Bizi Takip Edin

Asya

Japonya’da Siyasi Deprem: LDP’de Liderlik Yarışı Başladı

Yayınlanma

Temsilciler Meclisi seçimlerinin ardından Meclis Üyeleri seçimlerinde büyük yenilgiler alan Başbakan Şigeru Ishiba, Liberal Demokrat Parti (LDP) içinden gelen yoğun istifa baskısına daha fazla direnemeyerek 7 Eylül pazar günü istifa ettiğini açıkladı.

Hem Temsilciler Meclisi’nde hem de Danışmanlar Meclisi’nde çoğunluğu kaybeden LDP-Komeito hükümeti, bu yenilginin ardından sorumluluğun kimde olduğu tartışmalarını sonlandırarak yeni bir siyasi sistem inşa etmeye yönelecek. Ancak iktidarda kalmalarını sağlayacak bir sistem kurmak, her zamankinden çok daha zor görünüyor. LDP içinde durum giderek karmaşık bir hâl alırken, bazı kesimler partinin geleceğini Sanae Takaichi veya Shinjiro Koizumi gibi popüler isimlere değil, daha az tanınan politikacılara emanet etmesi gerektiğini savunuyor.

Ishiba–Koizumi Buluşması

Siyasi kulislerde beklenen son, yine oldukça dramatik oldu. Deneyimli Japon gazetecilerden bazıları, Başbakan Ishiba’nın 8’inde yapılması planlanan özel başkanlık seçimi öncesinde istifa edeceğini öngörüyordu. LDP’li 120’den fazla milletvekilinin acil seçim çağrısı yapması ve il meclislerinin yarısına yakınının bu yönde tavır alması, istifanın kaçınılmaz olduğunu gösteriyordu.

6 Eylül akşam saatlerinde Başbakanlık Resmi Konutu’nda gerçekleşen Ishiba–Koizumi görüşmesi sürecin seyrini belirledi. Ishiba, önce Başkan Yardımcısı Yoshihide Suga ile, ardından Tarım, Ormancılık ve Balıkçılık Bakanı Shinjiro Koizumi ile iki saatlik görüşmeler yaptı. Kaynaklara göre Koizumi, halkın çoğunluğunun başkanlık seçimi istediğini belirterek, “Çatışma devam ederse LDP kesinlikle bölünür. Parti birliğini korumak için istifa etmeniz gerekiyor” sözleriyle Ishiba’yı ikna etmeye çalıştı.

Dört Yıl Önce Olduğu Gibi “İstifa Dramına Karışan Aynı Yüzler”

Bu gelişmeler, dört yıl öncesine dair bir déjà vu etkisi yaratıyor. 31 Ağustos 2021’de Koizumi, dönemin Başbakanı Yoshihide Suga’yı benzer bir kriz sırasında ikna ederek seçim stratejisini değiştirmeye zorlamıştı. O dönemde Suga, başkanlık seçimlerinde kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyaydı ve durumu çözmek için Ulusal Diyet İşleri Komitesi Başkanı Hiroyuki Moriyama (şimdiki Genel Sekreter), onu Diyet’i feshetmeye çağırdı. Belki de Koizumi’nin ikna çabaları etkili oldu ve Suga yeniden seçilme teklifinden vazgeçip istifasını açıkladı.
Açıklamanın ardından Suga ile görüşen Koizumi, gözyaşları içinde gazetecilere:
“Çok minnettarım.” demişti.

Bu arada Koizumi, o dönemde LDP başkanlık seçimlerine katılmamış, bunun yerine Ishiba ile birlikte Taro Kono’yu desteklemişti. Ishiba da aday olmama kararı almış ve bu nedenle ikiliye “Koishi-Kawa İttifakı” adı verilmişti. Kono daha sonra koalisyondan uzaklaştı, ancak “Koishi” ittifakı hâlâ canlı ve güçlü durumda. Bu istifa duyurusunu çevreleyen dramaya bakıldığında, aynı aktörlerin Ishiba, Koizumi, Suga ve Moriyama’nın rol aldığı ve şimdiye kadarki senaryonun dört yıl öncekiyle neredeyse aynı olduğu görülüyor.

O Ancak bu kez kritik soru şu: Koizumi, yardımcı rolden başrole yükselecek mi?

Taro Aso’nun Gücü ve Hesaplaşması

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonucunu belirleyecek bir diğer önemli etken ise, Ishiba’yı deviren kampın merkezi isimlerinden olan eski Başbakan Taro Aso’nun (partinin baş danışmanı) siyasi işlerde liderlik yapıp yapamayacağı olacak.

Aso’nun Ishiba’ya karşı derin bir nefreti var. LDP’nin 2007’de Meclis Üyeleri seçimlerinde ezici bir yenilgiye uğraması üzerine Ishiba, görevde kalmaya çalışan dönemin Başbakanı Shinzo Abe’yi sert bir şekilde eleştirmiş ve istifaya çağırmıştı.

Abe’nin müttefiki olan Aso ise öfkelenerek, LDP’den bir zamanlar ayrılmış birinin böyle bir şey söylemeye hakkı olmadığını söylemişti. Dahası, 2009’da Aso, Lehman Şoku’nun ardından azalan onay oranlarıyla boğuşurken, Aso kabinesinde hâlâ kabine üyesi olmasına rağmen, onu alenen istifaya çağıran da Ishiba olmuştu.

Geçen yılki LDP başkanlık seçimlerinde, Ishiba’ya duyduğu nefret nedeniyle ikinci tur oylamasının son dakikasında Takaichi’yi desteklemişti. Meclis Üyeleri seçimlerinin ardından Ishiba’yı görevden alma çabaları ortaya çıktığında bile, yasadışı fonlara bulaşan eski Abe fraksiyonu üyelerinden bile daha kararlıydı.

Bazı genç LDP üyeleri, Aso’nun Başbakan Ishiba’yı devirmek için parti içinde kalan tek grubu harekete geçirme girişimi karşısında şok oldular. Bazıları bunun yaşlı bir adamın tek fikirliliğinin bir işareti veya bir yanılsama olduğunu söylüyor.

Aso’nun bundan sonra LDP içindeki nüfuzunu sürdürüp sürdüremeyeceği belirsiz.

Sanae Takaichi’nin Yükselişi ve Belirsizliği

Geçen yılki LDP başkanlık seçiminde Shinzo Abe’nin desteğini alarak öne çıkan Sanae Takaichi, ikinci turda Ishiba’ya çok az farkla kaybetmişti. Şimdi, Ishiba’nın istifasıyla birlikte Takaichi yeniden güçlü bir aday konumuna geldi. Ancak parti içinde, özellikle onu destekleyen milletvekillerinin yarısının gizli fon skandalları nedeniyle siyasetten çekilmesi, Takaichi’nin tabanını zayıflatıyor.

Ayrıca Halk Partisi ve Japon Muhafazakâr Partisi’nin yükselişi, Takaichi’nin sert sağcı destekçilerinin bir kısmını bu yeni güçlere yönlendiriyor. Kamuoyu yoklamalarında hâlâ üst sıralarda olsa da, bazı anketlerde Koizumi ve hatta Ishiba’nın gerisinde kalması dikkat çekiyor.

Ishiba Sonrası Olası Adaylar

LDP’nin Meclis’te çoğunluğu kaybetmesi, yeni başkanın önceliğini muhalefet partileriyle müzakere edebilecek pragmatik bir profil olmasını zorunlu kılıyor. Öne çıkan adaylar arasında:

  • Yoshimasa Hayashi – Baş Kabine Sekreteri, deneyimli bir ılımlı muhafazakâr. Muhalefetle iyi ilişkileri var. Parti içinde “renksiz, şeffaf ve risksiz” bir aday olarak görülüyor.

  • Katsunobu Kato – Maliye Bakanı, geniş siyasi tecrübeye sahip ancak halk arasında fazla tanınmıyor.

  • Takeshi Saito – Eski Uluslararası Ticaret ve Sanayi Bakanı, pratik becerileriyle öne çıkan bir isim.

  • Shinjiro Koizumi – Popülerliği yüksek, ancak gençliği ve deneyim eksikliği soru işaretleri yaratıyor.

  • Sanae Takaichi – Kamuoyu desteği güçlü olsa da parti içindeki dengeler onu zorlayabilir.

  • Takayuki Kobayashi – LDP’nin “umut vadeden genç” yüzlerinden biri olarak gösteriliyor.

Seçimin formatı da büyük önem taşıyor. Parti üyelerinin oy kullanacağı “tam kapsamlı” bir seçim yapılırsa, yarış Koizumi, Takaichi ve Kobayashi gibi popüler isimler arasında geçebilir.

LDP’nin Geleceği ve Halkın Güvensizliği

Başbakan Ishiba, istifasını duyurduğu basın toplantısında, hedeflerine ulaşamadan görevi bırakmak zorunda kalmasının üzüntüsünü dile getirdi. Ancak seçim yenilgisinin ardından karar almakta gecikmesi ve bu süreçte yaşanan “50 günlük siyasi boşluk”, halkta hayal kırıklığı yarattı.

Bugün Japon halkı için asıl mesele, LDP’nin iç hesaplaşmalarından çok, ekonomi, enflasyon, enerji güvenliği ve dış politika gibi temel sorunlara çözüm üretecek bir sistemin inşa edilmesi. Ancak bu süreç, parti içi güç mücadelelerine saplanırsa, halkın LDP’ye olan güveni daha da zedelenecek. Ishiba’nın kendi sözleriyle:

“LDP, halkın güvenini kaybederse Japon siyaseti kolayca popülizme teslim olur.”

Bu uyarı, Japonya siyasetinin önümüzdeki dönemde büyük bir kırılma noktasına doğru ilerlediğini gösteriyor.

Japonya’da yenilgiye uğrayan iktidar koalisyonu, mecliste muhalefete muhtaç

Asya

Japonya Merkez Bankası gelecek hafta politika faizini yüzde 1,25’e yükseltmeye hazırlanıyor

Yayınlanma

Enflasyon ve ABD baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası, faiz artışlarının hızını artırıyor.

Nikkei Asia’nın edindiği bilgilere göre Japonya Merkez Bankası (BOJ), artan ham petrol fiyatları ve yenin değer kaybetmesi nedeniyle yükselen enflasyon baskısını kontrol altına almak amacıyla 17-18 Eylül tarihlerinde gerçekleştirilecek Para Politikası Kurulu toplantısında temel faiz oranını mevcut yüzde 1 seviyesinden yüzde 1,25’e yükseltmeyi planlıyor.

Faizin en son haziran ayında artırıldığı dikkate alındığında, olası yeni artış Mart 2024’te başlayan mevcut faiz artırımı sürecindeki en kısa zaman aralığına işaret edecek.

ABD, yenin değerini desteklemek için Japonya’nın çabalarına katıldığında bunu karşılıksız yapmamıştı. Geçtiğimiz haftalarda ABD Hazine Bakanı Scott Bessent Tokyo’ya baskı yaparak, “Faiz artırımlarına hız verin ve büyük ekonomik teşviklere ilişkin modası geçmiş fikirleri terk edin” demişti.

Bessent, Japonya Merkez Bankası Başkanı Kazuo Ueda’nın zayıf yenle mücadele etmek amacıyla para politikasında “doğru olanı yapacağını” umduğunu söylemişti.

BOJ Başkanı Kazuo Ueda ve diğer üst düzey yöneticiler faiz artışını kurulun gündemine getirecek ve dokuz üyeli Para Politikası Kurulu’nda çoğunluğun onayını almaya çalışacak.

Öngörülen yüzde 1,25’lik politika faizi, 1995’ten bu yana görülen en yüksek seviye olacak. Merkez bankası şimdiye kadar faiz oranlarını yaklaşık altı ayda bir artırıyordu. Ancak BOJ’un bu tempoyu üç ayda bire, başka bir ifadeyle iki politika toplantısında bir faiz artışına hızlandırmaya hazırlandığı değerlendiriliyor.

BOJ yetkilileri, temel ekonomik faktörlerden kaynaklanan fiyat artışlarının bankanın yüzde 2’lik enflasyon hedefini aşması konusunda giderek daha dikkatli davranıyor.

Ueda, temmuz ayı sonunda gerçekleştirilen bir önceki toplantının ardından düzenlenen basın toplantısında enflasyon baskısının artmasına katkıda bulunan üç faktöre dikkat çekmişti: Orta Doğu’daki gerilimin yükselmesi nedeniyle artan ham petrol fiyatları, yapay zekâyla (AI) bağlantılı talepteki yükseliş ve yenin değer kaybetmesi.

ABD ile İran arasındaki silahlı saldırıların yeniden başlaması nedeniyle petrol fiyatları tekrar yükselişe geçti. West Texas Intermediate (WTI) türü ham petrol vadeli işlemlerinin fiyatı perşembe günü varil başına 100 doların üzerine çıkarak son üç buçuk ayın en yüksek seviyesine ulaştı.

Petrol fiyatlarındaki artış, çok çeşitli ürünlerin fiyatlarını ve ulaşım maliyetlerini yukarı çekiyor.

Okumaya Devam Et

Asya

Güney Kore, Trump’la yaptığı 350 milyar dolarlık anlaşmanın gereğini yerine getirecek mi?

Yayınlanma

Güney Kore ve ABD arasındaki anlaşmanın imzalanmasının üzerinden neredeyse bir yıl geçerken Washington’da rahatsızlık büyüyor.

Güney Kore’nin ABD Başkanı Donald Trump’la ABD’ye 350 milyar dolar yatırım yapma konusunda anlaşmasının üzerinden neredeyse bir yıl geçti. Ancak bugüne kadar henüz hiçbir yatırım için para taahhüdünde bulunulmadı. Bu durum Washington’da rahatsızlığı artırırken Seul’de de endişeye yol açıyor.

Güney Kore medyasında Teksas’ta doğalgazla çalışan bir elektrik santrali ve nükleer enerji santralleri de dahil olmak üzere çeşitli projelerin gündemde olduğuna ilişkin spekülasyonlar çıktı. Ancak Seul yönetimi bu iddiaları hızla yatıştırmaya çalıştı.

Seul bu hafta yaptığı açıklamada, “ABD yatırımları konusunda ne belirli yatırım alanları ve bunların açıklanacağı tarihler ne de ilk para transferinin miktarı ve zamanı kesinleşmiş durumda” dedi.

Konu hakkında bilgi sahibi bir ABD’li kaynak, Financial Times’a, Seul’ün “artık harekete geçmesi” gerektiğini, aksi halde Trump’ın sert tepki gösterme riskiyle karşı karşıya kalacağını söyledi. Bir başka kaynak ise yatırım sürecindeki gecikmelere ilişkin duyulan rahatsızlığın, Trump’ın geçen ay ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü kampanyaya yeterince destek vermediği gerekçesiyle Güney Kore’yi özellikle hedef almasının nedenlerinden biri olduğunu öne sürdü.

Washington merkezli danışmanlık şirketi The Asia Group’un ortağı Jennifer Lee, “ABD hükümeti içinde ciddi bir rahatsızlık birikiyor. Özellikle de Kore’nin kaydettiği ilerleme, Japonya’nın peş peşe açıkladığı yatırım paketleriyle kıyaslandığında yavaş görünüyor” dedi.

Taahhüt, geçen yıl Trump’ın Güney Kore mallarına uygulamakla tehdit ettiği yüzde 25’lik tarifeleri yüzde 15’e düşürmesini öngören anlaşmanın bir parçasıydı. Seul ayrıca gemi inşasına 150 milyar dolar, stratejik sektörlere ise 200 milyar dolar yatırım yapmayı kabul etti. Yıllık yatırım tutarı 20 milyar dolarla sınırlandırıldı.

Japonya da benzer bir anlaşma kapsamında ABD’ye 550 milyar dolar yatırım yapmayı kabul etti. Ancak Japonya için yıllık bir üst sınır bulunmuyor ve Tokyo daha hızlı hareket etti. Japonya, Ohio’da 33 milyar dolarlık doğalgaz santrali ile Tennessee ve Alabama’da toplam 40 milyar dolara kadar çıkabilecek küçük modüler nükleer reaktör projeleri dahil çeşitli yatırımlar açıkladı.

Trump bu tür yatırım taahhütlerini son derece işlemsel bir çerçevede ele aldı. Daha önce Güney Kore’nin 350 milyar dolarlık taahhüdünü “peşin” ödenecek para olarak tanımlamıştı. Trump’ın ticaret danışmanı Peter Navarro ise Japonya’yla yapılan anlaşmayı “esas itibarıyla açık çek” olarak nitelemişti.

Başkan Lee Jae Myung, geçen kasım ayında anlaşmayı Güney Kore kamuoyuna anlatırken yatırımların “yalnızca ticari olarak uygulanabilir projelere” yapılacağını söylemişti.

Kore Ulusal Diplomasi Akademisi Profesörü Min Jeong-hun da projelerin ekonomik açıdan mantıklı olmadığı durumda şirketlerin yatırım yapmayacağını söyledi.

“Yapmazlar. Kore’nin temkinli davranmaktan başka seçeneği yok” diyen Min, “Başkan Trump hızlı ilerleme görmek istiyor. Tarafların pozisyonları farklı” ifadelerini kullandı.

Koreli şirketler ayrıca geçen eylülde ABD göçmenlik yetkililerinin Georgia’daki Hyundai-LG Energy Solution batarya fabrikasına düzenlediği baskından da ciddi şekilde rahatsız olmuştu. Olayın hemen ardından Başkan Lee, bunun Koreli şirketleri ABD’de yatırım yapmak konusunda “son derece tereddütlü” hale getirebileceği uyarısında bulunmuştu.

The Asia Group’tan Lee de iki hükümet arasında neyin üzerinde anlaşmaya varıldığı konusunda “gerçek bir yorum farkı” bulunduğunu kabul etti. Washington’ın tek tek projelerde daha büyük çaplı yatırımlar ve projelerin seçiminde daha fazla söz hakkı istediğini belirtti.

Washington ayrıca Samsung Electronics ve SK Hynix’in ABD’de gelişmiş bellek çipi üretimine yatırım yapması yönünde baskı uyguluyor. Ancak sektörün stratejik önemi ve çip üreticilerinin Güney Kore’de halihazırda üstlendikleri büyük yatırım taahhütleri nedeniyle bu talepler Seul açısından son derece hassas.

Buna karşılık gemi inşa sektörü, Seul’ün elinde belli ölçüde pazarlık gücü bulunan alanlardan biri.

ABD, küresel ticari gemi tonajının yalnızca yüzde 0,2’sini üretirken Güney Kore, Çin’in ardından dünyanın en büyük ikinci gemi üreticisi konumunda. Trump’ın ABD gemi inşa sektörünü canlandırma planları da Kore teknolojisinin ve uzmanlığının Amerikan tersanelerine taşınmasını öngörüyor.

King’s College London’dan Ramón Pacheco Pardo, “Benim izlenimim, Trump’ın müttefiklerle ilişkilerinde benimsediği işlemsel yaklaşımın bir zaferi olarak sunabileceği büyük ölçekli yatırımlar görmek istediği yönünde” dedi.

Bazı uzmanlar ise Seul’ün bekleyerek kendi işini daha da zorlaştırdığını savunuyor.

Korea Economic Institute of America’dan Troy Stangarone, “Kore’nin ilk yatırım projesini açıklaması kritik önem taşıyor” dedi.

Stangarone, “Kore geciktikçe yönetimde, Güney Kore’nin taahhüdünden sıyrılmaya çalıştığı yönünde bir algı oluşması riski artıyor” ifadelerini kullandı.

Kasım ayında yapılacak ABD ara seçimleri de baskıyı artırabilir.

Ewha Womans Üniversitesi Profesörü Park Won Gon, “Trump açısından bakıldığında, ABD’de yatırımların gerçekleşmesi gerekiyor ki bunu seçim kampanyasında kullanabilsin” dedi.

Yatırım anlaşmazlığı, ABD-Güney Kore ilişkilerinin başka boyutlarıyla da iç içe geçmiş durumda.

Trump 16 Ağustos’ta, Kuzey Kore’yi caydırmayı amaçlayan yıllık Ulchi Freedom Shield askeri tatbikatının kapsamının daraltılması talimatını verdi. Ertesi gün ABD Başkanı, “Sizi Kim Jong Un’dan korumak için orada 39 bin askerimiz var… ve siz İran’daki çok kolay bir askeri operasyonda bize yardım etmeyeceksiniz. Bu garip” dedi.

Bununla birlikte ABD, Güney Kore ve Japonya’nın ortaklaşa düzenlediği beş günlük ayrı bir askeri tatbikat bu hafta planlandığı şekilde başladı. Tatbikatın kapsamı veya süresinde herhangi bir değişiklik yapıldığı bildirilmedi.

Seul, İran konusunda ABD’ye nasıl yardımcı olabileceğine ilişkin seçenekleri değerlendirdiğini söylüyor. Ancak İran Dışişleri Bakanlığı pazartesi günü, Güney Kore’nin Körfez ve Hürmüz Boğazı’ndaki operasyonlara katılmasının “ciddi sonuçları” olabileceği uyarısında bulundu.

Stangarone ise Hürmüz’de olası bir angajmanın Güney Kore’ye yatırım konusunda herhangi bir avantaj sağlamayabileceği görüşünde.

“Bir konuşlanma açıklamasının Kore’ye yatırım meselesinde herhangi bir esneklik sağlayacağını düşünmüyorum” diyen Stangarone, “Bu, kazanımlarını azamiye çıkarmaya çalışan bir [ABD] yönetimi” ifadelerini kullandı.

Pacheco Pardo’ya göre Trump, ilave baskı aracı olarak Washington’ın geçen yıl Seul’ün nükleer enerjili denizaltı edinme planlarını destekleme yönündeki anlaşmasından da “geri adım atabilir” ya da Kore’deki Amerikan askerlerini çekmekle tehdit edebilir.

Pacheco Pardo, ABD-Güney Kore ittifakının “temellerinin” güçlü olduğunu söylese de şu değerlendirmeyi yaptı:

“Trump’ın müttefiklere ilişkin görüşleri dikkate alındığında, Trump görevde kaldığı sürece ilişkiler çalkantılı olmaya devam edecek.”

Okumaya Devam Et

Asya

İran ile Çin arasında milyarlarca dolarlık gizli ticaret ağı

Yayınlanma

İran, petrol gelirlerini doğrudan nakit almak yerine Çin’den ithal ettiği malların finansmanında kullanarak milyarlarca dolarlık yaptırımları aşıyor. Reuters ajansının haberine göre gizli takas mekanizması üzerinden son bir yılda 2,5 milyar dolarlık işlem gerçekleşirken, bu kaynaklarla ilaç ve araçların yanı sıra askeri teçhizat da temin edildi.

İran, petrol satışlarına yönelik yaptırımları aşmak ve Çin’den askeri teçhizat dahil milyarlarca dolarlık ürün satın almak için takas benzeri gizli bir ticaret mekanizması işletiyor.

Reuters ajansına konuşan iki üst düzey İranlı yetkili ve konuyu yakından izleyen üç kaynak, Tahran yönetiminin Çin’e sattığı petrol karşılığında nakit yerine bu ülkeden ithal edilen mallar için kredi aldığını aktardı.

Adlarının gizli kalmasını isteyen kaynaklar, petrol gelirlerini Çin mallarıyla takas eden bu yöntemin, nükleer programı nedeniyle ABD’nin ekonomik ve askeri baskısını artırdığı son dönemde Tahran yönetimine doğrudan mali can damarı sağladığını vurguluyor.

Dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı konumundaki Çin ise bu sayede indirimli İran petrolüne erişmeyi sürdürürken, bu ülkeye ihracat yapan bankalarını ve şirketlerini uluslararası ceza riskinden koruyor.

Washington yönetimi, İran petrolünün taşınmasını sağlayan bazı küçük ölçekli Çinli kuruluşlara yaptırım uygulasa da, küresel ekonomiyi sarsabilecek kapsamlı adımlardan kaçınıyor.

İki ülke arasındaki savaş sürerken Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmaya çalışan ABD, baskının dozunu artırdı.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent geçen ay yaptığı açıklamada, Tahran ile ticari ilişkilerini kesmeyen ülkelerin dolar sisteminden çıkarılma riskiyle karşı karşıya kalacağını belirtmişti.

Altı aydır süren savaş kapsamında ABD’nin İran’a uyguladığı deniz ablukasının bu takas mekanizmasını nasıl etkilediği henüz netleşmedi.

Fakat 14 Temmuz’da ablukanın yeniden yürürlüğe konmasından bu yana Hürmüz Boğazı’ndan geçerek Çin’e ulaşan hiçbir İran petrol sevkiyatı kayıtlara geçmedi.

Batı’nın tek taraflı yaptırımlarını yasa dışı olarak niteleyen Pekin ve Tahran ise ticareti nasıl sürdürdüklerini kamuoyuna açıklamaktan kaçınıyor.

Kaynaklar, Tahran’ın bu sistemi ilaç, araç ve iletişim ekipmanı temin etmek amacıyla devreye soktuğunu aktarıyor. Çinli üreticilerin İran ile doğrudan temas kurmadığı ve yaptırımları deldiklerine dair bir işaret olmadığı belirtiliyor.

Öte yandan mekanizma, geçtiğimiz yıl İran’a milyonlarca dolar değerinde hava savunma ekipmanı sağlayan sözleşmeler kapsamında da en az bir kez kullanıldı. Kaynaklar söz konusu sevkiyatlara dair ayrıntı vermezken, işlemler bağımsız mercilerce doğrulanmadı.

Birleşmiş Milletler’in konvansiyonel silah ambargosu, İran ile küresel güçler arasında 2015’te imzalanan nükleer anlaşmanın çökmesi üzerine Eylül 2025’te diğer yaptırımlarla birlikte yeniden devreye girdi.

Tahran anlaşma hükümlerinden çekilmiş, Avrupalı ülkelerin yaptırımları otomatik olarak geri getirmesini ise Pekin ile Tahran hukuken sakat bir adım olarak tanımlamıştı.

Çin Dışişleri Bakanlığı, Reuters’ın sorularına verdiği yanıtta söz konusu ticaret yapısından haberdar olmadığını belirtti.

Pekin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi onayı taşımayan ve uluslararası hukuka dayanmayan tek taraflı yaptırımlara karşı durduğunu bildirdi.

İran’ın New York ve Cenevre’deki diplomatik temsilcilikleri ise sorulara sessiz kaldı. Beyaz Saray adına konuşan bir ABD yetkilisi, Tahran’ın nükleer hedeflerine ulaşmasını engellemek için AB dahil uluslararası ortaklarla çalıştıklarını söylemekle yetindi.

Kpler veri analiz şirketine göre, 2025 yılında İran’ın ihraç ettiği ham petrolün yüzde 80’den fazlasını Çin satın aldı. Bu oran günde ortalama 1,4 milyon varile denk geliyor.

İki ülke 2021 yılında enerji ve altyapı alanlarını kapsayan 25 yıllık stratejik ortaklık anlaşması imzalasa da işbirliğinin uygulama detayları büyük ölçüde gizli tutuluyor.

Söz konusu model, İran’ın uluslararası bankacılık kanallarına uğramadan Çin’den mal ve hizmet temin ettiği ağlardan yalnızca birini oluşturuyor.

Batılı bir yetkili ve konuyu izleyen diğer iki kişi, devlete ait Çinli petrol şirketi Zhuhai Zhenrong adına hareket eden bir alıcının, Çin merkezli ChuXin adlı gölge bir finans kuruluşuna bu yıla kadar her ay yüz milyonlarca dolar yatırdığını aktardı.

Bu mevduatların, İran Ulusal Petrol Şirketi (NIOC) ile bağlantılı Hong Kong merkezli bir şirketten alınan petrolün bedelini oluşturduğu belirtiliyor.

ChuXin üzerinden aktarılan petrol gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’i İran’daki altyapı projelerine ayrılıyor. Kalan kısım ise İran’a mal sağlayan şirketlere ödeme yapmak üzere kurulan özel amaçlı şirketin (SPV) hesaplarına aktarılıyor.

İran’ın karar alma merkezine yakın kaynaklar, bu finansal mekanizmanın varlığını doğruluyor.

Fonların yönetimini Çin Ticaret Bakanlığı adına hareket eden bir firma ile İran Merkez Bankası ile bağlantılı diğer bir kuruluş paylaşıyor. İran Merkez Bankası ithalatçılara yetki verdiğinde, para transferi tedarikçi firmalara yönlendiriliyor. Resmi kayıtlarda ChuXin adına rastlanmazken, bir kaynak yapının yalnızca muhasebe tablolarında yaşam bulduğunu kaydetti.

Exeter Üniversitesi’nden uluslararası politika uzmanı Andrea Ghiselli, Pekin’in bu dolaylı ağları ABD’nin ikincil yaptırım tehditlerine boyun eğmeyeceğini göstermek için kullandığını ifade etti.

Ghiselli, Çinli liderlerin kendi bankalarını ve firmalarını küresel finansal sistemin dışına itilmekten korumayı amaçladığına dikkat çekerek, “İnkar edilebilir bir zemin oluşturmak istiyorlar” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English