü Bekai, Doha’da yapılması planlanan temasların ABD’li yetkililerle doğrudan bir görüşme içermediğini, görüşmelerin yalnızca dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması teknik detayları üzerine Katar makamlarıyla yürütüleceğini sözlerine ekledi.

“NATO üyesi ülkelerin eylemleri uluslararası hukuk açısından sorumluluk doğurur”

NATO Genel Sekreteri’nin geçmiş dönemlerde İran’a yönelik gerçekleştirilen bazı askeri eylemlere ilişkin yaptığı açıklamaları da değerlendiren Sözcü Bekai, bu durumun hukuki sonuçları olacağını belirtti.

Sözcü Bekai, “NATO üyesi ülkelerin eylemleri uluslararası hukuk açısından sorumluluk doğurur. Yapılan itiraflar, ülkemize yönelik gerçekleştirilen saldırılarda hangi aktörlerin nasıl bir rol üstlendiğini açıkça ortaya koymuştur. Bu beyanlar hukuki süreçlerde kanıt niteliği taşımaktadır” dedi.

İran’ın kendi sınır bütünlüğünü korumak için her türlü hukuki adımı atacağını ifade eden Bekai, saldırılarda doğrudan veya dolaylı sorumluluğu bulunan tüm tarafların uluslararası mahkemeler önünde hesap vermesi için gerekli girişimlerin sürdürüleceğini kaydetti.

“Güvenlik ancak bölge ülkelerinin ortak iradesiyle tesis edilebilir”

Bölgesel işbirliği mekanizmalarının geliştirilmesi yönündeki önerilere her zaman açık olduklarını belirten Sözcü Bekai, Basra Körfezi ülkeleri, İran ve Irak’ın katılımıyla gerçekleştirilmesi muhtemel ortak toplantı önerisini desteklediklerini ifade etti.

Güvenliğin dış güçlerin askeri varlığıyla sağlanamayacağını dile getiren Bekai, “Güvenlik ancak bölge ülkelerinin ortak iradesiyle tesis edilebilir. Yabancı güçlerin askeri varlığı bölgeye istikrar getirmemiş, aksine istikrarsızlığı ve kutuplaşmayı derinleştirmiştir. Bu nedenle bölge ülkelerinin bir araya gelerek kendi güvenlik mimarilerini inşa etmeleri en doğru yaklaşımdır” değerlendirmesinde bulundu.

Suriye’nin güneyinde yaşanan gelişmelere de değinen Sözcü Bekai, Suriye’nin toprak bütünlüğünün ve egemenliğinin korunmasının bölgesel istikrar için hayati önem taşıdığını, bu ülkeye yönelik gerçekleştirilen saldırıların uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğunu sözlerine ekledi.

“Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı siyasi nitelikli açıklamalardan kaçınmalıdır”

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Genel Direktörü Rafael Mariano Grossi’nin İran’daki tesislere yönelik denetim ve erişim taleplerine ilişkin açıklamalarına yanıt veren Sözcü Bekai, ajans ile işbirliğinin sürdüğünü ancak bu sürecin teknik sınırları olduğunu hatırlattı.

Sözcü Bekai, konuya dair şunları söyledi:

“Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı siyasi nitelikli açıklamalardan kaçınmalıdır. İran, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması çerçevesindeki taahhütlerine ve kapsamlı denetim anlaşmalarına bağlı kalmaya devam etmektedir. Ancak askeri saldırılardan zarar görmüş tesislerin durumu teknik ve güvenlik boyutlarıyla değerlendirilmektedir. Ajansın öncelikle kendi yükümlülüklerini yerine getirmesi ve tarafsız bir teknik organ olarak hareket etmesi gerekmektedir. Siyasi kampanyalara alet olan açıklamalar işbirliği zeminine katkı sağlamaz.”

Sözcü Bekai, nükleer alandaki faaliyetlerin tamamen barışçıl amaçlar taşıdığını ve uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde şeffaf bir şekilde yürütüldüğünü yineledi.

“Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer güvenliğini sağlama yükümlülüğümüzü yerine getiriyoruz”

Son olarak Hürmüz Boğazı’ndaki son duruma ve petrol satışlarındaki gelişmelere değinen Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, Umman ile yürütülen koordinasyon çalışmalarının sürdüğünü bildirdi.

Boğazdaki seyrüsefer güvenliğinin İran’ın öncelikli sorumlulukları arasında yer aldığını belirten Bekai, şu ifadeleri kullandı:

“Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer güvenliğini sağlama yükümlülüğümüzü yerine getiriyoruz. Bu konudaki sorumluluklarımızı Umman başta olmak üzere diğer kıyıdaş ülkelerle koordinasyon içinde sürdüreceğiz. Petrol ve petrokimya ürünlerimizin satışı konusunda ise yaptırımların aşılması ve ihracat kanallarının açık tutulması yönünde ilgili bakanlıklarımızla koordineli çalışmalar yürütüyoruz. Bu alandaki engelleri aşmak için gereken tüm yasal ve diplomatik yolları kullanmaya devam edeceğiz.”

Sözcü Bekai, ekonomik diplomasi alanında atılan adımların sonuç vermeye başladığını ve ülkenin ihracat kapasitesini artırmak için yeni mekanizmalar geliştirdiklerini belirterek basın toplantısını sonlandırdı.

Ortadoğu

İran Dışişleri Bakanı Arakçi, 40 günlük savaşı anlattı

Yayınlanma

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, katıldığı mülakatta 12 günlük ve 40 günlük savaş dönemlerinin bilinmeyen askeri ve diplomatik ayrıntılarını paylaştı. Arakçi, müzakerelerde uranyum zenginleştirmesini sıfırlama dayatmalarına direnerek savaşı göze aldıklarını ve askeri hazırlıkları en üst seviyede tuttuklarını belirtti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, katıldığı özel bir yayında, belgesel yönetmeni ve tarihçi Cevad Moguyi’nin sorularını yanıtlayarak ülkenin yakın tarihte yaşadığı askeri ve diplomatik krizlerin bilinmeyen yönlerini kamuoyuyla paylaştı.

Görüşmede özellikle 12 günlük savaş ve ardından gelen 40 günlük savaşın arka planındaki karar alma mekanizmaları, askeri hazırlıklar ve diplomatik temaslar kapsamlı şekilde ele alındı.

Üst düzey İranlı yetkililerin şehit düştüğü bu süreçlerde yaşanan stratejik kırılma noktalarını aktaran Arakçi, müzakere ve savaş arasındaki ilişkiyi net sözlerle ortaya koydu.

Arakçi, mülakatın başında geçen yıl aynı dönemde gerçekleştirdikleri görüşmeye atıf yapan Moguyi’nin, ateşkes sonrası hakların elde edilmesi için sunulan seçenekleri hatırlatması üzerine önemli bir değerlendirme yaptı.

Dışişleri Bakanı, hakların savunulması için iki temel yol olduğunu belirterek, “Haklarımıza ulaşabilmek için önümüzde iki seçenek vardı: Ya savaşacaktık ya da müzakere masasına oturacaktık. Şüphesiz ki müzakere, daha kolay ve daha az maliyetli bir yoldur. 12 günlük savaşta kazandığımız zaferin bize sağladığı güçlü konum sayesinde, masaya onurlu bir müzakere yürütmek amacıyla oturduk” ifadelerini kullandı.

Moguyi’nin, kendisinin Devrim Muhafızları Ordusu kökenli olmasını ve uzun yıllara dayanan diplomatik tecrübesini hatırlatarak, “Bu askeri ve diplomatik birikime rağmen süreç nasıl tekrar savaşa evrildi?” sorusuna yanıt veren Arakçi, durumun kendi yönetimlerinden kaynaklanmadığını vurguladı.

İran Dışişleri Bakanı, “Her şeyden önce bu durum benim belirlediğim bir rota değildi. Karşı tarafın, İran üzerinde belirli hedeflere ulaşma yönünde kesin bir kararı vardı. Biz ise diplomasiyi kullanarak karşı tarafın bu niyetini savaştan başka bir yöne çekmeye çabaladık” şeklinde konuştu.

Müzakerelerin savaşa yol açtığı yönündeki yaygın algının tamamen yanlış olduğunu dile getiren Arakçi, bu yanılsamanın düzeltilmesi gerektiğini ifade etti.

Kararların şahsi değil, devletin ortak aklıyla alındığını belirten Bakan, “Müzakere yürütmemiz benim tek başıma aldığım bir karar değildi, bu ortak bir devlet kararıydı. Daha önce de belirttiğim gibi, tüm bu süreç aslında karşı tarafın zayıf bir İran hayali kurmasıyla başladı” dedi.

“Her şey zayıf bir İran illüzyonuyla başladı”

İran’ın bölgesel caydırıcılığını kaybettiği yönündeki yanlış hesaplamaların savaşı tetiklediğini belirten Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Lübnan’da meydana gelen gelişmeler, Suriye’nin düşüşü ve Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney’in katledilmesi gibi olayların karşı tarafta büyük bir yanılsamaya yol açtığını kaydetti.

Arakçi, “Karşı taraf, İran’ın bölgesel caydırıcılık kabiliyetini tamamen yitirdiğini ve bu açığı kapatmak için nükleer caydırıcılığa yöneleceğini düşündü. Bu nedenle, İran daha nükleer caydırıcılık aşamasına ulaşmadan önce nükleer altyapısını ve imkanlarını tamamen yok etmeleri gerektiği kararına vardılar” ifadelerini kullandı.

Siyonist rejimin bu zayıflık algısını fırsat bilerek İran’ı tamamen ortadan kaldırmayı hedeflediğini belirten Arakçi, bu motivasyonla 12 günlük savaşı başlattıklarını söyledi. Bu savaştan önce de iki ya da üç kez sıcak çatışmanın eşiğine gelindiğini aktaran İranlı Bakan, “Bölgesel bir savaşın çıkacağı ve bu savaştan herkesin büyük zarar göreceği korkusu, yürüttüğümüz diplomatik çabalarla birleşince savaşı birkaç kez engellemeyi ya da ertelemeyi başardık” şeklinde konuştu.

Karşı tarafın savaşa girmeden önce diplomasiyi kendi lehine bir araç olarak denediğini vurgulayan Arakçi, müzakere masasında uranyum zenginleştirmesinin tamamen sıfırlanması yönünde yasadışı ve mantıksız taleplerle karşılaştıklarını dile getirdi.

İranlı diplomat, “Karşı tarafın uranyum zenginleştirmesini sıfıra indirme talebine karşı büyük bir kararlılıkla direndik. Masada istediklerini alamayacaklarını anladıklarında ise askeri seçeneğe yöneldiler. Savaş tam olarak bu noktada başladı. Bizim masadaki kararlı duruşumuz ve onların dayatmalarını kabul etmeyişimiz, onları daha zorlu olan savaş yolunu seçmeye zorladı” dedi.

Düşmenin 12 günlük savaşta ağır bir askeri yenilgiye uğradığını hatırlatan Arakçi, 40 günlük savaşın da benzer bir yanlış hesaplama zincirinin sonucu olarak patlak verdiğini ifade etti. Karşı tarafın direniş ekseninin savunma gücünü öngöremediğini belirten Bakan, “12 günlük savaştan sonra yeni bir hesap hatası yaptılar. Direnişin bu düzeyde bir mukavemet göstereceğini tahmin etmemişlerdi. Daha fazla silah ve teçhizat yığarak kendilerini hazırlamaya çalıştılar” ifadelerini kullandı.

Siyonist rejimin birkaç günlük yoğun bir saldırıyla İran sistemini çökerteceğini ve hükümetin teslim olacağını varsaydığını aktaran Arakçi, bu hayallerin sahada karşılık bulmadığını belirtti.

Bakan, “Uzun süreli bir savaşa hazırlıklı değillerdi. Ayrıca halkımızın meydanlara inip devletin ve sistemin arkasında sapasağlam durduğunu gördüklerinde savaşı durdurmak zorunda kaldılar” dedi.

Mülakatta, 12 günlük savaşın durdurulması yerine devam ettirilmesinin daha doğru olacağını savunan çevrelerin eleştirilerine de değinen Arakçi, askeri kararların derinlemesine analiz edildiğini söyledi.

Moguyi’nin, askeri yetkililerden aldığı bilgilere dayanarak füze kapasitesinin üç katına çıktığını ve baskı altında fırlatma hazırlık süresinin 10-15 saatten 35-40 dakikaya kadar indirildiğini belirtmesi üzerine Arakçi, 12 günlük savaştan büyük askeri dersler çıkardıklarını teyit etti.

Savaşın sona erdirilmesi kararının Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi tarafından kolektif bir şekilde alındığını vurgulayan Arakçi, “Savaşı sonlandırma kararı ortaklaşa alınan bir karardı. 12 günlük savaştan çıkardığımız askeri dersler, bir sonraki savaşa çok daha güçlü ve hazırlıklı girmemizi sağladı. Bu kararın doğruluğu sonraki süreçte açıkça görüldü” şeklinde konuştu.

“Bizim gerçek nükleer bombamız Hürmüz Boğazı’dır”

12 günlük savaşın ardından düşmanın iki temel stratejik hata yaptığını belirten İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bu hatalardan ilkinin İran’ı yenebilmek için çok daha uzun bir savaşa hazırlanma gerekliliği, ikincisinin ise öncelikle devletin sosyal tabanını yok edip ardından doğrudan sistemi hedef alma planı olduğunu açıkladı.

Bu doğrultuda bölgede benzeri görülmemiş bir askeri yığınak yapıldığını ifade eden Arakçi, “Amerika Birleşik Devletleri bölgeye elindeki tüm askeri imkanları taşıdı. Siyonist rejimi son teknoloji savunma sistemleriyle donattılar ve toplumsal alanda iç karışıklık yaratmak amacıyla operasyonlar yürüttüler” dedi.

Toplumsal huzursuzluk yaratma çabalarının ardından düşmanın tekrar sıfır zenginleştirme dayatmasıyla müzakere masasına oturmak istediğini kaydeden Arakçi, bu teklifin arkasında açık bir savaş tehdidi yer aldığını belirtti.

Devlet içinde yapılan yoğun istişareler sonucunda müzakerelere başlama kararı aldıklarını söyleyen Bakan, “Bu kez müzakerelere girme amacımız tamamen uluslararası topluma ve kendi halkımıza karşı tüm yolları tükettiğimizi kanıtlamaktı. Askeri kanadımız da biz de savaşın kaçınılmaz olduğunu biliyorduk. Ancak kimsenin müzakere etseydiniz savaş çıkmazdı diyememesi için bu adımı attık” ifadelerini kullandı.

Arakçi, askeri güçlere ve hükümete müzakerelere bel bağlamadan her türlü hazırlığı yapmaları yönünde açık mesajlar verdiğini hatırlattı.

Ordunun ve devlet kurumlarının gıda ve askeri mühimmat depolarını en üst düzeyde doldurduğunu belirten Arakçi, “Savaş başladığında tamamen hazırlıklıydık. Nitekim ilk saldırıdan sadece iki saat sonra düşman mevzilerine karşılık vermeye başladık. Tüm savunma planlarımız önceden en ince ayrıntısına kadar hazırlanmıştı” şeklinde konuştu.

Hürmüz Boğazı’nın savaşın ilk gününde kapatılmasının da bu planlı stratejinin bir parçası olduğunu açıklayan Arakçi, “Liderliğin doğrudan hedef alınması durumunda Hürmüz Boğazı’nın derhal kapatılması yönünde kesin bir askeri talimat vardı. Bu karar doğrultusunda ilk gün boğazı ulaşıma kapattık” dedi.

Müzakerelerin şahsi prestij amacıyla kullanılmadığını, devletin çıkarlarının her şeyin üstünde olduğunu vurgulayan Dışişleri Bakanı, “Ben kendi siyasi geleceğim veya itibarım için hareket etmem. Ulusal çıkarları şahsi itibarın arkasına saklamayı vatana ihanet kabul ederim. Eğer bu ülke için canını feda eden insanlar varsa, ben de gerektiğinde tüm itibarımı ortaya koyarım” ifadelerini kullandı.

Arakçi, tüm müzakere süreçlerinin Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi bünyesindeki özel nükleer komite tarafından karara bağlandığını ve tüm bu süreçlerin devlet arşivlerinde kayıtlı olduğunu sözlerine ekledi.

İran’ın nükleer tesislerinin vurulduğu dönemde dahi müzakere masasında başı dik bir şekilde durduklarını belirten Arakçi, düşmanın uranyum zenginleştirmesinin askıya alınması yönündeki dayatmalarını reddettiklerini ifade etti.

26 Şubat günü İsviçre’nin Cenevre kentinde gerçekleştirilen üçüncü tur müzakerelerde karşı tarafın uzun süreli askıya alma talebini kesin bir dille geri çevirdiklerini açıklayan Bakan, “Tesislerimizin zarar gördüğü o zorlu dönemde bile bu dayatmayı kabul etmeme talimatına sadık kaldık. Eğer o dönemde teslimiyeti kabul etseydik, ülkemizin onurunu satmış olurduk ve bu durum savaştan çok daha büyük bir yıkıma yol açardı” dedi.

“Burası birini devirince herkesin kaçacağı Venezuela değil”

Müzakerelerin sonuçsuz kalmasının ardından 27 Şubat gününden itibaren bölgede savaş havasının tamamen hakim olduğunu belirten Abbas Arakçi, 28 Şubat Cumartesi günü sabah saatlerinde yaşanan büyük saldırıyı tüm detaylarıyla aktardı.

Cumartesi sabahı saat 08.00’de Cumhurbaşkanı’na Cenevre müzakereleri hakkında rapor sunduğunu, saat 09.00’da ise Liderlik Ofisi’nde üst düzey yetkililerden Ağa Hicazi ile bir araya geldiğini belirten Arakçi, tam da savaşın kaçınılmazlığını rapor ettiği esnada binanın füzelerle hedef alındığını söyledi.

Saldırı anını anlatan İran Dışişleri Bakanı, “Ofiste toplantı halindeyken ardı ardına üç füze isabet etti. İlk füze biraz uzağa düştü. İkincisi daha yakına isabet ederek tüm binayı sarstı. Üçüncü füze ise doğrudan bizim bulunduğumuz binaya çarptı. Binanın sol kanadı, Hicazi’nin sekreteri Şehit Ayuzi’nin bulunduğu bölüm tamamen yerle bir oldu” ifadelerini kullandı. Saniyeler içinde tavanın çöktüğünü ve her yeri yoğun bir toz bulutunun kapladığını belirten Arakçi, enkaz altından kendi imkanlarıyla çıktıklarını ve Hicazi’nin elinden tutarak binayı terk ettiklerini açıkladı.

Binadan çıktıklarında çevredeki askeri ve idari binaların da vurulduğunu gördüklerini söyleyen Arakçi, o esnada araçlarının enkaz altında kaldığını ve bölgeden uzaklaşmak için yoldan geçen sivil bir binek otomobile binmek zorunda kaldıklarını aktardı.

Bakan, “Bizi aracına alan genç bir vatandaşın yardımıyla güvenli bir bölgeye geçebildik” dedi.

Aynı saatlerde devletin diğer kritik organlarının da eşzamanlı olarak hedef alındığını belirten Arakçi; İstihbarat Bakanlığı Şurası, Savunma Şurası ve Dış İlişkiler Stratejik Konseyi toplantılarının yapıldığı binaların da füzelerle vurulduğunu açıkladı.

Ali Şemhani’nin başkanlık ettiği savunma toplantısında ve diğer binalarda çok sayıda değerli komutan ve devlet adamının şehit düştüğünü belirten Arakçi, bu durumun ciddi bir güvenlik açığına işaret ettiğini kaydetti. Arakçi, “Bu eşzamanlılık tesadüf olamaz. Karşı tarafın devletin karar alma mekanizmalarına sızdığı açık bir güvenlik ve istihbarat zaafiyeti vardı. Ancak en büyük yanılgıları, burayı bir kişiyi devirince sistemin çökeceği Venezuela gibi görmeleriydi” şeklinde konuştu.

Düşmanın, lider kadroyu yok ederek İran halkını ve devletini teslim alabileceğini düşündüğünü ancak büyük bir dirençle karşılaştığını belirten Arakçi, hiçbir devlet görevlisinin görev yerini terk etmediğini, istifa etmediğini ve ülkeyi satmadığını vurguladı.

Arakçi, “Amerikalı temsilcilere açıkça sordum: Siz hiç her an havaya uçma riski olan bir odada devlet yönetmeye çalıştınız mı? Ya da ailenizle son kez konuşuyor olabileceğinizi bilerek telefon kullandınız mı? Biz bu şartlar altında görevimizi yürüttük ve teslim olmadık” ifadelerini kullandı.

“Eğer savaşmamanın bedeli savaşmaktan ağırsa savaşmalısınız”

Savaşın diplomatik boyutunda bölgesel aktörlerle yürütülen temasların hayati bir rol oynadığını ifade eden Abbas Arakçi, Suriye krizinin ardından bölge ülkelerine gerçekleştirdiği turlarda muhataplarına çok sert uyarılarda bulunduğunu aktardı.

Bölgedeki bir liderle yaptığı görüşmeyi isim vermeden paylaşan Arakçi, karşı tarafın İran’ın nükleer, askeri ve petrol tesislerinin tamamen yok edileceğini ve liderliğinin vurulacağını iddia ederek kibirli bir tavır sergilediğini belirtti.

Bu tehditlere karşı İran’ın yanıtının çok net olduğunu dile getiren Arakçi, “Kendisine açıkça söyledim: Eğer bizim bir tesisimizi vururlarsa, biz de onların karşılık gelen tesisini vururuz. Nükleer tesislerimize saldırırlarsa, nükleer tesislerini hedef alırız. Askeri noktalarımızı vururlarsa, İsrail’in askeri merkezlerini vururuz. Eğer Amerika Birleşik Devletleri bu saldırılara katılırsa, bölgedeki Amerikan askeri üslerini yerle bir ederiz. Bizim füzelerimiz Amerika kıtasına ulaşmayabilir ancak buradaki üslerini vurmaya fazlasıyla yeter” dedi.

İran’ın petrol satamaması durumunda bölgedeki hiçbir ülkenin petrol ihraç edemeyeceğini muhatabına ilettiğini söyleyen Bakan, bu kararlılığın bölge ülkelerini dehşete düşürdüğünü belirtti.

Bölge liderinin bu tehditler karşısında tüm dünyanın İran’a cephe alacağını söylemesi üzerine Arakçi’nin, “Biz sizi doğrudan hedef almayacağız, sadece sizin topraklarınızda yer alan Amerikan üslerini vuracağız” cevabını vermesi, bölge ülkelerinin savaşa dahil olma konusundaki iştahını tamamen kesti.

40 günlük savaş esnasında bu tehditlerin sadece sözde kalmadığını sahada da gösterdiklerini belirten Arakçi, Amerika Birleşik Devletleri’ne ait gemilere yakıt ikmali yapan dost ülke Umman’daki bir şirketi dahi hedef almaktan çekinmediklerini kaydetti.

Arakçi, “Güvenlik mimarisini tamamen değiştirdik. İran’ın güvenliği sağlanmadan bölgedeki hiçbir ülkenin güvende olamayacağını kanıtladık. Bizim asıl nükleer bombamızın Hürmüz Boğazı olduğunu tüm dünya bu süreçte anladı” şeklinde konuştu.

Savaşın dördüncü gününde ABD Başkanı Donald Trump’ın Irak Kürt Bölgesel Yönetimi liderlerini arayarak İran’ı parçalama planını devreye sokmaya çalıştığını aktaran Dışişleri Bakanı, bu komploya karşı anında diplomatik taarruza geçtiklerini belirtti.

Barzani ve Talabani ailelerinin yanı sıra Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani ve Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile acil telefon görüşmeleri gerçekleştirdiğini söyleyen Arakçi, “Irak makamlarına Kürt bölgesinden yönelecek en ufak bir tehdide en sert şekilde karşılık vereceğimizi bildirdik. Türkiye bu süreçte son derece kararlı ve yapıcı bir duruş sergileyerek planların bozulmasında büyük rol oynadı” ifadelerini kullandı.

Pahlavi hanedanı varisinin İsrail’e giderek İran’ın bölünmesi ve merkezi bölgede göstermelik bir krallık kurulması yönünde anlaşmalar yaptığının ortaya çıktığını belirten Arakçi, halkın devlete olan bağlılığı sayesinde bu planların da suya düştüğünü kaydetti.

Mülakatın sonunda, İran’ın askeri olarak bu kadar üstün olduğu bir dönemde neden ateşkesi kabul ettiğine açıklık getiren Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, savaşların ya mutlak askeri zaferle ya da müzakereyle sonuçlanacağını belirtti.

Mutlak askeri zaferin karşı ülkenin topraklarını tamamen işgal etmek anlamına geldiğini ve bunun rasyonel olmadığını söyleyen Arakçi, en güçlü konumdayken müzakere masasına oturmanın en doğru strateji olduğunu vurguladı.

Savaşın ilk iki haftasında İran’ın tüm stratejik hedeflerine ulaştığını, caydırıcılığını kanıtladığını ve Hürmüz Boğazı üzerindeki hakimiyetini dünyaya gösterdiğini belirten Arakçi, “Eğer savaşı daha fazla uzatsaydık, elde edeceğimiz stratejik kazanımlar artmayacaktı. Aksine, ülkenin sanayi ve enerji altyapısının zarar görmesi riskiyle karşı karşıya kalacaktık. Savaşmamanın bedelinin savaşmaktan daha ağır olduğu noktada savaştık; ancak kazanımlarımızı diplomatik olarak tescillediğimiz anda ateşkesi kabul ederek ülkemizi büyük bir yıkımdan koruduk” diyerek sözlerini tamamladı.

Arakçi, imzalanan mutabakat zaptı ile ABD’nin İran’a karşı bir daha asla askeri güç kullanmayacağını ve egemenliğine saygı duyacağını taahhüt etmek zorunda kaldığını belirterek, bunun İran diplomasisi ve askeri gücünün ortak bir zaferi olduğunu ifade etti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Washington Post: ABD, İran ile topyekun savaş seçeneğini değerlendiriyor

Yayınlanma

ABD yönetimi, Ortadoğu’da ölen askerlerinin ardından İran’a yönelik geniş kapsamlı bir askeri harekat düzenleme seçeneğini masaya yatırdı. Washington Post gazetesine konuşan, Donald Trump yönetimine yakın kaynaklar askeri altyapının zarar gördüğünü, uzun menzilli füze ve hava savunma mühimmatı stoklarının tükendiğini belirterek ordunun kabiliyetlerinin sınırlı olduğunu söylüyor.

ABD yönetimi, Ortadoğu’da görev yapan Amerikan askerlerinin ölmesi üzerine İran’a karşı topyekun bir askeri sefer düzenleme olasılığı üzerinde duruyor.

The Washington Post gazetesinin ABD Başkanı Donald Trump’ın yönetimine yakın kaynaklara dayandırdığı haberine göre, Washington askeri harekatın kapsamını genişletmeyi planlıyor. Ancak gazete kaynaklarından biri, zarar gören askeri altyapı, tükenen uzun menzilli füzeler ve hava savunma sistemi önleyicileri sebebiyle ordunun harekat kabiliyetinin sınırlı olduğunu aktardı.

Aynı kaynak, askeri operasyonları güvenli şekilde destekleyecek yeterli kaynağa sahip olunmadığını ve Beyaz Saray’ın bu sorunun boyutunun farkında olmadığını ifade etti. Bu lojistik yetersizliklere rağmen Pentagon’un Ortadoğu’daki askeri havacılık unsurlarını tahkim etmeyi sürdürdüğü bildiriliyor.

Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS) Savunma ve Güvenlik Programı Direktörü Seth Jones ise bölgeye Amerikan kara unsurlarının sevk edilmesinin büyük bir hata olacağını belirtti.

Jones, bölgedeki Amerikan kuvvetlerinin İran’ın uzun menzilli saldırılarına karşı korumasız olduğunu ve Washington’ın bu ölçekte bir askeri seferi yürütecek kaynaklardan yoksun olduğunu vurguladı.

Bölgede son bir hafta içinde dört Amerikan askerinin daha hayatını kaybetmiş olabileceği belirtiliyor. ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), 20 Temmuz’da yaptığı açıklamada, 18 Temmuz günü Irak’ta düşürülen bir İran insansız hava aracına ait mühimmatın kontrollü imhası sırasında bir Amerikan askerinin öldüğünü duyurdu.

Washington daha önce de 17 Temmuz’daki saldırıda iki askerin öldüğünü, bir askerin ise kaybolduğunu açıklamıştı. İran ile başlayan çatışma sürecinin başından bu yana ölen Amerikan askeri sayısı 17’ye ulaşırken, yaralı asker sayısı 430’u aşmış durumda.

Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer serbestisi anlaşmazlığı nedeniyle ABD ile İran arasındaki karşılıklı saldırılar dokuzuncu gününe girdi. ABD ordusu; İran’a ait komuta merkezlerine, hava savunma bataryalarına, kıyı gözetleme sistemlerine ve deniz kuvvetleri tesislerine yönelik yeni bir bombardıman dalgası gerçekleştirildiğini duyurdu.

CENTCOM, bu operasyonun amacının İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki ticari gemileri hedef alma kabiliyetini zayıflatmak olduğunu açıkladı. ABD Başkanı Donald Trump ise düzenlenen bu yoğun bombardımanların hayatını kaybeden Amerikan askerlerine yönelik bir misilleme olduğunu ilan etti.

Diğer taraftan İran Devrim Muhafızları Ordusu, Ürdün’deki Akabe Havalimanı’nda bulunan Amerikan uçaklarının yanı sıra Kuveyt’teki Ali el-Salem Hava Üssü ve Suriye’deki ABD askeri tesislerinin füzelerle vurulduğunu açıkladı.

İran’ın sivil altyapısı hedefte

Ortadoğu’daki çatışmalarda sivil altyapı unsurları da giderek daha fazla hedef haline geliyor. CNN’in Kuveyt Elektrik Bakanlığına dayandırdığı haberine göre İran, pazar günü Kuveyt’teki bir su arıtma tesisi ile elektrik santralini hedef aldı. Kuveyt, temiz su ihtiyacının yaklaşık yüzde 90’ını deniz suyu arıtma tesislerinden karşılıyor.

Benzer şekilde İran da kendi su arıtma tesislerinin saldırıya uğradığını duyurdu. Hürmüzgan vilayeti yetkilisi, cumartesi günü ABD tarafından düzenlenen bir füze saldırısında Bonji kıyı bölgesindeki bir arıtma tesisinin hasar gördüğünü ifade etti.

Yerel yetkililer, bu saldırı sonucunda bölgedeki 20 köyün susuz kaldığını belirtti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İran’ın tankerleri vurmasıyla petrol yeniden 90 doların üzerine çıktı

Yayınlanma

ABD’nin İran’a yönelik yeni bir saldırı dalgası başlatması ve çatışmalarda hayatını kaybeden Amerikan askerlerinin sayısının artmasıyla petrol fiyatları bir aydan uzun sürenin ardından ilk kez varil başına 90 doların üzerine çıktı.

Uluslararası petrol piyasasının göstergesi Brent petrolün varil fiyatı, pazartesi günü Asya’daki erken işlemlerde yüzde 2,5 artarak 90,30 dolara yükseldi. Fiyatlar bu ay yüzde 23’ten fazla arttı. Böylece petrol, çatışmaların tüm şiddetiyle sürdüğü mart ayından bu yana en yüksek aylık artışına doğru ilerliyor.

Petrol en son 11 Haziran’da varil başına 90 doların üzerinde işlem görmüştü.

Fiyatlardaki yükseliş, ABD ile İran arasındaki karşılıklı saldırıların tırmanmasıyla birlikte geldi. Washington hafta sonunda yeni askerî kayıplar verdiğini doğrularken, Tahran da bölgedeki kritik enerji ve su altyapısını hedef aldı. Cuma gününden bu yana düzenlenen saldırılarda en az üç Amerikan askeri öldü. Ürdün’de bulunan kalıntıların ise dördüncü bir askere ait olabileceği belirtildi.

ANZ’nin emtia analistleri pazartesi günü yayımladıkları değerlendirmede, artan güvenlik kaygıları nedeniyle Hürmüz Boğazı’ndaki tanker trafiğinin “çöktüğünü” belirtti. Analistler, ABD’deki üretim artışının Körfez’deki sevkiyat kesintilerini telafi etmeye yetmediğini, Washington’ın İran limanlarına uyguladığı ablukanın da küresel enerji arzını daha fazla aksattığını kaydetti.

ABD, İran’a karşı art arda dokuzuncu gece saldırı düzenledi. Washington, Tahran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki ticari gemilere saldırma kapasitesini zayıflatmak amacıyla çeşitli askerî tesislerin, kıyı gözetleme noktalarının ve iletişim ağlarının hedef alındığını açıkladı.

İran Devrim Muhafızları Ordusu, pazar günü geç saatlerde boğazın güneyindeki “güvenli olmayan” güzergâhtan geçmeye çalışan iki petrol tankerinin “havaya uçurularak durdurulduğunu” bildirdi. Devrim Muhafızları, sosyal medyada yayımladığı açıklamada saldırıyı ABD’nin “kışkırttığını” vurguladı.

Açıklamada, “Burası bizim toprağımız” denilerek, binlerce kilometre uzaktan gelen ABD ordusunun müdahalesinin hiçbir “hukuki” dayanağı olmadığı belirtildi. ABD’nin bölgedeki düşmanca faaliyetleri devam ettiği sürece boğazdan petrol, doğal gaz veya gübre geçişine izin verilmeyeceği ifade edildi.

Devrim Muhafızları ayrı bir açıklamada, Ürdün vatandaşlarının sağladığı “istihbarat” doğrultusunda, Akabe Havalimanı’ndaki ABD ordusuna ait C-17 nakliye uçakları ile P-8 keşif uçaklarının hedef alındığını duyurdu.

İngiltere denizcilik yetkilileri pazartesi günü Umman’ın kuzeyindeki bir gemide yangın çıktığını bildirdi. İngiltere Deniz Ticareti Operasyonları Merkezi, “Yangının nedeni şu aşamada doğrulanamamıştır” açıklamasını yaparak gemilere bölgede dikkatli seyretmeleri uyarısında bulundu.

Petrol dışındaki piyasalarda ise görece sakin bir seyir izlendi. Dolar, başlıca ticaret ortaklarının para birimlerinden oluşan sepet karşısında yatay kalırken, ABD’nin 10 yıllık Hazine tahvili getirisi yüzde 4,55 seviyesinde değişmedi. S&P 500 ve Stoxx Europe 600 vadeli işlemleri de yatay seyrederken, Asya borsalarında karışık bir görünüm hâkimdi.

ABD’li yetkililer, düzenlenen saldırıların mevcut aşamadaki temel amacının enerjinin Hürmüz Boğazı’ndan güvenli biçimde geçişini sağlamak olduğunu savundu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English