Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Joe Kent: İsrail’i durdurmak için askeri desteği kesmek gerekiyor

Yayınlanma

ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Eski Direktörü Joe Kent, Trump’a yönelik suikast girişimi ve İran ile yürütülen iyi niyet mektubu müzakerelerine dair açıklamalarda bulundu. Kent, devlet bürokrasisinin hassas bilgileri gizleme gücüne sahip olduğunu belirterek, suikastçının internet geçmişinin saklandığını ve İran ile yapılacak bir anlaşmanın yeni savaş gerekçelerine yol açabileceğini ifade etti.

ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Eski Direktörü Joe Kent, ünlü yayıncı Mario Nawfal’ın programına katılarak gündeme dair açıklamalarda bulundu.

Programın açılışında İsrail’in Lübnan’ın güneyine yönelik gerçekleştirdiği insansız hava aracı saldırılarına değinen Nawfal, ardından kamuoyunda uzun süredir tartışılan Butler suikast girişimi konusunu gündeme taşıdı.

Gazeteci Tucker Carlson’ın, Donald Trump’ın Butler’daki suikast girişimi soruşturmasını bizzat sonlandırdığına dair iddialarını hatırlatan Nawfal, bu konudaki gerçeklik payını Kent’e sordu.

Joe Kent, soruşturmanın tamamen iptal edilmesinden ziyade, kendisine Trump’ın soruşturmanın gidişatından memnun olduğunun söylendiğini aktardı. Kent, “Soruşturmanın kesin olarak iptal edildiğini söyleyemem ancak bana Dan Bongino ya da Cash Patel tarafından Başkan’ın soruşturmadan tatmin olduğu aktarılmıştı. Fakat daha sonra Başkan’ın da hazır bulunduğu bir toplantıda Butler soruşturmasındaki bazı sorunları ele aldığımızda, kendisinin aslında alınan yanıtlardan memnun olmadığını bizzat işittim. Kapalı kapılar ardında Başkan, Butler’dan gelen açıklamalardan tatmin olmadığını açıkça ifade ediyordu” şeklinde konuştu.

“Cevaptan çok soru işareti var”

Soruşturmanın ayrıntılarına inildiğinde durumun daha da karmaşık bir hal aldığını belirten Joe Kent, suikastçı Thomas Crooks’un dijital varlığına dair resmi kurumların açıklamaları ile gerçeklerin uyuşmadığını kaydetti.

Göreve geldiklerinde FBI’dan şüphelinin telefon ve bilgisayar kayıtlarını talep ettiklerini dile getiren Kent, “Yönetime geri döndüğümüzde resmi sıfatımla FBI’a başvurarak Crooks’un cihazlarını incelemek istedim. Amacım, Butler olayının arkasında İran’ın olduğuna dair o dönem ortaya atılan iddiaları ve Asif Merchant davası ile bir bağ olup olmadığını araştırmaktı. Merchant’ın İran tarafından istihdam edildiği tescillenmiş bir gerçekti ve şu an hapiste. Ancak FBI bana başlangıçta cihazlara erişemediklerini söyledi. Israrcı olduğumuzda ise cihazları açtıklarını ama içeride hiçbir şey bulamadıklarını iddia ettiler” dedi.

Kent, federal kurumların bu tavrına karşın, Tucker Carlson’ın araştırmacı gazetecisinin şüphelinin oldukça aktif bir internet profiline ulaştığını vurguladı. Kent, “Bize çocuğun telefonunda hiçbir şey olmadığı söylenirken, Carlson’ın ekibi Crooks’un internette son derece aktif olduğunu ve FBI tarafından halihazırda izlenen Norveçli bir teröristle iletişim kurduğunu ortaya çıkardı. Thomas Crooks bir ABD vatandaşıydı ve ölmüştü; dolayısıyla anayasal bir hak ihlali de söz konusu değildi. Bu cihazların, yabancı bir bağlantı olup olmadığının tespiti için tüm istihbarat topluluğuna açılması gerekirdi. Akla yatkın olan ve komplo teorisi barındırmayan en basit açıklama, yetkililerin Crooks’tan haberdar olduğu ve bir şekilde onu izlediğidir. Belki de onu bir muhbir yapmaya çalışıyorlardı ve bu durum ortaya çıktığında hükümet için utanç verici olacaktı” ifadelerini kullandı.

“Bürokrasi siyasi atamaları yönlendirebiliyor”

Programda, FBI Direktör Yardımcısı Dan Bongino ile Tucker Carlson arasında yaşanan tartışma da ele alındı. Nawfal’ın, Bongino’nun bu süreçte gerçekleri bilmeme ihtimalinin olup olmadığı yönündeki sorusunu yanıtlayan Kent, devlet mekanizmasının işleyişine dair önemli bir tespitte bulundu.

Bürokrasinin en üst düzey yetkilileri bile sahadaki gerçeklerden uzak tutabildiğini belirten Kent, “Bongino’nun samimi olduğuna inanıyorum. Ancak hükümette çalışmamış insanlar için bunu anlamak zordur; çok yüksek pozisyonlardaki kişilerin sahadaki en hassas operasyonel detaylara ulaşması bazen neredeyse imkansızdır. FBI Direktör Yardımcısı olarak çok geniş bir görev alanı ve yoğun bir takvimi vardı. Bürokrasi aygıtı, siyasi atamaları idare etmek ve onları görmelerini istemedikleri şeylerden uzak tutmak konusunda oldukça yeteneklidir. Yeni gelen siyasi atamaların belirli alanları eşelemesini istemediklerinde, onlara zamanı kısıtlayacak şekilde parlatılmış sunumlar yaparlar. Eğer bu kurumlar halkın seçtiği başkanın atadığı kişileri, hatta başkanın kendisini bile engelleyebiliyorsa, o zaman ülkeyi gerçekten kimin yönettiği sorusu boşa çıkmıyor” dedi.

“İran ile yapılan anlaşma Obama dönemindekinden daha kötü algılanabilir”

Müzakereleri yürütülen mutabakat muhtırası (MOU) konusuna da değinen Joe Kent, kalıcı bir ateşkes için çalışılmasının olumlu bir gelişme olduğunu ancak metindeki belirsizliklerin büyük riskler barındırdığını ifade etti.

Trump’ın bu anlaşma nedeniyle iç politikada sert eleştirilere maruz kalabileceğini dile getiren Kent, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu mutabakat, İran’a para akışını sağlayacağı için Obama dönemindeki nükleer anlaşmadan (Kapsamlı Ortak Eylem Planı – KOEP) daha kötü bir uzlaşı olarak nitelendirilecektir. Serbest bırakılacak para aslında İran’ın kendi parasıdır ancak Obama da aynısını nakit transferiyle yaptığında İran’a para vermekle suçlanmıştı. Benim nükleer konulardan ziyade asıl çekincem, İran’ın bu fonlara erişim sağlayarak bölgedeki vekillerini daha etkin şekilde silahlandırmasıdır. Nitekim İran Devrim Muhafızları Ordusu’ndan, bu paranın serbest kalmasıyla Hizbullah ve Hamas’ı yeniden tahkim edeceklerine dair teyit edilmemiş açıklamalar geliyor. İsrail lobisi bu süreçte Trump’ın üzerindeki baskıyı artıracaktır. İstihbarat raporları İran’ın bu parayı vekil güçlerine aktardığını bildirmeye başladığında, bu durum bir sonraki savaş dalgasının gerekçesi haline getirilecektir.”

Joe Kent, ABD’nin bu kısırdöngüden çıkması için bölgedeki askerlerini tamamen çekmesi gerektiğini savundu. Trump’ın “George W. Bush’un savaşından daha kötü bir savaş ile Obama’nın anlaşmasından daha kötü bir anlaşma” arasında sahte bir ikileme zorlandığını belirten Kent, “Başkan askerlerimizi oradan çekmeli, böylece İran askerlerimizi hedef alamaz. Ardından yaptırımları parça parça esneterek Hürmüz Boğazı’nın yeniden trafiğe açılmasını müzakere etmeliyiz. Bu, Başkana Ortadoğu’daki savaşlardan çıkma konusunda en geniş hareket alanını sağlayacaktır” dedi.

“İsrail’i durdurmak için askeri desteği kesmek gerekiyor”

Mutabakatın Lübnan’ı da kapsayan bir ateşkes içerdiğini ve İsrail’in Lübnan’dan çekilmesini öngördüğünü hatırlatan Kent, ancak metnin bu konuda çok muğlak olduğunu söyledi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu şartlara uyup uymayacağı konusundaki şüphelerini dile getiren Kent, ABD’nin İsrail üzerindeki nüfuzunu kullanma biçimini eleştirdi:

“Lübnan söz konusu olduğunda İsrail’i dizginlemek çok daha zor çünkü coğrafi yakınlık nedeniyle orada askeri güç sergilemek için bizim lojistik ya da tanker uçak desteğimize, İran vakasındaki kadar ihtiyaç duymuyorlar. Başkan Trump’ın İsrail’e ciddi olduğunu göstermesinin tek yolu, askeri yardımları tamamen kesmek veya büyük ölçüde kısmaktır. Kendilerine ‘Bu sefer ciddiyiz ve devam ederseniz bu durum sizin için daha kötü olacak’ denmelidir. Eş zamanlı olarak Katar üzerinden İran’ın milyarlarca dolarlık varlığının dondurulması kararı kaldırılırken, İranlı yetkililere de Lübnan’da İsrail ile yeni bir çatışma aramaktan kaçınmaları gerektiği kapalı kapılar ardında iletilmelidir.”

Kent, Netanyahu hükümetinin sivil yerleşim yerlerini hedef alan saldırı stratejisinin ABD için ciddi bir problem teşkil ettiğini belirterek, “Başkan’ın, İsrail’in Beyrut’taki saldırılarına öfkelendiğini biliyoruz. ‘Tek bir kişiyi yakalamak için koca bir apartmanı yıkmanıza gerek yok’ diyerek onları eleştiriyor. Fakat İsrail’in harekat tarzı budur. İsrail ile bu kadar iç içe olmanın getirdiği sorun tam olarak budur ve bizim ciddi olduğumuzu anlamaları için askeri kapasitelerini sınırlamamız şarttır” diyerek sözlerini tamamladı.

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Avatar photo

Yayınlanma

Harici’de daha önce de birçok defa Sergey Glazyev’in yazıları yayınlandı. Her çeviride, bunlara açıklayıcı notlar iliştirmeyi görev bellemiştim. Ancak bu defa bir istisna yapmak ve olası notları ilerideki bir yazıya bırakmak daha doğru olacak.

Okur, Glazyev’in “küresel ekonomik yapıyla” ilgili görüşlerini (bu, hem bir Kondrityev dalgaları teorisiyle, hem de marksist üretici güçler teorisiyle güçlü akrabalığı olan bir tezdir) özellikle, “Sosyalizmin yeni dünya-sistemindeki yeri” başlığını taşıyan dört bölümlük yazı dizisinde bulabilir.

Makalenin Rusçası 18 Haziran’da Zavtra gazetesinde yayınlandı.

***

Daha önceki yayınlarda (Zavtra gazetesinde ve İzborsk kulübüne sunulan tebliğlerde), teknolojik ve ekonomik yapıların birbirinin yerini almasının kilit bir mekanizması olarak hibrit dünya savaşının objektif nedenleri ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştı. Bu değişiklik artık tamamlanmak üzere. Doğu ve güney Asya’da, bizim entegral olarak adlandırdığımız yeni dünya ekonomik yapısı kurumları temelinde ekonomik kalkınmanın daha efektif yönetim sistemi sayesinde yeni bir küresel ekonomi merkezi ortaya çıktı. Bunun çekirdeği Çin’in etrafında oluşuyor ve ABD’nin açtığı hibrit savaş da bu ülkenin kalkınmasına güçlü bir itilim sağlıyor. Washington’un ÇHC’nin yükselişini ticari, biyolojik, mali ve teknolojik savaşla durdurma girişimleri, Çin’i güçlendirmekten öteye geçmedi; bu ülke iç pazarın hızlandırılmış şekilde genişletilmesi, halkın refah seviyesinin yükseltilmesi, epidemiye karşı aşılamanın yürütülmesi, kendi sınır ötesi hesap sisteminin kurulması ve kendi uluslararası “Tek kuşak — tek yol” entegrasyon modelinin başlatılması, keza teknolojik egemenliğin sağlanması görevlerini arka arkaya çözdü. Washington’un hayata geçirdiği, Brzezinski’nin beş aşamalı stratejisi ise (Ukrayna’nın “anti-Rusya”ya dönüştürülmesi, AB’nin Rusya’dan kopartılması, orada bir kukla rejimin kurulması, İran’ın ezilmesi, ÇHC’nin açlık yoluyla boğmak amacıyla izole edilmesi) üçüncü aşamada tıkandı; bunun dördüncü aşamasına geçme girişimi, Pax Americana’nın açıkça çöküşüyle sonuçlandı: ABD’nin Avrupa’daki uydularının büyük çoğunluğu İran’a karşı savaşa katılmayı reddediyorlar, ABD ise süper güç havasını ve süper devlet imajını tamamen kaybetti. Avrupalı kuklalar kendi ordularını kurmaktan söz etmeye başladılar.

İleri ülkelerde teknolojik yapıların dönüşümü de neredeyse tamamlandı; bu yapıların çekirdeğini teşkil eden nano ve biyomühendislik, enformasyon, komünikasyon, dijital ve çok-katmanlı teknolojiler büyüme aşamasına geçti. Başlangıçta, bu defa militarizasyondan kaçınmak mümkün olacakmış gibi görünüyordu; zira bunların temel taşıyıcı sektörleri olan sağlık, eğitim, bilim, iletişim ve yapay zeka, askeriden ziyade sivil bir uzmanlık gerektiriyor. Silahlanma yarışının bu teknolojilerin gelişmesine sağlık, bilim ve eğitime, keza küresel ısınmayla mücadeleye yapılacak harcamaların artırılmasından daha zayıf bir itilim vereceği varsayılıyordu. Ancak NATO ülkelerinde iktidardaki elitler, tıpkı geçen yüzyıldaki selefleri gibi, Rus düşmanlığını ifrat derecesinde kışkırtarak militarizasyon yolunu tuttular; oysa bu, Rusya hammaddelerinden vazgeçilmesiyle tahrip olan ve dron, robot ve çift amaçlı cihazların üretiminde artık mutlak lider haline gelmiş bulunan ÇHC ile rekabete dayanamayan ekonomilerinin gelişmesine hiç de yardımcı olmuyor.

Kapitalizmin 16’ncı yüzyıldan başlayarak bütün tarihi boyunca dünya savaşları, dünya ekonomik yapılarının değişimine aracılık etmiş, militarizasyon ise 18’inci yüzyılın sonunda sanayi devriminden başlayarak teknolojik yapıların değişimine katkıda bulunmuştur. Bu değişimin tamamlanmasıyla birlikte dünya savaşına devam etmek ekonomik olarak anlamsız, siyasi olarak imkansız hale gelmiştir; zira artık, yeni küresel ekonomi merkezi mutlak bir üstünlük sergilemektedir. Geçen yüzyılda iki dünya savaşının son bulması, emperyal küresel ekonomik yapının çift kutuplu çekirdeğini oluşturan ve eski Avrupa imparatorluklarının kolonilerini geri alma girişimlerini bastıran ABD ve SSCB’nin yükselişiyle ilişkiliydi. Bir önceki yüzyılda Napoléon savaşları, sömürgeci küresel ekonomik yapının çift kutuplu çekirdeğini teşkil eden Rusya İmparatorluğu ve Büyük Britanya’nın yükselişiyle durdurulmuştu. ABD’nin başlattığı bugünkü küresel hibrit savaş Ukrayna’da tıkandı ve İran’da boğuldu, ama halen sona ermiş değil. Görünen o ki bu savaş yeni bir rüzgar kazandı ve “Son Dünya Savaşı: ABD Başlatır ve Kaybeder” adlı kehanet kabilinde kitapta nitelenen, hibrit dünya savaşının bir nükleer felakete evrilmesi şeklindeki düşük olasılıklı negatif senaryo şu an gözlerimizin önünde giderek daha olası hale gelmekte.

Peki bu altüst oluşun nedenleri nelerdir?

Bu sorunun cevabı için objektif yasalardan savaşın kundaklanmaya devam edilmesindeki sübjektif faktörlerin analizine geçmek gerekecek. Bunun ABD’deki başlıca itici gücü, yerel siyasi liderliğe küresel hegemonyayı, bütün düşmanları katil robotlarla imha edecek ve buna paralel olarak toplumsal bilinci kontrol altındaki medya organları ve sosyal ağlarla manipüle edecek küresel ve otomatize edilmiş bir ağ aracılığıyla korumaya yönelik gerçekçi olmayan bir tahayyül telkin eden teknokrat ve bilişimcilerdir. Amerikan siyasi eliti üzerinde baskın bir nüfuz kazanmakta olan bu “savaş partisinin” çekirdeğini, istihbarat organlarının da katkısıyla büyüyen Palantir, SpaceX, Starlink, Nvidia, Google, Microsoft, OpenAI, Anthropic ve bilişim sektörünün diğer eski-yeni liderleri teşkil ediyor. Bunlar tarafından, yapay zekanın öneminin abartılması temelinde oluşturulan devasa mali balon, mali oligarşiyle birlikte meşum “derin devleti” oluşturan Pentagon, NSA, CIA ve diğer Amerikan güvenlik kurumları tarafından destekleniyor. Bu balonun kaçınılmaz patlamaya karşı korunması, ABD’nin hibrit dünya savaşındaki zaferine dair beklentilerin şişirilmesini gerektiriyor.

Diğer NATO ülkelerinde savaşın rusofobinin körüklenmesi yoluyla kızıştırılması işiyle Amerikan “derin devleti” ve Avrupa oligarkları tarafından kontrol edilen medya organları ve siyasi liderler meşgul. Bu siyasetin Avrupa halkları için apaçık olumsuz sonuçlarına rağmen bunlar, toplum bilincini, Rus tehdidiyle ilgili miti şişirmek ve rövanşist motifleri körüklemek yoluyla manipüle etmeyi başarıyorlar. Büyük makine sanayii şirketleri bunda önemli rol oynuyorlar; bunların Çinli rakipler tarafından ele geçirilen sivil ürünler pazarındaki kayıplarını askeri teçhizata olan artan talep telafi ediyor.

Bu güçlerin toplum bilinci üzerindeki sosyal ve psikolojik tesir mekanizmalarını anlamak için İkinci Dünya Savaşının derslerini hatırlamak gerek. Hitler’in yükselişine yardım eden Britanya istihbaratı, onun kontrol altında tutulabileceğine emindi ve Çekoslovakya ile Polonya’yı Üçüncü Reich’a vermekle SSCB’ye karşı saldırısını provoke etmeyi hedefliyordu. Hitler ve yandaşları ise bütün dünyayı ele geçirmeye muktedir süper bir güce sahip olduklarına emindiler. Nazi ordusunun Sovyet silahlı kuvvetleri tarafından ezilmesinden sonra bile Churchill Roosevelt’e, Britanya, ABD ve Wehrmacht’ın kalanlarının birleşik kuvvetleriyle SSCB’ye haince bir saldırı öngören “Düşünülemez” (Unthinkable — H.Y.) planını dayatmaya çalışıyordu. Zaferden sonra bile Anglo-Amerikan müttefikler, Sovyetler Birliği’ni atom bombalarıyla bombardımana tutarak yok etme planları beslemeye devam ettiler; bunlardan ancak, SSCB’nin kendi nükleer silahlarını geliştirmesinden sonra vazgeçtiler. Buna paralel olarak, şimdi bozguna uğramış bulunan Üçüncü Reich’takiler de dahil Avrupa ülkeleri, sömürgeleri üzerindeki egemenliklerini yeniden kurmaya çalışıyorlardı: Hollandalılar Endonezya’da, Fransızlar Vietnam ve Cezayir’de, Britanyalılar ve Fransızlar birlikte Süveyş kanalında. Bunlar ancak, SSCB ve ABD’nin uzlaşmaz anti-sömürgeci pozisyonuyla burun buruna geldikten sonra, eski dünya ekonomik yapısını geri getirme girişimlerinden vazgeçtiler.

Birinci Dünya Savaşından sonra, Rusya İmparatorluğunun eski müttefikleri, Rusya’nın topraklarını aralarında bölüşmek ve nüfusunu köleleştirmek için askeri müdahaleye girişmişlerdi. Bunları ancak Kızıl Ordu ve kendi ülkelerinde bir komünist devrim tehdidi durdurmuştu.

Bu tarihi dersler, mevcut küresel ekonomik yapının küresel hegemonyasını kaybetmekte olan liderinin, ezici bir yenilgiye uğrayıncaya kadar bunu sürdürmeye çalışacağını gösterir. Britanya’nın sömürgelerini kuvvet yoluyla elde tutma girişimleri 1950’lerin ortasına kadar devam etti ve 1957’de Mısır’a saldırının utanç verici başarısızlığıyla son buldu. Britanyalılar Süveyş’ten, SSCB’nin Mısır’ı her tür vasıtayla koruyacağı tehdidi ve Washington’un da eş zamanlı olarak bu macerayı kınamasıyla defolmak zorunda kaldılar. Bu tarihi deneyimin başlıca sonucu, gerilemekte olan bir liderin dünya hakimiyetini yeniden tesis etme iddialarından ancak ilerici güçler tarafından ezici bir yenilgi tehdidi altında vazgeçeceği ve saldırganlığını dizginleyeceğidir. Gerilemekte olan bir süper güç ancak yükselmekte olan bir süper güç tarafından durdurulabilir. Eski küresel ekonomik yapının süper gücü, hakimiyetini koruma uğruna giriştiği dünya savaşını durdurması için, yeni küresel ekonomik yapının süper gücü tarafından ezilmelidir. Diğer bir seçenek, gerilemekte olan küresel ekonomik yapının süper gücünün, Rusya İmparatorluğu ve SSCB’de olduğu gibi, dağılmasıdır.

Dolayısıyla, günümüzdeki hibrit dünya savaşının bitmesi, ABD ve uydularına ezici bir bozgun yaşatılması, bunun artık kaçınılmaz görünmesi, yahut ABD ve AB’nin dağılmasını önvarsayar ki bunlar, kendilerini teşkil eden devletlerin (eyaletlerin) özerkliğini bastıran bürokratik imparatorluklardır. NATO ve AB tepe yöneticilerinin saldırganlıklarının nedeni, ikinci senaryonun gerçekleşmesini, sözümona “Rusya tehdidi” karşısında kenetlenmelerini sağlayarak engellemektir. Bu meyanda, bir yandan kamu bilincinde rusofobi körüklenirken dost-olmayan ülkelerin siyasi eliti içinde de Rusya’nın zayıflığı ve özel askeri harekat hedeflerine erişmesinin mümkün olmadığı fikri kök salıyor ve bu, onlara, ülkemize karşı açılan savaşta cezasızlık hissi veriyor, rövanşist duyguları büyütüyor. Avrupalı birçok lider, bize karşı zafer konusunda kendilerine güven kazandılar, zira Rusya’ya karşı savaşa müdahil oldukları dört yıl onlar için kârlı geçti ve bir sonuç da doğurmadı.

Dolayısıyla, NATO ülkelerinde artmakta olan rusofobi, bizim zayıflığı olduğumuz ve onların Rusya’ya karşı savaşı kundaklayan siyasi liderlerini cezalandırmayı başaramayacağımız hissiyle besleniyor. Ukrayna’daki çatışmadan bilhassa kazanç sağlayan kimi NATO ve AB yöneticileri ise kan kokusu alan yırtıcı hayvanlar gibi iyice şevke geldiler. Bunlar, Ukrayna topraklarından fırlatılan dronlar ve füzelerle ülkemizin derinlerine saldırarak Rusya’nın akaryakıt sanayiini yok etmeye yönelik bir kampanya başlattılar. Açıktır ki, bunlardan hiç değilse bazıları, kendi körükledikleri savaştan zarar görmedikleri sürece, bu militarist hezeyan sadece güç kazanacaktır. Bizim itidalimiz, onların Rusya’nın zayıflığına dair duydukları kendinden eminliği pekiştiriyor ve saldırganlığı besliyor. Rusya’nın yakılan her fabrikası yahut ölen her sivil, bunlarda neşe uyandırıyor ve bizi ezmek arzularını güçlendiriyor.

Sosyalizmin yeni dünya-sistemindeki yeri – 1

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English