Bizi Takip Edin

Amerika

Kıyamete beş kala – 1: Thiel, Deccal’i arıyor

Yayınlanma

Papa XIV. Leo, 22 Ağustos günü “dünyanın en eski cumhuriyeti” olarak kabul edilen San Marino’yu ziyaret etti ve burada “hükümdarların ve siyasetçilerin koruyucu azizi” Thomas More’dan övgüyle bahsetti.

İdam edilirken bile inandıklarından vazgeçmeyen More, Leo için özgürlük ve vicdanın cisimleşmiş haliydi. Hakikat arayışında, Tanrı dışında kimseye hesap vermek zorunda hissetmemişti kendini. Krala bile.

San Marino Büyük ve Genel Konseyi’ne hitap eden Papa, devamında, “özgürlük adına ortaya çıkan ama gerçekte putların ve iktidarın kölesi olan siyasi ve iktisadi projeleri kökünden yozlaştıran putperestlik” karşısında yer aldığını ilan ediyordu. Onun inandığı Hristiyan bakış açısına göre, “özgürlük ve komünyon ya birlikte ayakta kalır ya da birlikte çöker”di.

Papa, bu küçük cumhuriyetin mottosunun parçası olan “özgürlük” (libertas) kelimesinin anlamı üzerinde uzun uzadıya durduktan sonra sadede geliyordu:

“Bir halkın ve devletin tarihi bağlamında, bu kelime şüphesiz kendi kaderini tayin etme ve diğer siyasi otoritelere bağımlı olmamaya yönelik arzuyu ifade eder. Kişisel özgürlük olmadan, yani insan onuruna saygı gösterilmeden ve bu onur yüceltilmeden gerçek bir sivil özgürlük olamayacağını vurgulamak isterim. Bu özgürlük nihai olarak, her insanın vicdanında yankılanan sesi olan Tanrı tarafından verilir ve güvence altına alınır.”

Nihayetinde San Marino Cumhuriyeti’ni, “devletin laik yapısından ödün vermeden Katolik sosyal öğretisinin ilkelerinden yararlanmanın mümkün olduğu bir ‘iyi yönetişim laboratuvarı’ olarak takdir ediyordu. Katolik sosyal öğretisi ise “kamu yararının peşinde olma, malların evrensel amacına uygun kullanımı, yetki devri ile dayanışma arasındaki uyum ve sosyal adalet” idi.

Papa XIV. Leo’nun “ilerici” siyasi programının propagandasını itinalı bir biçimde yapan Christopher Hale, Kutsal Makam’ın başının bu sözlerinin, haklı olarak, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in de zamanında intisap ettiği “postliberalizme” karşı olduğunu yazıyor. Hale’e göre Papa, Vance’in postliberal Katolisizmini etkisiz hale getiriyordu.

Trump’ın Silikon Vadisi’ndeki adamı Thiel’in antidemokratik distopyası

Katolik hiziplerin ütopya kavgası

Postliberalizme ve JD Vance’e daha sonra geleceğiz. Ama önce, Papa’nın Thomas More göndermesine bir göz atmamız gerekiyor.

Kahramanımız More değil Bacon, ama ikisi arasındaki bağı belli belirsiz dillendiren ise yine ve yeniden Peter Thiel.

Sam Wolfe ile birlikte dokuz ay arayla yazdığı iki makalede Thiel, artık iyi bilinen Deccal ve ahir zaman araştırmalarına devam ediyor. “Dünyanın Sonuna Seyahatler” başlıklı ilk makalede kısa bir More değinisinden sonra esas olarak Francis Bacon’ın Yeni Atlantis kitabını masaya yatırıyor. Novum Organum’daki bilimsel bilgi ile Hıristiyanlık arasındaki güçlü bağ, Yeni Atlantis’e gelindiğinde kopmuştu.

Bacon’ın tasvir ettiği ada ülkesi (Ütopya ile bağı görülüyor) Bensalem, bilim ve teknoloji yoluyla hayli ilerlemiştir. Sert rüzgarlar sonucu kaybolarak tesadüf eseri adaya çıkan Avrupalı Hıristiyanların yaraları Bensalem’in gelişmiş ilaçları ile sarılır. Bensalem’in teknoloji üreten kurumunun adı “Süleyman’ın Evi”dir (Thiel ve Wolfe, kurumun adını “derin devletimsi” [deep state–esque] buluyor). Kurumun “ajanları”, Avrupa’daki yeni bilimsel gelişmeleri çalmaya gönderilir. Göklerdeki ve yerlerdeki her şey araştırma konusudur. Hıristiyan bir rahip ise kaybolmuş denizcileri adanın Hıristiyan olduğu konusunda temin eder. Bununla birlikte Bensalem, çok kültürlü ve çok dilli bir toplum gibi görünmektedir.

Yeni Atlantis’teki denizcilerin (ve geminin papazının) hikâyesi gitgide tuhaflaşır. Avrupalılar, Bensalem’de gördükleri karşısında kelimenin tam anlamıyla büyülenmiş gibilerdir. Süleyman’ın Evi’nin “Babası” da görünür nihayetinde (öncesinde “sünnetli bir Yahudi” olan Joabin’in ardından). Baba’nın anlattığı Bensalem, tam bir tekno-ütopya gibi görünmektedir. Üstelik, aldatmacalı bir ütopya olduğunun gönül rahatlığıyla kabul edildiğini anlarız (duyuları memnun etmek ve aldatmak için “perspektif evleri”, “ses evleri” ve “kokulu evler” vardır). Adanın yönetimi için Süleyman’ın Evi’nin bir işbölümü kurguladığını görürüz. Bürokratik bir makine işlemektedir. Peki Bensalem’in yöneticisi kimdir? Thiel ve Wolfe’u takip edelim:

“Sadece Bensalem’in yönetimini yakından bilen bilge Joabin bu rolü üstlenebilirdi. Bacon’ın bize Joabin hakkında bıraktığı ipuçlarını yeniden gözden geçirdiğimizde, Bensalem’in en karanlık sırrını ortaya çıkarırız: Joabin, İncil’deki Deccal’dir.”

Sünnetli, Yahudi ve… eşcinsel! Joabin’in sünnetli olduğunu ancak eşcinsel olduğunu varsayarsak anlayabilirdik. Joabin’in hem Yahudi hem de eşcinsel olması, Danyal’in kitabındaki (Thiel ve Wolfe Danyal peygamberi “tarihteki ilk tarihçi” olarak selamlıyorlar) Deccal kehanetlerinden ikisini yerine getiriyordu:

“‘Ne atalarının Tanrısını ne de kadınların arzusunu dikkate alacak’ (Dan. 11:37). Ayrıca Joabin’in, Vahiy 7:4–8’de Deccal’e atıfta bulunulan, kayıp bir İsrail kabilesinin soyundan geldiğini de biliyoruz. Pavlus’un anlatımına göre ise Deccal’in ortaya çıkışını müjdeleyen sözler ‘Barış ve güvenlik!’tir (1. Selanikliler 5:3). Hatırlayacağımız üzere, Bensalem’in anlamı ‘barışın oğlu’ ya da ‘güvenliğin oğlu’dur. Ayrıca, Joabin’in Bensalem’in bekâretiyle ilgili tuhaf övünmesini, Deccal’in bir bakireden doğacağına dair Aziz Hieronymus’un [Aziz Jerome] spekülasyonu ışığında da değerlendirmeliyiz. Apokrif ‘Süleyman’ın Vasiyeti’nde Süleyman, iblislere tapınağını inşa etmelerini emretmiştir. Yeniden inşa edilen tapınak olan Süleyman’ın Evi de aynı işgücünü kullanmaktadır.”

Yazarlara göre Bacon’ın anlatısında eksik olan şey sözler değil, eylemlerdi: Yani, “Deccal’in hüküm sürdüğü küresel, teknokratik bir imparatorluğun kurulması.”

Deccal’in kim ya da ne olacağına ilişkin tartışmanın yüzyıllardır sürdüüğünü hatırlatan Thiel ve Wolfe, devamında onun dünyayı hangi yollardan ele geçireceğine ilişkin tartışmayı merkeze alıyordu. Yahudi ve eşcinsel Joabin, empirisizmden imparatorluğa uzanan bir yol hayal etmişti: Bu yol, teknolojiden, özellikle de Bensalem’in makinehanelerindeki denizaltılar ve uçaklardan geçiyordu. Yazarlar, Bensalem’in eski dünyayı işgal edeceğine işaret ediyorlardı.

Tek dünya devleti heyulası

“(…) Bakışlarını yeryüzünde gezdirdi; kendi ülkesinin sınırlarında durmayı reddetti; geleceğe duyduğu coşku, tüm dünyayı kucaklayacak kadar engindi; yabancı ulusların yaşamındaki hareketlilik, sevinçleri ve kederleri, onu kendi halkınınkiler kadar derinden etkiledi. Onunkisi sevgiye dayalı bir emperyalizmdi – milliyet engellerinin üstüne çıkmış heybetli bir zihnin emperyalizmi; özellikle de yüceliği açısından özgürlüğe değer veren bir zihnin. (…)

Uygulamalı bilimin ütopyasını yaratmaya koyulduğunda, burjuva bakış açısı dünya çapında boyutlara genişler; bu bakış açısı, “komünizm”e dönüşür; bu kelimeyi yeterince geniş ve dogmatik olmayan bir anlamıyla ele alır. Bu, ölçülü bir coşkudur. Fakat bugün ihtiyacımız olan şey, duygusal kalıntıların boğucu pençesinde can çekişen bir dünyanın ayılmasıdır. Almanların elli yıl boyunca ‘Gemüt’ [huy, mizaç] kelimesini kullanmasının yasaklanması gerektiğini söyleyen kimdi? Almanya’nın en büyük şairiydi. Orta sınıf insanı, yolunu kaybetmiştir ve yaklaşan çağda bir kenara itilmeye mahkûmdur; elbette, düşüncesini hâlâ yöneten ölümcül duygusallıktan ve yaşam gücünü emen ilkelerden kurtulmayı başaramazsa. Geleceği cesurca benimsemelidir. Aklı hor görmek ve günümüz koşullarında tamamen kör ve anlamsız görünen atavistik duygulara inatla sarılmak boşunadır – bu, bir tür çaresiz, kötücül, ölümcül bir duygusallıktır.

Yeni, toplumsallaşmış dünya, planlama ve işbirliğinin dünyası gelecek; insanlık, zekâya yakışmayan gereksiz acılardan kurtulacak; ve bu, küflü, gerici, küçük burjuva duygusallığa sırtını dönmüş herkesi çoktan bayrağı altına toplayan büyük ve sağduyulu bir çabayla gerçekleştirilecek. Bu dünya gelecek; zira insanlığın aydınlanma sürecinin mevcut aşamasına uygun, rasyonel bir maddi düzen yaratılmak zorundadır; aksi takdirde, en kötü ihtimalle, şiddetli sarsıntılar sonucu ortaya çıkacak. Fakat o zaman kalp, vicdanen rahat bir şekilde haklarını yeniden ortaya koyabilecek. Burjuva çağının büyük oğulları, yani ruhsal gelişim kapasiteleriyle sınıflarının seviyesinin üzerine çıkanlar, burjuva doğasında sonsuz imkânlar, kendini özgürleştirme ve kendini aşma için sınırsız imkânlar olduğunun canlı kanıtıdır. Çağımız, orta sınıfa bu doğuştan gelen güçleri hatırlamasını ve entelektüel ve ahlaki olarak bu güçler üzerine duruşunu sergilemesini talep ediyor. İktidar hakkı, kişinin yerine getirmesi gereken tarihi bir misyonu olduğuna dair inanca bağlı. (…)”

Bu duygu ve coşku dolu sözler, ölümünün yüzüncü yılında, 1932’de, Goethe üzerine düşünen Thomas Mann’a ait. Mann’ın anladığı şekiyle, burjuvazinin içinden kopup gelen ama onun sınırlarını aşan bir çağın bu Alman çocuğu, yeni bir insanlığı da müjdeler. Doruklara tırmanmak ancak burjuvazinin yükselişiyle birlikte olmuştur. Şimdi, bu sınıfın çalışkan çocuklarına düşen, yeni, birleşik ve evrensel bir toplum fikrinin, Mann’da biraz mistife edilmiş haliyle “komünizmin” önünde engel olmamaktır. Zaten, engel olanlar, iktidar olma şanslarını da yitireceklerdir.(1)

Ne kadar da anti-Thiel değil mi! Zaten Thiel ile Wolfe, az önce değindiğim makalenin devamında gerek II. Dünya Savaşı sürerken, gerekse de Soğuk Savaş döneminde yalnızca komünist düşünceye içkin evrensellik arayışının değil, Batıda ama özellikle de ABD’de benzer “tek dünya hükümeti” fikirlerinin yaygınlaştığına işaret ediyor: Birleşmiş Milletler, dünya barışı, nükleer felakete karşı güvenlik arayışı… Hepsi, ikiye bölünmüş dünyada birlik idealinin hâlâ temsil edildiğini gösteriyordu.

İkili Deccal, apokalips ve tek dünya hükümeti arasındaki bağlantıyı kurcalayan başka bazı eserlere (bir çizgi roman, bir manga) da atıf yapıyor. Ama meram açık: Deccal, tıpkı Hıristiyan ilahiyatındaki tartışmalarda olduğu gibi, İsa’ya benzeyecek, görünürde onu övecek; “barış”, “huzur”, “güvenlik” gibi insanlara hoş gelen laflar edecek; makinelerle, teknolojiyle hükmedecek; dünya egemenliğini propaganda edecek.

Ama Thiel ile Wolfe hâlâ üçüncü yolu, Deccal’in gelişini durduracak veya erteleyecek katechon’u arıyor:

“Felsefe açısından, ‘Tek dünya mı, yoksa hiç mi?” sorusunun tek bir cevabı vardır. Ölmektense kızıl olmak yeğdir. İlahiyat ise soruyu şu şekilde yeniden formüle eder: ‘Deccal mi, yoksa Armageddon mu?’ Hristiyan ‘İkisi de değil’ diye cevaplar. Yeni mucizeler, yeni teknolojiler ve tuhaf yeni imkânlar için dua eder.”

Vanity Fair’de çıkan bir makalede, Hıristiyanlığın Silikon Vadisi’nde nasıl popüler hale geldiği anlatılıyor.(2) Burada, Vadi’deki bazı isimler arasında ivme kazanan başka bir fikre de işaret ediliyor: Teknolojinin doğası gereği kötü olmadığı; kötü teknolojinin seküler düşünce tarafından üretildiği fikri. Bu, girişimci Reggie James’in Ekim 2024’te, Founders Fund (Peter Thiel’in risk sermayesi şirketi) tarafından desteklenen ve “yaratıcı muhalifler”e yönelik bir konferans olan Hereticon’da ortaya attığı genel teoriymiş. Hatta aynı etkinlikte Thiel de Deccal’in gelişinden bahsetmiş.

Her neyse, bu etkinlikte James, “seküler” bir bakış açısıyla tasarlanmış “SecuTech” ya da “seküler teknoloji” kavramını ortaya atmış. Mesela sosyal medya: Ona göre sosyal medya “kimlik ve temsil üzerine kavga etme gibi postmodernist değerleri” besliyormuş. Devamını muhabir yazıyor: “Sosyal medyadaki herkes bir kimlik krizi ve bir tür dezenformasyon kampanyasından geçiyor. Bu bir hata değil. Bu, postmodern tasarımın bir özelliği.”

Peki SecuTech’in panzehiri var mı? James göre var ve buna “spiritüel teknoloji” deniyormuş: Bu teknoloji, her ne kadar “mutlaka dini bir çerçeveye” dayanmasa da, “dinler arası değerlerin postmodernist seküler teknoloji değerlerinden farklı olduğu” anlayışıyla inşa edilmiş. Fakat tesadüf mü, tevafuk mu bilinmez, o dönem Vatikan’da yapay zeka konulu bir akşam yemeği düzenleyen Katolik girişimci Luke Burgis, Vanity Fair’e verdiği demeçte, “Hristiyanlığı Silikon Vadisi’nin yaptığı her şeye uydurmaya çalışmanın” tehlike barındırdığını söylüyor ve Silikon Vadisi’ndeki bazı çevrelerin ilgisini çeken –sıkı durun– Yeni Atlantis romanını hatırlatıyor!

“Roman, teknolojik deneyler yoluyla havayı kontrol eden, yaşlanmayı aşan ve yeryüzünde cenneti kuran gizemli, yarı Hıristiyan bir toplumu hayal ediyor. Bu tanrısal çabalar, savunma teknolojisi gibi sektörlerde de devreye giriyor; Burgis, bunun ‘çok zekice bir markalaşma’ olduğunu, çünkü ‘her zaman bu şekilde kullanılmadığını’ belirterek uyarıda bulundu. Fakat Burgis, makinelerin yakında insan zekasıyla rekabet edeceği ve sonunda onun yerini alacağı fikrini içeren yapay süper zeka kavramının da olduğunu ekledi. Burgis, ‘Silikon Vadisi’nde,’ dedi, ‘bir tanrının yerini alacak bir şey yaratmaya çalıştıkları güçlü bir eğilim var.’”

Nasıl olur demeyin. Demek ki herkesin Yeni Atlantis’i kendine… Ama ortak tema, gerek Papa’da gerekse Thiel de, dünyevi egemenliğin reddi gibi görünüyor. Thiel, tek dünya devletinin tiranlığında Deccal’in suretini görüyor; Leo ise büyük oranda Trump’ı ima ederek, akılsız siyasetçilere (tiranlara) başkaldırının Tanrının ve vicdanın emri olduğundan dem vuruyor. Thiel, “barış” ve “güvenlik” arayışının kıyamet alameti olduğuna inanıyor; Papa ise “barış”, “huzur”, “demokrasi” diyor, “seküler” San Marino Cumhuriyeti’ni Katolisizmin beraber yaşayabileceği cennetvari bir şehir-devleti sayıyor.

Thiel, “Deccal dersleri”ne Roma’da devam ediyor

Yoksa Deccal Papa Francis mi?

Thiel, Deccal dersleri kamuoyunda fazlaca gündem olunca kendisini tekrar, ama daha da provokatif bir şekilde ifade etme ihtiyacı duydu.

Deccal’e ilgisinin nedeni çok basitti: Çünkü hiçkimse onun hakkında konuşmuyordu. Oysa Hıristiyanlık tarihi boyunca sayısız din adamı ve düşünür, Deccal’in zuhurunun işaretlerini tartışıp durmuştu. Thiel, Roma’daki Deccal derslerinin de özel bir ilgiyi üzerine çekmeyeceğini düşünmüştü. Yanılmıştı; Vatikan normalden çok daha sert bir tepki göstermişti.

Oysa Thiel, ahir zamanın gelişi söz konusu olduğunda kendine Kutsal Makam’dan şahit bulduğuna inanıyordu. 2013’te görevinden kendi isteğiyle ayrılan Papa XVI. Benediktus, gerek fısıldayarak olsun gerekse de haykırarak, dünyanın sonunun geldiğini söylüyordu. Thiel, bu izi takip ediyordu:

“Benediktus, ahir zamanda yaşadığına inanıyordu. Bu iddia bizi şaşkına çeviriyor; zira Benediktus, hayatının son yıllarına kadar bu konu hakkında açıkça konuşmamayı tercih etmişti; o dönemde papalık görevinden istifa etmişti, müttefikleri Vatikan yönetiminin içinden tasfiye edilmişti ve neredeyse kimse onu dinlemiyordu. Neden beklediğini asla bilemeyeceğiz. Akademik dehasına dayanan otoritesini tehlikeye atmaktan korkmuş olabilir; zira kıyamet vaazları, akademik açıdan saygınlıktan uzak bir şey olarak algılanır. Daha iyi niyetli bir yorumla, Benediktus, kıyametle ilgili öngörülerinin kendi kendini gerçekleştiren kehanetler olacağına ve cemaatini altüst ederek onları Kilise’den uzaklaştıracağına inanmış olabilir.”

Gençlerin iklim değişikliğinin, yapay zekânın, demografik çöküşün ve nükleer silahların “varoluşsal tehlikelerini anladığını” ve bunlardan korktuğunu vurgulayan Thiel’e göre Benediktus, gençlere Kutsal Kitap’taki apokalipsin, ona öncülük eden “totaliter barış” ve “güvenlik” dönemini de dahil olmak üzere hususi yanlarını öğretebilirdi. Ama işler böyle gelişmedi: Benediktus’un halefi Francis olacaktı. 

Ama ölene kadar “emeritus Papa” unvanını kullanan Benediktus bize ipuçları bırakmıştı. Bir olasılık, onun yerine geçen “liberal eğilimli papa” olabilir miydi? Joachim’e göre Deccal, erdemli bir papanın ardından papalığı devralacaktı. Thiel ve Wolfe aktarıyor:

“Birçok Joachimci, Benediktus gibi seksen beş yaşında tahttan çekilen Papa V. Celestine’in bu erdemli papa olduğuna inanıyordu; dolayısıyla onun halefi VIII. Boniface’i Deccal olarak görüyordu. Benediktus, 2009 yılında Tyconius’un ikiye bölünmüş Kilise teorisi üzerine bir konferans verdikten bir hafta sonra, Celestine’in mezarının üzerine papalık palliumunu(3) koyduğunda tüm bunları biliyordu. Acaba Benediktus, Papa Francis’in Deccal olduğuna inanıyor muydu?”

Ama daha iyi bir aday var. Eskatolojiye meraklı Benediktus, henüz ismi Joseph Ratzinger iken yaptığı bir konuşmada, Vladimir Solovyov’un Deccal’in Tarihi adlı eserine atıf yaparak, İsa Mesih’in düşmanının, “Tübingen’de ilahiyat doktorası yapmış olması ve bu alanda öncü olarak kabul edilen bir tefsir eseri kaleme almış olması” ile inananların gözüne girdiğini söylüyordu! Thiel ve Wolfe’a göre Ratzinger’in iması bir kişiye işaret ediyordu: Hans Küng. İsviçreli Küng, “karizmatik bir rahip” ve Tübingen’de Ratzinger’in meslektaşıydı. Küng, otuz dört yaşındayken İkinci Vatikan Konseyi’nde en genç periti’lerden (uzmanlardan) biri olarak görev yapmıştı ve Konsey, Küng’ün önerilerinin çoğunu kabul etti. Vatikan uzmanı Peter Hebblethwaite, “Bir ilahiyatçı bir daha asla bu kadar büyük bir etkiye sahip olamayacak,” diye konuşuyordu. Yazarlar aktarıyor: Küng daha sonra ötenaziyi savunmuş, papanın yanılmazlığı doktrinini reddetmiş, Beyaz Saray’da John F. Kennedy tarafından sıcak bir şekilde karşılanmış, Tony Blair’in Katolikliğe geçme sürecinde ona rehberlik etmiş ve Papa II. John Paul tarafından Katolik ilahiyatı öğretmekten men edilmiş. “O, Kilise üzerinde ortalama bir papadan daha fazla etki yarattı,” diye yazıyor Thiel ve Wolfe.

İsim önemli değil, ama Küng’ün en bilindik tezinin Küresel Etik Projesi (Weltethos) olduğunu hatırlatmam gerek. Projenin internet sitesinde şöyle yazıyor: “Hans Küng, tüm dinlerin ve kültürel geleneklerin belirli temel etik değerleri paylaştığına inanıyordu. On yıllar süren akademik çalışmaları boyunca bu inancını daha da derinleştirdi ve bu çabaları, 1995 yılında Almanya’nın Tübingen kentinde Küresel Etik Vakfı’nın kurulmasına yol açtı.”

Küng’e göre Küresel Etik, dinler ve kültürler arasında geçerli olan temel bir etik uzlaşma anlamına gelir. Tüm büyük dinler ve felsefi gelenekler belirli değerleri paylaşır: İnsanlık ve karşılıklılık; şiddetsizlik ve yaşama saygı; adalet ve dayanışma; dürüstlük ve hoşgörü; eşit haklar ve ortaklık; ekolojik sorumluluk.

Zannediyorum Thiel ile Wolfe’un Küng’ün fikirlerinde Deccal’in izlerini nasıl bulduğu anlaşılmıştır. Yazarlar, Benediktus’un yakın dostu olan Katolik filozof Robert Spaemann’ın, 1996 yılında Weltethos kavramını sert bir dille eleştirdiğini hatırlatıyorlar. Hatırlanacağı üzere Deccal de “barış ve güvenlik” sloganını benimserken, Küng’ün Weltethos’u da dünya barışını hedefliyordu: “Dinler arasında barış olmadan uluslar arasında barış olmaz. Dinler arasında diyalog olmadan dinler arasında barış olmaz.” Thiel ve Wolfe’a göre “barışa olan bu takıntı” Deccal’i Mesih’ten ayıran bir özelliktir: Deccal, “Mesih kılıcı getirdi. Ben ise barışı getireceğim,” der örneğin. Gerisini Thiel ve Wolfe şöyle yazıyor:

“O [Deccal], Mesih’i ‘iyilik ve kötülük kavramlarıyla insanlığı bölmek’ ve ‘Kıyamet Günü ile dünyayı tehdit etmek’ ile suçlar. Spaemann’ın da belirttiği gibi, benzer bir şekilde ‘Küng’ün yumuşak Hıristiyanlık yorumu’ da ahir zamanla ilgili her türlü düşünceyi caydırır. Spaemann şöyle yazar: ‘Kuşkusuz İsa, Mahşer Günü’nden bahsederken… dinleyicilerinden rahat bir gülümseme beklemiyordu.’ Küng ise daha da ileri giderek, sadece kıyameti değil, ‘o günler kısaltılmasaydı, hiçbir canlı kurtulamazdı’ şeklindeki Mesih’in uyarısını da bir kenara atıyor: Yani Küng, bizden Deccal’i ve Büyük Sıkıntı’yı unutmamızı istiyor. Elimizde olan tek şey bu dünya ve onu kurtarmak bize bağlı: Weltethos olmadan hayatta kalmak mümkün değil.”

Liberal konsensüs versus Silikon Vadisi sapkınlığı

Fortune dergisinde çıkan bir değerlendirmede, Thiel’in hakiki bir teolojik ciddiyet ile argümanlarını geliştirdiği, ama Deccal olarak ima ettiği tüm tiplerin, aslında kendisini “regüle etmek” isteyen güçlere işaret ettiğini vurguluyor: Hayırsever bir yönetici; güvenlik, etik ve küresel koordinasyonun dilini konuşan, uyumlu regülasyon sistemleri kuran ve kapsamlı kurumsal yetkiyi meşrulaştırmak için varoluşsal risklere atıfta bulunan bir şahsiyet. Deccal, tek dünya devletini ve bürokrasisini meşrulaştırmak için “varoluşsal risklere” (iklim değişikliği, yapay zeka, nükleer savaş) başvurur. Hristiyanlığa açıkça zulmetmez: Onu bünyesine katar, içselleştirir ve “insanlık adına medeniyetin tehlikelerini yönetmeyi vaat eden teknokratik bir düzen içinde” ona yer açar.

Thiel’in, AI konusunda “regülasyoncu” genelgesi nedeniyle şaka yollu “Çin Komünist Partisi’nin ajanı” olmakla suçladığı Papa Leo da Deccal’in aparatı olur böylece. Düzenleyici devlet aygıtları, ister “iklim değişikliği” korkusuyla olsun, ister AI moratoryumları aracılığıyla, ahir zaman işaretleridir ona göre. 

Zamanında Papa Francis’e AI danışmanlığı da yapan rahip Paolo Benanti, Le Grand Continent’te yazdığı bir makalede Thiel’in Deccal derslerini “teolojik rejim değişikliği” olarak kınamış ve onun dininin Hıristiyanlık değil “sapkınlık” olduğunu savunmuştu. Peki neye karşı sapkınlık? Benanti şaşırtıcı bir açıklıkla yazıyor: “Dolayısıyla Thiel’in tüm bu tutumu, liberal konsensüse karşı uzun soluklu bir sapkınlık eylemi olarak yorumlanabilir: artık modası geçmiş olduğunu düşündüğü sivil bir arada yaşamanın temellerine yönelik bir meydan okuma.” Benanti’ye göre Thiel’in vizyonunu Batı değerlerinin basit bir reddi olarak değil, bu değerlerin rekabet, teknoloji, birey gibi bazı bileşenlerinin “patolojik bir şekilde radikalleşmesi” olarak kavramak gerekiyordu.

Benanti, Thiel’in Fransız antropolog René Girard’dan mülhem “mimetik arzu” ve “mimetik şiddet” kavramını içselleştirdiğini ve kapitalist rekabet fikrinin felaketle sonuçlanacağına inanarak bunu reddedip “benzersiz” icatlarda bulunarak tekelci bir konum elde etmeyi vaaz ettiğini ileri sürüyor. Kârı korumak için rekabeti reddedip tekelci konum elde etmek tek çözümdür.

Trump destekçisi milyarder Thiel’den “Weimar Almanya’sı” göndermesi

Küresel iç savaştan kaçış: Schmitt ve katechon

Yukarıda üçüncü yoldan bahsetmiştik. Tam da bu “apokalipsten kaçış” hevesine oturan bir düşünürü tarihten çekip çıkarmak mümkün.

Thiel’in Nazizmin aşkın hukukçusu Carl Schmitt’ten övgüyle bahsettiğini biliyoruz. Schmitt’in çeşitli vesilelerle öne sürdüğü ve Aziz Pavlus’un Selaniklilere mektubundan aldığı ilhamla kullandığı katechon, Deccal’in ortaya çıkışını engelleyen ve dünyanın sonunu geciktiren bir kişi ya da mekanizmadır. Örneğin Kutsal İttifak’ı kuran Avusturya İmparatoru Franz Joseph bu engele örnektir. Diğer örnek, Çek lider Tomáš Masaryk ile Polonyalı lider Józef Piłsudski’dir: Bu ikili, Ekim Devrimi başarıya ulaşmış, Alman devrimi de hareket halindeyken, Avrupa’yı komünizmin ilerleyişinden kurtarmıştır. Lenin, emperyalist savaşı küresel bir iç savaşa dönüştürme çağrısı yaparak zaten Schmitt’in en korktuğu şeyi tarih sahnesine çıkarmıştır: kardeş kavgası. Çünkü iç savaşta, aynı siyasi entitenin ve aynı hukuki düzenin içinde yer alanlar, birbirlerine karşı topyekûn bir ahlaki üstünlük pozisyonuna geçmiş, biri diğerini yasa dışı ilan etmiştir. Leninist iç savaş çağrısı, Schmitt’in bir başka nefret unsurunu da barındırır: tek dünya devletine doğru giden bir insanlık kavrayışı. Tam da bu korku, Schmitt’in ABD’nin savaşa girmeme ve Avrupa’daki Almanya egemenliğini tanıma umudunu besler; ABD yeni bir katechon olabilirdi. Ama olmadı: ABD savaşa girdi ve SSCB ile gönüllü veya gönülsüz bir antifaşist koalisyona girerek “tek dünya” yönelimini pekiştirdi.

Thiel’in dünya görüşünde de gerek Çin’in dünya sahnesine çıkışı, gerekse ABD içerisinde Çin ile işbirliği yapma heveslilerinin varlığı, katechon beklentisini besliyor. Daha önce değindiğimiz Straussian Moment makalesinde 11 Eylül saldırılarının bir dönüm noktası olduğuna işaret eden Thiel, savaş ideolojisini güzellerken (“savaş tüm şeylerin babasıdır”) Schmitt’çi düşman anlayışına işaret eder ve kendi partikülarizmine destek bulur: “Uzaylıların istilası olmadığı sürece, tüm insanlığı siyasi olarak birleştiren bir dünya devleti asla kurulamaz. Bu, mantıksal olarak imkânsızdır.”

Aydınlanmanın evrensel(ci)liğinin, uluslararası kurumların, demokratik katılımın, parlamenter tartışmaların karşısına istihbarat kurumlarının gizli koordinasyonunu (“Echelon”) koyan Thiel, Palantir’i satabilmek için teolojik bir cila atıyor gibidir adeta. Avusturyalı ilahiyatçı Wolfgang Palaver’in “eşitlik iç savaşı doğurur” tezini hevesle sahiplenir Thiel: farklılık ve düşmanlık dünyanın dengesini sağlar; dayanışmanın olduğu yerde savaş patlak verir. İnsanlığı iç savaşa sürükleyen şey, küreselleşmenin tekdüze düşüncesinin yol açtığı, farklılıkların ortadan kalkmasıydı.

Burada, kapitalist üretim sistemindeki, son 50 yıla yayılan ve 2008 krizinden sonra kronikleşen durgunluk eğilimine tepkinin teo-politik yansımalarını bulmuyor muyuz? Thiel ve hem Silikon Vadisi’ndeki hem de Beyaz Saray’daki dostları, yapay zeka-biyoteknoloji-dijital veri üçgeninde cisimleşen sermaye birikiminin bu durgunluğu aşacak ve ABD’nin ayakları üzerinde tekrar doğrularak Çin ile baş etmesini sağlayacak potansiyele sahip olduğuna inanıyorlar. Jeopolitik mitler de, Schmitt’ten mülhem bir biçimde, ABD’nin Almanya’laştırılmasına hizmet ediyor: “Batı Yarımküre” sevdasının yeni bir Monroe Doktrini ile hortlaması; dünyanın büyük güçler arasındaki etki alanlarına bölünmesi; 19. yüzyıldaki Anglo-Sakson yerleşimcilerin uzun ve kanlı Batıya hücumunun ve “sınır zihniyeti”nin övülmesi; merkezi egemenlik aygıtlarına öfke; finans ve spekülasyon karşısında efsunlanma… Hepsi aynı paketin içinde, çoğunlukla birbirleriyle uyumsuz-çelişkili bir konumlanışta.

Nitekim Thiel, 2011’de yazdığı “Geleceğin Sonu” başlıklı makalede tüm bu çelişkili düşünceler yığınının ilk sinyallerini veriyor. Aşağıdaki alıntının hemen başında, 2008 krizinden sonra gelen “Büyük Resesyon”un sonunun gelmeyecek gibi göründüğünün altını çizerek(4):

“Modern Batı medeniyeti, bilim ve teknolojinin ikiz temelleri üzerinde duruyor. (…)

Çoğumuz bilimi batıl inançtan, teknolojiyi de sihirden ayıramıyor olsak da, derin iktisadi ve mali çukurdan çıkabilmemiz için bilime ve teknolojiye ihtiyacımız var. Kalplerimizde ve zihinlerimizde, umutsuz bir iyimserliğin bizi kurtaramayacağını biliyoruz. İlerleme ne otomatik ne de mekanik bir süreç; o, nadir görülen bir olgu. Nitekim, Batı’nın eşsiz tarihi, binlerce yıldır çoğu insanın doğal olarak acımasız, değişmez ve yoksul bir durumda yaşadığı kuralının istisnasını kanıtlıyor.”

***

İktisadi durgunluk, Batının gerileyişi/çöküşü nosyonu, artık nüfus ile ne yapacağını bilememe, finansal çöküş beklentisi ve savaşın, özellikle de İran savaşının dijital altyapıların kırılganlığını ortaya çıkarması, kıyamet beklentilerini bir kez daha öne çıkarıyor. 

Geçen sene yaptığım yazı dizisinde (1, 2, 3, 4) Silikon Vadisi’nin kıyameti neden çağırdığını ve bu kıyametten kaçış yolları için bulduğu yolları incelemiştim. Şimdi, kapitalizmin miadını doldurduğuna yönelik sağlı sollu tezlerin yeniden yükseldiği bir dönemden geçiyoruz. AI veya Amerikan borçları kaynaklı çöküş senaryolarının yayınlanmadığı bir gün yok. Bu bağlamda bu sefer dünya sistemindeki hizipleri, birbirleriyle ilişkilerini ve kıyamet beklentilerini nasıl karşıladıklarını inceleyeceğiz. Bir sonraki yazıda, yukarıda söz verdiğim üzere, postliberal/MAGA Katolisizmi ile Vatikan arasındaki gizli savaşa değineceğiz.


(1) Mann’ın, 1918’de yazdığı Politik Olmayan Bir Adamın Düşünceleri‘nde savunduğu fikirlerden ne kadar uzak olduğunu fark etmek insanı sarsıyor. I. Dünya Savaşı’nda, ağabeyi Heinrich’in aksine Almanya’yı coşkuyla destekleyen Thomas, ıstırabı ve ulusal hizmeti ön plana çıkardığı bu uzun metninde, Batı’nın “medeniyetine” karşı Almanya’nın “kültürünü” savunuyor, Alman ruhunu demokratikleşmenin karşısına koyuyor, politikadan özgürleşme yolu olarak Wagner-Schopenhauer-Nietzsche çizgisini takip ederek estetiğe methiyeler düzüyordu. Thiel’in 1918’in Mann’ını seveceğine kuşku yok.
(2) Makalenin yazarı Zoë Bernard, Thiel’in şu sözlerine aktarıyor: “Aşkın bir dini inanca sahip olmadığınızda, sonunda sadece etrafınızdaki insanlara bakıp durursunuz. İşte ateist ve liberal dünyamızın sorunu da budur. Bu, sadece kalabalığın çılgınlığıdır.”
Başka tanıklıklar da var: New York Times muhabiri Emma Goldberg, Silikon Vadisi’nde Peter Thiel’e yaklaşmak isteyenlerin bir anda Hıristiyanlık ile “şereflendiğine” işaret ediyor. Michelle Stephens bu kapsamda “ACTS 17 Collective” isimli kâr amacı gütmeyen bir kuruluşa ön ayak olmuş. Geçen sene mayıs ayında San Fransisco’daki ACTS 17 etkinliğinde konuşma yapan Thiel, Hristiyan teolojisinin siyasetine nasıl yön verdiğini ve On Emir’den hangisini en anlamlı bulduğunu anlatmış. “ACTS 17” adı bir kısaltma: Acknowledging Christ in Technology and Society, yani Teknoloji ve Toplumda Mesih’i Tanımak. Ama aynı zamanda, Pavlus’un Atina ve Selanik’i boydan boya dolaşarak İsa’nın mesajını yaydığı İncil bölümüne de atıfta bulunuyor; bu, bugün onun hizmet etmeyi hedeflediği seçkin ve varlıklı kesimi ifade ediyor. İsa’nın mesajının klasik yorumuna (yoksula dostluk) aykırılığı hemen göze çarpıyor. Yeri gelmişken, Thiel’in Protestan olduğunu da geçerken söyleyeyim.
(3) Pallium, Papanın hem kendisinin giydiği hem de düzenli aralıklarla Latin Kiliseleri Piskoposlarına verdiği bir kilise kıyafeti. (y.n.)
(4)
 Thiel makalenin devamında Batı’daki durgunluğun tarihini 1973’e çekiyor. Daha sonra, küreselleşme döneminin vaatleri ile son 40 yılın hakikatleri arasındaki derin uçuruma dikkat çekiyor: Ortalama ücret ile medyan ücret makasının açılması; şirket kârlarının pek de ahım şahım yükselmemesi; küreselleşmenin hayat standardını yükseltirken emeği ve malları ucuzlatması; iktisadi ilerlemenin hiç de bilimsel ve teknolojik gelişmeyi takip etmemesi, vs. Neoliberal vaatler siyasetinin çöküşüne daha sonra tekrar değineceğiz.

Amerika

Díaz-Canel: Küba teslim olmayacak

Yayınlanma

Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel Bermúdez, Barbados bombalaması anmasında yaptığı konuşmada, “Küba teslim olmayacak, Küba satılık değil” dedi.

Küba Komünist Parti Merkez Komitesi Birinci Sekreteri de olan Díaz-Canel, 6 Ekim sabahı Devrim Meydanı’ndaki José Martí Anıtı’nda düzenlenen toplantıyı bir anma etkinliği olarak nitelendirirken, bunun aynı zamanda bir direniş eylemi olduğunu da vurguladı.

Granma’da yer alan habere göre etkinlik, 73 insanın hayatına mal olan Barbados bombalı saldırısının kurbanlarına saygı olarak tertiplendi.

Cubana de Aviación’ın 455 numaralı uçuşu, Barbados’tan Jamaika’ya giden bir Küba uçuşuydu ve uçak 6 Ekim 1976’da düzenlenen bir bombalı saldırı sonucu düşürüldü.

Etkinlikte, Küba’ya yönelik diğer terör saldırılarının kurbanlarının aile üyeleri ve meslektaşlarının yanı sıra ulusal eskrim takımının genç üyeleri, FAR (Devrimci Silahlı Kuvvetler) ve Minint (İçişleri Bakanlığı) mensupları, akademisyenler ve toplumun çeşitli kesimlerinden önde gelen isimlerle bir toplantı düzenledi.

Küba lideri, “Bu, tarihsel hafızayı ön plana çıkardığımız bir buluşma; cezasızlığı kınadığımız bir an ve şu anda içinde bulunduğumuz karmaşık bağlamda inançlarımızı yeniden gözden geçirip pekiştirdiğimiz bir zaman,” dedi.

Díaz-Canel, bu olayın Küba halkına bıraktığı mirası inceleyerek, bunun bir ilham kaynağı olduğunu vurguladı.

Küba liderine göre bu miras, “zorluklar karşısında Devrimi savunmaya devam etmek, imparatorluğun emellerini reddetmek, bu soykırımcı ve terörist politikayı aşmak ve Küba Devrimi’nin kalıcı zaferini pekiştirmeye devam etmek için gereken direnişi ve cesareti güçlendirir.”

6 Ekim 1976’da Cubana de Aviación uçağının havada bombalanmasının ardından halkın yaşadığı “hüzünlü ama destansı” günleri hatırlatan Díaz-Canel, “bu iğrenç eylemin ardından kurbanların ailelerinin yaşadığı deneyimlerin yürek burkan niteliğini” vurguladı.

Küba lideri, “Bunca yıldır kalplerinizde ve zihninizde taşıdığınız o tanıklıklar, o deneyimler ve o yaşam öyküleri gerçekten yürek burkucu,” diye vurguladı.

Ona göre, José Martí Anıtı’nda gerçekleşen bu paylaşım, tüm Küba için, ama özellikle de Kübalı gençler için bir buluşmaydı; “çünkü gerçeklerimiz paylaşılmalı; tekrar tekrar dile getirilmeli. Cevapları bulabilmemiz için bunları yaşadığımız şu ana taşımalıyız.”

Küba lideri şöyle konuştu:

“Fakat gerçek şu ki, saldırıya uğrayanlar yenilgiye uğratılamadı; çünkü ne teslim oldular ne de teslim olacaklar. Savaştılar, savaşıyorlar ve savaşmaya devam edecekler. İşte bu nedenle, bu tarihsel hafızayı ve gerçekleri zihinlerimizde, kalplerimizde ve duygularımızda eksiksiz bir şekilde muhafaza etmenin ve bunları çocuklarımıza, torunlarımıza ve gelecek nesillere aktarmaya, paylaşmaya ve beslemeye devam etmenin önemi budur.”

Kurbanların ailelerine seslenen Díaz-Canel, “Sizin acınız bizim acımızdır; yalnız değilsiniz; anınız bizim anımızdır ve davanız tüm Küba’nın davası olmaya devam etmektedir. Elli yıl önce olduğu gibi aynı kararlılıkla Küba teslim olmaz, Küba satılık değil ve Küba unutmaz,” sözlerini yineledi.

Küba, Barbados saldırısının CIA ve ABD tarafından planlanıp uyguladığını savunuyor.

Okumaya Devam Et

Amerika

Pentagon, Nidal Malik Hasan’ın kurşuna dizilişini canlı yayınlayacak

Yayınlanma

Pentagon, Fort Hood saldırganı Nidal Malik Hasan’ın kurşuna dizilme cezasının canlı olarak yayınlanacağını duyurdu.

Bu açıklama, Savunma Bakanı Pete Hegseth’in infazı “halka açık” olarak nitelendirmesinin ardından geldi.

ABD tarihinde son askeri infaz 65 yılı aşkın süre önce yapılmıştı.

Hasan’ın 2009 yılında askeri üssünde gerçekleştirdiği silahlı saldırıda 13 kişiyi öldürmek ve 32 kişiyi yaralamaktan suçlu bulunmasının ardından, ordu bu hafta idamın 3 Aralık’ta Fort Hood’da gerçekleştirileceğini duyurmuştu.

Hegseth, çarşamba günü muhafazakâr televizyon kanalı Real America’s Voice’a verdiği demeçte, “İnsanların bunu izleyebilmesini ve idamın halka açık olmasını sağlayacağız,” demişti.

Çarşamba günü Hegseth’e, Hasan’ın herhangi bir son istekte bulunup bulunmadığı ya da Trump yönetimiyle temasa geçip geçmediği soruldu. Pentagon şefi, “Umurumda değil. Onu 3 Aralık’ta göreceğiz,” diye yanıt verdi.

Pentagon yetkilileri perşembe günü, infazın canlı olarak yayınlanacağını ve ayrıntıların daha sonra açıklanacağını belirtti.

Hegseth’in infazın halka açık niteliğine ilişkin açıklaması özellikle Tennessee’de Christa Pike’a yapılan başarısız ölümcül enjeksiyon olayının ardından, ABD’de idam cezasının nasıl uygulandığı konusunda yeni soruların ortaya çıkmasına neden oldu.

Uzmanlar, Hasan’ın idama karşı çıkmayı ve sivil mahkemede “habeas corpus” dilekçesi (gözaltının yasallığının incelenmesi için yapılan hukuki talep) sunmayı tercih edebileceğini ve bunun idamın uygulanmasını önemli ölçüde geciktirebileceğini belirtti.

Binbaşı rütbesine sahip bir askeri psikiyatrist olan Hasan, 5 Kasım 2009 tarihinde, askerlerin aşı olmak ve görevlendirme için sağlık raporu almak üzere uzun kuyruklar halinde beklediği bir sağlık binasına girdi.

“Allahu ekber” diye bağıran Hasan lazer nişangahlı bir tabancayla ateş açtı. Ayrıca, otoparka doğru kaçan askerlere de ateş etti.

Hasan, bunun onların Afganistan’a gidip Müslüman kardeşlerini öldürmelerini engellemek için yapılan bir çaba olduğunu söylemişti.

Bir askeri yargıç, 2013’teki duruşması sırasında bunu savunma gerekçesi olarak ileri sürmesini yasakladı.

Güvenlik güçleri tarafından sırtından vurulduktan sonra belden aşağısı felç kalan Hasan şu anda tekerlekli sandalye kullanıyor.

Ordu yaklaşık 90 tanığı mahkemeye çağırdı; fakat Hasan, savunması için tek bir kişiyi bile tanık olarak çağırmadan davayı sonlandırdı ve kapanış konuşması yapmadı.

Yine de duruşma sırasında gazetecilere sızdırdığı belgelerde, idam edilirse “hala şehit olabileceğini” askeri ruh sağlığı uzmanlarına söylediği ortaya çıktı.

Yale Hukuk Fakültesi’nde askeri hukuk uzmanı olarak görev yapan misafir öğretim üyesi Eugene R. Fidell, “Açıkçası bu süreç mevcut yönetimin görev süresini aşabilir ve bir sonraki yönetimin idamlara karşı aynı eğilime sahip olup olmayacağını kim bilebilir?” dedi.

Fordham Üniversitesi’nde ölüm cezası uzmanı ve hukuk profesörü olan Deborah Denno, bir idamın canlı yayınlanmasının süreci “çok daha şeffaf” hale getirebileceğini ve kamuoyunu ölüm cezasının tüm boyutları hakkında bilgilendirebileceğini söyledi.

Denno, Pike’ın başarısızlıkla sonuçlanan idamının, suçlu sanıkların işledikleri suçlar nedeniyle idam edilme şekliyle ilgili yeni sorular gündeme getirdiği bir dönemde bu faydaların yararlı olacağını belirtti.

Denno, “Bunun iyi bir fikir olabileceğini düşünüyorum, çünkü şeffaflık sağlanacak ve halk bu olayın gerçekleştiğinin tam olarak farkında olacak,” dedi.

Villanova Hukuk Fakültesi profesörü ve Ulusal Askeri Adalet Enstitüsü başkan yardımcısı Brenner Fissell, birçok eyaletin ilaç temininde ya da infazlara katılmaya istekli tıp uzmanları bulmada yaşadığı zorluklar nedeniyle ölümcül enjeksiyonları uygulamakta zorlandığını, bu nedenle ateş mangalarının “daha az insanlık dışı” bir alternatif olarak görülmeye başlandığını belirtti.

Hasan’ın idamını onaylayan Trump, daha önce İran’daki halka açık infazları eleştirmiş ve zaman zaman İran hükümeti tarafından protestocuların öldürülme olasılığını, 28 Şubat’ta İran’a saldırma yönündeki nihai kararından önce askeri harekât için olası bir gerekçe olarak kullanmıştı.

Trump, 14 Ocak’ta gazetecilere, “İran’daki cinayetlerin durduğu söylendi. Duruyor ve idam planı yok,” demişti.

İran savaşını başlatmasından sadece birkaç gün önce yaptığı Birliğin Durumu konuşmasında Trump, “Ciddi şiddet tehdidiyle, onların birçoğunu asmalarını engelledik” diye tekrarlamıştı.

Okumaya Devam Et

Amerika

Thiel, Papa ve Obama’yı “felaket tellallığı” ile suçladı

Yayınlanma

Peter Thiel, eski Başkan Barack Obama ve Papa XIV. Leo’nun, sırf “kendi popülerliklerini artırmak” amacıyla yapay zeka konusunda halkın korkularını körüklediklerini savundu.

POLITICO’nun elde ettiği yeni “Deccal” derslerinde Thiel, teknolojinin ilerlemesini durdurduğunu ve regülasyona dayalı bir “tek dünya hükümeti”ni savunduğunu düşündüğü Deccal hakkında uyarıda bulunurken bu iki lideri özellikle hedef aldı.

Thiel’in Nashville’de yaptığı konuşmada, “Birçok kişi, yapay zekanın siyasi açıdan popüler olmadığını biliyor ve bunu kendi popülerliklerini artırmak için kullanmak istiyor” dediği bildirildi.

Thiel şöyle devam etti:

“Hem Obama hem de papa bu kategoriye giriyor. Obama, Demokratların hiçbir fikri olmadığını biliyor; fakat en azından yapay zekaya karşı çıkabilirler.”

Obama, geçtiğimiz günlerde Demokratlara yapay zekanın düzenlenmesine yönelik kapsamlı bir yaklaşım geliştirme çağrısında bulunmuştu.

Thiel, Leo’nun yapay zeka konusundaki ilk genelgesine (“Magnifica Humanitas”) atıfta bulunarak, “Kilisenin çocuklara yönelik cinsel istismar skandallarından dikkati başka yöne çekmek için siyasi açıdan popüler bir konuya ihtiyacı vardı ve bunu yapay zekada buldu,” dedi.

Kıyamete beş kala – 1: Thiel, Deccal’i arıyor

Papa konusunda tam olarak şunları söyledi:

“Yapay zeka, geç moderniteye en büyük tehdidi. Papa bunun farkında. İşte bu yüzden ilk genelgesini yazdı… Kilisenin çocuk cinsel istismarı skandallarından dikkatleri başka yöne çekmek için siyasi açıdan popüler bir konuya ihtiyacı vardı ve bunu yapay zekada buldu.”

Son aylarda Papa Leo, yapay zekaya karşı saldırıya geçti. Katolik dünyasının lideri, kısa süre önce bu teknolojinin insanlığı tehlikeye atabilecek bir “makineler cenneti” yaratabileceğini söyledi.

Thiel’in Katolik Kilisesi ile ilişkisi oldukça sorunlu. Bu bahar, büyük ölçüde Thiel’in daha önce verdiği “Deccal” konulu konferanslara tepki olarak, Vatikan danışmanı Rahip Paolo Benanti, “Amerikan Sapkınlığı: Peter Thiel’i Yakmalı mıyız?” başlıklı bir makale kaleme almıştı.

Derslerde Thiel, tanıdık teknoloji tartışmalarını dini terimlerle ele aldı.

Örneğin Matta 24:24’e atıfta bulunan yatırımcı şunları aktardı:

“Çünkü sahte mesihler ve sahte peygamberler ortaya çıkacak ve büyük mucizeler ve harikalar gösterecekler; mümkünse, seçilmişleri bile aldatmak için.”

Bu ayetle ilgili olarak Nashville’de şu soruyu sordu: “Peki ya Deccal’ın psikolojisi ne olacak? Kendisini Mesih olarak görüyor olabilir mi?”

Nashville’deki konferanslarında ayrıca, 2. Selanikliler mektubunda geçen ve Deccal’in gelişini ve iktidara yükselişini engelleyen “Katechon” fikrini de derinlemesine ele aldı.

Tarih boyunca Katechon rolünü kısa süreliğine üstlenmiş olabilecek kişiler arasında Şarlman ve Klemens von Metternich de dahildi.

Thiel, “Eğer anti-komünizm, komünist tek dünya devleti kurmaya çalışan komünistleri engelleyen Katechon ise, o zaman neoliberalizm, komünistlerin kalmadığı bir dünyada anti-komünizmdir,” dedi.

Thiel, hem San Francisco’da hem de Nashville’de ilk konferansının önemli bir bölümünü “efektif altruizm”i ele alarak geçirdi.

Kıyamete beş kala – 2: Kiliseler savaşı

Bu ideoloji, insanların her zaman türün varoluşsal riskini en aza indirgemek ve uzun vadeli olumlu etkileri en üst düzeye çıkarmak için hareket etmesi gerektiği kavramına dayanıyor.

Pek çok etkili altruist ve bu akıma yakın grup San Francisco’da bulunuyor ve yapay zeka araştırmaları üzerinde çalışıyor.

Nashville’de ise Thiel, bu kişilerin fikirlerini eleştirdi. Bu durum, son zamanlardaki yapay zeka güvenliği tartışmalarının büyük bir kısmını onların domine ettiği gerçeğini yansıtıyor ve Thiel’in bu grubun etkisini artırmasından endişe duyduğunu gösteriyor.

Thiel şunları söyledi:

“[Efektif altruistlerin] stratejisinin işe yaramasının nedenlerinden biri, elbette, kıyametin geri alınmasının imkansız olması. Elinizde sadece tek bir gezegen var. Bu konuda Greta [Thunberg] bile haklıydı. … Dolayısıyla riskleri öylece göz ardı edemezsiniz. Ama şunu da ciddiye almak gerekir ki, tüm tehlikeli bilimsel çalışmaları durdurma gücüne sahip, neredeyse totaliter bir tek dünya hükümeti kurduğunuzda, bunu ortadan kaldırmak da kolay olmayacaktır… İnsanlık tarihinde, bu küresel hapishane müdürünün gücünden kendi isteğiyle vazgeçeceğini gösteren hiçbir örnek yok. Efektif altruist ideoloji, yapay zeka üzerine çalışan insanların önemli bir kısmının beynini yıkamıştır.”

Thiel’in 28 Eylül’de ve Pazartesi günü verdiği konferanslarda dile getirdiği yorumlar, bu muhafazakâr teknoloji milyarderinin zaman içinde değişen siyasi öncelikleri hakkında nadir bir bakış açısı sunuyor.

Thiel’in regülasyonlara karşı tutumu yeni değil. Bu görüş, Silikon Vadisi’ndeki risk sermayedarları arasında yaygın olarak paylaşılıyor.

Thiel, “Deccal dersleri”ne Roma’da devam ediyor

Thiel’in muhafazakâr teknoloji sektöründeki arkadaşlarından farkı, siyasi anlaşmazlıkları dini terimlerle ele alma kararı alırken, aynı zamanda Katolik Kilisesi’nin liderine de saldırması.

Bu değişim, siyaset dünyasında bir etki yaratabilir. Thiel, Başkan Donald Trump’ın ilk destekçilerinden biriydi ve Başkan Yardımcısı JD Vance’in risk sermayesi dünyasından siyasete girişinde önemli bir finansal destekçiydi.

POLITICO, Thiel’in kiliseye yönelik saldırılarının, Katolikliğe bağlanan Vance için işleri zorlaştırabileceğine dikkat çekti.

2028 başkanlık seçimleri için pozisyon almaya çalışan Demokratlar, Vance’i milyarder yatırımcıyla olan bağları nedeniyle şimdiden hedef almaya başladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English