Dünya Basını
İranlı akademisyen Mirzaei: Bomba ile demokrasi getirilebileceğine inanmak ölümcül bir yanılgı

Alman Küresel ve Bölgesel Çalışmalar Enstitüsü (GIGA) araştırmacısı Diba Mirzaei, İran’ın tarihsel dış politika süreçlerini, bölgesel güvenlik mimarisini ve güncel çatışma ortamını kapsamlı bir mülakatla ele aldı. Mirzaei, Şah döneminden günümüze uzanan süreklilikleri, Batı ile ilişkilerdeki kırılma noktalarını ve İran toplumunun yapısal dönüşümünü analiz etti.
Hamburg merkezli Alman Küresel ve Bölgesel Çalışmalar Enstitüsü (GIGA) bünyesinde çalışmalarını yürüten İran araştırmacısı Diba Mirzaei, Jung & Naiv kanalına verdiği mülakatta, akademik kariyeri, İran’ın tarihsel dış politikası ve bölgedeki güncel gelişmeler üzerine ayrıntılı saptamalarda bulundu.
Mirzaei, uzman ve araştırmacı sıfatları arasındaki ayrıma dikkat çekerek, araştırmacılığın kendi verilerini toplama ve derinlemesine inceleme süreçlerini içermesi nedeniyle daha temelli bir nitelik taşıdığını belirtti.
Mirzaei, “İnsan bir konuda araştırma yapmadan da konuşabilir ama araştırma yapmak benim için çok daha sağlam bir zemin oluşturuyor” ifadelerini kullandı.
Doktora tezinde 1970’li yıllarda İran’ın Suudi Arabistan’a yönelik dış politikasını ve dönemin hükümdarı Şah’ın ABD’den bağımsızlık düzeyini incelediğini kaydeden Mirzaei, başlangıçta Fars Körfezi için yeni bir güvenlik mimarisi üzerine çalışmayı planladığını ancak danışmanının yönlendirmesiyle geçmişteki modellerin işleyişine odaklandığını aktardı.
“Şah, Nixon ve Kissinger için vazgeçilmez bir ortaktı”
1970’li yılların bölgesel denklemini analiz eden Mirzaei, 1968 yılında İngiltere’nin Fars Körfezi’nden çekilme kararının ardından oluşan güç boşluğuna dikkat çekti.
Mirzaei, bu süreçte ABD’nin 1969 yılında ilan ettiği Nixon Doktrini ile bölgedeki askeri varlığını azaltmayı ve güvenliği yerel ortaklar üzerinden sağlamayı hedeflediğini belirtti.
Araştırmacı, bu dönemde İran ve Suudi Arabistan’ın Batı çıkarlarını korumak ve güvenliği tesis etmek için öne çıkan iki büyük devlet olduğunu vurguladı.
Mirzaei, “ABD teorik olarak iki ülke arasında işbirliğini teşvik etse de uygulamada odağını neredeyse tamamen Şah üzerine kurdu” dedi.
Richard Nixon ve dönemin ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger’ın Şah’a duyduğu hayranlığın altını çizen Mirzaei, Şah’ın stratejik öngörüsünün ABD’nin Fars Körfezi politikasını bizzat şekillendirdiğini saptadığını ifade etti.
Mirzaei, bu süreçte İran’ın askeri ve nüfus açısından Suudi Arabistan’dan belirgin şekilde daha güçlü olduğunu ve bölgesel liderlik iddiasını bu temele dayandırdığını kaydetti.
“İran hiçbir zaman sömürgeleştirilmedi ama nüfuz altındaydı”
İran tarihinin derinliklerine inen Mirzaei, 1925 yılında başlayan Pehlevi hanedanı öncesindeki Kaçar hanedanının zayıf yönetim yapısına değindi.
19. yüzyılda Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan ve Türkmenistan gibi toprakların kaybedilmesinin İran toplumunda derin bir iz bıraktığını belirten Mirzaei, “İran hiçbir zaman tam anlamıyla sömürgeleştirilmedi ancak İngiliz ve Rus nüfuzu altında kaldı” değerlendirmesini yaptı.
Şah’ın 1925 yılında iktidara gelmesiyle modern İran’ın temellerinin atıldığını, eğitimin yaygınlaştırıldığını ve merkezi bürokrasinin güçlendirildiğini aktaran Mirzaei, bu modernleşme sürecinin etnik azınlıkların ve kabilelerin Tahran’ın merkezi otoritesine boyun eğdirilmesi pahasına gerçekleştiğini vurguladı.
Mirzaei, Rıza Şah’ın Atatürk’ü bir model olarak aldığını ve İran’ı dış müdahalelerden bağımsız bir devlet haline getirmeyi amaçladığını, ancak 1941 yılında müttefiklerin baskısıyla tahtı bırakmak zorunda kaldığını anımsattı.
“Devrim sadece İslami değil, geniş tabanlı bir İran devrimiydi”
1979 yılındaki kırılma noktasına ilişkin analizlerini paylaşan Mirzaei, bu sürecin sadece dini bir hareket olarak değil, geniş bir toplumsal koalisyonun ürünü olan “İran Devrimi” olarak nitelendirilmesi gerektiğini savundu.
Şah rejiminin baskıcı uygulamaları, SAVAK adlı gizli servisin faaliyetleri ve ABD’nin ülke üzerindeki aşırı nüfuzunun halk nezdinde büyük bir tepki yarattığını belirten Mirzaei, “İran tarihinde dış müdahaleye karşı direniş her zaman temel bir motivasyon olmuştur” dedi.
Ayetullah Humeyni’nin farklı muhalif grupları birleştirme kapasitesine sahip karizmatik bir figür olarak öne çıktığını kaydeden Mirzaei, başlangıçta demokrasi ve çoğulculuk vaadiyle gelen hareketin, iktidarın ele geçirilmesiyle birlikte radikalleştiğini saptadı.
Kasım 1979’daki ABD Büyükelçiliği işgalinin bu radikalleşme sürecini perçinlediğini ifade eden Mirzaei, bu olayın ardından hükümet içindeki liberal ve dışa açık kanadın tasfiye edildiğini aktardı.
“Batı’nın çifte standartları bölgedeki güveni sarsıyor”
Güncel jeopolitik gerilimleri ve Batı’nın bölgeye yaklaşımını eleştiren Mirzaei, dış politikada uygulanan çifte standartların uluslararası sistemdeki güvenilirliği zedelediğini vurguladı.
İran’daki insan hakları ihlallerinin haklı olarak eleştirildiğini ancak benzer ihlallerin yaşandığı Körfez monarşileriyle ekonomik çıkarlar doğrultusunda kurulan yakın ilişkilerin bölge halkları tarafından fark edildiğini belirtti.
Mirzaei, “Batı’nın bu tutumu, İran rejimi tarafından bir propaganda aracı olarak kullanılıyor ve dış müdahale karşıtı anlatıyı güçlendiriyor” ifadelerini kullandı. Almanya’nın bölgedeki tarafsız arabulucu rolünü büyük ölçüde kaybettiğini saptayan araştırmacı, diplomatik kanalların daralmasının sadece istikrarsızlığı körüklediğini kaydetti.
Mirzaei, güvenliğin sadece bir devletin veya aktörün çıkarları üzerinden değil, tüm bölge devletlerinin ve sivil toplumun katılımıyla inşa edilmesi gerektiğinin altını çizdi.
“Bomba ile demokrasi getirilebileceğine inanmak ölümcül bir yanılgı”
Mülakatın nükleer program ve askeri çatışmalarla ilgili bölümünde Mirzaei, İran’ın nükleer kapasiteye sahip olma arayışının Şah dönemine kadar uzanan tarihsel bir süreklilik arz ettiğini belirtti.
Şah’ın 1956 yılında ABD desteğiyle başlattığı programın, bölgesel bir güç olma ve İsrail’in nükleer varlığına karşı dengeleme amacı taşıdığını ifade eden Mirzaei, güncel çatışma ortamında askeri yöntemlerin çözüm üretmediğini vurguladı.
“Bomba ile demokrasi getirilebileceğine veya bir halkın özgürleştirilebileceğine inanmak ölümcül bir yanılgıdır” diyen Mirzaei, askeri saldırıların sivil halk üzerindeki travmatik etkilerine ve altyapı yıkımlarının uzun vadeli maliyetlerine dikkat çekti.
İran toplumunun kendi geleceğini belirleme hakkına sahip olması gerektiğini savunan araştırmacı, askeri müdahalelerin aksine sivil toplumun güçlendirilmesi ve diplomatik yolların zorlanması gerektiğini belirtti.
Kurumsal ırkçılık ve Alman Dışişleri Bakanlığı tecrübesi
Mirzaei, Almanya’daki profesyonel yaşamı ve Dışişleri Bakanlığı’ndaki (AA) iki yıllık çalışma süreci hakkında da çarpıcı detaylar paylaştı.
Bakanlık bünyesinde Her Renkten Diplomatlar ağının kurucuları arasında yer aldığını belirten Mirzaei, Alman kurumlarındaki yapısal ve bireysel ırkçılığın boyutlarına değindi.
Siyah bir diplomat meslektaşının bir konferans girişinde hizmet personeli sanılarak arka kapıya yönlendirilmesi gibi vakaların yaşandığını anlatan Mirzaei, kurum içindeki çeşitlilik tartışmalarının Heiko Maas ve Annalena Baerbock dönemlerinde ivme kazandığını ancak hala gidilecek çok yol olduğunu ifade etti.
Mirzaei, “İşi başka kültürlerle ve ülkelerle işbirliği yapmak olan bir bakanlıkta, hassasiyetin diğer kurumlardan çok daha yüksek olması beklenir” dedi. Akademik kariyerine GIGA bünyesinde devam eden Mirzaei, Türkiye ve İran gibi bölge ülkelerine yönelik çalışmaların Almanya’da hala sınırlı bir çerçevede kalmasından duyduğu rahatsızlığı da dile getirdi.
Körfez’in değişen dengeleri ve blokaj stratejisi
Fars Körfezi’ndeki askeri ve ekonomik dengeleri değerlendiren Mirzaei, Hürmüz Boğazı’nın ve petrol terminallerinin stratejik önemine vurgu yaptı. İran’ın asimetrik savaş doktrini çerçevesinde, Batılı devletler ve bölgesel müttefikleri için ekonomik maliyetleri yükseltmeyi amaçladığını saptayan araştırmacı, bu stratejinin dünya ekonomisi üzerinde ciddi baskı yarattığını kaydetti.
Mirzaei, İran’ın askeri komuta zincirini “Mozaik Savunma” stratejisiyle merkezsizleştirdiğini, bu sayede lider kadrosuna yönelik suikastlara rağmen sistemin işleyişini sürdürebildiğini belirtti.
“Rejim için sistemin bekası her türlü bireysel kayıptan daha önceliklidir” diyen Mirzaei, askeri tırmanışın bölgeyi on yıllarca sürebilecek bir istikrarsızlığa sürükleme riski taşıdığını vurguladı.
Diaspora siyaseti ve meşruiyet sorunu
İran dışındaki muhalif grupların ve diasporanın durumuna ilişkin saptamalarda bulunan Mirzaei, muhalefetin parçalı yapısının ve iç çekişmelerin etkili bir alternatif oluşturulmasını engellediğini ifade etti.
Pehlevi ailesinin geri dönüş senaryolarına ve bu çerçevede sunulan geçiş planlarına eleştirel yaklaşan Mirzaei, geniş toplumsal kesimlerin ve sivil toplumun onayını almayan, tek bir figür etrafında toplanan güç modellerinin İran’ın demokratikleşme sancılarına çözüm olmayacağını savundu.
Mirzaei, “İran’ın geleceği, 40 yılı aşkın süredir ülkede bulunmayan şahıslar tarafından değil, bizzat İran içinde bedel ödeyen halk tarafından belirlenmelidir” dedi.
Diaspora içindeki bazı kesimlerin askeri saldırıları alkışlamasının, İran içindeki sivil gerçeklikten kopuk bir yaklaşım olduğunu belirten Mirzaei, demokrasi mücadelesinin dış müdahalelerle değil, içeriden bir dönüşümle başarıya ulaşabileceğine inandığını kaydetti.
İran’ın bölgesel vekalet ağları ve direniş ekseni
Hizbullah, Hamas ve Husiler gibi grupların İran ile ilişkilerini “vekalet” kavramı üzerinden analiz eden Mirzaei, her grubun yerel bir bağlamı ve kendi çıkarları olduğunu saptadı.
Hizbullah’ın 1980’lerin başında doğrudan İran desteğiyle kurulduğunu ve Tahran ile en organik bağa sahip yapı olduğunu belirten araştırmacı, Husiler veya Hamas gibi grupların ise daha otonom hareket edebildiğini ifade etti.
“Bu grupları sadece İran’ın piyonları olarak görmek, sahadaki karmaşık gerçekliği ıskalamaktır” diyen Mirzaei, İran’ın bu ağlar üzerinden bölgesel bir nüfuz alanı ve güvenlik kalkanı oluşturduğunu vurguladı.
Irak’ın 2003’teki işgalinin ardından bölgedeki güç dengesinin İran lehine bozulduğunu anımsatan Mirzaei, bugünkü krizlerin kökeninde geçmişteki hatalı jeopolitik hamlelerin yattığını kaydetti.
Akademik özgürlük ve araştırmacı kimliği
Mülakatın sonunda akademik yaşamın zorluklarına ve Almanya’daki araştırma fonlarının durumuna değinen Mirzaei, sosyal bilimler alanındaki güvencesiz çalışma koşullarına dikkat çekti.
Sözleşmesinin Mayıs ayı sonunda biteceğini ve geleceğinin belirsiz olduğunu belirten Mirzaei, “Araştırma yapmak derinlemesine bir odaklanma gerektirir ancak sürekli bir sonraki işin ne olacağını düşünmek bu süreci zorlaştırıyor” dedi.
İran üzerine nitelikli bilgi üretiminin önemini vurgulayan araştırmacı, bilimsel çalışmaların güncel siyasi tartışmaların ötesinde, tarihsel ve sosyolojik gerçekliklere dayanması gerektiğini ifade etti. Mirzaei, bilim insanı kimliğinin sadece veri toplamak değil, bu verileri adalet ve insan onuru ekseninde yorumlamakla da ilgili olduğunu belirterek sözlerini tamamladı.
İran siyasetinde kişilerin kutsallaştırılmasının ve liderlik kültünün tarihsel olarak olumsuz sonuçlar doğurduğunu belirten Mirzaei, toplumsal hafızanın önemine değindi.
Gerek Şah döneminde gerekse sonrasında güç odağının tek bir noktada toplanmasının denetleme mekanizmalarını yok ettiğini saptayan araştırmacı, gelecekteki bir İran’ın ancak kurumların ve hukuk kurallarının hakim olduğu bir yapı üzerine inşa edilebileceğini vurguladı.
Mirzaei, halkın ekonomik sıkıntılar, su krizi ve işsizlik gibi temel yapısal sorunlarla boğuştuğunu, siyasi elitlerin ise bu gerçekliklerden kopuk bir iktidar kavgası yürüttüğünü belirterek, gerçek bir değişimin ancak halkın temel ihtiyaçlarına cevap verebilecek kapsayıcı bir sistemle mümkün olacağını kaydetti.
Mirzaei, uluslararası toplumun İran’a yönelik yaklaşımında hukuk ilkelerinin esas alınması gerektiğini savundu. Keyfi saldırılar ve suikastlar yerine, suç işleyen figürlerin uluslararası mahkemelerde yargılanması gerektiğinin altını çizen araştırmacı, “Adalet, intikam duygusuyla değil, hukuk çerçevesinde tecelli etmelidir” dedi.
Uluslararası hukukun seçici uygulanmasının, otoriter rejimlere kendi hukuksuzluklarını meşrulaştırma alanı açtığını belirten Mirzaei, küresel barışın ancak tutarlı bir yasal çerçeve ve karşılıklı saygı temelinde sağlanabileceğini ifade etti.
Araştırmacı, İran’ın izolasyon anlatısının kırılmasının, Batı’nın kendi değerleriyle çelişmeyen bir dış politika izlemesine bağlı olduğunu vurgulayarak mülakatı noktaladı.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü












