Bizi Takip Edin

Ortadoğu

İran: Kan ve petrol

Yayınlanma

Editörün notu: Almanya’da Sahra Wagenknecht İttifakı’nın (BSW) yürütme kurulu üyesi Sevim Dağdelen, ABD’nin İran’a yönelik saldırgan politikasının demokrasi veya insan hakları kaygısından ziyade, tamamen petrol kaynaklarını ele geçirme arzusundan kaynaklandığını ifade ediyor. NachDenkSeiten portalında yayımlanan köşe yazısında Dağdelen, mevcut durumu 1953’te Musaddık’a karşı düzenlenen CIA darbesiyle kıyaslayarak, Washington’ın yaptırımlar yoluyla ekonomik kaos yarattığını ve bu kaosu askeri müdahale veya rejim değişikliği için bir bahane olarak kullandığını ifade ediyor. ABD’nin Venezuela ve Irak’ta da benzer stratejiler izlediğini anımsatan Dağdelen, yaptırımların halk üzerindeki yıkıcı etkileri ve İsrail ile işbirliği içinde yürütülen savaş kışkırtıcılığı sert bir dille eleştiriyor. Ayrıca Dağdelen, ABD’nin İslamcılıkla mücadele veya nükleer silahların yayılmasını önleme konusundaki argümanlarının, kendi eylemleri ve müttefikleriyle ilişkileri göz önüne alındığında ikiyüzlü olduğuna dikkat çekiyor.


İran: Kan ve petrol

Sevim Dağdelen
NachDenkSeiten
14 Ocak 2026

Trump, İran petrolünü geri almak için savaş ve cezai gümrük vergileriyle tehditler savuruyor; tıpkı CIA’in Musaddık’ı devirdiği[1] ve ABD şirketlerinin petrolün yüzde 40’ına derhal el koyduğu 1953 yılında olduğu gibi. Bugün yaptırımlar ülkeyi boğuyor, kaos ve acı üretiyor; ardından bu durum Tahran’a karşı bir kanıt olarak kötüye kullanılıyor. Bu kinik şablon her zaman aynı işler: Krizi yarat, sonra onu istismar et. Dünya barışına yönelik en büyük tehdidin adı ABD’dir.

Venezuela ve İran’ın ortak noktası nedir? Her iki ülke de en büyük petrol rezervlerine sahip ilk 5 devlet arasında yer alıyor. Buna ek olarak, ABD Başkanı Donald Trump’ın ABD’nin 51. eyaleti olarak ilhak etmek istediği Kanada; “örnek demokrasi” Suudi Arabistan ve 2003’teki ABD saldırı savaşından bu yana -kitle imha silahlarının sözde bertaraf edilmesi gerekçesiyle- ExxonMobil ve Chevron gibi petrol şirketlerinin yeniden erişim sağladığı Irak da bu listeye dâhildir. Irak’ın özerk bir parçası olan Irak Kürdistanı’nda ise Hunt Oil ve diğer ABD’li şirketler, Washington’un arabuluculuğuyla yeniden açılan Ceyhan boru hattından kazanç sağlıyor.

İran söz konusu olduğunda, ABD’nin derdi tıpkı Venezuela’da olduğu gibi petroldür. Aynı zamanda, bölgedeki rahatsız edici bir jeopolitik rakibin devre dışı bırakılması amaçlanıyor. Washington’ın, petrol şirketlerine ayrıcalıklı sömürü koşullarını garanti altına almak için bir rejim değişikliğini kullanması, İran tarihinde bir ilk olmayacaktır. Yapay zekâ nedeniyle ABD’nin muazzam ölçüde artan enerji ihtiyacını ucuza karşılamak isteyen Trump’ın, açık bir yağmacı kapitalizm yardımıyla uygulamaya koyduğu konsept de bu gibi görünüyor.

1953’ten bugüne: Darbenin taslağı

Tahran’daki rejim değişikliği konusuna geri dönelim. ABD, 1953 yılında İran’ın demokratik yollarla seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Musaddık’a karşı bir CIA darbesini desteklemiş; bunun sonucunda ülkede kanlı bir diktatörlük kuran Şah, ordu tarafından devlet başkanı olarak atanmıştı. İran istihbarat teşkilatı Savak[2], CIA ve Mossad’ın yardımıyla bir korku rejimi inşa etti.

Bugün diktatörün oğlu Rıza Pehlevi -ABD Başkanı Trump şimdilik ortak fotoğraf vermekten kaçınsa da- İran’da monarşistleri yeniden iktidara getirmek söz konusu olduğunda Birleşik Devletler’in favorisi olarak görülüyor.

Babasının iktidarının ABD petrol şirketleri için sağladığı avantaj tartışılmazdı. Paralı haydut çeteleri tarafından da kışkırtılan 1953 darbesinden sadece bir yıl sonra, Exxon ve Mobil’in öncü firmaları ile Texaco ve diğerleri İran petrolünün yüzde 40’ını güvence altına alırken, yüzde 40’lık kısım Shell ile birlikte İngilizlere gitmişti.

Yaptırımlar, kaos, savaş: Güncel senaryo

Jeffrey Sachs gibi ABD’li analistler, 2026 yılı için İran’da bir darbeye yönelik yeni bir CIA oyun kitabı konusunda şimdiden uyarılarda bulunuyor. Giderek sertleşen ABD yaptırımları sayesinde, giderek daha az döviz karşılığında daha az petrol ihraç edilebilir hale gelindi; bu da dramatik bir kur çöküşünü ve halk için devasa pahalılığı beraberinde getirdi. Yaptırımlar tek suçlu değil -kötü yönetim ve yolsuzluk da rol oynuyor- ancak bunlar tırmanışın belirleyici itici gücü olarak etki ediyor.

ABD yaptırım politikasının kinik standart örüntüsü tam olarak budur: ABD, sözde demokrasi ve insan haklarını koruma adına, üstün finansal gücünü İran, Suriye, Küba veya Venezuela gibi ülkeleri ekonomik olarak boğmak için kullanır.

Hiperenflasyon, ilaç kıtlığı, açlık ve çöken sağlık sistemleri gibi bizzat kışkırtılan acılar, daha sonra hükümetlerin beceriksizliğinin ve gaddarlığının kanıtı olarak sunulur.

Kısacası: Washington krizi yaratır ve bunu daha fazla baskı için propaganda malzemesi olarak kötüye kullanır.

ABD, Tahran’daki protestoların -ölü sayısı bilinmiyor- kanlı bir şekilde bastırılmasını, şimdi kışkırtılmamış ve uluslararası hukuka aykırı bir saldırı savaşı tehdidinde bulunmak için hoş bir bahane olarak kullanıyor; İsrail yönetimi de buna yüksek sesle destek veriyor. Bir ABD saldırısını adeta dil dökerek çağırmaya çalışan kişi, yine İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’dan başkası değil.

Lahey tarafından soykırım suçlamasıyla hakkında tutuklama kararı çıkarılan, muhtemel bir savaş suçlusu ile uluslararası hukuku peş peşe ihlal eden bir ABD Başkanı’nın, aniden insan hakları konusunda koruyucu bir güç olarak ortaya çıkmasında bir terslik olduğunu en basit zekâya sahip birinin bile fark etmesi gerekir.[3]

İran her halükârda ABD petrol şirketlerine ülkeye erişim izni vermeyi reddetmeye devam ediyor. ABD Başkanı’nın affedemediği tek suç budur. Washington hâlâ tereddüt ediyor; yaptırımların daha büyük bir hasara yol açıp açmayacağını, ülkedeki ekonomik durumun daha da kötüleşip istikrarsızlaşmanın ilerleyip ilerlemeyeceğini görmek için beklemek istiyor. Trump bunu başarmak için, Çin ile olan ve 2026 sonuna kadar pek çok ürün için gümrük vergilerini yüzde 10’da donduran gümrük savaşı ateşkesini bile riske atıyor. ABD Başkanı’na göre, İran ile ticaret yapan herkes gelecekte ABD’ye ithalatta yüzde 25 oranında bir cezai gümrük vergisi ödemeli.

Ancak İran yurt dışına neredeyse hiç petrol satamaz hale gelirse, para birimi tamamen çökecektir. Ülkenin mali çöküş yaşaması, maliyetli bir savaş yerine Washington’ın hesabına daha çok uyacaktır. Ancak İran petrolünün Çin’e ihracatı şimdiden büyük ölçüde azalmış olsa da Pekin ABD diktasına boyun eğmek istemiyor. Buna ek olarak, İran ile yaşanan son silahlı çatışma en iyi ihtimalle bir pat durumuyla sonuçlanmıştı.

Belirleyici soru, ABD’nin başarılı bir askeri müdahalesi için kara birliklerinin hazır bulunmasının gerekip gerekmediğidir. Etnik azınlıklardan devşirilen silahlı milislerin seferber edilmesi, sadece birliklerin sayısal zayıflığı nedeniyle bile pek umut verici görünmüyor. Bu arada muhafazakâr Jerusalem Post gazetesi, İsrail gizli servisinin İran’daki protestolar üzerinde daha fazla nüfuz kazanma girişimlerini haberleştiriyor.

Alman Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, İran’daki “rejimin” her türlü meşruiyetini reddetti ancak bir rejim değişikliğini hayata geçirmek için daha da sert yaptırımlar yoluna güveniyor. Türkiye’de ise Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Mossad’ın İran’da bir darbe gerçekleştirme girişimine yönelik eleştirisini yineledi.

İkiyüzlü savaş gerekçeleri ve gerçek tehdit

ABD’nin savaşı için bir başka argüman olarak İslamcılıkla mücadele öne sürülebilirdi. Ancak burada da hem Washington hem de Brüksel tarafından el üstünde tutulduktan sonra Halep’te İslamcı terör örgütleriyle birlikte Kürt sivilleri katlettiren tek adam el-Colani’nin bulunduğu Suriye’ye bir bakış atmak, İslamcılıkla sözde mücadelenin ciddiye alınmadığını anlamak için yeterlidir. Berlin’de, eski el-Kaide mensubuna önümüzdeki hafta kırmızı halı serilecek.

Başkan Trump’ın savaş propagandasına kananlar, aptallıklarıyla ABD’nin uluslararası hukuka aykırı savaşına yol açma tehlikesiyle karşı karşıya kalır ve koca bir bölgenin kaosa sürüklenmesinin sorumluluğunu taşır. Yaklaşık bir milyon insan, ABD’nin İran’ın komşusu Irak’a yaptığı saldırıyı zamanında hayatlarıyla ödedi. Bu tarihin tekerrür etmesi özel bir trajedi olurdu.

İran’ın uran zenginleştirmesi konusundaki anlaşmazlık üzerinden bir savaş meşruiyeti yaratma girişimi de benzer bir durumdur. İran’ın kitle imha silahları edinmek istediği suçlaması, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı[4] ne imzalamış ne de onaylamış olan ve Stockholm Barış Enstitüsü SIPRI’nin tahminlerine göre 90 nükleer savaş başlığına sahip bulunan bir ülkeden, yani ABD ve Almanya’nın bölgedeki yakın müttefiki İsrail’den gelmektedir.

Sonuç olarak durum değişmiyor: Uluslararası güvenlik ve dünya barışı için en büyük tehdit, Gazze’deki Filistinlilere yönelik soykırımı Alman federal hükümetiyle birlikte desteklemeye hazır olan ABD’dir. Fakat ABD Başkanı Trump her şeye hazırdır; ABD petrol şirketlerinin İran’daki siyah altına nihayet yeniden kavuşabilmesi için çok fazla kan dökmeye de hazır olduğu konusunda kimse hayale kapılmamalıdır.

Avrupa’da yenilenen ABD emperyalizmine kırmızı kart göstermek, yaklaşık 100 bin ABD askerinin geri çekilmesini talep etmek ve NATO’dan çıkmak demektir; zira NATO yalnızca Kuzey Atlantik’te ABD hegemonyasını tesis etmek ve ABD’deki milyarderlerin çıkarları doğrultusunda küresel bir tırmanışın aracı olarak hizmet etmek için vardır.


[1] Muhammed Musaddık ve 1953 Darbesi (Ajax Operasyonu): İran’ın demokratik yollarla seçilen ilk başbakanı olan Musaddık, İngilizlerin kontrolündeki İran petrollerini 1951 yılında millileştirme kararı aldı. Bu hamle, İngiltere ve ABD’nin çıkarlarını zedelediği için CIA (ABD) ve MI6 (İngiltere) işbirliğiyle düzenlenen “Ajax Operasyonu” adlı askeri darbeyle 1953’te devrildi. Bu olay, Orta Doğu tarihinde dış müdahale ile rejim değişikliğinin en sembolik örneklerinden biri kabul edilir. (ç.n.)

[2] Savak: 1953 darbesinden sonra Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde kurulan İran gizli polis teşkilatıdır. CIA ve İsrail dış istihbarat teşkilatı Mossad’ın yardımlarıyla yapılandırılan Savak, 1979 İslam Devrimi’ne kadar muhaliflere yönelik ağır işkenceler, infazlar ve baskı politikalarıyla tanınmış; rejimin “korku imparatorluğu” olarak anılmıştır. (ç.n.)

[3] Burada kastedilen, Hollanda’nın Lahey kentinde bulunan Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM)’dir. Mahkeme, Gazze’deki savaş sırasında işlenen insanlık suçları ve savaş suçları iddiaları nedeniyle İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında tutuklama kararı çıkarmıştır. (ç.n)

[4] Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (NPT): Nükleer silahların yayılmasını engellemeyi, nükleer enerjinin barışçıl kullanımını teşvik etmeyi amaçlayan uluslararası bir anlaşmadır. İsrail, nükleer silah sahibi olduğu yaygın olarak kabul edilmesine rağmen (tahmini 90 başlık), bu anlaşmayı imzalamamış ve nükleer kapasitesi hakkında “ne doğrulama ne de yalanlama” (nükleer muğlaklık) politikası izlemektedir. Dağdelen, NPT’ye taraf olan İran’ın denetlenirken, taraf olmayan İsrail’in nükleer silahlarının görmezden gelinmesindeki çifte standarda dikkat çekmektedir.

Ortadoğu

Reuters: Suriye hükümeti yetkilileri ile Hizbullah Türkiye’de gizli görüşmeler yaptı

Yayınlanma

Suriye hükümeti temsilcileri ile Lübnan Hizbullahı’nın, aralarındaki gerilimi azaltmak amacıyla Türkiye’de yüz yüze görüşmeler yaptığı iddia edildi. Suriye iddiaları reddetti.

Reuters’a konuşan ve görüşme hakkında bilgi sahibi altı kaynak, bunun uzun süredir karşı karşıya olan taraflar arasında bilinen ilk toplantı olduğunu söyledi.

İki Suriyeli yetkili, bir ABD’li yetkili ve Hizbullah’a yakın üst düzey bir Lübnanlı güvenlik kaynağının da aralarında bulunduğu altı kaynak, Suriye yetkilileri ile Hizbullah yetkililerinin geçen ay en az bir kez gizlice bir araya geldiğini belirtti.

Esad’ın 2024’ün sonlarında devrilmesinin ardından Suriye’nin yeni hükümeti ile Hizbullah arasındaki gerilim artmıştı. Şam yönetimi, grubu Suriye üzerinden İran’a silah transfer etmekle suçlarken, ABD de Suriye ordusuna Hizbullah’la savaşmak üzere Lübnan’a asker göndermesi için baskı yapıyor.

Altı kaynağa göre geçen ayki görüşmeye Hizbullah temsilcileri ile Suriye istihbaratı ve dışişleri bakanlığından yetkililer katıldı. Toplantı, gerilimi düşürme amacıyla Türk güvenlik ve istihbarat kurumlarının daveti üzerine gerçekleştirildi.

Kaynakların tamamı, daha önce kamuoyuna yansımayan hassas görüşmeyi anlatabilmek için isimlerinin açıklanmaması koşuluyla konuştu.

Suriye Dışişleri Bakanlığı, Türkiye Dışişleri ve Savunma bakanlıkları ile ABD Dışişleri Bakanlığı, Reuters’ın toplantıyla ilgili sorularına hemen yanıt vermedi. Hizbullah’ın medya ofisi ise yorum yapmayı reddetti.

Kaynaklara göre taraflar karşılıklı güvenlik kaygılarını görüştü

ABD’li yetkili, Suriyeli yetkililer ve Lübnanlı kaynak, görüşmenin iki taraf arasındaki gerilim başlıklarını çözmeye odaklandığını ve olumlu geçtiğini söyledi.

Suriyeli yetkililerden biri, iki tarafın birbirine karşı düşmanlık beslemediği konusunda mutabık kaldığını ve Suriye’nin Hizbullah’a, grubun silahsızlandırılması amacıyla Lübnan’a askeri müdahalede bulunmayacağı güvencesini verdiğini aktardı.

Buna karşılık Suriyeli yetkililer, Hizbullah’tan sınır ötesi kaçakçılık girişimlerinin durdurulmasına yardımcı olmasını ve özellikle Suriye’nin güneyinde kalan uyuyan hücrelerini dağıtmasını istedi.

Suriye, salı günü ülkenin güneyinde roket fırlatmaya hazırlanan bir Hizbullah hücresinin yakalandığını açıklamıştı. Hizbullah ise çarşamba günü olaya karıştığını reddederek, “Suriye topraklarında hiçbir şekilde varlığımız yok ve orada herhangi bir güvenlik ya da askeri faaliyete dahil değiliz,” açıklamasını yaptı.

Görüşme ve sonuçları hakkında doğrudan bilgi sahibi Lübnanlı kaynak iki tarafın “güvenlik meselelerinde büyük ilerleme kaydettiğini” belirtti.

Kaynak, Hizbullah’ın Lübnan içinde Suriye kaynaklı olası bir saldırıya ilişkin endişelerine atıfta bulunarak, “Hizbullah kendi cephesini güvence altına almak istiyor,” dedi.

Hem Suriyeli yetkili hem de Lübnanlı kaynak, nihai bir anlaşmaya varılmadığını ve herhangi bir açıklama yapılmasının planlanmadığını söyledi.

Lübnanlı kaynak, iki taraf arasında Türkiye aracılığıyla temasların yaklaşık iki ay önce başladığını da Reuters’a aktardı.

Suriye hükümeti enformasyon bakanlığına bağlı X hesabı böyle bir görüşme olduğu yönündeki iddiaları reddetti.

Toplantı için Türkiye bastırdı, İran yer almadı

Hem Hizbullah hem de Suriye hükümeti, daha önce birbirleriyle görüşmeye açık olduklarının sinyalini vermişti.

Temmuz ayında Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani, Şam’ın Hizbullah’la görüşmeye açık olduğunu söylemişti. Bir ay sonra Hizbullah lideri Naim Kasım da televizyonda yaptığı konuşmada grubun Suriye yönetimiyle görüşmeye itirazı olmadığını belirtmişti.

Üç kaynak, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara’nın önemli müttefiklerinden olan Türkiye’nin, bu çabalara doğrudan dahil olmak istediği için toplantının yapılması yönünde bastırdığını söyledi.

Ancak toplantılarda İran yer almadı.

Lübnanlı güvenlik kaynağına göre ise Hizbullah, İran’ın bilgisi dahilinde toplantıya katıldı. Ancak Tahran’ın, doğrudan görüşmelerde yer almamasından ve Şara’nın şimdilik İran’la doğrudan ilişki kurulması fikrini geri çevirmesinden rahatsız olduğu iddia edildi.

Kaynağa göre nihai anlaşmaya varılamamasının ve toplantıyla ilgili herhangi bir açıklama yapılmamasının temel nedeni de bu rahatsızlıktı.

İran’ın Cenevre’deki daimi temsilciliğinden konuya ilişkin hemen bir açıklama gelmedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

FlyDubai uçağında kokpit krizi: İsrail saldırı ihtimalini inceliyor

Yayınlanma

Dubai’den Tel Aviv’e giden ve yaklaşık 150 İsrailli yolcuyu taşıyan FlyDubai uçağı, kokpitte çıkan kavga ve ani irtifa kaybının ardından Suudi Arabistan’a indi. Uçaktan kaçırma kodu iletilmesi üzerine İsrail Hava Kuvvetleri alarma geçerken, Tel Aviv yönetimi olayın saldırı girişimi olma ihtimalini incelemeye aldı.

Dubai’den Tel Aviv’e giden FlyDubai yolcu uçağında kokpitte çıkan arbede ve ani irtifa kaybı üzerine acil durum ilan edildi.

İsrailli makamlar, uçağın Suudi Arabistan’a zorunlu iniş yaptığı hadiseyi olası bir saldırı girişimi veya intihar teşebbüsü ihtimaliyle incelemeye aldı.

FlyDubai’ye ait FZ1073 sefer sayılı Boeing 737 MAX tipi uçak, 30 Eylül’de İsrail hava sahasına yaklaştığı sırada rotasını değiştirerek Suudi Arabistan’ın kuzeybatısında yer alan Tebük Havalimanı’na teker koydu.

Yaklaşık 150 İsrailli yolcunun yer aldığı uçuşta bir “hadise” yaşandığını doğrulayan havayolu şirketi, tüm yolcuların güvende olduğunu duyurdu.

Uçuş takip platformu Flightradar24 verilerine göre, seyir halindeki uçak kısa süre içinde yaklaşık 33-34 bin feet seviyesinden 14-16 bin feet irtifaya kadar sert bir düşüş yaşadı.

Uçaktan ilk olarak 7700 genel acil durum kodunun, hemen ardından ise kısa süreliğine “yasa dışı müdahale veya olası uçak kaçırma” anlamına gelen 7500 kodunun gönderildiği tespit edildi. Bu sinyal üzerine İsrail Hava Kuvvetleri teyakkuza geçti.

İsrail basınında yer alan iddialarda, Umman vatandaşı yardımcı pilotun uçuş sırasında kaptana saldırarak kumandayı ele geçirmeye çalıştığı öne sürüldü.

Ynet ve Reuters’a değerlendirmede bulunan İsrailli yetkililer, soruşturmanın sürdüğünü belirtmekle birlikte ilk tespitler ışığında olayın “terör saldırısı girişimi” ya da bir intihar eylemi olma ihtimali üzerinde durulduğunu aktardı.

Uçaktaki bazı yolcuların kokpite girerek saldırgan olduğu ileri sürülen personele müdahale ettiği ve bu kişiyi etkisiz kıldığı iddia edildi.

Sosyal medyaya yansıyan ve henüz bağımsız kaynaklarca doğrulanmayan paylaşımlarda, kabinde panik yaşandığı ve zeminde kan izlerinin yer aldığı öne sürüldü. Tebük Havalimanı yetkilileri ise uçağın kaptanı ile yardımcı pilotunun yaralı halde hastaneye kaldırıldığını açıkladı.

Gelişmenin ardından İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu güvenlik yetkilileriyle olağanüstü bir değerlendirme toplantısı yaptı. Başbakanlık Ofisi durumun kontrol altında olduğunu ve yolcuların tahliyesi için temasların sürdüğünü açıkladı.

Muhalefet lideri Yair Lapid’e de süreç hakkında bilgilendirme yapıldı.

Yaklaşan seçimler öncesinde dün hasım aktörlerin saldırı hazırlığında olabileceğini savunan Netanyahu’nun aksine, İsrail güvenlik kaynakları seçim sürecine dönük somut bir istihbarat olmadığını dile getirmişti.

Yaşanan hadise Tel Aviv’de siyasi tepkilere de yol açtı. İsrail Ulaştırma Bakanı Miri Regev, FlyDubai şirketinin İsrail uçuşlarının durdurulmasını talep etti.

The Times of Israel’ın aktardığına göre Regev, İsrail Sivil Havacılık Dairesinden Birleşik Arap Emirlikleri ile yapılan havacılık anlaşmasının şartlarını denetlemesini istedi.

Anlaşmanın, İsrail’e uçan personelin Tel Aviv ile diplomatik bağı olan ülke pasaportlarını taşımasını şart koştuğu ileri sürülüyor.

Suudi Arabistan ile İsrail arasında resmi diplomatik temas kurulmamış olsa da Riyad yönetimi, acil durumlarda hava sahasını İsrail bağlantılı seferlere açıyor.

Hadiseye ilişkin FlyDubai bünyesinde inceleme başlatılırken, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman makamları henüz ayrıntılı bir açıklama yayımlamadı.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Suudi Arabistan, yapay zeka fabrikaları için 14 GW’lık kaynak ayırdı

Yayınlanma

Suudi Arabistan, entegre bir yapay zeka ekosistemi oluşturmak için bol enerji kaynaklarına ve genişleyen dijital altyapıya güveniyor.

Şark’ül Evsat’ın haberine göre Riyad, HUMAIN’in “AI fabrikaları” olarak adlandırdığı yapıları desteklemek üzere yaklaşık 14 gigawattlık elektrik kapasitesi ayırıyor.

Bu adım, enerji, çip ve veri merkezlerinin kullanılabilirliği üzerindeki kısıtlamaların artmasıyla birlikte, şirketlerin ve ülkelerin gelişmiş modelleri eğitmek ve işletmek için gereken hesaplama kapasitesini güvence altına almak üzere yarıştığı bir dönemde atılıyor.

HUMAIN CEO’su Tareq Amin, Krallığın böyle bir ekosistem kurmak için gerekli kaynaklara sahip olduğunu belirterek, şirketin yalnızca hesaplama kapasitesi ve altyapı sağlamaya değil, aynı zamanda yazılım ve sistemleri şirket içinde geliştirmeye de odaklandığını açıkladı.

Bu, enerji ve veri merkezlerinden modellere ve uygulamalara uzanan entegre bir zincir oluşturmasına olanak tanıyacak.

Riyad’da düzenlenen Servcorp’un ilk ekonomi forumunda konuşan Amin, enerji sektöründeki önceki deneyiminin, gelişmiş bilgi işlem kapasitesini güvence altına almada karşılaşılan zorlukların boyutunu erkenden kavramasına olanak tanıdığını söyledi.

Grafik işlem birimlerine erişimin bazı durumlarda birkaç ay sürebileceğini belirten Amin, bunun kendisini Suudi Arabistan içinde entegre bir yapay zeka ekosistemi kurmayı düşünmeye ittiğini ifade etti.

Batılı şirketlerle ortaklık büyüyor

Amin, HUMAIN’in kurulduğu günden bu yana enerji, bilgi işlem ve dijital altyapı dahil olmak üzere ekosistemin temel bileşenlerini sağlayarak “yapay zeka fabrikaları” kurmaya odaklandığını, bunun yanı sıra yazılım, modeller, uygulamalar ve danışmanlık hizmetleri geliştirdiğini ve girişimlere yatırım yaptığını açıkladı.

Enerji Bakanlığı ve çeşitli devlet kurumlarıyla yapılan işbirliğinin, proje için gerekli arazi ve altyapının tahsisini hızlandırmaya yardımcı olduğunu ekleyen Amin, şirketin üzerinde çalıştığı tesise yaklaşık 14 GW’lık güç kapasitesinin tahsis edildiğini belirtti.

Amin, altyapı geliştirme çalışmalarının, küresel şirketleri bu altyapıyı kullanmaya çekme çabalarıyla paralel olarak ilerlediğini kaydetti.

Şirket, Amazon dahil olmak üzere uluslararası şirketlerle anlaşmalar imzalarken, AMD ile ortak bir proje üzerindeki çalışmalar da devam ediyor.

Diğer şirketler de Riyad’da geliştirilmekte olan yapay zeka ekosisteminde faaliyet göstermek üzere çekiliyor.

Suudiler üretken yapay zekanın ötesine geçmek istiyor

Amin, yapay zekanın mevcut kullanım alanlarının, teknolojinin mevcut potansiyelinin hâlâ sadece sınırlı bir kısmını temsil ettiğini söyledi.

Küresel ilgi şu anda üretken yapay zekaya ve şirketler içindeki uygulamalarına odaklanmışken, fiziksel dünya, endüstri ve altyapıyla bağlantılı yapay zeka uygulamaları henüz erken bir aşamada kalıyor.

Bir sonraki aşama için daha fazla bilgi işlem kapasitesi, enerji ve veri merkezi altyapısı gerekeceğini açıklayan Amin, destekleyici altyapı geliştikçe yapay zeka kullanımının kapsamında önemli bir genişleme olacağını öngördü.

Amin, şirketin yaklaşık 15 ayda çeşitli sektörleri kapsayan bir operasyon ağı kurmayı başardığını ekleyerek, yapay zekayı tam olarak kullanmanın sadece yeni teknolojik araçlar eklemekle ilgili bir mesele olmadığını, bunun yerine kuruluşların çalışma şekillerinin yeniden tasarlanmasını gerektirdiğini vurguladı.

Şirket için yazılım geliştirme sürecine odaklanılacak

Amin, şirketin karşılaştığı en büyük zorlukların teknolojik olmaktan çok, kurumsal kültür ve çalışma yöntemlerindeki değişikliklerle ilgili olduğunu belirtti.

HUMAIN, hazır yazılım satın almamak ve bunun yerine sistemlerini şirket içinde geliştirmek yönünde stratejik bir karar aldı.

Bu yaklaşım, ajansal iş akışlarının, kayıt sistemlerinin ve günlük operasyonlarda kullanılan bir dizi uygulamanın oluşturulmasını içeriyor.

Amin, işin geleceğinin kademeli olarak, kullanıcıların yalnızca gerçekleştirilmesini istedikleri görevi belirtmeleri yeterliyken, akıllı modellerin gerekli adımları ve prosedürleri otomatik olarak yerine getirdiği modellere doğru kayacağını söyledi.

Bu değişikliklerin amacının çalışanları ortadan kaldırmak değil, aksine verimliliklerini artırmak ve işlerini daha verimli bir şekilde yapmalarını sağlamak olduğunu vurguladı.

Bazı çalışanların artık daha önce çok daha büyük ekipler gerektiren görevleri tek başlarına tamamlayabildiğini belirtti.

Bu deneyim, insan kaynakları ve diğer departmanlara da yayıldı; artık ekip üyeleri, tamamen BT departmanlarına güvenmek zorunda kalmadan iş akışlarını ve yapay zeka ajanlarını kendileri geliştirebiliyor.

Yapay zeka ve jeopolitik

Amin’in açıklamaları, Suudi Arabistan, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Türkiye’nin ekonomilerini yeniden şekillendiren değişimleri tartışmak üzere yaklaşık 150 iş dünyası lideri, yatırımcı ve politika yapıcıyı bir araya getiren Servcorp’un ilk ekonomi forumu sırasında yapıldı.

Forumu açan Suudi Arabistan’daki EMIR Başkanı Walid Abukhaled, küresel ekonominin jeopolitik gerilimler ve hızlanan teknolojik değişim gibi birbiriyle iç içe geçmiş zorluklarla karşı karşıya olduğunu belirterek, Suudi Arabistan’ın küresel enerji sektöründeki kilit konumu nedeniyle öneminin giderek arttığını vurguladı.

Abukhaled, otomasyon ve modern teknolojilerin imalat, danışmanlık ve programlama alanlarına yayılmasıyla yapay zekanın işgücü piyasasını yeniden şekillendiren önemli bir faktör haline geldiğini ve bunun gelecekte ihtiyaç duyulacak becerilerle ilgili yeni zorluklar yarattığını da sözlerine ekledi.

Servcorp’un Orta Doğu, Avrupa ve Amerika kıtalarından sorumlu CEO’su David Godchaux ise Suudi Arabistan’ın son yıllarda büyük bir dönüşüm geçirdiğini ve gelişmekte olan bir pazardan, küresel etkisi giderek artan büyük bir ekonomiye dönüştüğünü belirtti.

Bilgi bolluğunun karar verme sürecini kolaylaştırmadığını, aksine muazzam veri akışının yarattığı gürültüden değerli bilgileri ayırt etme ihtiyacını artırdığını açıkladı.

Forumun amaçlarından birinin, iş dünyası liderlerine ve yatırımcılara ekonomik eğilimleri daha net bir şekilde yorumlamalarına ve daha isabetli kararlar almalarına yardımcı olacak bir platform sunmak olduğunu belirtti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English