Bizi Takip Edin

Ortadoğu

İran: Kan ve petrol

Yayınlanma

Editörün notu: Almanya’da Sahra Wagenknecht İttifakı’nın (BSW) yürütme kurulu üyesi Sevim Dağdelen, ABD’nin İran’a yönelik saldırgan politikasının demokrasi veya insan hakları kaygısından ziyade, tamamen petrol kaynaklarını ele geçirme arzusundan kaynaklandığını ifade ediyor. NachDenkSeiten portalında yayımlanan köşe yazısında Dağdelen, mevcut durumu 1953’te Musaddık’a karşı düzenlenen CIA darbesiyle kıyaslayarak, Washington’ın yaptırımlar yoluyla ekonomik kaos yarattığını ve bu kaosu askeri müdahale veya rejim değişikliği için bir bahane olarak kullandığını ifade ediyor. ABD’nin Venezuela ve Irak’ta da benzer stratejiler izlediğini anımsatan Dağdelen, yaptırımların halk üzerindeki yıkıcı etkileri ve İsrail ile işbirliği içinde yürütülen savaş kışkırtıcılığı sert bir dille eleştiriyor. Ayrıca Dağdelen, ABD’nin İslamcılıkla mücadele veya nükleer silahların yayılmasını önleme konusundaki argümanlarının, kendi eylemleri ve müttefikleriyle ilişkileri göz önüne alındığında ikiyüzlü olduğuna dikkat çekiyor.


İran: Kan ve petrol

Sevim Dağdelen
NachDenkSeiten
14 Ocak 2026

Trump, İran petrolünü geri almak için savaş ve cezai gümrük vergileriyle tehditler savuruyor; tıpkı CIA’in Musaddık’ı devirdiği[1] ve ABD şirketlerinin petrolün yüzde 40’ına derhal el koyduğu 1953 yılında olduğu gibi. Bugün yaptırımlar ülkeyi boğuyor, kaos ve acı üretiyor; ardından bu durum Tahran’a karşı bir kanıt olarak kötüye kullanılıyor. Bu kinik şablon her zaman aynı işler: Krizi yarat, sonra onu istismar et. Dünya barışına yönelik en büyük tehdidin adı ABD’dir.

Venezuela ve İran’ın ortak noktası nedir? Her iki ülke de en büyük petrol rezervlerine sahip ilk 5 devlet arasında yer alıyor. Buna ek olarak, ABD Başkanı Donald Trump’ın ABD’nin 51. eyaleti olarak ilhak etmek istediği Kanada; “örnek demokrasi” Suudi Arabistan ve 2003’teki ABD saldırı savaşından bu yana -kitle imha silahlarının sözde bertaraf edilmesi gerekçesiyle- ExxonMobil ve Chevron gibi petrol şirketlerinin yeniden erişim sağladığı Irak da bu listeye dâhildir. Irak’ın özerk bir parçası olan Irak Kürdistanı’nda ise Hunt Oil ve diğer ABD’li şirketler, Washington’un arabuluculuğuyla yeniden açılan Ceyhan boru hattından kazanç sağlıyor.

İran söz konusu olduğunda, ABD’nin derdi tıpkı Venezuela’da olduğu gibi petroldür. Aynı zamanda, bölgedeki rahatsız edici bir jeopolitik rakibin devre dışı bırakılması amaçlanıyor. Washington’ın, petrol şirketlerine ayrıcalıklı sömürü koşullarını garanti altına almak için bir rejim değişikliğini kullanması, İran tarihinde bir ilk olmayacaktır. Yapay zekâ nedeniyle ABD’nin muazzam ölçüde artan enerji ihtiyacını ucuza karşılamak isteyen Trump’ın, açık bir yağmacı kapitalizm yardımıyla uygulamaya koyduğu konsept de bu gibi görünüyor.

1953’ten bugüne: Darbenin taslağı

Tahran’daki rejim değişikliği konusuna geri dönelim. ABD, 1953 yılında İran’ın demokratik yollarla seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Musaddık’a karşı bir CIA darbesini desteklemiş; bunun sonucunda ülkede kanlı bir diktatörlük kuran Şah, ordu tarafından devlet başkanı olarak atanmıştı. İran istihbarat teşkilatı Savak[2], CIA ve Mossad’ın yardımıyla bir korku rejimi inşa etti.

Bugün diktatörün oğlu Rıza Pehlevi -ABD Başkanı Trump şimdilik ortak fotoğraf vermekten kaçınsa da- İran’da monarşistleri yeniden iktidara getirmek söz konusu olduğunda Birleşik Devletler’in favorisi olarak görülüyor.

Babasının iktidarının ABD petrol şirketleri için sağladığı avantaj tartışılmazdı. Paralı haydut çeteleri tarafından da kışkırtılan 1953 darbesinden sadece bir yıl sonra, Exxon ve Mobil’in öncü firmaları ile Texaco ve diğerleri İran petrolünün yüzde 40’ını güvence altına alırken, yüzde 40’lık kısım Shell ile birlikte İngilizlere gitmişti.

Yaptırımlar, kaos, savaş: Güncel senaryo

Jeffrey Sachs gibi ABD’li analistler, 2026 yılı için İran’da bir darbeye yönelik yeni bir CIA oyun kitabı konusunda şimdiden uyarılarda bulunuyor. Giderek sertleşen ABD yaptırımları sayesinde, giderek daha az döviz karşılığında daha az petrol ihraç edilebilir hale gelindi; bu da dramatik bir kur çöküşünü ve halk için devasa pahalılığı beraberinde getirdi. Yaptırımlar tek suçlu değil -kötü yönetim ve yolsuzluk da rol oynuyor- ancak bunlar tırmanışın belirleyici itici gücü olarak etki ediyor.

ABD yaptırım politikasının kinik standart örüntüsü tam olarak budur: ABD, sözde demokrasi ve insan haklarını koruma adına, üstün finansal gücünü İran, Suriye, Küba veya Venezuela gibi ülkeleri ekonomik olarak boğmak için kullanır.

Hiperenflasyon, ilaç kıtlığı, açlık ve çöken sağlık sistemleri gibi bizzat kışkırtılan acılar, daha sonra hükümetlerin beceriksizliğinin ve gaddarlığının kanıtı olarak sunulur.

Kısacası: Washington krizi yaratır ve bunu daha fazla baskı için propaganda malzemesi olarak kötüye kullanır.

ABD, Tahran’daki protestoların -ölü sayısı bilinmiyor- kanlı bir şekilde bastırılmasını, şimdi kışkırtılmamış ve uluslararası hukuka aykırı bir saldırı savaşı tehdidinde bulunmak için hoş bir bahane olarak kullanıyor; İsrail yönetimi de buna yüksek sesle destek veriyor. Bir ABD saldırısını adeta dil dökerek çağırmaya çalışan kişi, yine İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’dan başkası değil.

Lahey tarafından soykırım suçlamasıyla hakkında tutuklama kararı çıkarılan, muhtemel bir savaş suçlusu ile uluslararası hukuku peş peşe ihlal eden bir ABD Başkanı’nın, aniden insan hakları konusunda koruyucu bir güç olarak ortaya çıkmasında bir terslik olduğunu en basit zekâya sahip birinin bile fark etmesi gerekir.[3]

İran her halükârda ABD petrol şirketlerine ülkeye erişim izni vermeyi reddetmeye devam ediyor. ABD Başkanı’nın affedemediği tek suç budur. Washington hâlâ tereddüt ediyor; yaptırımların daha büyük bir hasara yol açıp açmayacağını, ülkedeki ekonomik durumun daha da kötüleşip istikrarsızlaşmanın ilerleyip ilerlemeyeceğini görmek için beklemek istiyor. Trump bunu başarmak için, Çin ile olan ve 2026 sonuna kadar pek çok ürün için gümrük vergilerini yüzde 10’da donduran gümrük savaşı ateşkesini bile riske atıyor. ABD Başkanı’na göre, İran ile ticaret yapan herkes gelecekte ABD’ye ithalatta yüzde 25 oranında bir cezai gümrük vergisi ödemeli.

Ancak İran yurt dışına neredeyse hiç petrol satamaz hale gelirse, para birimi tamamen çökecektir. Ülkenin mali çöküş yaşaması, maliyetli bir savaş yerine Washington’ın hesabına daha çok uyacaktır. Ancak İran petrolünün Çin’e ihracatı şimdiden büyük ölçüde azalmış olsa da Pekin ABD diktasına boyun eğmek istemiyor. Buna ek olarak, İran ile yaşanan son silahlı çatışma en iyi ihtimalle bir pat durumuyla sonuçlanmıştı.

Belirleyici soru, ABD’nin başarılı bir askeri müdahalesi için kara birliklerinin hazır bulunmasının gerekip gerekmediğidir. Etnik azınlıklardan devşirilen silahlı milislerin seferber edilmesi, sadece birliklerin sayısal zayıflığı nedeniyle bile pek umut verici görünmüyor. Bu arada muhafazakâr Jerusalem Post gazetesi, İsrail gizli servisinin İran’daki protestolar üzerinde daha fazla nüfuz kazanma girişimlerini haberleştiriyor.

Alman Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, İran’daki “rejimin” her türlü meşruiyetini reddetti ancak bir rejim değişikliğini hayata geçirmek için daha da sert yaptırımlar yoluna güveniyor. Türkiye’de ise Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Mossad’ın İran’da bir darbe gerçekleştirme girişimine yönelik eleştirisini yineledi.

İkiyüzlü savaş gerekçeleri ve gerçek tehdit

ABD’nin savaşı için bir başka argüman olarak İslamcılıkla mücadele öne sürülebilirdi. Ancak burada da hem Washington hem de Brüksel tarafından el üstünde tutulduktan sonra Halep’te İslamcı terör örgütleriyle birlikte Kürt sivilleri katlettiren tek adam el-Colani’nin bulunduğu Suriye’ye bir bakış atmak, İslamcılıkla sözde mücadelenin ciddiye alınmadığını anlamak için yeterlidir. Berlin’de, eski el-Kaide mensubuna önümüzdeki hafta kırmızı halı serilecek.

Başkan Trump’ın savaş propagandasına kananlar, aptallıklarıyla ABD’nin uluslararası hukuka aykırı savaşına yol açma tehlikesiyle karşı karşıya kalır ve koca bir bölgenin kaosa sürüklenmesinin sorumluluğunu taşır. Yaklaşık bir milyon insan, ABD’nin İran’ın komşusu Irak’a yaptığı saldırıyı zamanında hayatlarıyla ödedi. Bu tarihin tekerrür etmesi özel bir trajedi olurdu.

İran’ın uran zenginleştirmesi konusundaki anlaşmazlık üzerinden bir savaş meşruiyeti yaratma girişimi de benzer bir durumdur. İran’ın kitle imha silahları edinmek istediği suçlaması, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı[4] ne imzalamış ne de onaylamış olan ve Stockholm Barış Enstitüsü SIPRI’nin tahminlerine göre 90 nükleer savaş başlığına sahip bulunan bir ülkeden, yani ABD ve Almanya’nın bölgedeki yakın müttefiki İsrail’den gelmektedir.

Sonuç olarak durum değişmiyor: Uluslararası güvenlik ve dünya barışı için en büyük tehdit, Gazze’deki Filistinlilere yönelik soykırımı Alman federal hükümetiyle birlikte desteklemeye hazır olan ABD’dir. Fakat ABD Başkanı Trump her şeye hazırdır; ABD petrol şirketlerinin İran’daki siyah altına nihayet yeniden kavuşabilmesi için çok fazla kan dökmeye de hazır olduğu konusunda kimse hayale kapılmamalıdır.

Avrupa’da yenilenen ABD emperyalizmine kırmızı kart göstermek, yaklaşık 100 bin ABD askerinin geri çekilmesini talep etmek ve NATO’dan çıkmak demektir; zira NATO yalnızca Kuzey Atlantik’te ABD hegemonyasını tesis etmek ve ABD’deki milyarderlerin çıkarları doğrultusunda küresel bir tırmanışın aracı olarak hizmet etmek için vardır.


[1] Muhammed Musaddık ve 1953 Darbesi (Ajax Operasyonu): İran’ın demokratik yollarla seçilen ilk başbakanı olan Musaddık, İngilizlerin kontrolündeki İran petrollerini 1951 yılında millileştirme kararı aldı. Bu hamle, İngiltere ve ABD’nin çıkarlarını zedelediği için CIA (ABD) ve MI6 (İngiltere) işbirliğiyle düzenlenen “Ajax Operasyonu” adlı askeri darbeyle 1953’te devrildi. Bu olay, Orta Doğu tarihinde dış müdahale ile rejim değişikliğinin en sembolik örneklerinden biri kabul edilir. (ç.n.)

[2] Savak: 1953 darbesinden sonra Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde kurulan İran gizli polis teşkilatıdır. CIA ve İsrail dış istihbarat teşkilatı Mossad’ın yardımlarıyla yapılandırılan Savak, 1979 İslam Devrimi’ne kadar muhaliflere yönelik ağır işkenceler, infazlar ve baskı politikalarıyla tanınmış; rejimin “korku imparatorluğu” olarak anılmıştır. (ç.n.)

[3] Burada kastedilen, Hollanda’nın Lahey kentinde bulunan Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM)’dir. Mahkeme, Gazze’deki savaş sırasında işlenen insanlık suçları ve savaş suçları iddiaları nedeniyle İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında tutuklama kararı çıkarmıştır. (ç.n)

[4] Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (NPT): Nükleer silahların yayılmasını engellemeyi, nükleer enerjinin barışçıl kullanımını teşvik etmeyi amaçlayan uluslararası bir anlaşmadır. İsrail, nükleer silah sahibi olduğu yaygın olarak kabul edilmesine rağmen (tahmini 90 başlık), bu anlaşmayı imzalamamış ve nükleer kapasitesi hakkında “ne doğrulama ne de yalanlama” (nükleer muğlaklık) politikası izlemektedir. Dağdelen, NPT’ye taraf olan İran’ın denetlenirken, taraf olmayan İsrail’in nükleer silahlarının görmezden gelinmesindeki çifte standarda dikkat çekmektedir.

Ortadoğu

İsrail’in İran bombardımanı Trump’ın Kongre seçimi hesabına takıldı

Yayınlanma

Financial Times gazetesinin haberine göre İsrail ordusunun 10 Ekim için hazırladığı çok günlük İran bombardımanı, ABD Başkanı Trump’ın 3 Kasım’daki Kongre ara seçimleri öncesinde çatışmayı büyütmek istememesi nedeniyle rafa kalktı. Güncellenen hedef listesinde nükleer tesislerin yanı sıra elektrik santralleri gibi sivil yapılar da yer aldı.

İsrail ordusunun 10 Ekim için planladığı kapsamlı İran operasyonu, ABD Başkanı Donald Trump’ın 3 Kasım’daki Kongre ara seçimleri öncesinde geniş çaplı savaştan kaçınma kararı nedeniyle gerçekleşmedi.

Financial Times gazetesinin konuya aşina kaynaklara dayandırdığı habere göre, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun talimatıyla günlerce sürecek bir bombardıman hazırlığı yapılmıştı.

Hedef listesinde nükleer tesisler ve İran liderliğine ait noktaların yanı sıra elektrik santralleri ile diğer sivil altyapı tesisleri de yer aldı.

Planlanan saldırıların yoğunluk bakımından ABD ve İsrail’in şubat ayında başlattığı ortak harekatı geride bırakması öngörülüyordu.

Beyaz Saray Sözcü Vekili Anna Kelly, gazeteye yaptığı açıklamada, “Birleşik Devletler ara seçimlerden önceki herhangi bir tarihte İran’a saldırmayacak” ifadesini kullandı.

Kelly, Tahran yönetiminin hem ekonomik hem de askeri açıdan zor durumda olduğunu, İran limanlarına uygulanan abluka ile ABD’nin Hürmüz Boğazı üzerinden petrol sevkiyatını güvenceye alma çabalarının sonuç verdiğini savundu.

Gazeteye konuşan kaynaklardan biri, saldırıların önümüzdeki haftalarda yeniden başlama ihtimaline değinerek “Ya bir anlaşma olacak ya da saldırı” değerlendirmesinde bulundu.

Aynı kaynak, Washington’ın Hürmüz Boğazı ve nükleer program başlıklarında çatışmayı tamamen bitirecek bir uzlaşma hedeflediğini aktardı; iptal edilen operasyona ABD’nin doğrudan katılıp katılmayacağı ise netleşmedi.

Bir diğer kaynak ise operasyon hazırlığının müzakerelerde Tahran üzerinde baskı kurma aracı olarak kullanılmış olabileceğini, yeni bir askeri adımda nihai kararın ABD Başkanına ait olduğunu ifade etti.

Hegseth İsrail’de güncellenen hedef listesini görüştü

İsrailli bir yetkili, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in 19 Ekim’de İsrail’i ziyaret ederek Netanyahu ve üst düzey temsilcilerle bir araya geldiğini aktardı.

Bir başka kaynak, İsrail tarafının yeni istihbarat verileriyle hazırladığı ve bu yıl daha önce vurulmamış sivil altyapı unsurlarını da içeren güncel hedef listesini Amerikalı muhataplarına sunduğunu belirtti.

Söz konusu temaslara ilişkin soruları Pentagon yanıtlamadı; Netanyahu’nun ofisi ve İsrail ordusu da açıklama yapmaktan kaçındı.

Operasyonun ertelenmesine rağmen Trump ve Netanyahu kamuoyu önünde İran’a yönelik askeri uyarılarda bulunmayı sürdürdü.

Netanyahu 19 Ekim’de yayımlanan videoda Trump’a hitaben “Donald, bu işi bitirmemiz gerektiğini söyledin ve bunu birlikte bitireceğiz” dedi; Trump ise hoparlör üzerinden “Sen büyük bir savaşçısın ve bunu çok yakında kanıtlayacağız” karşılığını verdi.

Liderlerin bu temasları iki ülkedeki kritik seçim süreçleriyle kesişiyor.

İsrail’de parlamento seçimleri ABD’deki oylamadan bir hafta önce, 27 Ekim’de düzenlenecek.

Ülkedeki kamuoyu yoklamalarının büyük kısmı muhalefet bloğunu Netanyahu koalisyonunun az farkla önünde gösterse de tarafların net bir çoğunluğu bulunmuyor.

ABD merkezli yayın organı Axios da Pentagon’un İran’a dönük saldırı hazırlıklarını tamamlama talimatı verdiğini, ancak direktifte belirli bir tarihin yer almadığını ve Trump’ın kesin kararını vermediğini aktarmıştı.

15 Ekim’de CNN kanalı, “tüm bombaların anası” olarak bilinen GBU-43/B tipi mühimmatın İran nükleer tesislerine karşı kullanım planını haberleştirdi; yayına konuşan Amerikalı yetkililer bombanın derindeki sığınakları imha kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Tahran yönetimi diplomatik çözüme açık olduğunu duyururken olası bir operasyona sert karşılık verileceğini bildirdi.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, rakiplerinin askeri çatışmayı seçmesi halinde yanıtın “öncekinden çok daha sert” olacağını vurguladı.

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı operasyona karşılık İran bölgedeki hedefleri vurmuş, Hürmüz Boğazı’ndaki gemi geçişlerini sınırlandırmıştı.

Taraflar haziran ayında ateşkesi ve boğazdaki ablukanın kaldırılmasına dönük müzakereleri içeren bir mutabakata varsa da ABD ile İran arasındaki karşılıklı saldırılar kesilmedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump desteği yetmedi: Netanyahu muhalefet lideri Eisenkot’un gerisinde

Yayınlanma

İsrail’de 27 Ekim seçimleri öncesinde yayımlanan anketler, eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot liderliğindeki muhalefetin Başbakan Binyamin Netanyahu’nun önünde olduğunu gösteriyor. Ancak iki blok da 120 sandalyeli Knesset’te hükümet kurmak için şart olan 61 vekile ulaşamıyor.

İsrail’de 27 Ekim’de yapılması planlanan genel seçimler yaklaşırken eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot liderliğindeki muhalefet cephesi, kamuoyu yoklamalarında Başbakan Binyamin Netanyahu’nun önünde yer almayı sürdürüyor.

İsrail basınında 19 ve 20 Ekim tarihlerinde yayımlanan anket verileri, ABD Başkanı Donald Trump’ın açık desteğine rağmen iktidar koalisyonunun muhalefeti yakalayamadığını ortaya koyuyor.

Ancak mevcut oy dağılımı, iki kanadın da tek başına hükümet kurma çoğunluğuna erişemediğini belgeliyor.

Hiçbir blok hükümet kurmak için gereken 61 sandalyeye ulaşamıyor

Kanal 13 tarafından yapılan ankete göre sandık bugün kurulsa Eisenkot’un bloku 51, Netanyahu koalisyonu ise 50 sandalye kazanıyor.

Kanal 12 araştırması ise farkın biraz daha açıldığına işaret ediyor; bu yoklamada Eisenkot ittifakı 55, iktidar bloku 51 milletvekiline ulaşıyor. Toplam 120 sandalyeli İsrail parlamentosu Knesset’te hükümet kurabilmek için asgari 61 sandalye gerekiyor.

Siyasi aritmetiği kilitleyen temel etkenlerden biri, her iki kanadın da İsrail vatandaşı Filistinlilerin partileriyle koalisyon kurmayı reddetmesi oluyor. Bu yaklaşım, seçim sonrasında meclis çoğunluğunun sağlanmasının önündeki en somut engel olarak duruyor.

Kanal 12 verilerine göre genel seçmen katılımının yüzde 72 seviyesinde kalması bekleniyor. Sandığa gitme eğilimi muhalefet seçmeninde yüzde 81’e kadar tırmanırken Netanyahu destekçilerinde bu oran yüzde 74 olarak ölçülüyor.

Aynı yoklama, başbakanlık tercihlerinde Eisenkot’un Netanyahu karşısındaki puan farkını iki puan daha açtığını kayda geçiriyor.

Gantz’ın çekilmesiyle Yashar Partisi yükselişe geçti

Walla sitesinde yer alan anket ise Benny Gantz’ın Mavi Beyaz partisini yarıştan çekme kararının ardından dengelerin değiştiğini gösteriyor. Bu kararla birlikte Eisenkot’un Yashar Partisi sandalye sayısını 23’e çıkarırken Netanyahu’nun Likud Partisi bir kayıpla 19 sandalyeye indi.

Eisenkot’un partisi ve çatısı altında yer aldığı “Siyonist Muhalefet” bloku birkaç aydır yoklamaların zirvesinde kalmayı sürdürüyor.

Trump, daha önceki destek mesajında Netanyahu’yu “harika bir savaşçı başbakan ve barış için daha da büyük bir ortak” sözleriyle övmüştü. Kamuoyu yoklamaları, bu diplomatik ve siyasi desteğin İsrail seçmeninin tercihini iktidar lehine çevirmeye yetmediğini belgeliyor.

Genç seçmenler arasında Ben Gvir’in desteği yükseliyor

Netanyahu’nun ittifakı toplam güç bazında geride kalsa da koalisyon ortağı aşırı sağcı aktörlerin tabanlarını genişlettiği görülüyor. Özellikle genç seçmenler arasında İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben Gvir’in Yahudi Gücü Partisine ilginin arttığı ölçülüyor.

Kudüs’teki İbrani Üniversitesine bağlı Agam Labs tarafından yürütülen araştırmada konuşan 18 yaşındaki bir öğrenci tercihindeki değişimi, “Eskiden biraz deli olduğunu düşünüyordum ama sonra söylediklerine gerçekten baktım ve hepsi anlamlı geldi” sözleriyle aktardı.

Bir diğer İsrail vatandaşı ise Ben Gvir’in Batı Şeria’daki yerleşimcileri silahlandırma hamlesinin kendisine “nefes aldırdığını” ifade etti.

Ben Gvir, yerleşimcilerin Mescid-i Aksa’ya yönelik baskınlarına öncülük etmesi ve 7 Ekim 2023’ten bu yana on binlerce yerleşimciye askeri nitelikli tüfek dağıtmasıyla biliniyor.

Filistinlilere yönelik şiddeti tırmandırmakla eleştirilen Ben Gvir; Gazze’nin aç bırakılması, Lübnan’daki askeri harekatın sürmesi ve Beyrut’un bombalanması çağrıları yapıyor. Aşırı sağcı bakanın bu askeri yaklaşımları İsrail’deki birçok muhalefet partisinde de siyasi taban buluyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Netanyahu’dan seçim öncesi tampon bölge ve ittifaklar haritası

Yayınlanma

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 27 Ekim genel seçimleri öncesinde ön alıcı saldırılar, sınır ötesi tampon bölgeler ve bölgesel ittifak bloklarına dayanan yeni güvenlik doktrinini haritayla duyurdu. Başbakanlık belgesi iç siyasette yapay ve yetersiz olduğu gerekçesiyle tepki topladı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 27 Ekim’de yapılması planlanan genel seçimler öncesinde güncellediği güvenlik doktrinini kamuoyuyla paylaştı.

Başbakanlık tarafından 18 Ekim’de duyurulan ve Ulusal Güvenlik Konseyinin katkısıyla şekillenen çalışma, İsrail’in bölgesel müttefiklerini, hasımlarını ve etki alanlarını tasnif eden ayrıntılı bir harita içeriyor.

Yeni doktrin, tehdit olarak tanımlanan unsurları sınırlandırmak yerine ön alıcı askeri müdahalelerle doğrudan ortadan kaldırmayı, tampon bölgeleri genişletmeyi ve yeni bölgesel ortaklıklar kurmayı hedefliyor.

El-Cezire kanalı, bu yaklaşımın İsrail’in son dönemde komşu ülkelere yönelik askeri harekat ve saldırılarında fiilen uygulandığına işaret ediyor.

Haritada bölgesel kamplaşmalar ve müttefikler sınıflandırıldı

Netanyahu’nun tanıttığı harita yalnızca egemen devletleri değil; silahlı örgütleri, fiili yönetimleri ve farklı güçlerin denetimindeki coğrafyaları da bloklar halinde sınıflandırıyor.

Haritada kullanılan “ittifak” ve “dost” ibareleri, bu yapıların tamamıyla resmi ve bağlayıcı bir ortaklık kurulduğu anlamına gelmiyor.

Haritada İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) eksenindeki “Altıgen İttifakı” ve bu bloğa “dost” sayılan taraflar mavi ve açık mavi tonlarla gösteriliyor.

Bu grupta Azerbaycan, Yunanistan, Güney Kıbrıs, Suriye’nin Süveyda vilayetindeki Dürziler, Halife Hafter kontrolündeki Doğu Libya, Etiyopya, Somaliland, Puntland, Yemen’de BAE destekli eski Güney Geçiş Konseyi sahaları ile Sudan’da Hızlı Destek Kuvvetlerinin elindeki bölgeler yer alıyor.

Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın meydana getirdiği “Sünni Elmas İttifakı” ile çevre aktörleri ise yeşil ve açık yeşil tonlarla ayırt ediliyor.

Bu kümede Azerbaycan, Suriye, Katar, Kuveyt, Yemen’de Suudi Arabistan destekli Başkanlık Liderlik Konseyi sahaları, Eritre, Sudan, Batı Şeria, Ürdün, Lübnan hükümeti, Kuzey Kıbrıs ve Somali işaretleniyor. Libya’da ise hem Trablus merkezli batı yönetimi hem de Hafter ağırlıklı doğu idaresi bu blokla ilişkili gösteriliyor.

İran ve Direniş Ekseni haritada kırmızı ve pembe renklerle tanımlanıyor. Irak’taki Haşdi Şabi, Lübnan’da Hizbullah’ın etkin olduğu doğu ve güney kesimleri, Yemen’de Ensarullah denetimindeki bölgeler ile Hamas idaresindeki Gazze bu eksende yer buluyor. Rusya ise bu bloğa “dost” statüsünde pembe renkle haritaya işleniyor.

NATO üyeleri, ittifak ortakları ve Washington ile dostane ilişkilere sahip aktörlerin çevresinde ayrıca turuncu ve sarı işaretlemeler kullanılıyor. Çizgiler, bloklar arasındaki geçişkenliği de gözler önüne seriyor.

Örneğin Azerbaycan hem İsrail-BAE ekseninin hem de Türkiye öncülüğündeki bloğun dostu olarak çift renkli çizgilerle sunulurken, Hindistan tarafların tamamıyla “dost” olarak sınıflandırılan tek aktör olarak öne çıkıyor.

Söz konusu haritanın, mayıs ayında Marc Saxer ve Marcus Schneider tarafından, 1978 yılından bu yana İsrail hükümetleriyle temas yürüten Almanya merkezli Friedrich Ebert Vakfı için hazırlandığı belirtiliyor.

Seçim öncesi “vazgeçilmez lider” söylemi

Hakkındaki yolsuzluk davası, 7 Ekim 2023 saldırıları ve sonrasındaki çatışma süreçlerinin yönetimine ilişkin eleştiriler sürerken Netanyahu, iktidarını koruma arayışıyla seçmenin karşısına çıkıyor.

El-Cezire‘nin analizine göre güvenlik doktrini ve haritanın seçim arifesinde açıklanması, Netanyahu’nun kendisini İsrail’i koruyabilecek tek yetkin lider olarak kabul ettirme stratejisine dayanıyor.

ABD Başkanı Donald Trump’ın seçim desteğini arkasına alan Netanyahu, sunumunda Beyaz Saray’da yaşanabilecek olası bir iktidar değişimine işaret etti.

İki yıl içinde Washington’da İsrail’e mesafeli veya hasmane bir yönetimin göreve gelebileceğini savunan Netanyahu, bu ihtimal nedeniyle ülkesinin ittifak ağını genişletmek ve cazip bir bölgesel ortak haline gelmek zorunda olduğunu söyledi.

Malcolm H. Kerr Carnegie Ortadoğu Merkezi Araştırmalardan Sorumlu Direktör Yardımcısı Muhenned Hac Ali, rakip bloklar ve güvenlik koridorları üzerine kurulu bu sunumun toplumdaki varoluşsal kaygıları derinleştirdiğini kaydetti.

Hac Ali’ye göre bu yaklaşım, seçmende sert bir lidere duyulan ihtiyacı pekiştiriyor; Netanyahu da belirsizlikten çekinen kitlelerin desteğini bu güvence üzerinden toplamayı deniyor.

İsrail muhalefetinden sert tepkiler geldi

Belgenin yayımlanması İsrail iç siyasetinde tepkilere yol açtı.

Yashar Partisi lideri ve eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot, çalışmayı “gerçek bir güvenlik doktriniyle hiçbir bağlantısı olmayan sloganlarla doldurulmuş iki boş sayfadan ibaret” sözleriyle eleştirdi.

Netanyahu hükümetinin 7 Ekim’de “İsrail tarihinin en ağır başarısızlık ve felaketinden” sorumlu olduğunu vurgulayan Eisenkot, sonrasında tırmanan bölgesel çatışmaların da bütün cepheleri alevler içinde bıraktığını dile getirdi.

Eisenkot, belgenin geride bırakılan stratejik boşluğu sergilediğini, Başbakanın ise seçim vaatlerindeki yanıltıcı söylemlerden dikkati kaçırmak adına korkuları canlandırdığını savundu.

Gelecek Var Partisi lideri ve eski Başbakan Yair Lapid de metni yüzeysel bulduğunu belirtti.

Lapid, “Yorgunluk ve gerçeklikten kopuşla tanımlanan Netanyahu’nun bugünkü standartlarına göre bile bu belge, bir yapay zekâ sohbet robotunun ücretsiz sürümü kullanılarak yazılmış gibi görünüyor” dedi.

Lapid, alt alta sıralanmış başlıklardan ibaret bir metnin doktrin sayılamayacağını, girişimin doğrudan Başbakanın yol açtığı felaketlerin üzerini örtme çabasından ibaret olduğunu sözlerine ekledi.

Tampon bölge modeli

Strateji belgesinde öne çıkan tampon bölge kurgusu, İsrail’in sınır ötesi topraklarda doğrudan askeri denetim kurmasını temel alıyor.

El-Cezire, Gazze ve Güney Lübnan’daki mevcut işgal şartlarının bu politikanın fiili yansımaları olduğuna işaret ediyor.

Muhenned Hac Ali, askeri denetimi kalıcı hale getirmeye dayalı planın yeni çatışmaları ve etnik temizlik riskini beraberinde getirebileceği uyarısında bulundu.

Hac Ali ayrıca, Sudan’daki Hızlı Destek Kuvvetleri ve Hafter güçleri gibi aktörlerin İsrail-BAE ekseninde resmedilmesinin bu yapıların Arap coğrafyasındaki meşruiyetini zedeleyebileceğine dikkat çekti.

Bu tercihin Netanyahu’nun iç kamuoyu önceliklerini yansıttığını savunan Hac Ali, “İsraillilerin ne düşündüğü, müttefiklerinizin itibarından ve bu ittifakların sürdürülebilirliğinden daha önemli hâle geliyor” değerlendirmesinde bulundu.

Netanyahu’nun yıl başında gündeme getirdiği; Hindistan, Yunanistan, Güney Kıbrıs ile adı belirtilmeyen bazı Arap, Afrika ve Asya ülkelerini kapsayan “ittifaklar altıgeni” önerisi ise henüz resmiyet kazanmış değil.

Girişim uluslararası analizlerde bağlayıcı bir savunma paktından ziyade diplomatik imaj çalışması olarak nitelenirken, Hindistan gibi aktörlerin katı bloklar yerine ticari çıkarlara ve bağlantısızlık çizgisine öncelik verdiği hatırlatılıyor.

Hac Ali son olarak, sunulan haritanın Tahran yönetimi ile müttefiklerine propaganda zemini sağlayacağını, İsrail’in bölgede alan genişletme ve hakimiyet kurma emelleri taşıdığı yönündeki tezleri kuvvetlendireceğini belirtti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English