Bizi Takip Edin

Ortadoğu

İşgal altındaki bölgelerden gelen gıda ürünleri, “İsrail malı” gibi gösterilerek Avrupa’ya giriyor

Yayınlanma

Çarşamba günü yayınlanan yeni bir araştırmaya göre, Avrupa Birliği’ne giren İsrail menşeli gıda sevkiyatlarının neredeyse beşte biri, aslında işgal altındaki Batı Şeria’daki yerleşim yerlerinden veya Golan Tepeleri’nden geliyor.

Yirmi yıldır AB’nin tutumu, İsrail ile serbest ticaret yapabileceği, fakat İsrail’in 1967 savaşında Mısır, Ürdün ve Suriye’den ele geçirdiği topraklarda kurduğu yerleşim yerleriyle ticaret yapamayacağı yönünde.

Filistin topraklarındaki yerleşim yerlerine gelince, bunlar iki devletli çözümü destekleyenler tarafından, kurulacak bir Filistin devletini baltaladığı gerekçesiyle kınanıyor.

ABD merkezli hukuk savunuculuğu grubu Global Echo Litigation Center tarafından yürütülen araştırma, bu ayrımın Avrupa sınırlarında genellikle geçerli olmadığı sonucuna vardı.

Rapora göre, hurma, narenciye ve tahin gibi yerleşim yerlerinden Avrupa’ya gönderilen ürünler, AB ve Birleşik Krallık yasalarının İsrail’de yetiştirilen gıdalara ayırdığı gümrük vergisi muafiyetleri, organik etiketler ve bitki sağlığı sertifikalarından yararlanıyor.

Global Echo, kıtadaki tüketicilerin bunu bilmesinin imkânı olmadığını savunuyor.

Grup, gümrük ve tüketici koruma yetkililerini harekete geçmeye zorlamak için Birleşik Krallık ve Fransa’da dava açtığını belirtti.

Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki yerleşim yerleri, uluslararası hukuk kapsamında yaygın olarak yasadışı kabul ediliyor.

Uluslararası Adalet Divanı, 2024 tarihli bir danışma görüşünde, ülkelerin İsrail’in işgal altındaki topraklardaki varlığını sürdüren ticari bağları engellemesi gerektiğini belirterek bu tutumu pekiştirdi.

İsrail, mahkemenin bulgularını reddediyor ve söz konusu toprakları ihtilaflı olarak değerlendiriyor.

ABD dışında uluslararası toplum Golan Tepeleri’nin İsrail kontrolünü tanımıyor.

Sivil toplum kuruluşunun bulguları, AB’nin Batı Şeria’daki Filistinlilere yönelik saldırılar nedeniyle bazı İsrailli yerleşimcilere yönelik yaptırımları onaylamasının hemen ardından geldi.

Bazı hükümetler bunun yeterli olmadığını belirtiyor ve aynı zamanda İsrail ile ticaret ve ilişkiler konusunda daha geniş kapsamlı kısıtlamalar için baskı yapıyor.

Raporu yayınlayan İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün AB savunuculuğu direktör yardımcısı Claudio Francavilla, “İsrail’in yasadışı yerleşim yerleriyle ticaret yaparak AB, etnik temizlik ve apartheid dahil olmak üzere neredeyse her gün kınadığı ihlalleri finanse ediyor. Yasadışı yerleşim yerleriyle ticaret yapmanın yasal bir yolu yok,” diye ekledi.

2025 yılında, İnsan Hakları İzleme Örgütü de dahil olmak üzere 160’tan fazla STK ve sendika, yerleşim yerlerinin yasadışı olduğunu belirten Uluslararası Adalet Divanı kararına uymak için Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e “AB ile İsrail’in yasadışı yerleşim yerleri arasındaki tüm ticaret ve iş faaliyetlerini yasaklaması” çağrısında bulundu.

Global Echo, 30.000’den fazla ihracat belgesini inceledi ve bunları tarım arazileriyle ilgili İsrail hükümeti verileriyle, saha araştırmalarıyla ve İsrailli ihracatçılar ile paketleme tesislerindeki üst düzey yetkililerle yapılan görüşmelerle karşılaştırdı.

Araştırmaya göre, 2017 ile 2026 yılları arasında AB, Birleşik Krallık, Norveç ve İsviçre’ye 5.900’den fazla hurma, narenciye, tahin ve diğer taze ürün sevkiyatı yapıldı.

Bunların yüzde 17,2’sinin Batı Şeria’daki yerleşim yerlerine veya İsrail’in Golan Tepeleri’nde ilhak ettiği topraklara ait olduğu tespit edildi.

Rapora göre, yalnızca AB’ye yapılan sevkiyatlar arasında bu oran %19,2’ye çıkıyor. İhracatçılar genellikle ürünlerinin yetiştirildiği yeri gizledikleri için, grubun belirttiğine göre gerçek rakam muhtemelen daha yüksek.

Rapora göre, daha düşük gümrük tarifesi talep etmek için İsrail menşeli olduğunu beyan eden 2.000’den biraz fazla gümrük faturasının yaklaşık %17’si, işgal altındaki topraklardan gelen ve değeri 13,1 milyon avro olan ürünleri içeriyordu.

Raporda, sıkça kullanılan üç yöntemden bahsediliyor. Bazı ihracatçılar, işgal altındaki bir bölgedeki gerçek üretim yerini listeleyip menşe ülke olarak İsrail’i gösteriyor.

Diğerleri ise İsrail içindeki sahte bir adres kullanıyor. Paketleme tesisleri de işgal altındaki bölgelerden gelen ürünleri İsrail’de yetiştirilen gıdalarla karıştırıp hepsini İsrail menşeli olarak sevk ediyor.

Rapora göre, bu hileler işe yaramadığında ve gümrük memurları gümrük vergisi uyguladığında bile, İsrail hükümeti ihracatçılara bu tutarı geri ödüyor.

2006’dan beri yürürlükte olan bir devlet programı, Avrupa gümrüklerinin İsrail’den gelen ürünlere değil, İsrail yerleşimlerinden gelen mallara uyguladığı tam tutarı geri ödüyor.

Global Echo, bunun Golan Tepeleri ve Batı Şeria’dan gelen ürünlere uygulanan gümrük vergilerini “pratikte anlamsız” hale getirdiğini savunuyor.

Rapor, İsrail bütçe kayıtlarına atıfta bulunarak, ödemelerin toplamının yaklaşık 63 milyon avro olduğunu tahmin ediyor.

Hem AB hem de Birleşik Krallık yasaları, bitki sağlığı sertifikalarının gıdanın yetiştirildiği ülke tarafından düzenlenmesi gerektiğini öngörüyor. 

Fakat Global Echo’nun incelediğini belirttiği vakaların dörtte birinden fazlasında, İsrail makamları işgal altındaki topraklardan gelen gıdalar için bu tür sertifikalar düzenlemiş ve AB ile Birleşik Krallık gümrük makamları da bunları kabul etmiştir.

Grup ayrıca, AB tarafından onaylanmış bir İsrail sertifikasyon kuruluşu olan Secal’ın işgal altındaki topraklardan gelen ürünler için düzenlediği 31 organik sertifika tespit ettiğini de belirtiyor.

Raporda, bunun sonucunda Avrupa pazarlarındaki tüketicilerin yanıltıldığı belirtiliyor. Rapor, İsrail markası Achva tarafından Batı Şeria yerleşim yerlerinde üretilen ve “İsrail Ürünü” etiketli kavanozlarda raflara ulaşan tahiniye işaret ediyor.

Bu durum, yerleşim yerlerinden gelen gıdaların bu şekilde etiketlenmesi gerektiğine dair 2019 tarihli bir karara rağmen gerçekleşiyor.

AB’nin İsrail ile imzaladığı ticaret anlaşması ve buna paralel bir Birleşik Krallık çerçevesi uyarınca, çoğu İsrail tarım ürünü gümrüksüz olarak giriş yapıyor ama bu muamele 1967’de İsrail tarafından ilhak edilen topraklara uygulanmıyor.

2005 yılından beri yürürlükte olan teknik bir düzenleme uyarınca, AB’ye ihracat yapan İsrailli firmalar üretim tesisinin posta kodunu belirtmek zorundadır. Böylece gümrük yetkilileri, malların İşgal Altındaki Filistin Toprakları veya Golan Tepeleri’ndeki yasadışı yerleşim yerlerinden gelip gelmediğini kontrol edebilir. Global Echo, sistemin ihracatçıların kendi beyanlarına dayandığı için başarısız olduğunu savunuyor.

Avrupa Komisyonu, bir inceleme sonucunda İsrail’in insan hakları maddesini ihlal ettiğini tespit ettikten sonra, Eylül 2025’te İsrail ile olan anlaşmasının ticaret hükümlerini askıya almayı önerdi.

Fakat AB hükümetleri bu askıya almayı kabul etmedi. İspanya ise kendi başına daha ileri giderek, 2025’in sonunda yürürlüğe giren Filistin topraklarındaki yerleşim yerlerinden ithalatı ulusal düzeyde yasakladı.

Ortadoğu

Ensarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’

Yayınlanma

Ensarullah lideri Abdülmelik Husi, Yemen güçlerinin Mekke şehrine SİHA saldırısı girişiminde bulunduğu yönündeki Suudi iddiasını kesin biçimde reddetti.

Husi, Riyad’ın Mekke’nin kutsallığını Yemen’e yönelik saldırı ve ablukayı meşrulaştırmak için istismar ettiğini söyledi.

Yemen’deki Ensarullah hareketinin lideri Abdülmelik Husi, Yemen Silahlı Kuvvetlerinin Mekke’ye SİHA saldırısı girişiminde bulunduğu yönündeki Suudi Arabistan iddiasını “büyük, çirkin ve iğrenç bir yalan” olarak nitelendirerek reddetti.

Perşembe akşamı El-Mesire televizyonunda yayımlanan konuşmasında Husi, Riyad’ın bu suçlamayı Yemen’e yönelik saldırılarını ve ablukayı meşrulaştırmak amacıyla ortaya attığını söyledi.

“Halkımıza yönelik yalanlarla başkalarını kandırmak amacıyla Mekke’nin kutsallığını istismar ettiklerinde, onun kutsallığına saygı göstermemiş olurlar” diyen Husi, Müslümanların Mekke’nin kutsallığının bu şekilde kullanılmasını kınaması gerektiğini belirtti.

Husi, “Suudi Arabistan, Müslüman halkımıza yönelik saldırganlığını ve haksız ablukasını meşrulaştırmak için Mekke ile bağlantılı asılsız suçlamalara başvuruyor” dedi.

“Mekke uğruna her şeyimizi feda etmeye hazırız”

Yemen halkı ile silahlı kuvvetlerinin İslam’ın kutsal mekânlarına derin bir saygı beslediğini vurgulayan Husi, Suudi Arabistan’ın suçlamasının Yemen halkının İslami, insani ve ahlaki onuruna yönelik doğrudan bir saldırı olduğunu söyledi.

Husi şöyle devam etti:

“Kutsal mekânlara en derin saygıyı besleyen, Mekke’yi korumaya en bağlı ve kutsal mekânlar tehlikeyle karşılaştığında harekete geçmeye en hazır halklardan biriyiz. Canlarımız, ruhlarımız, mallarımız ve sahip olduğumuz her şey Mekke ve bütün İslami kutsal mekânlar uğruna feda edilmeye hazırdır.”

İslami kimliğine saygı duyan hiçbir Müslümanın, Hz. Muhammed’in “iman ve hikmet ehli” olarak nitelendirdiği Yemen halkına yöneltilen bu suçlamayı kabul edemeyeceğini söyleyen Husi, Yemenlilerin İslam’a, Kur’an’a ve kutsal mekânlara yönelik saldırılar karşısında daima ilk harekete geçen halklardan biri olduğunu hatırlattı.

Husi, “Bu asılsız suçlamayı kendine bayrak edinen Suudi rejimi, fitne ve yalanın kaynağıdır. Mekke’nin kutsallığına hakaret eden büyük yalanları ve uydurmaları istismar edecek kadar alçalmıştır”, ifadelerini kullandı.

Yemen halkına yöneltilen suçlamanın “asrın yalanı” olarak nitelenmeyi hak ettiğini belirten Husi, Suudi Arabistan’ın iddialarının doğrulanmadan kabul edilmemesi gerektiğini söyledi.

“Suudi Arabistan, insanların hemen inanması gereken bir kaynak değildir. Tüm İslam dünyasında ve küresel ölçekte yolsuzluk, adaletsizlik ve suçlulukla tanınmaktadır” diyen Husi, Riyad’ı Yemen halkına karşı suç işlemek, “eğlence adı altında yozlaşmayı yaymak” ve Siyonizmle ittifakı çerçevesinde İslam dünyasında bölünmeyi körüklemekle suçladı.

Doğrulamadan kınayanlara tepki

Ensarullah lideri, Suudi Arabistan’ın iddiasını araştırmadan kınama açıklaması yayımlayan hükümetler, devlet başkanları, din adamları ve siyasi şahsiyetlere de sert tepki gösterdi.

Husi, “Bu tür vahim suçlamalar karşısında takınılması gereken doğru tavır; doğrulamak, araştırmak ve gerçeği ortaya çıkarmaktır,” dedi.

Kur’an’ın güvenilir olmayan kaynaklardan gelen haberlerin araştırılmasını emrettiğini hatırlatan Husi, “Suudi Arabistan’ın iddialarını reddetmeli ya da en azından kabul etmeden önce doğrulamalıydılar. Suudi rejimi asılsız bir haber ve büyük bir iftira ortaya attı. Asgari yükümlülük, yalancıyla birlikte yalancı durumuna düşmemek için bu iddiayı doğrulamaktı,” ifadelerini kullandı.

Husi, suçlamayı araştırmadan tekrarlayanların “yalana ve ahlaki çöküşe ortak olduğunu” belirterek şunları söyledi:

“Halkımıza yönelik bu iftirayı benimseyenler, Allah katında Suudi Arabistan’la birlikte bütün sorumluluğu taşımaktadır. Halkımıza iftira atmak, İslam’daki en büyük suçlardan biridir. Bu suçlamayı dillendiren devlet başkanları, krallar, prensler, hükümetler, din adamları ve siyasi şahsiyetler rezilliği, utancı ve kınanmayı hak ediyor. Batıla kulak verip yalancı şahitlik yaptılar.”

“Petrodolar ve mali çıkarlar”

Bazı devletlerin Suudi Arabistan’la mali ilişkilerinin tepkilerinde belirleyici olduğunu savunan Husi, “Onlar için önemli olan petrodolarlar ve mali çıkarlardır,” dedi.

Bazı hükümetlerin İslam’ın kutsal mekânlarını ve ümmeti yüzüstü bırakmalarına rağmen kutsal mekânları savunduklarını ileri sürdüğünü söyleyen Husi, bu çevrelerin tepkilerini “gerçek ve açık düşmana” yöneltmesi gerektiğini belirtti.

Siyonist rejimin açıklama, yayın ve siyasi planlarında Mescid-i Aksa, Mekke ve Medine’ye yönelik tehditlerin açıkça yer aldığını kaydeden Husi, İslam dünyasına Suudi Arabistan’ın anlatılarına kapılmak yerine bu tehditle mücadele etme çağrısı yaptı.

Husi, Yemen halkı ile silahlı kuvvetlerinin kendilerine yöneltilen iftiraya ve süregelen haksızlıklara karşılık verme konusunda hukuki, ahlaki ve dini haklarını saklı tuttuğunu vurguladı.

Suudi Arabistan, Yemen’e yönelik askeri harekâtın başladığı 2015’ten bu yana Yemen Silahlı Kuvvetlerini çeşitli dönemlerde Mekke’ye ve diğer Suudi kentlerine balistik füze ve SİHA göndermekle suçladı.

Yemenli yetkililer ise askeri operasyonlarının savunma amaçlı olduğunu; Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonu saldırılarını durdurmaya, Yemen’in egemenliğine saygı göstermeye ve ülkeye uygulanan kara, deniz ve hava ablukasını kaldırmaya zorlamayı hedeflediğini belirtiyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

ABD, Yemen ile görüştü iddiası

Yayınlanma

İddiaya göre ABD’li diplomatlar hafta sonu Umman’daki ABD büyükelçiliğinde Yemen direnişinin temsilcileriyle bir araya geldi.

Axios’a konuşan bölgeden bir kaynak, Umman hükümetinin yardımıyla düzenlenen Maskat’taki toplantının, ABD ile Ensarullah arasındaki ateşkesi sürdürmeye ve Bab el-Mendeb Boğazı’nın açık kalmasını sağlamaya odaklandığını belirtti.

ABD, Yemen direnişine karşı Suudi Arabistan’ın Yemen’de yürüttüğü savaşa çekilmeden hayati önem taşıyan bir deniz ticaret yolunu açık tutmak istediği için hassas bir konumda bulunuyor.

Washington, Suudi Arabistan’ın askeri müdahale taleplerini şu ana kadar reddetti.

Kaynak, toplantıda ABD’yi büyükelçilikten diplomatların temsil ettiğini fakat büyükelçinin toplantıya katılmadığını belirtti.

Söz konusu kişi, Yemenli temsilcilerin toplantı sırasında ABD ile Mayıs 2025’te imzalanan ateşkesin devam etmesini istediklerini açıkça ifade ettiklerini ekledi.

Suudi Arabistan, Yemen direnişine karşı İngiltere’den askeri yardım istedi

Kaynak ayrıca, Yemen temsilcilerinin, iki taraf arasında yeniden alevlenen çatışmalar kapsamında saldırılarının yalnızca Suudi gemilerini hedef aldığını vurguladıklarını belirtti.

Temsilciler, Bab el-Mendeb Boğazı’ndan geçen diğer tüm gemilerin serbestçe seyrüsefer etmesine izin vereceklerini taahhüt ettiler.

ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü yaptığı açıklamada, “ABD’nin Orta Doğu’daki temel çıkarları arasında Kızıldeniz ve bölgede seyir özgürlüğünün sağlanması ve terörizmin yayılmasının önlenmesi yer almaktadır. Trump Yönetimi, İran ve onun vekillerinden gelen saldırılara karşı bu çıkarları savunma konusundaki kararlılığını açıkça ortaya koymuştur,” dedi.

Açıklama şöyle devam etti:

“Söz konusu toplantı hakkında yorum yapmayacağı. Fakat Yemen konusunda bölgesel müttefiklerimiz ve ortaklarımızla düzenli iletişim halindeyiz ve bölgede kaos yaratan Husi milisleri ve diğer terörist gruplara karşı ortak terörle mücadele hedeflerimize odaklanıyoruz.”

Toplantıdan bir gün sonra, Başkan Yardımcısı JD Vance gazetecilere, ABD’nin Ensarullah ile müzakere halinde olduğunu söyledi.

Bin Selman, Trump’tan Husilere saldırmasını talep etti

Vance, “Husilerle de doğrudan görüşmeler yürütüyoruz; bu nedenle durumun kontrolümüz altında olduğunu düşünüyoruz,” dedi.

ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, Dışişleri Bakanı Marco Rubio salı günü Umman Dışişleri Bakanı Seyyid Bedr el-Busaydi ile bölgedeki gerginliği azaltmaya yönelik çabalar hakkında görüştü.

Bu görüşme, ABD ile Umman arasında haftalarca süren gerginliğin ardından gerçekleşti.

Başkan Trump, Umman’ın Hürmüz Boğazı konusunda İran ile yürüttüğü görüşmeler nedeniyle ülkeyi bombalamakla tehdit etmişti.

Son günlerde Yemen direnişi ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmalar şiddetleniyor. Yemenliler, Bab el-Mendeb Boğazı’ndaki kıyı şeridini ve birkaç adayı hâlâ kontrol altında tutuyor.

Suudiler, Yemen’deki direniş güçlerine yönelik hava saldırılarını yoğunlaştırdı. Ne var ki Yemen’de destekledikleri güçler, şu ana kadar etkili bir kara karşı saldırısı başlatamadı.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Körfez ülkelerinde ABD’nin güvenlik şemsiyesine dair şüpheler artıyor

Yayınlanma

İran savaşı, Körfez ülkelerinde ABD’nin sağladığı korumaya dönük güveni sarstı. Bölge yönetimleri, Washington’ın çatışma başlattığını ancak sonuçlarını yönetme iradesi gösteremediğini savunuyor. Time dergisinin haberine göre bölgedeki Arap monarşileri, Amerikan güvenlik şemsiyesine duyulan kuşkular nedeniyle Tahran ile doğrudan uzlaşı ve gerilimi azaltma yolları arıyor.

Ortadoğu’daki savaş, Körfez ülkelerinde ABD’nin sağladığı “güvenlik şemsiyesine” duyulan güveni sarstı.

Amerikan Time dergisi, bölge ülkelerinden yetkililere dayandırdığı haberinde, ABD ile İran arasındaki çatışmaların başlaması üzerine Körfez yönetimlerinin Amerikan korumasını artık güvenilir görmediğini yazdı.

Derginin aktardığına göre bölgedeki savaş, Körfez başkentlerinin Washington’a bakışını değiştirdi.

Arap ülkelerinin itirazlarına rağmen Washington yönetiminin İsrail ile birlikte bölgesel bir savaşa girmeye hazır olduğu, ancak doğacak sonuçları yönetme kabiliyetine veya niyetine sahip olmadığı değerlendirmesi öne çıkıyor.

Körfez ülkeleri, ABD’nin İran politikasına yönelik tutarlı bir strateji geliştiremediği görüşünü uzun süredir koruyor.

Savaş sürecinde ABD hedeflerinin her hafta değiştiği belirtilen haberde, Hürmüz Boğazı kapalıyken dahi savaştan çekilmeye çalışan Donald Trump yönetiminin müttefiklerini uyarısız, istişaresiz ve korumasız bıraktığı hissini yarattığı kaydedildi.

ABD’ye duyulan şüpheler nedeniyle bölge yönetimlerinin büyük bölümü Tahran ile cepheleşmek yerine gerilimi azaltma ve caydırıcılık stratejilerine yöneldi.

Katar ve Umman, Washington yönetimini Tahran ile bir mutabakat imzalamaya teşvik ederken, Suudi Arabistan Pakistan’ın arabuluculuk girişimine destek verdi. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt ve Bahreyn de barış odaklı diplomatik temaslara katıldı.

Bahreyn, Katar, Kuveyt, BAE, Umman ve Suudi Arabistan’ı kapsayan Körfez bloğu, on yılı aşkın süredir “güven vermeyen bir Washington ile tehdit oluşturan Tahran arasında” kalarak dış politikalarında çeşitlendirme arayışını sürdürüyor.

ABD egemenliğinin azaldığı bölgede nasıl hareket edileceğine dair ortak bir uzlaşı oluşmasa da, Arap başkentlerinde yeni bir güvenlik mimarisinin inşası bekleniyor.

Ağustos ayı sonunda İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney, Körfez ülkelerine seslenerek “gerçek düşmanı” doğru tespit etme ve onun “sinsi planlarına” alet olmama çağrısı yaptı.

Hamaney açıklamasında, ABD ve İsrail yönetimlerini yalnızca Tahran’ın ve “İslami direniş cephesinin” değil, Batı Asya ve Kuzey Afrika halkları dahil bütün İslam toplumunun ortak düşmanı ilan etti.

The Washington Post gazetesi, ABD’nin müttefikleri konumundaki Suudi Arabistan, BAE, Katar, Kuveyt ve Bahreyn cephesinde Trump’ın İran politikasına dönük hoşnutsuzluğun arttığını yazdı.

Gazetenin ulaştığı kaynaklar, kimi ülkelerin kendi topraklarındaki devasa ABD askeri üslerinin varlığını sorgulamaya başladığını dile getirdi. Haberde, tepkilere karşın Körfez ülkelerinin kısa vadede başka bir müttefik seçeneğine sahip olmadığı da vurgulandı.

Financial Times gazetesi ise, İran’ın Ortadoğu’daki ABD üslerine düzenlediği saldırıların Washington’ın bölgedeki askeri varlığının geleceğine gölge düşürdüğünü aktardı.

Politico dergisi ise Tahran’ın misillemelerinden etkilenen Körfez devletlerinin İran ile barış zemini arayışında ortaklaşmaya çalıştığını, fakat Arap monarşileri arasındaki geçmişe dayalı anlaşmazlıkların uzlaşı sürecini engellediğini belirtti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English