Bizi Takip Edin

Dünya Basını

İran krizi Almanya’nın iktisadi kaosunu ifşa ediyor

Yayınlanma

Alman gazeteci Simon Zeise, Surplus dergisinin son sayısında yayımlanan makalesinde, İran’a yönelik askeri müdahalenin ve Hürmüz Boğazı’ndaki ablukanın Alman ekonomisi üzerindeki sarsıcı etkilerini eleştirel bir ekonomi-politik perspektiften analiz ediyor. Zeise’nin temel tezi; artan enerji, lojistik ve gıda maliyetlerinin salt jeopolitik bir kader olmadığı, bilakis büyük sanayi ve hizmet şirketlerinin (Lufthansa, makine sanayisi vd.) bu “kriz” konjonktürünü kendi neoliberal ajandalarını (işçi haklarını gasp etmek, sendikaları kırmak, devlet teşviklerini geri almak) uygulamak için bir fırsat olarak kullandığı yönünde. Zeise, devletin ve sermayenin fosil yakıtlardan koparak gerçek bir ekolojik dönüşüm yaratmak yerine, ortaya çıkan küresel maliyet şokunu acımasız bir kurumsal soğukkanlılıkla doğrudan işçi sınıfının ve tüketicilerin sırtına yüklemesini, analitik ve ironik bir üslupla teşhir ediyor.


İran krizi Almanya’nın iktisadi kaosunu ifşa ediyor

Krizin bedelini kim ödüyor? Alman şirketleri, yaşanan enerji şokunda maliyetleri tüketiciye yıkma fırsatının kokusunu alıyor
Simon Zeise
Surplus
25 Nisan 2026

İran’ın bombalanması muazzam küresel iktisadi sonuçlar doğuruyor. ABD ve İsrail’in 28 Şubat’taki askeri müdahalesinden ve Hürmüz Boğazı’nda süregelen ablukadan bu yana, Ortadoğu’dan enerji sevkiyatı yapılamıyor; şirketler ara mamul niteliğindeki mühim hammaddelerden mahrum kalıyor, tedarik zincirleri kopuyor ve fiyatlar tırmanışa geçiyor. Peki, Almanya’daki şirketler Trump ve Netanyahu’nun İran’daki savaşından ne ölçüde etkileniyor?

İktisadi büyüme yarı yarıya düştü

Artan enerji fiyatlarının tüm Alman ekonomisi üzerinde sarsıcı bir etki yaratacağı aşikâr. Federal Hükümet, 2026 yılı büyüme projeksiyonunu şimdiden yarı yarıya tırpanladı. Yıl sonuna dek gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde bir yerine yalnızca yüzde 0,5 oranında büyümesi öngörülüyor. Ekonomi enstitülerinin hazırladığı Ortak Teşhis raporuna[1] göre enflasyon oranı bu yıl yüzde 2,8, 2027’de ise yüzde 2,9 bandında seyredecek; elbette bu öngörü, jeopolitik tablonun iyileşeceği ve fiyatların yıl içinde yeniden düşüşe geçeceği varsayımına dayanıyor. Akaryakıt istasyonlarında ise tırmanan fiyatlar savaşın patlak vermesiyle birlikte anında görünür hale geldi. Dizel yakıtın litre fiyatı nisan başında ani bir sıçramayla 1,74 avrodan 2,45 avroya kadar fırladı. Federal Hükümetin devreye soktuğu hafifletici tedbirler piyasada nispi bir soğumaya yol açmış olsa da, dizelin litresi hâlâ 2,13 avro civarında seyrediyor ve savaş öncesi döneme kıyasla belirgin biçimde daha yüksek bir maliyet kalemi oluşturuyor.

Yüksek akaryakıt fiyatları tüketiciye yansıtılıyor

Tavan yapan yakıt fiyatları, özel hanelerin yanı sıra lojistik sektörünü de derinden vuruyor. Almanya’da mal sevkiyatının yüzde 85’i kamyonlarla yapılıyor ve karayolu yük taşımacılığında yakıt, toplam maliyetlerin yaklaşık üçte birine tekabül ediyor. Federal Nakliye ve Lojistik Birliği (DSLV), kısa vadede pek çok lojistik firmasının dizeldeki bu dramatik fiyat artışını sönümleyebileceğini belirtiyor. Zira tedarikçilerin büyük kısmı, artan depo maliyetlerinin işveren tarafından üstlenilmesini güvence altına alan ve Dieselfloater[2] (dizel dalgalanma klozları) olarak anılan sözleşme maddelerinden faydalanıyor. Artan yakıt maliyetlerinin yanı sıra, yükselen güvenlik riskleri de bir diğer maliyet artırıcı unsur olarak öne çıkıyor. Savaş nedeniyle armatörler, Fars Körfezi hattında seyreden konteynerler için gemi sahiplerine 4000 ABD dolarına varan acil durum çatışma zamları fatura ediyor. Pek çok gemi, ihtiyat gereği Ümit Burnu’nu dolaşıyor ve Süveyş Kanalı’ndan uzak duruyor. DSLV yetkilileri, “Tüketiciler, tedarik zincirindeki bu aksaklıkları belli bir gecikmeyle raflarda da hissedeceklerdir” uyarısında bulunuyor.

Gıda maddeleri daha da pahalanacak

Gıda fiyatlarının da tırmanışa geçeceğine kesin gözüyle bakılıyor. Mart ayında fiyatlar yıllık bazda yalnızca yüzde 0,9 oranında artmıştı. Ne var ki temel gıda maddelerinin fiyatları, Korona pandemisinin patlak verdiği Ocak 2020’den bu yana yaklaşık üçte bir oranında artmış durumda ve halihazırda son derece yüksek bir seviyede seyrediyor. Hürmüz Boğazı’ndaki abluka nedeniyle çiftçiler, acil ihtiyaç duydukları gübreden mahrum kalıyor. Zira dünya çapındaki azotlu gübrenin büyük bir kısmı Arap Yarımadası’nda doğalgazdan üretiliyor. Almanya iç piyasasında azotlu gübre fiyatları şimdiden yüzde 35 oranında fırlamış durumda. Enerji, lojistik ve gübre maliyetlerindeki artışın oluşturduğu bu uğursuz üçlü sarmal[3], süpermarket kasalarında kendini kaçınılmaz olarak hissettirecek. Özellikle ekmek, et ve süt ürünleri gibi enerji ve işleme yoğun gıdaların bu durumdan en ağır yarayı alması bekleniyor. Pek çok tüketici şimdiden fiyat artışlarının korkusunu yaşıyor ve tasarruf etmeye çabalıyor. Pazar araştırmaları şirketi Accurat’ın bir anketine göre, insanlar mart ayında ağırlıklı olarak indirimli marketlere yönelerek bütçelerini korumaya çalıştı. Verilere göre Aldi Nord ve Süd, 16 Mart haftasında pazar paylarını 1,7 puan artırarak yüzde 17,7’ye çıkardı. Rewe, Edeka ve Kaufland müşteri kaybederken, Netto ve Penny de bu eğilimden kârlı çıktı. Rapora göre pazar payındaki yüzde birlik bir artış, iki milyar avroluk ek ciro anlamına geliyor.

Lufthansa: Korona günlerindeki gibi

Almanya’nın en büyük havacılık tröstü Lufthansa, artan kerosen fiyatlarına ekim ayına kadar 20.000 iç hat uçuşunu iptal ederek yanıt verdi. Bu hamleyle 40.000 ton yakıt tasarrufu sağlanacağı belirtiliyor. Ancak şirket, zaruretten erdem çıkarmayı da gayet iyi biliyor. İran Krizi, başkaldıran sendikacılardan kurtulmak için bir çırpıda fırsata dönüştürüldü. Lufthansa’nın yan kuruluşu Cityline çalışanları, uzun süredir daha düşük ücret tarifesine sahip City Airline şirketine sürülmeye direniyordu. İşçiler greve gittiğinde, holding yönetimi İran savaşı ve işçi eylemlerinin yarattığı ek yükü bahane ederek Cityline’ı tasfiye etme[4] kararı aldı. Lufthansa, Korona krizi sırasında da benzer bir şablon izlemişti. Federal Hükümet’in altı milyar avroluk devlet kurtarma paketiyle şirkete ortak olmasından sadece birkaç gün sonra, çalışanların iradesi hiçe sayılarak Lufthansa’nın iştiraki Germanwings’in faaliyetlerine son verilmişti.

Makine mühendisliği: Silahlanma yoluyla büyüme

Krizde omuz omuza vermek mi? Patronlar ekseriyetle yalnızca kendi menfaatlerini gözetir. Otomotivle birlikte ülkenin ikinci öncü sanayisi konumundaki makine imalat sektörü, İran savaşını radikal bir şok tedavisi[5] için kılıf olarak kullanıyor. Hannover Fuarı’nın açılışında konuşan sektör birliği başkanı Bertram Kawlath, “Acı çekme kapasitesinin eşiğine ulaşıldı” ifadelerini kullandı. Son dönemde İran savaşı ve ABD’nin gümrük politikalarının yarattığı artçı şoklarla katlanan sayısız yük göz önüne alındığında, gerçek bir U dönüşüne ihtiyaç duyulduğunu belirtti. Makine sanayicilerinin arzusuna göre kurumlar vergisi ve sosyal güvenlik primleri düşürülmeli, haftalık çalışma saatleri esnetilmeli ve emeklilik yaşı yukarı çekilmeli. Sektör, asıl kârı ise silahlanma için planlanan milyarlık yatırımlarda görüyor. Mevcut durumda sektörün toplam cirosunun yaklaşık yüzde iki ila beşinin bu alandan geldiği tahmin ediliyor. Birliğin projeksiyonlarına göre, bu oran önümüzdeki üç ila beş yıl içinde ikiye katlanabilir.

Kenya’da park edilmiş lüks otomobiller

Süper zenginlerin dünyası da İran savaşı nedeniyle artık eskisi kadar tozpembe değil. Dubai’deki şeyhlerin ve diğer milyonerlerin arzuları şu sıralar tatmin edilemiyor. Alman lüks otomobilleri Ortadoğu yollarına çıkamıyor; bunun yerine Kenya’da depolarda bekletilmek zorundalar. Lamu limanında, aralarında çok sayıda Porsche 911’in de bulunduğu binlerce lüks araç yığılmış durumda. Genel hatlarıyla, Avrupa otomotiv sanayisi çok daha derin sarsıntılarla karşı karşıya kalabilir. Büyük Alman otomotiv devleri durumu değerlendirmekten bilhassa kaçınırken, Viyana merkezli Supply Chain Intelligence Institute Austria feci sonuçlar doğabileceği uyarısında bulunuyor. İran savaşının iki ay daha uzaması halinde, yarı iletkenler ve batarya hücrelerinde devasa darboğazlar yaşanabilir.

Enerji dönüşümü yerine tam gaz ileri

İran savaşının, içten yanmalı motorlardan elektrikli mobiliteye geçişi hızlandırıp hızlandırmayacağı ise hayli şüpheli. Avrupa Otomotiv Üreticileri Birliği (ACEA), mart ayında AB içindeki yeni elektrikli araç tescillerinin bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 48,9 arttığını duyurdu. Ne var ki, bu yüksek satış rakamlarının arkasında esasen büyük Avrupa ülkelerindeki vergi indirimleri ve teşvik programları yatıyor. Almanya ise bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 16’lık oranla bu tablonun gerisinde kalıyor. ‘Trafik Işığı’ hükümeti Aralık 2023’te devlet teşvik programlarını aniden sonlandırmıştı. Ancak İran savaşı nedeniyle mayıs ayından itibaren, birinci ocaktan geçerli olmak üzere bu teşviklerin yeniden yürürlüğe girmesi[6] bekleniyor. Fakat elektrikli otomobil üretimi de ağır bir darbe alabilir. Zira elektrikli araçların hatırı sayılır bir kısmı alüminyumdan oluşuyor. Batarya ile çalışan araçlarda, içten yanmalı motorlu bir araca kıyasla yaklaşık yüzde 40 daha fazla hafif metal kullanılıyor. Yoğun enerji sarfiyatıyla işlenen bu hammaddenin Ortadoğu’daki üreticileri, Hürmüz ablukası sebebiyle ihracat yapamıyor. Batarya üretimi için elzem olan kükürt ile mikroçip sanayisi için hayati önem taşıyan helyumun ihracatındaki sıkıntılar, Almanya’daki mobilite devrimi beklentilerini sekteye uğratacak gibi görünüyor. Üstelik ortada böylesi bir siyasi irade de yok.

Hesabı kim ödüyor?

İran krizi, Alman ekonomisini hazırlıksız yakaladı. Sanayi üretimi halihazırda Korona pandemisi öncesindeki seviyenin dahi altında. Şu an ihtiyaç duyulan şey, enerji şoklarına karşı koruma sağlayacak bir hükümettir. Ancak şirketler ve devlet yönetimi, fosil yakıtlardan uzaklaşıp sürdürülebilir bir ekonomi inşa etme fırsatını değerlendirmek yerine, yükün kahir ekseriyetini çalışanların sırtına yıkmayı tercih ediyor.


[1] Ortak Teşhis Raporu: Orijinal: Gemeinschaftsdiagnose der Wirtschaftsinstitute: Almanya’nın önde gelen altı ekonomik araştırma enstitüsünün Federal Ekonomi Bakanlığı adına yılda iki kez (ilkbahar ve sonbahar) yayınladığı makroekonomik öngörü raporu. (ç.n.)

[2] Dizel Dalgalanma Klozları: Orijinal: Dieselfloater: İngilizce float (dalgalanma/yüzme) kökünden Alman lojistik ve hukuk lügatine giren anglisizm. Akaryakıt fiyatlarındaki oynamaların faturaya otomatik yansıtılmasını sağlayan sözleşme mekanizması. Zeise, bu teknik jargonu, sermayenin kriz anlarında sorumluluktan kaçış mekanizmalarını ifşa etmek için kullanıyor. (ç.n.)

[3] Üçlü Sarmal: Orijinal: Der Dreiklang: Normal şartlarda müzikte “üçlü akor” anlamına gelen ve Alman klasisizminde ahengi temsil eden bu kelime, metinde ironik ve karanlık bir biçimde kullanılmış: Yani enerji, lojistik ve gübre maliyetlerinin “ahenkli” yükselişi. (ç.n.)

[4] Tasfiye Etmek: Orijinal: abzuwickeln (die Cityline abzuwickeln): Abwickeln, sözlükte bir ipi çözmek, bir işlemi halletmek anlamlarına gelir. Ancak Alman kurumsal jargonunda, işten çıkarmaları, bir departmanı kapatmayı veya bir şirketi lağvetmeyi gizleyen son derece steril, acımasız ve bürokratik bir örtmecedir. Kafkaesk bürokrasinin modern şirket dilindeki yansımasıdır; insan hayatlarına mal olan kararlar mekanik bir “işlem” gibi aktarılır. (ç.n.)

[5] Radikal Şok Tedavisi: Alman siyasi dilinde neoliberal reform paketleri (Hartz IV gibi) veya acı reçeteler için sıkça kullanılan tıbbi bir metafordur (Kur: kür/tedavi). Zeise, makine sanayisinin kriz fırsatçılığını bu kelimeyle teşhir ediyor. (ç.n.)

[6] Teşviklerin Yeniden Yürürlüğe Girmesi: Orijinal: …soll es ab Mai rückwirkend zum ersten Januar eine Neuauflage geben: Zeise burada ince bir siyasi tarihsellik sunuyor. Trafik Işığı (Ampel) koalisyonu (Scholz hükümeti) Aralık 2023’te bütçe krizi nedeniyle e-araba teşviklerini kesmişti. (ç.n.)

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English