Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Körfez’in odak noktası neden doğuya kayıyor?

Yayınlanma

Petrol zengini Körfez ülkeleri çok kutuplu dünyada sağlam bir yer edinebilmek ve çıkarlarını koruyabilmek için ilişkilerini çeşitlendiriyor. Aşağıda okuyacağınız makale, ABD’nin tüm baskısına rağmen Çin başta olmak üzere Asya’daki ilişkilerini geliştiren Körfez’in iki önemli gücü Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin neden ABD’nin “rotasından çıktığı” ve geleceğini büyük oradan doğuda aradığı ile ilgili önemli veriler sunuyor. Makaleye katkı sunan uzmanlar çizilen bu yeni rotanın geri dönüşü olmadığı görüşünde. Çünkü Körfez ülkeleri için Asya tercih değil zorunluluk:

 ***

‘Herkesle köprü kurmak’: Suudi Arabistan ve BAE güç için nasıl konumlanıyor?

Andrew England 

Dünyanın dört bir yanından onlarca üst düzey güvenlik yetkilisi bu ay Ukrayna konulu konferansa katılmak üzere Suudi Arabistan’a indiğinde Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın ana görevi tamamlanmıştı.

Haziran ayında Kopenhag’da düzenlenen benzer ancak daha küçük çaplı toplantıda Fransa; Avrupa dışında düzenlenmesi halinde Çin de dahil küresel güney olarak adlandırılan bazı ülkelerin daha rahat katılacakları düşüncesiyle Riyad’dan bir devam toplantısı düzenlenmesine yardımcı olmasını istemişti.

Diplomatlara göre Prens Muhammed, Pekin’i temsilci göndermeye ikna için bizzat araya girerek bu görevi layıkıyla yerine getirdi. Cidde’deki toplantıya, aralarında Rusya’nın Ukrayna savaşında taraf tutmaları için Batı’nın baskısına direnenlerin de bulunduğu 42 ülkeden yetkililer katıldı.

Görüşmeler sona erdiğinde, Çin’in gelecekteki görüşmelere katılmaya istekli olabileceğini ima etmesinin ötesinde çok az gelişme vardı. Ancak Prens Muhammed için iki günlük toplantı şüphesiz bir başarıydı. Bu toplantı, krallığını etkisi doğudan batıya uzanan, yükselen bir güç olarak tasarlayan genç Suudi kraliyetine, dünya görüşünü yansıtmak için mükemmel bir sahne sundu.

Bu, kutuplaşan ve değişen küresel dinamikler çağında kendi rotalarını çizmeye kararlı, petrol zengini Körfez ülkelerinin geçen yıl enerji fiyatlarındaki yükselişin ardından petrodolar gelirleriyle canlanan yüce hırslarını ve yükselen özgüvenlerini yansıtıyor.

Ön planda Körfez’in iki güç merkezi var: Dünyanın en büyük petrol ihracatçısı Suudi Arabistan ve bölgenin baskın ticaret merkezi Birleşik Arap Emirlikleri, her ikisinin de odak noktası giderek doğuya kayıyor.

Diğerleri değişen küresel akımlara risk merceğinden bakarken, Riyad ve Abu Dabi, Batı ile geleneksel ilişkilerine karşı stratejik olarak korunmak için mali güçlerini ve bol petrol kaynaklarını kullanarak fırsatları görüyor.

Her iki Körfez ülkesin ortak noktası, ABD’nin “bizimle ya da bize karşı” şeklindeki dayatmasını artık kabul etmek istemeyen, kendine güvenen, iddialı liderlere sahip olması.

BAE lideri Şeyh Muhammed bin Zayid en-Nahyan yıllardır küçük devletinin askeri yeteneklerini ve finansal gücünü kullanarak ağırlığının üzerinde bir performans sergilemesini sağladı. Aynı şekilde Prens Muhammed de ülkesini kalkındırmak için görkemli planlar peşinde yüz milyarlarca dolar harcamakta gecikmedi ve ülkesinin ekonomik ve diplomatik olarak en büyük G20 gücü olarak tanınmasını istiyor.

Müttefik ama aynı zamanda ekonomik alanda her geçen gün daha fazla rekabet eden Riyad ve Abu Dabi, tüm dünya ile sözde dost olarak kendi öz çıkarlarını gözetmeye daha geniş ağlar aracılığıyla uluslararası sahnede konumlarını yükseltmeye kararlı.

Kısmen değişen ticaret modellerinden kaynaklanan ama aynı zamanda jeopolitiğin bir sonucu olan bu durum, Körfez’de uzun süredir baskın dış güç olan ABD ile ilişkilerin değişmesi ve başta Çin ve Hindistan olmak üzere Asyalı güçlerle ilişkilerin derinleşmesi şeklinde kendini gösteriyor.

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nde bölgesel güvenlik direktörü olan Emile Hokayem, “Suudi Arabistan ve BAE değişen dünya düzeninde riskten çok fırsat görüyor ve ortaya çıkan çok kutuplu dünyanın kutupları olmak için gerekli politika ve araçlara sahip olduklarını düşünüyorlar” diyor: “Oldukça oportünist, esnek ve karşılıklı çıkara dayalı bir yaklaşımları var. Onlardan tam bir uyum beklenebileceği zamanlar geride kaldı.”

Yeni köprüler inşa etmek

Körfez’deki değişim en görünür şekilde ticaretten kaynaklanıyor. Bölgenin en büyük ticaret ortağı olan Çin, Hindistan ve Japonya Körfez ham petrolünün başlıca alıcıları haline gelirken, Kuzey Amerika’daki kaya gazındaki hızlı artışın ardından ABD’nin bölgeden petrol ithalatı son 15 yılda azaldı.

Ancak Asyalı güçlerle olan ilişkiler petrolün çok ötesine geçmiş durumda; Körfez ülkeleri yerel kalkınma planlarını desteklemek ve petrole bağımlı ekonomilerini çeşitlendirmek için yapay zekâ, enerji, lojistik ve yaşam bilimleri alanlarında yeni teknolojilere susamış durumda.

Üst düzey bir Emirlik yetkilisi “Köklü pazarlarla bağlarımız sarsılmaz” diyor. Ancak “aynı zamanda, makro anlamda, önümüzdeki 10, 20 yıla bakarsak yeni büyüme nereden gelecek? Büyük Asya pazarlarından, bir kısmı Güney Amerika’dan ve potansiyel olarak bazı Afrika pazarlarından.”

Her iki Körfez ülkesi de Çin ile “kapsamlı stratejik” ortaklıklar kurdu. Prens Muhammed, aralık ayında bir dizi Arap zirvesi kapsamında Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’i Cidde’de ağırladığında toplantıların Pekin ile ilişkilerde “yeni bir tarihi dönem” başlattığını söyledi ve krallığın “uluslararası istikrara hizmet amacıyla iş birliğini geliştirmek” için çalıştığını ekledi.

FT’ye konuşan Çinli bir yetkili, Pekin’in Körfez’le ilişkilerinin “gelişmekte olan dünya ve Kuşak ve Yol Girişimi katılımcıları için bir model olduğunu” söyledi. Enerji, altyapı, finans ve teknoloji alanlarında derinleşen iş birliğini anlatan yetkili, Körfez ve Çin’in “Orta Doğu’da egemenlik haklarına saygı duyan ve belirli güçlerin hegemonyasına direnen daha adil çok taraflı düzen kurulmasına yardımcı olabileceğini” söyledi.

Körfez ülkelerinin odaklandığı tek ülke Çin değil. Devlet yatırım fonlarının 1,3 trilyon dolardan fazlasını yönettiği BAE, son 18 ayda aralarında Hindistan ve Endonezya’nın da bulunduğu altı ülkeyle serbest ticaret anlaşması imzaladı.

Hindistan Başbakanı Narendra Modi Temmuz ayında BAE’yi ziyaret ettiğinde – sekiz yıl içinde Körfez ülkesine yaptığı beşinci ziyaret – 850 milyar dolarlı yöneten Abu Dabi Yatırım Kurulu’nun (ADIA) önümüzdeki “birkaç ay” içinde Gujarat’ta bir ofis açacağını duyurdu. ADIA’nın yurtdışındaki tek ofisi Hong Kong’da bulunuyor.

İki Körfez ülkesi aynı zamanda Çin, Hindistan, Brezilya, Rusya ve Güney Afrika’yı kapsayan BRICS’e katılmayı hedefliyor. Körfez yetkilileri, küresel ticaret kalıpları göz önüne alındığında bunun mantıklı bir hareket olduğunu ve aynı zamanda kendilerine önemli- ve hoşgörülü- bir diplomatik ağda söz hakkı verdiğine dikkat çekiyor.

Şeyh en-Nahyan’ın danışmanı Enver Gargaş, BAE’nin daha geniş hedefleri hakkında konuşurken “Her ülke önemli olmak ister, masada bir koltuğa sahip olmak ister” diyor: “Herkesle köprüler kurmak istiyoruz.”

Bu eğilim ABD’nin geleneksel Arap müttefikleriyle ilişkilerini karmaşıklaştırdı ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından görüş ayrılıkları daha belirgin hale geldi.

ABD’li eski diplomat Jeffrey Feltman, Türkiye ve Brezilya gibi “ABD ve Çin arasında seçim yapmak zorunda kalmak istemiyorlar, Ukrayna savaşında bir taraf seçmek zorunda kalmak istemiyorlar” diyor. “Aslında seçim yapmamanın bazı faydaları var, tıpkı ABD’nin Soğuk Savaş sırasında Çin ve Sovyetler Birliği’ni birbirine karşı koz olarak kullanabilme avantajı gibi.”

Ukrayna savaşının başlangıcında BAE, Amerikan politikalarına yönelik olağanüstü hayal kırıklığının ifadesi olarak, ABD’nin sunduğu Moskova’yı kınamak tasarısına Çin ve Hindistan ile birlikte çekimser oy kullanarak Biden yönetimini rahatsız etti.

Hem Abu Dabi hem de Riyad, OPEC+ aracılığıyla petrol konusunda iş birliği yaptıkları ve Orta Doğu’da önemli bir oyuncu -ve potansiyel bir oyun bozucu- olarak gördükleri Vladimir Putin’le aralarına mesafe koymaları için Batı’nın ikna çabalarını sonuçsuz bıraktı.

Modi’nin Abu Dabi ziyaretinden bir ay önce Şeyh Muhammed en-Nahyan’ın Rusya Devlet Başkanına Moskova ile ilişkilerini geliştirmek istediğini söylüyordu.

Danışmanı Gargaş’ın “hesaplanmış bir risk” olarak tanımladığı St Petersburg Uluslararası Ekonomik Forumu’na katılan birkaç küresel liderden biriydi. BAE de Suudi Arabistan gibi kendisini Moskova ile Batı arasında arabulucu olarak sunuyor. “Pek çok insan bu seyahati yaptığı için onu eleştirecektir” diye ekliyor: “Ama Şeyh Muhammed ‘Her şekilde yardım etmek için buradayım’ diyordu.”

ABD ve onlar

Körfez, on yıllar boyunca ABD’nin yörüngesindeydi ve ilişkiler, Arap petrol üreticilerinin istikrarlı küresel enerji arzını sağlarken Washington’un güvenlik garantörü olacağı yazılı olmayan anlaşmaya dayanıyordu. Bir zamanlar komünizmin katı bir muhalifi olan Suudi Arabistan, Çin’i ancak 1990’da tanıdı.

Özellikle BAE, 1991 Körfez Savaşı’ndan bu yana, Irak’ın 2003 işgali hariç, ABD liderliğindeki her askeri koalisyonda yer alarak, Washington’un tartışmasız en yakın Arap müttefiki olarak aktif bir rol üstlendi. Hem Suudi Arabistan hem de BAE, Amerikan askeri donanımına on milyarlarca dolar harcarken, petrodolar fazlalarının çoğunu ABD varlıklarına yatırdı.

Ancak dönemin Başkanı Barack Obama’nın 2011 Arap ayaklanmalarının ardından Suudi Arabistan ve BAE’nin çıkarlarını göz ardı ettiği algısının oluşmasından sonra ilişkiler giderek daha kırılgan bir hal aldı. Obama’nın 2015’te rakipleri İran’la nükleer anlaşma imzalama kararıyla ilişkiler daha da gerildi.

Donald Trump’ın Beyaz Saray’a girip ticari ilişkilerin peşine düşmesi, otokratik Körfez’deki hak ihlallerine hiç aldırış etmemesi ve nükleer anlaşmadan vazgeçmesinin ardından hava düzeldi.

Ancak Arap yetkililer, Körfez’deki tankerlere ve Suudi petrol altyapısına yapılan ve İran’ın sorumlu tutulduğu saldırılara zayıf tepkiler verdiğini düşündükleri Trump’ın öngörülemezliğine karşı temkinli olmaya başladılar.

Halefi Joe Biden’ın Prens Muhammed’den uzak durma ve krallıktaki ihlalleri, özellikle de 2018’de Cemal Kaşıkçı’nın Suudi ajanlar tarafından öldürülmesini kınama kararı, Riyad ile ilişkileri rekor seviyede diplere itti.

Geçen yıl İran’a bağlı Yemenli isyancıların Abu Dabi’ye yönelik füze ve insansız hava aracı saldırılarına Washington’un verdiği durgun yanıt, 2017’den beri ABD’yi ziyaret etmeyen Şeyh Muhammed’i çileden çıkardı ve geleneksel olarak ABD-Körfez ittifakının temelini oluşturan kişisel ilişkilerin yokluğunu ortaya çıkardı.

O zamandan beri gerginlikler azaldı ama sürtüşme noktaları yerinde duruyor. Mayıs ayında BAE, İran güçlerinin Körfez’de iki tankere el koymasından sonra angajman kurallarıyla ilgili hayal kırıklıkları nedeniyle ABD liderliğindeki bir deniz görev gücünden çekildi.

Yine de tüm sınamalara rağmen tüm taraflar birbirlerine ihtiyaç duyduklarını kabul ediyor. Biden yönetimi Suudi Arabistan’ın insan hakları sicilinden duyduğu rahatsızlığı bir kenara bırakarak enerji istikrarı, bölgesel politikalar ve Ukrayna savaşı gibi konularda Riyad’la temas kurdu ve bu temaslar Başkan’ın geçen yıl Cidde’ye yaptığı soğuk bir ziyaretle doruğa ulaştı. Washington BAE’nin deniz görev gücüne katılımını askıya almasından sonra Körfez’e ek savaş gemileri ve savaş uçakları göndererek Abu Dabi’ye bölgenin güvenliğine olan bağlılığı konusunda güvence verdi.

Suudi ve Birleşik Arap Emirlikleri yetkilileri de temel savunma ihtiyaçları için ABD’ye bağımlı oldukları konusunda hiçbir yanılsamaya kapılmıyor. Aslında talepleri daha az değil daha fazla: Hem Riyad hem de Abu Dabi Washington’u daha kurumsal güvenlik ortaklıklarını kabul etmeye zorluyor.

BAE ile yapılan görüşmeler, geçen yılki Abu Dabi saldırılarının ardından hız kazandı. ABD’nin Suudi Arabistan ile yaptığı görüşmeler, krallığı İsrail ile ilişkileri normalleştirmeye ikna çabalarının bir parçası ve başarılı olması halinde, Washington tarafından Riyad’ın Pekin’le ilişkisinin askeri iş birliği ve teknoloji transferi gibi unsurlarını engellemek için kullanılabilir.

Ancak kraliyet sarayına yakın Suudi yorumcu Ali Şihabi, ABD’nin krallıkla güvenlik ittifakını kabul etmesi halinde “ayarlamalar” yapılabileceğini, ancak Riyad’ın Çin’le ilişkileri zayıflatmaya yönelik baskılara direneceğini söylüyor.

“Geri dönüş yok. Suudi Arabistan küresel güneyle, Rusya’yla ya da Çin’le kurduğu köprülerden vazgeçmeyecektir çünkü bunlar Suudi ekonomisinin işleyişi ve krallığın uzun vadeli pazar ihtiyaçları için vazgeçilmezdir” diyor: “Suudi liderliği çok daha bağımsız düşünüyor; 10 yıl önce Amerikan taleplerine içgüdüsel olarak daha saygılı bir nesil vardı.”

Ukrayna’daki savaş Körfez’e ABD’nin kendini bir davaya adadığında neler yapabileceğini gösterdi. Ancak Emirlikler ve Suudilerin endişelerinin temelinde yatan soru Washington’un hedeflerine ne kadar bağlı olduğu.

Gargaş, “Amerika’nın ekonomik, askeri ya da siyasi gücünün bugün ya da önümüzdeki 10 yıl içinde, son 10 yılda olduğundan daha az olacağını düşünmüyorum” diyor: “Benim anlamaya çalıştığım şey, bölgeye ve BAE’ye olan bağlılığının ne olacağı.”

‘Hassas bir oyun’

Körfez’i ABD’ye bağlayan sadece Amerikan askeri donanımı değil.

Körfez ülkeleri para birimlerini dolara sabitliyor ve ABD’yi kilit pazar olarak görmeye devam ediyor. Abu Dabi’nin yatırım fonu servetinin yüzde 40’ından fazlası ABD’de bulunuyor. Suudi Arabistan’ın 650 milyar dolarlık Kamu Yatırım Fonu’nun yüksek profilli yatırımlarının çoğu, Uber ve elektronik araç üreticisi Lucid’deki hisseler de dahil Amerikan varlıklarına yapıldı.

Yetkililer, Körfez’in devlet fonlarının ABD’de yatırım yapmanın, daha az liberalleşmiş Asya piyasalarına kıyasla çok daha kolay olduğunu, özellikle de hedeflerine ulaşmak için gereken ölçekte yatırım yapmanın çok daha kolay olduğunu belirtiyorlar. Ayrıca Körfez’in yararlanmak istediği son teknoloji ürünlerinin çoğunun Amerikan şirketleri tarafından geliştirildiği de kabul ediliyor.

Yine de Körfez’in Asya ile ticareti sadece tek bir yöne doğru ilerliyor ve bölgedeki egemen fonlar Asya pazarlarına olan ilgilerini artırıyor.

Londra merkezli Asia House tarafından hazırlanan bir rapora göre, 2021 yılında Suudi Arabistan’ın Çin ile olan 81,7 milyar dolarlık toplam ticareti Riyad’ın ABD, İngiltere ve Avro Bölgesi ile olan ticaretinin toplamını kısa bir süre için aştı.

Geçen yıl yayınlanan raporda, BAE’nin de benzer bir yol izlemesinin beklendiği, Körfez ülkelerinin Çin ile ABD, İngiltere ve Avro Bölgesi ile ticareti arasındaki farkın 2010’daki 28 milyar dolara kıyasla birkaç milyar dolara ineceği belirtilmişti.

Dünya fosil yakıtlardan uzaklaştıkça, Körfez ülkeleri son petrol varillerini satın alanların Çin ve Hindistan olacağını biliyor.

Çin, ABD’nin Orta Doğu’daki güvenlik rolüne meydan okumaya ya da onu yerinden etmeye çalışmadı, ancak geleneksel ticari ortaklıkların ötesine geçmek istediğine dair ipuçları var. Mart ayında ezeli rakipler Suudi Arabistan ve İran’ın ilişkilerini düzeltmeleri için bir anlaşmaya aracılık etmesindeki başarısı pek çok kişi tarafından Pekin’in bölgede daha siyasi bir rol üstlenmeye istekli olduğunun bir işareti olarak yorumlandı.

Ancak Körfez yetkilileri, iki küresel güç ekonomilerini “ayrıştırmayı” hedeflerken ABD-Çin rekabetinin çapraz ateşine yakalanma tehlikesinin de farkında.

Bir BAE yetkilisi, 1980’lerdeki video kaset savaşına atıfta bulunarak, “Bu risk [Washington’daki] tüm bu ayrışma hareketinde var çünkü iki rakip teknolojiye bakarsak, dünya aniden VHS ve Betamax’a dönüşüyor” diyor.

Yine de Körfez ülkeleri Pekin’le ilişkilerini derinleştirerek ve 5G telekomünikasyon ağları gibi Çin teknolojilerinden faydalanarak Washington’u kızdırmaya hazır görünüyor. İki yıl önce BAE, ABD’nin Çin’in Abu Dabi limanında bir askeri üs inşa ettiğine dair şüphelerini gidermek zorunda kaldı.

Çin devlet medyasına göre BAE bu ay Çin ile ilk ortak hava tatbikatını gerçekleştiriyor. Suudi Arabistan’ın Kasım ayındaki Zhuhai Havacılık Fuarı’nın ardından Çin’den 4 milyar dolarlık silah satın aldığı da bildirildi ki bu rakam daha önceki Suudi-Çin silah anlaşmalarından çok daha büyük.

Analistler, Riyad ve Abu Dabi’nin ABD’ye verdiği mesajın, “Önce size geleceğiz, ama satmazsanız başka bir yere gideceğiz” olduğunu söylüyor. Körfez ülkelerinin bir ülkeyi diğerine karşı kullanmaktan çekinmediğini de ekliyorlar. Ancak bu hassas bir denge.

Hokayem, “Onlar için temel stratejik ikilem, güvenliklerinin Batı’da, enerji politikalarının Rusya’da ve refahlarının giderek Çin ve Asya’nın geri kalanında olması” diyor.

“Bu karmaşık ilişkileri yönetmek için dikkatli adımlar atmak ve sürekli angajman içinde olmak gerekiyor. Siyasi, ekonomik ve jeoekonomik açıdan tüm bu başkentlere büyük yatırımlar yapmak zorundalar. Bu hassas bir oyun.”

Ortadoğu

ABD ve İsrail, ara seçimlerin ardından İran’ı vurmayı planlıyor

Yayınlanma

New York Times gazetesinin haberine göre ABD ve İsrail savunma bakanlıkları, İran’daki nükleer tesisleri, enerji altyapısını ve cephanelikleri hedef alan yeni bir askeri harekat planı hazırladı. Kongre ara seçimlerinin ardından başlatılması gündemde olan operasyon için ABD üç uçak gemisi dahil geniş bir askeri gücü bölgeye sevk ediyor.

ABD ve İsrail savunma bakanlıkları, İran’a yönelik yeni bir saldırı planı hazırladı. Planlanan harekatın ABD’de 3 Kasım’da yapılacak Kongre ara seçimlerinin ardından başlaması gündemde yer alıyor.

The New York Times gazetesinin kaynaklara dayandırdığı habere göre, hazırlıkları yapılan plan kısa süreli ancak yoğun bir operasyonu öngörüyor.

Askeri birimlerin tatbikatlarını artırdığı bu süreçte, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth olası saldırı senaryolarını İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile ele aldı.

Hedef listesinde İran’ın nükleer tesisleri, enerji altyapısı ile füze ve insansız hava aracı cephanelikleri var.

Gazeteye konuşan bazı yetkililer, yeni saldırı dalgasının İran ekonomisine ağır zarar verebileceğini ve Tahran yönetimini taviz vermeye zorlayabileceğini öne sürüyor.

Buna karşılık bazı kaynaklar, çatışmaların yeniden başlamasının şubat ile nisan ayları arasındaki önceki harekattan daha başarılı olacağından şüphe duyuyor.

Söz konusu önceki harekat, enerji fiyatlarının yükselmesine ve ABD’nin önleme füzeleri stoklarının tükenmesine yol açmıştı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın bu operasyonu onaylayıp onaylamayacağı henüz netlik kazanmadı.

Planların seyrinde İsrail’deki iç siyasi durumun da etkili olabileceği değerlendiriliyor; zira ülkede genel seçimler 27 Ekim’de yapılacak.

Gazeteye görüş veren bazı uzmanlar, Netanyahu’nun savaş tehdidini ulusal birlik hükümeti kurmak amacıyla kullanabileceğini savunurken, diğerleri muhalefetin başbakana yönelik güvensizliğine dikkat çekiyor.

Washington bölgesel yayılmadan çekiniyor

Washington yönetimi, çatışmaların bölge geneline yayılma ihtimalinden de endişe duyuyor. ABD Dışişleri Bakanlığı, İran destekli Husilerin saldırıları nedeniyle Çarşamba günü Suudi Arabistan’daki zorunlu olmayan kamu personelinin ve ailelerinin ülkeden ayrılması talimatını verdi.

Üç uçak gemisi, savaş uçakları ve özel kuvvet birliklerini kapsayan ABD askeri gücünün kasım ayı başına kadar bölgeye tamamen konuşlandırılması planlanıyor.

Masadaki hedefler arasında “Pickaxe” adlı yer altı nükleer tesisi de yer alıyor. Trump bu tesise karşı “tüm bombaların anası” olarak bilinen yüksek tahrip gücüne sahip GBU-43/B bombasının kullanılabileceğini dile getirdi; ancak uzmanlar bu mühimmatın yerin derinliklerindeki kompleksi imha edebileceğinden şüphe ediyor.

Tahran yönetimi ise gerilimin olası tırmanışına karşı kendi hazırlıklarını yürütüyor ve hedef listesini genişletme tehdidinde bulunuyor. İran’ın olası karşı saldırılarında gemiler ve enerji altyapısının yanı sıra veri merkezleri ile deniz altı internet kablolarının da hedef alınabileceği belirtiliyor.

İranlı müzakerecinin danışmanı Mehdi Muhammedi, ABD’nin yeni harekatı 72 saat içinde bitirme hesabını “hayal” olarak nitelendirdi. Muhammedi, Tahran’ın vereceği yanıtın daha şiddetli ve beklenmedik olacağını kaydetti.

Financial Times ise daha önce İsrail’in 10 Ekim için planladığı İran operasyonunun, ABD Başkanı’nın Kongre ara seçimleri öncesinde geniş çaplı çatışmalara dönmek istememesi nedeniyle iptal edildiğini aktarmıştı.

Habere göre ordu, Netanyahu’nun talimatıyla nükleer tesislere, İran yönetimine, elektrik santrallerine ve sivil altyapıya yönelik çok günlük bir saldırı hazırlamıştı. Bu harekatın şubatta başlayan operasyondan daha yoğun olması tasarlanmıştı.

Washington yönetimi Tahran’dan Hürmüz Boğazı ve nükleer program konularında bir anlaşma koparmayı hedefliyor.

Financial Times‘a konuşan bir kaynak, “Ya bir anlaşma olacak ya da bir saldırı” diyerek önümüzdeki haftalarda operasyonun başlayabileceğini ifade etti.

Aynı gazeteye konuşan bir başka yetkili, İsrail’in hazırlıklarının müzakerelerde İran üzerinde baskı kurma amacı taşıyabileceğini dile getirdi.

Axios da Pentagon’un saldırıların yeniden başlatılması için hazırlık emri verdiğini, ancak belgede belirli bir tarihin yer almadığını ve Trump’ın nihai kararı henüz vermediğini bildirmişti.

ABD ve İsrail, İran’a karşı operasyonu 28 Şubat’ta başlatmıştı. İran bu hamleye bölgedeki ABD ve İsrail tesislerine saldırarak ve Hürmüz Boğazı’ndaki gemi geçişlerini kısıtlayarak karşılık vermişti.

Taraflar haziran ayında ateşkesi ve Hürmüz Boğazı’ndaki ablukanın kaldırılmasına yönelik müzakereleri öngören bir mutabakat zaptı imzalamış, ancak ABD ile İran arasındaki karşılıklı saldırılar devam etmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İsrail’in İran bombardımanı Trump’ın Kongre seçimi hesabına takıldı

Yayınlanma

Financial Times gazetesinin haberine göre İsrail ordusunun 10 Ekim için hazırladığı çok günlük İran bombardımanı, ABD Başkanı Trump’ın 3 Kasım’daki Kongre ara seçimleri öncesinde çatışmayı büyütmek istememesi nedeniyle rafa kalktı. Güncellenen hedef listesinde nükleer tesislerin yanı sıra elektrik santralleri gibi sivil yapılar da yer aldı.

İsrail ordusunun 10 Ekim için planladığı kapsamlı İran operasyonu, ABD Başkanı Donald Trump’ın 3 Kasım’daki Kongre ara seçimleri öncesinde geniş çaplı savaştan kaçınma kararı nedeniyle gerçekleşmedi.

Financial Times gazetesinin konuya aşina kaynaklara dayandırdığı habere göre, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun talimatıyla günlerce sürecek bir bombardıman hazırlığı yapılmıştı.

Hedef listesinde nükleer tesisler ve İran liderliğine ait noktaların yanı sıra elektrik santralleri ile diğer sivil altyapı tesisleri de yer aldı.

Planlanan saldırıların yoğunluk bakımından ABD ve İsrail’in şubat ayında başlattığı ortak harekatı geride bırakması öngörülüyordu.

Beyaz Saray Sözcü Vekili Anna Kelly, gazeteye yaptığı açıklamada, “Birleşik Devletler ara seçimlerden önceki herhangi bir tarihte İran’a saldırmayacak” ifadesini kullandı.

Kelly, Tahran yönetiminin hem ekonomik hem de askeri açıdan zor durumda olduğunu, İran limanlarına uygulanan abluka ile ABD’nin Hürmüz Boğazı üzerinden petrol sevkiyatını güvenceye alma çabalarının sonuç verdiğini savundu.

Gazeteye konuşan kaynaklardan biri, saldırıların önümüzdeki haftalarda yeniden başlama ihtimaline değinerek “Ya bir anlaşma olacak ya da saldırı” değerlendirmesinde bulundu.

Aynı kaynak, Washington’ın Hürmüz Boğazı ve nükleer program başlıklarında çatışmayı tamamen bitirecek bir uzlaşma hedeflediğini aktardı; iptal edilen operasyona ABD’nin doğrudan katılıp katılmayacağı ise netleşmedi.

Bir diğer kaynak ise operasyon hazırlığının müzakerelerde Tahran üzerinde baskı kurma aracı olarak kullanılmış olabileceğini, yeni bir askeri adımda nihai kararın ABD Başkanına ait olduğunu ifade etti.

Hegseth İsrail’de güncellenen hedef listesini görüştü

İsrailli bir yetkili, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in 19 Ekim’de İsrail’i ziyaret ederek Netanyahu ve üst düzey temsilcilerle bir araya geldiğini aktardı.

Bir başka kaynak, İsrail tarafının yeni istihbarat verileriyle hazırladığı ve bu yıl daha önce vurulmamış sivil altyapı unsurlarını da içeren güncel hedef listesini Amerikalı muhataplarına sunduğunu belirtti.

Söz konusu temaslara ilişkin soruları Pentagon yanıtlamadı; Netanyahu’nun ofisi ve İsrail ordusu da açıklama yapmaktan kaçındı.

Operasyonun ertelenmesine rağmen Trump ve Netanyahu kamuoyu önünde İran’a yönelik askeri uyarılarda bulunmayı sürdürdü.

Netanyahu 19 Ekim’de yayımlanan videoda Trump’a hitaben “Donald, bu işi bitirmemiz gerektiğini söyledin ve bunu birlikte bitireceğiz” dedi; Trump ise hoparlör üzerinden “Sen büyük bir savaşçısın ve bunu çok yakında kanıtlayacağız” karşılığını verdi.

Liderlerin bu temasları iki ülkedeki kritik seçim süreçleriyle kesişiyor.

İsrail’de parlamento seçimleri ABD’deki oylamadan bir hafta önce, 27 Ekim’de düzenlenecek.

Ülkedeki kamuoyu yoklamalarının büyük kısmı muhalefet bloğunu Netanyahu koalisyonunun az farkla önünde gösterse de tarafların net bir çoğunluğu bulunmuyor.

ABD merkezli yayın organı Axios da Pentagon’un İran’a dönük saldırı hazırlıklarını tamamlama talimatı verdiğini, ancak direktifte belirli bir tarihin yer almadığını ve Trump’ın kesin kararını vermediğini aktarmıştı.

15 Ekim’de CNN kanalı, “tüm bombaların anası” olarak bilinen GBU-43/B tipi mühimmatın İran nükleer tesislerine karşı kullanım planını haberleştirdi; yayına konuşan Amerikalı yetkililer bombanın derindeki sığınakları imha kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Tahran yönetimi diplomatik çözüme açık olduğunu duyururken olası bir operasyona sert karşılık verileceğini bildirdi.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, rakiplerinin askeri çatışmayı seçmesi halinde yanıtın “öncekinden çok daha sert” olacağını vurguladı.

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı operasyona karşılık İran bölgedeki hedefleri vurmuş, Hürmüz Boğazı’ndaki gemi geçişlerini sınırlandırmıştı.

Taraflar haziran ayında ateşkesi ve boğazdaki ablukanın kaldırılmasına dönük müzakereleri içeren bir mutabakata varsa da ABD ile İran arasındaki karşılıklı saldırılar kesilmedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump desteği yetmedi: Netanyahu muhalefet lideri Eisenkot’un gerisinde

Yayınlanma

İsrail’de 27 Ekim seçimleri öncesinde yayımlanan anketler, eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot liderliğindeki muhalefetin Başbakan Binyamin Netanyahu’nun önünde olduğunu gösteriyor. Ancak iki blok da 120 sandalyeli Knesset’te hükümet kurmak için şart olan 61 vekile ulaşamıyor.

İsrail’de 27 Ekim’de yapılması planlanan genel seçimler yaklaşırken eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot liderliğindeki muhalefet cephesi, kamuoyu yoklamalarında Başbakan Binyamin Netanyahu’nun önünde yer almayı sürdürüyor.

İsrail basınında 19 ve 20 Ekim tarihlerinde yayımlanan anket verileri, ABD Başkanı Donald Trump’ın açık desteğine rağmen iktidar koalisyonunun muhalefeti yakalayamadığını ortaya koyuyor.

Ancak mevcut oy dağılımı, iki kanadın da tek başına hükümet kurma çoğunluğuna erişemediğini belgeliyor.

Hiçbir blok hükümet kurmak için gereken 61 sandalyeye ulaşamıyor

Kanal 13 tarafından yapılan ankete göre sandık bugün kurulsa Eisenkot’un bloku 51, Netanyahu koalisyonu ise 50 sandalye kazanıyor.

Kanal 12 araştırması ise farkın biraz daha açıldığına işaret ediyor; bu yoklamada Eisenkot ittifakı 55, iktidar bloku 51 milletvekiline ulaşıyor. Toplam 120 sandalyeli İsrail parlamentosu Knesset’te hükümet kurabilmek için asgari 61 sandalye gerekiyor.

Siyasi aritmetiği kilitleyen temel etkenlerden biri, her iki kanadın da İsrail vatandaşı Filistinlilerin partileriyle koalisyon kurmayı reddetmesi oluyor. Bu yaklaşım, seçim sonrasında meclis çoğunluğunun sağlanmasının önündeki en somut engel olarak duruyor.

Kanal 12 verilerine göre genel seçmen katılımının yüzde 72 seviyesinde kalması bekleniyor. Sandığa gitme eğilimi muhalefet seçmeninde yüzde 81’e kadar tırmanırken Netanyahu destekçilerinde bu oran yüzde 74 olarak ölçülüyor.

Aynı yoklama, başbakanlık tercihlerinde Eisenkot’un Netanyahu karşısındaki puan farkını iki puan daha açtığını kayda geçiriyor.

Gantz’ın çekilmesiyle Yashar Partisi yükselişe geçti

Walla sitesinde yer alan anket ise Benny Gantz’ın Mavi Beyaz partisini yarıştan çekme kararının ardından dengelerin değiştiğini gösteriyor. Bu kararla birlikte Eisenkot’un Yashar Partisi sandalye sayısını 23’e çıkarırken Netanyahu’nun Likud Partisi bir kayıpla 19 sandalyeye indi.

Eisenkot’un partisi ve çatısı altında yer aldığı “Siyonist Muhalefet” bloku birkaç aydır yoklamaların zirvesinde kalmayı sürdürüyor.

Trump, daha önceki destek mesajında Netanyahu’yu “harika bir savaşçı başbakan ve barış için daha da büyük bir ortak” sözleriyle övmüştü. Kamuoyu yoklamaları, bu diplomatik ve siyasi desteğin İsrail seçmeninin tercihini iktidar lehine çevirmeye yetmediğini belgeliyor.

Genç seçmenler arasında Ben Gvir’in desteği yükseliyor

Netanyahu’nun ittifakı toplam güç bazında geride kalsa da koalisyon ortağı aşırı sağcı aktörlerin tabanlarını genişlettiği görülüyor. Özellikle genç seçmenler arasında İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben Gvir’in Yahudi Gücü Partisine ilginin arttığı ölçülüyor.

Kudüs’teki İbrani Üniversitesine bağlı Agam Labs tarafından yürütülen araştırmada konuşan 18 yaşındaki bir öğrenci tercihindeki değişimi, “Eskiden biraz deli olduğunu düşünüyordum ama sonra söylediklerine gerçekten baktım ve hepsi anlamlı geldi” sözleriyle aktardı.

Bir diğer İsrail vatandaşı ise Ben Gvir’in Batı Şeria’daki yerleşimcileri silahlandırma hamlesinin kendisine “nefes aldırdığını” ifade etti.

Ben Gvir, yerleşimcilerin Mescid-i Aksa’ya yönelik baskınlarına öncülük etmesi ve 7 Ekim 2023’ten bu yana on binlerce yerleşimciye askeri nitelikli tüfek dağıtmasıyla biliniyor.

Filistinlilere yönelik şiddeti tırmandırmakla eleştirilen Ben Gvir; Gazze’nin aç bırakılması, Lübnan’daki askeri harekatın sürmesi ve Beyrut’un bombalanması çağrıları yapıyor. Aşırı sağcı bakanın bu askeri yaklaşımları İsrail’deki birçok muhalefet partisinde de siyasi taban buluyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English