Dünya Basını
John Mearsheimer yazdı: Yeni bir savaş, yeni bir yenilgi

Çevirmenin notu: Aşağıda tercümesi verilen makale, Washington yönetiminin dış politika tercihlerine son derece eleştirel bakan, “saldırgan realizm” teorisinin sahibi Chicago Üniversitesi Profesörü John Mearsheimer’in imzasıyla Haziran 2009’da yayımlandı. Son aylarda Ukrayna savaşı konusundaki sağduyu davetleriyle öne çıkan Mearsheimer, 7 Ekim’deki Aksa Tufanı saldırısından sonra başlayan Gazze savaşı için de geçerli sayılabilecek değerlendirmelerde bulunmuş. Hatırlamak fena olmayabilir.
Yeni bir savaş, yeni bir yenilgi
John J. Mearsheimer
26 Haziran 2009
Gazze saldırısı Filistinlileri cezalandırmayı başardı ama İsrail’i daha güvenli hale getirmedi.
İsrailliler ve onların Amerikalı destekçileri, İsrail’in 2006’daki felaket Lübnan savaşından iyi dersler çıkardığını ve Hamas’a karşı yürüttüğü bu savaş için bir kazanma stratejisi geliştirdiğini iddia ediyor. Elbette ateşkes sağlandığında İsrail zafer ilan edecek. Buna inanmayın. İsrail aptalca bir şekilde, kazanamayacağı bir savaş daha başlattı.
Gazze’deki harekatın iki hedefi olduğu söyleniyor: 1) İsrail’in Ağustos 2005’te Gazze’den çekilmesinden bu yana Filistinlilerin İsrail’in güneyine yönelik roket ve havan topu saldırılarına son vermek; 2) İsrail’in Lübnan fiyaskosu, Gazze’den çekilmesi ve İran’ın nükleer programını durduramaması nedeniyle azaldığı söylenen caydırıcılığını yeniden tesis etmek.
Ancak Dökme Kurşun Harekatı’nın asıl amaçları bunlar değil. Asıl amaç, İsrail’in uzun vadede milyonlarca Filistinliyle birlikte nasıl yaşayacağına dair vizyonuyla ilgili. Bu daha geniş bir stratejik hedefin — “Büyük İsrail’in” kurulması — parçası. Özellikle de İsrail liderleri, Gazze ve Batı Şeria’yı da kapsayan ve eskiden Filistin Mandası olarak bilinen bölgenin tamamını kontrol etmeye kararlı. Filistinliler, biri Gazze olmak üzere, birbirinden kopuk ve iktisadi açıdan çökmüş avuç kadar bölgede sınırlı bir özerkliğe sahip olacaklar. İsrail bu bölgelerin etrafındaki sınırları, aralarındaki hareketleri, üstlerindeki havayı ve altlarındaki suyu kontrol edecektir.
Bunu başarmanın anahtarı Filistinlilere büyük acılar çektirerek yenilmiş bir halk olduklarını ve geleceklerini kontrol etmekten büyük ölçüde İsrail’in sorumlu olacağını kabul etmelerini sağlamak. İlk kez 1920’lerde Ziv Jabotinskiy tarafından dile getirilen ve 1948’den bu yana İsrail politikasını büyük ölçüde etkileyen bu strateji genellikle “Demir Duvar” olarak anılır.
Gazze’de yaşananlar bu stratejiyle tamamen uyumlu.
İsrail’in 2005 yılında Gazze’den çekilme kararı ile başlayalım. Genel kanı İsrail’in Filistinlilerle barış yapma konusunda ciddi olduğu ve liderlerinin Gazze’den çıkışın yaşayabilir bir Filistin devleti kurma yolunda önemli bir adım olacağını umdukları yönündeydi. New York Times’tan Thomas L. Friedman’a göre İsrail, Filistinlilere “Akdeniz’de Dubai kadar iyi bir mini devlet kurma” fırsatı veriyordu ve bunu yaparlarsa “İsrail’de, Batı Şeria’nın çoğunun Filistinlilere verilip verilemeyeceği konusundaki tartışma temelden yeniden şekillenecekti.”
Bu tamamen hayal ürünü. Hamas iktidara gelmeden önce bile İsrailliler Gazze’deki Filistinliler için bir açık hava hapishanesi yaratmayı ve İsrail’in isteklerine uyana kadar onlara büyük acılar çektirmeyi planlıyordu. Ariel Şaron’un o dönemdeki en yakın danışmanı olan Dov Weisglass, Gazze’den ayrılmanın barış sürecini teşvik etmeyi değil, durdurmayı amaçladığını açıkça ifade etmişti. Ayrılmayı, “Filistinlilerle siyasi bir süreç olmaması için gerekli olan formalite” olarak tanımlamıştı. Dahası, çekilmenin “Filistinlileri muazzam bir baskı altına soktuğunu” vurgulamıştı: “Onları olmak istemedikleri bir köşeye itiyorlar.”
Şaron’a da danışmanlık yapmış olan önde gelen İsrailli nüfus bilimci Arnon Soffer, bu baskının nasıl bir şey olacağını şöyle detaylandırdı: “2,5 milyon insan kapalı bir Gazze’de yaşadığında, bu bir insanlık felaketi olacak. Bu insanlar çılgın bir köktendinci İslam’ın da yardımıyla bugün olduklarından çok daha azgın birer hayvana dönüşecekler. Sınırdaki baskı korkunç olacak. Korkunç bir savaş olacak. Eğer hayatta kalmak istiyorsak öldürmek zorunda kalacağız. Tüm gün, her gün.”
Ocak 2006’da İsraillilerin yerleşimcilerini Gazze’den çekmesinden beş ay sonra Hamas, Filistin yasama seçimlerinde El Fetih’e karşı mutlak bir zafer kazandı. Bu İsrail’in stratejisi açısından sorun anlamına geliyordu, zira Hamas demokratik olarak seçilmişti, iyi örgütlenmişti, El Fetih gibi usulsüzlük yapmamıştı ve İsrail’in varlığını kabul etmek istemiyordu. İsrail buna Filistinliler üzerindeki iktisadi baskıyı artırarak karşılık verdi ama bu işe yaramadı. Esasında durum Mart 2007’de El Fetih ve Hamas’ın bir araya gelerek bir ulusal birlik hükümeti kurmasıyla daha da kötüye gitti. Hamas’ın itibarı ve siyasi gücü artarken, İsrail’in böl ve yönet stratejisi dağılıyordu.
Daha da kötüsü, ulusal birlik hükümeti uzun vadeli ateşkes konusunda baskı yapmaya başladı. Filistinliler, İsraillilerin Filistinlileri tutuklamayı ve öldürmeyi bırakması ve Gazze’ye sınır kapılarını açarak iktisadi kıskaca son vermesi halinde İsrail’e yönelik tüm füze saldırılarına son verecekti.
İsrail bu teklifi reddetti ve Amerika’nın desteğiyle El Fetih ile Hamas arasında bir iç savaş çıkararak ulusal birlik hükümetini yıkmak ve El Fetih’i başa geçirmek için harekete geçti. Hamas’ın El Fetih’i Gazze’den defetmesiyle plan geri tepti ve Hamas, Gazze’de, daha uysal olan El Fetih de Batı Şeria’da kontrolü ele geçirdi. İsrail daha sonra Gazze’nin etrafındaki ablukanın vidalarını sıkarak orada yaşayan Filistinliler arasında daha da büyük zorluklara ve acılara neden oldu.
Hamas buna İsrail’e roket ve havan topu atmaya devam ederek karşılık verdi ve bir yandan da belki de on yıl ya da daha uzun sürecek uzun vadeli bir ateşkes istediklerini vurguladı. Bu Hamas açısından asil bir jest değildi; ateşkes istediler zira güç dengesi büyük ölçüde İsrail’in lehineydi. İsraillilerin ateşkese ilgisi yoktu ve yaptıkları tek şey Gazze üzerindeki iktisadi baskıyı artırmak oldu. Ancak 2008 ilkbaharının sonlarında, roket saldırıları altında yaşayan İsraillilerin baskısıyla hükümet 19 Haziran’da başlayan altı aylık bir ateşkesi kabul etti. Resmi olarak 19 Aralık’ta sona eren bu anlaşma, 27 Aralık’ta başlayan mevcut savaşın hemen öncesinde geldi.
İsrail’in resmi tavrı, ateşkesin altını oyduğu gerekçesiyle Hamas’ı suçluyor. Bu görüş ABD’de yaygın olarak kabul görse de doğru değil. İsrailli liderler ateşkesi başından beri istemiyordu ve Savunma Bakanı Ehud Barak, Haziran 2008’de ateşkes görüşülürken İsrail Savunma Kuvvetlerine mevcut savaş için hazırlanmaya başlaması talimatını vermişti. Dahası, İsrail’in eski BM Daimî Temsilcisi Dan Gillerman, Kudüs’ün mevcut savaşı satmak için propaganda kampanyasını çatışmalar başlamadan aylar önce hazırlamaya başladığını bildiriyor. Hamas ise ateşkesin ilk beş ayında füze saldırılarının sayısını büyük ölçüde azalttı. Eylül ve ekim aylarında İsrail’e toplam iki roket atılırken, bunların hiçbiri Hamas tarafından atılmadı.
Aynı dönemde İsrail nasıl davrandı? Batı Şeria’daki Filistinlileri tutuklamaya ve öldürmeye devam etti ve Gazze’yi yavaş yavaş boğan ölümcül ablukayı sürdürdü. Ardından 4 Kasım’da Amerikalılar yeni başkan için oy kullanırken İsrail Gazze’deki bir tünele saldırdı ve altı Filistinliyi öldürdü. Bu, ateşkesin ilk büyük ihlaliydi ve İsrail İstihbarat ve Terör Enformasyon Merkezine göre “ateşkesi muhafaza etmeye özen gösteren” Filistinliler, buna roket saldırılarına yeniden başlayarak karşılık verdi. Haziran ayından bu yana hüküm süren sükûnet, İsrail’in ablukayı, Gazze’ye dönük saldırılarını artırması ve Filistinlilerin İsrail’e daha fazla roket fırlatmasıyla ortadan kalktı. Şunu belirtmek gerekir ki 4 Kasım’dan savaşın başladığı 27 Aralık’a kadar Filistinlilerin attığı füzelerle tek bir İsrailli bile ölmedi.
Şiddet arttıkça Hamas, ateşkesi 19 Aralık’tan sonraya uzatmaya niyeti olmadığını açıkça ortaya koydu ki bu pek de şaşırtıcı değil zira ateşkes amaçlandığı gibi işlememişti. Fakat aralık ortasında Hamas İsrail’e, tutuklamaların ve suikastların sona ermesi ve ablukanın kaldırılması şartıyla uzun vadeli bir ateşkesi müzakere etmeye hala istekli olduğunu bildirdi. Ancak ateşkesi Hamas’a karşı savaşa hazırlanmak için kullanan İsrailliler bu teklifi reddetti. Başarısız ateşkesin resmen sona ermesinden sekiz gün sonra Gazze’nin bombalanmasına başlandı.
Eğer İsrail Gazze’den gelen füze saldırılarını durdurmak isteseydi, bunu Hamas ile uzun vadeli bir ateşkes sağlayarak yapabilirdi. Ve eğer İsrail hakikaten yaşayabilir bir Filistin devleti kurmakla ilgileniyor olsaydı, anlamlı bir ateşkes uygulamak ve Hamas’ın iki devletli çözüm konusundaki fikirlerini değiştirmek için ulusal birlik hükümetiyle birlikte çalışabilirdi. Fakat İsrail’in farklı bir ajandası var, o da Gazze’deki Filistinlilerin Büyük İsrail’in talihsiz tebaaları olarak kaderlerine razı olmalarını sağlamak için Demir Duvar stratejisini uygulamaya kararlı.
Bu acımasız politika İsrail’in Gazze savaşındaki tutumuna da açıkça yansıdı. İsrail ve destekçileri, İsrail Savunma Kuvvetlerinin sivil kayıpları önlemek için büyük çaba sarf ettiğini, bazı durumlarda İsrail askerlerini tehlikeye atacak riskler aldığını iddia ediyor. Hiç de öyle değil. Bu iddialardan kuşku duymak için bir neden de İsrail’in gazetecilerin savaş bölgesine girmesine izin vermemesi: İsrail, dünyanın askerlerinin ve bombalarının Gazze’yi ne hale getirdiğini görmesini istemiyor. Aynı zamanda İsrail, ortaya çıkan dehşet hikayelerine olumlu bir hava katmak için büyük bir propaganda kampanyası başlattı.
Ancak İsrail’in Gazze’deki büyük nüfusu kasıtlı olarak cezalandırmaya çalıştığının en iyi kanıtı, İsrail Savunma Kuvvetlerinin bu küçük toprak parçasında yol açtığı ölüm ve yıkım. İsrail binden fazla Filistinliyi öldürdü ve 4 binden fazlasını yaraladı. Kayıpların yarısından fazlası sivil ve pek çoğu da çocuk. İsrail Savunma Kuvvetlerinin 27 Aralık’taki açılış salvosu çocuklar okuldan çıkarken gerçekleşti ve o günkü başlıca hedeflerinden biri, terörist olarak nitelendirilmesi zor olan, mezun olan polis öğrencilerinden oluşan büyük bir gruptu. Ehud Barak’ın “Hamas’a karşı topyekûn savaş” olarak adlandırdığı bu süreçte İsrail bir üniversiteyi, okulları, camileri, evleri, apartmanları, devlet dairelerini ve hatta ambulansları hedef aldı. İsminin açıklanmaması kaydıyla konuşan üst düzey bir İsrailli askeri yetkili, İsrail’in bu kadar geniş kapsamlı hedefler belirlemesinin ardındaki mantığı açıkladı: “Hamas’ın pek çok yönü var ve biz tüm yelpazeyi vurmaya çalışıyoruz, zira her şey birbiriyle bağlantılı ve her şey İsrail’e karşı terörü destekliyor.” Başka bir deyişle, herkes terörist ve her şey meşru birer hedef.
İsrailliler açık sözlü olma eğiliminde ve zaman zaman gerçekte ne yaptıklarını söylerler. İsrail Savunma Kuvvetlerinin 6 Ocak’ta bir BM okulunda 40 Filistinli sivili öldürmesinin ardından Haaretz, “üst düzey subayların İsrail Savuma Kuvvetlerinin muazzam bir ateş gücü kullandığını itiraf ettiğini” bildirdi. Bir subay şöyle diyor: “Bizim açımızdan temkinli olmak saldırgan olmak anlamına geliyor. Girdiğimiz andan itibaren savaştaymışız gibi davrandık. Bu da sahada muazzam bir hasar yaratıyor… Umarım Gazze’de harekât yürüttüğümüz bölgeden kaçanlar yaşadıkları şoku anlatırlar.”
Haaretz’in başyazısında belirttiği üzere, İsrail’in “1,5 milyon Filistinli sivile karşı acımasız, topyekûn bir savaş” yürüttüğünü kabul edebilir ama eninde sonunda savaş hedeflerine ulaşacağını ve dünyanın geri kalanının Gazze halkına yaşatılan dehşeti çabucak unutacağını iddia edebilir.
Bu temenni dolu bir düşünce. Öncelikle İsrail’in Gazze’nin sınırlarını açmayı ve Filistinlileri tutuklayıp öldürmeyi durdurmayı kabul etmediği sürece roket ateşini kayda değer bir süre için durdurması pek mümkün değil. İsrailliler Gazze’ye roket ve havan topu girişini kesmekten bahsediyor ama silahlar gizli tüneller ve İsrail’in deniz ablukasından sızan gemiler aracılığıyla gelmeye devam edecek. Ayrıca Gazze’ye meşru kanallardan gönderilen tüm malları denetlemek de imkânsız olacaktır.
İsrail Gazze’nin tamamını ele geçirmeyi deneyebilir ve her yeri kilitleyebilir. İsrail yeterince büyük bir güç konuşlandırırsa bu muhtemelen roket saldırılarını durduracaktır. Fakat o zaman da İsrail Savunma Kuvvetleri, son derece düşmanca bir halka karşı maliyetli bir işgale girişmiş olur. Eninde sonunda ayrılmak zorunda kalacaklar ve roket ateşi yeniden başlayacaktır. Ve eğer İsrail roket ateşini durduramaz ve durdurmaya devam edemezse, ki öyle görünüyor, caydırıcılığı güçlenmeyecek, azalacaktır.
Daha da önemlisi, İsraillilerin Hamas’a boyun eğdirebileceğini ve Filistinlilerin Büyük İsrail içindeki bir avuç Bantustan’da sessizce yaşamalarını sağlayabileceğini düşünmek için çok az neden var. İsrail 1967’den beri işgal altındaki topraklarda yaşayan Filistinlileri aşağılıyor, işkence ediyor ve öldürüyor ve onlar daha sinmediler. Aslında Hamas’ın İsrail’in vahşetine verdiği tepki, Nietzsche’nin “öldürmeyen şey güçlendirir” sözünü doğrular nitelikte.
Fakat beklenmedik bir şey olsa ve Filistinliler pes etse bile İsrail yine kaybedecektir, zira bir apartheid devleti haline gelecektir. Başbakan Ehud Olmert’in kısa süre önce söylediği gibi, Filistinliler kendilerine ait yaşayabilir bir devlete sahip olamazlarsa İsrail, “Güney Afrika tarzı bir mücadeleyle karşı karşıya kalacak”. Olmert, “Bu gerçekleştiği zaman İsrail devletinin işi biter,” diyor. Ancak Olmert yerleşimlerin genişlemesini durdurmak ve yaşayabilir bir Filistin devleti kurmak adına hiçbir şey yapmadı, bunun yerine Filistinlilerle başa çıkmak için Demir Duvar stratejisine bel bağladı.
Dünyanın dört bir yanında İsrail-Filistin ihtilafını izleyen insanların İsrail’in Gazze’de uyguladığı korkunç cezalandırmayı kısa sürede unutması da pek mümkün değil. Yıkım gözden kaçmayacak kadar açık ve özellikle Arap ve İslam dünyasında çok sayıda insan Filistinlilerin kaderini önemsiyor. Dahası, uzun süredir devam eden bu çatışma hakkındaki söylem son yıllarda Batı’da bir deniz değişimine uğradı ve bir zamanlar İsrail’e tamamen sempati duyan pek çoğumuz artık İsraillilerin mağdur, Filistinlilerin ise kurban olduğunu düşünüyor. Gazze’de yaşananlar, çatışmanın bu değişen resmini hızlandıracak ve uzun süre İsrail’in itibarı üzerinde kara bir leke olarak görülecektir.
Sonuç olarak, savaş alanında yaşanırsa yaşansın İsrail Gazze’deki savaşı kazanamaz. Aslında İsrail, diasporadaki sözde dostlarının da yardımıyla, uzun vadeli geleceğini riske atan bir strateji izliyor.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü










