Bizi Takip Edin

SÖYLEŞİ

‘Liberaller çözmeyi reddettikleri iç sorunlar için düşmanları günah keçisi ilan ettiler’

Yayınlanma

Soğuk Savaş’ta ABD’nin başını çektiği kamp, kendisini yalnızca komünizme karşı konumlandırmadı. Faşizme karşı savaştan zaferle çıkmış Sovyetler Birliği, dünyada yalnızca sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya isteyenlerin değil, sömürgelere karşı ulusal kurtuluş mücadelelerinin de baktığı yer haline gelmiş, özellikle faşizmin de kendisini yalnızca komünizme karşı değil, ‘1789 değerlerine’ karşı da konumlandırmasıyla Aydınlanma düşüncesinin taşıyıcısı haline gelmişti.

Soğuk Savaş’ta liberal isimlerin, SSCB’ye ve komünizme karşı savaşı ilerleme fikrine ve Aydınlanma’nın temel değerlerine doğru da uzatması, liberalizmin de başkalaşması anlamına geldi. Aydınlanma düşüncesinden ilham alan erken dönem liberal düşüncesi, kendi açtığı kapıdan girdiğini düşündüğü komünizme karşı savaşırken kendi tarihine karşı da bir dönüş yapıyor ve Aydınlanmacı-ilerlemeci ‘yüklerinden’ kurtuluyordu.

Tarihçi Samuel Moyn’un yayınlandığı andan itibaren tartışma yaratan kitabı Liberalism Against Itself [Liberalizm Kendine Karşı], Soğuk Savaş liberalizmini mercek altına alarak bu dönemin bazı meşhur liberallerinin liberalizmi nasıl yeniden icat ettiklerine işaret ediyor. Zaman zaman iki savaş arası döneme, hatta 19. yüzyıla dönse de Soğuk Savaş’ın bir dönüm noktası olduğunu ima ediyor. Daha ilginci, SSCB’nin varlığı 1991’de sona ermesine rağmen, Soğuk Savaş liberalizmi hâlâ baskın ‘varyant’ olmaya devam ediyor gibi görünüyor. Moyn, bu tür bir liberalizmin sürdürülebilir olup olmadığına ilişkin de şüphelerini dile getiriyor.

Kitabınız Liberalism Against Itself’e [Liberalizm Kendine Karşı] karşı özellikle liberal çevrelerden gelen son tepkileri nasıl değerlendiriyorsunuz? Uzun zamandır bir metnin bu kadar tartışıldığını görmemiştim, hatta bir Arendt uzmanı sizi ‘provokatif bir yazar’ olmakla suçladı. Soğuk Savaş liberalleri neden hâlâ bu kadar aktif?

Bazen hararetli tartışmalara yol açan kitaplar yazmaya çalışıyorum, dolayısıyla bu kitabın gördüğü ilgiden memnunum. Tartışmanın gerekli olduğunu düşünmemin bir nedeni de benim gençliğimde Soğuk Savaş liberal perspektifinin Amerikan entelektüel yaşamında ne kadar köklü bir yer edindiği ve 1989’dan sonra bunun bir tür varsayılan pozisyon haline gelmesidir. Kitap hakkındaki tartışmanın bu varsayılan durumu biraz zayıflatmasını umuyorum, fakat beklenen en fazla bu olabilir.

Soğuk Savaş liberalizminin tarih öncesini hafife alıyor olabilir misiniz? ‘Korku Liberalizmi’ ya da bir tür kötümser dünya görüşü, Spenglerci bir dünya görüşü, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ve Bolşevik Devrimi’ne karşı çok yaygındı. İtalya’da bile liberaller 1920’lerin başında faşistlerle bir anlaşma yapmış ve liberteryen guru Ludwig von Mises faşizmi ‘barbar-Asyatik’ komünizme karşı Batı medeniyeti için bir ‘acil durum freni’ olarak selamlamıştı. Dahası, 19. yüzyıl liberalizmi de 1848’den sonra Karşı-Aydınlanma anını yaşadı. Soğuk Savaş’la birlikte gerçekten ne değişti?

Evet, haklısınız: etki yaratmak için abartıyorum. Soğuk Savaş öncesi liberaller, uygulamalarını korku etrafında şekillendirmek de dahil olmak üzere, Soğuk Savaş liberalizminin yolunu açtılar. Örneğin, 1848 devrimine katılan ve birkaç yıl içinde ortaya çıkmasına yardımcı oldukları toplumsal düzensizlikten çok rahatsız olan liberalleri düşünün ki, muhafazakâr baskıyı desteklemeye geri döndüler.

Fakat liberal pratiğin aksine liberal teoriye daha dikkatli bir şekilde odaklanırsak, belirttiğiniz sürekliliklerle bir arada var olan bazı farklılıkları fark edebiliriz. Örneğin, Alexis de Tocqueville ‘faydalı korku’dan bahseder, fakat Soğuk Savaş liberallerinin yaptığı gibi özgürlüğe yönelik tehditleri takıntı haline getirme önerisini reddeder. Ona göre asıl görev, özgürlüğün kullanılmasına elverişli hükümet ve hükümet dışı kurumların doğru karışımını bulmaktır.

Gördüğüm kadarıyla Soğuk Savaş liberal teorisi bu sorgulamayı tamamen terk etti. Ve kitabımdaki Lionel Trilling gibi pek çok Soğuk Savaş liberali de daha önceki liberalizmin yanlış beklentilerinden kurtulduklarında ısrar ediyordu.

Her şey göz önünde bulundurulduğunda, vurgudaki bir değişiklik duruşta oldukça radikal bir değişikliğe yol açabilir ve bence Soğuk Savaş liberallerinin süregelen liberal geleneğe yaptıkları da bu oldu.

Kitabınızda yaptığınız en ilginç gözlemlerden biri, Soğuk Savaş liberalizminin dekolonizasyon mücadelesi için en iyi ihtimalle kılını bile kıpırdatmamasına, en kötü ihtimalle de sömürgeleştirilmiş/ezilen halkların kurtuluşuna karşı çıkmasına rağmen gururla Siyonizm yanlısı bir tutum sergilemesidir. Bu bir çelişki mi, ikiyüzlülük mü, yoksa Siyonizmin hiç de ‘özgürleştirici’ ya da ‘Aydınlanmacı’ bir proje olmadığının bir göstergesi mi?

Bence bu ikiyüzlülükten çok bir çelişki. Çünkü Soğuk Savaş liberalleri, Siyonizmleri aracılığıyla, devlet gücünü inşa etmek adına aktivizme, milliyetçiliğe ve hatta şiddete yer olduğunu gösterdiler. Dolayısıyla, görüşlerini dünyadaki diğer halklara yaymakta başarısız oldukları da doğru olsa bile, resmi görüşleriyle çelişen düşüncelerinin umut verici bir özelliğidir.

Kitap boyunca sadece Soğuk Savaş liberallerine saldırmıyorum, aynı zamanda kendi düşüncelerinin daha önce hakim olan liberalizmin umut verici özelliklerine nasıl bir geri dönüş yolu sunduğunu göstermeye çalışıyorum. Bu nedenle belki de Soğuk Savaş liberallerinin ‘fazla Siyonist değil, yeterince Siyonist olmadıklarını’ belirtiyorum: hataları milliyetçilik miydi, yoksa milliyetçiliğin baskıcı olduğu kadar özgürleştirici yönlerini de tanımakta eşit davranmamak mıydı?

Komünizm ya da ulusal kurtuluş gibi başka bir gelecek vizyonu Soğuk Savaş liberalleri tarafından geçersiz ilan edilmişse, bazı ‘muhalif’ liberaller şimdi liberalizmin kaderini nasıl değiştirebilir? Kimse refah devletine geri dönmek istemiyor, kimse Batı dünyasında kapitalist ya da liberal olmayan yollardan gelen meydan okumayı kabul etmiyor. Görünen o ki liberalizm kendini temizlemek için dışarıdan bir meydan okumaya ihtiyaç duyuyor, fakat başka bir projeye de asla izin vermiyor.

Bilmiyorum ama dış meydan okumaların Soğuk Savaş liberalizminin devamından başka bir şeye yol açacağı konusunda şüpheliyim. Sonuçta, sizin de söylediğiniz gibi, liberaller genellikle dış meydan okumalarla açık yüreklilikle yüzleşmemiş, çözmeyi reddettikleri iç sorunlar için düşmanları günah keçisi ilan etmişlerdir. Eğer Soğuk Savaş liberalleri kendilerini yola getirecek kadar güçlü bir dış düşmanla karşılaşmış olsalardı –Sovyetler Birliği bile böyle bir güce sahip değildi– yeniden yapılanma hayal edilebilirdi.

Fakat benim amacım Soğuk Savaş liberalizminin, çoğu üstün modeller sunmayan düşmanları tarafından devrilmesini teşvik etmek değil. Bunun yerine, son birkaç on yılın Soğuk Savaş liberalizmiyle yetinmeyi reddeden genç kuşakların, liberallerin görmezden gelemeyeceği bir iç meydan okuma başlattıklarını umuyorum. Umarım kitabım bu süreçte az da olsa yardımcı olur.

SÖYLEŞİ

‘Gürcistan’ın AB üyeliği bugün yarın gündemde değil, uzun vadeli bir süreç’

Yayınlanma

Avrupa Birliği’nin (AB) Güney Kafkasya ve Gürcistan’daki Krizden Sorumlu Özel Temsilcisi Toivo Klaar, Tiflis’in Brüksel ile ilişkilerini ve AB’ye katılım sürecini Harici’ye değerlendirdi: “Bu katılım müzakereleri uzun yıllar sürecek. Gürcistan’ın üyeliği yarın veya ertesi gün gündemde değil. Bu uzun vadeli bir süreçtir.”

Gürcistan başkenti Tiflis hafta boyunca protestolara sahne olurken, parlamento çok tartışılan “yabancı ajanlar” hakkındaki yasa tasarısının ilk okumasını onayladı. Tasarının, yasalaşması için iki kez daha okunması gerekiyor.

Söz konusu yasa tasarı yasalaşırsa, yabancı ülkelerden fon alan kurum ve kuruluşlar kendilerini yabancı ajan olarak kaydettirmek zorunda kalacak. Muhalefet bunun Rus tipi bir yasa olduğunu savunarak eleştiriyor. Kremlin ise bu adlandırmayı eleştiriyor.

AB Konseyi Başkanı Charles Michel ise, konuyla ilgili açıklamasında “Gürcü halkı Avrupa yolunu seçti, buna karşılık Avrupa Konseyi geçen yıl aralık ayında Gürcistan’a aday statüsü verdi. Açık konuşayım: Kanun tasarısı Gürcistan’ın AB’ye katılma arzusuna uymuyor ve Gürcistan’ı Avrupa Birliği’ne yaklaştırmayacak, aksine uzaklaştıracak” diyerek uyarıda bulundu.

Peki Gürcistan’ın AB’ye katılım süreci nasıl işleyecek? Önündeki zorluklar neler? Rusya ile ilişkiler bu sürecin neresinde? AB’nin Güney Kafkasya ve Gürcistan’daki Krizden Sorumlu Özel Temsilcisi Toivo Klaar ile konuştuk.

‘Gürcistan Rusya’ya karşı yaptırımları aşmıyor’

Gürcistan, Ukrayna kriziyle ilgili olarak Rusya’ya herhangi bir yaptırım uygulamadı. Gürcistan’ın 2008’de savaşa giren ve şu anda yaptırım uygulamayan bir ülke olarak Rusya’ya bakışı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Tabii biz Gürcistan’la sürekli temas halindeyiz, sürekli görüşüyoruz. Gürcistan’la çok yakın ilişkilerimiz var. Bizim açımızdan önemli olan yaptırımların aşıldığını görmememizdir. Yani Gürcistan, yaptırımların geniş çapta delinmesi için bir kanal değil. Bu da AB için önemli. Yaptırımların gerekli olduğuna inanıyoruz. Ortaklarımızın kendi bölgelerinin yaptırımları aşmak için kullanılamayacağından emin olmalarını bekliyoruz. Bu bakımdan Gürcistan’la iyi bir iş ilişkimiz olduğunu düşünüyorum.

‘Katılım için kapıyı açtık’

Tiflis artık AB’ye katılım sürecine kararlı. Peki engeller ve zorluklar neler? Bu noktaya gelinmesinin uzun zaman aldığı göz önüne alındığında, Brüksel’in Gürcistan’a yönelik tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sonuçta Gürcistan’ın aday ülke olabileceği konusunda hemfikir olmamız ve üye devletlerin buna karar vermesi bir sürecin yalnızca başlangıcıdır. Neticede, öncelikle katılım müzakerelerine başlamak ve ardından elbette katılım müzakerelerini fiilen bitirmek, kriterleri karşıladıklarını kanıtlamak başvuran her ülkeye düşüyor. Yani bu anlamda biz kapıyı açtık. Artık Gürcistan’ın giriş yoluna adım atması ve ardından üyeliğe fiilen hazır olmak için çalışmaya başlaması gerekiyor.

‘Kriterleri yerine getirmek Gürcü yetkililerin sorumluluğu’

Bu süreçte zorluklar neler?

Pek çok zorluğun olduğunu düşünüyorum. Ve her şeyden önce katılım müzakerelerinin başlatılmasına yönelik kriterlerin yerine getirilmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Ve sonra mesele, üyelik için gerekli tüm kriterleri yerine getirmeye başlamaktır. Ve bu kolay bir süreç değil. Dolayısıyla tüm aday ülkeler üyeliğe hazırlanırken oldukça zor zamanlar geçirdi. Gürcistan için de durum farklı değil. Bu nedenle, bunu ciddiye almak ve Gürcistan’ın ilk olarak bir sonraki aşamaya geçmeye ve daha sonra katılım müzakerelerinde gerçekten başarılı olmaya hazır olduğunu kanıtlamanın artık gerçekten Gürcü yetkililere ait olduğunun farkına varmak, Gürcü makamlarının görevi olacaktır.

‘Aday ülkeden beklentimiz dış politikanın uyumlulaştırılması’

Yeni atanan Başbakan Irakli Kobakhidze, Çin ile daha fazla yakınlaşmanın hükümetinin önceliklerinden biri olduğunu söyledi. Gürcistan AB’ye giden bu yolda yürürken size göre Çin’le yakınlaşmadan nasıl faydalanıyor?

Ben her ülkenin elbette üçüncü ülkelerle ilişkiler geliştirme hakkına sahip olduğunu düşünüyorum. Aynı şey Gürcistan için de geçerli. Sorun şu ki, dış politikanın uyumlaştırılması söz konusu olduğunda, bu kesinlikle aday bir ülkeden aradığımız ve sonuçta bunun önemli olduğuna inandığımız bir şeydir. AB ve üye devletler tek bir ağızdan konuşuyor ve üçüncü ülkelere ve dünya siyasetindeki konulara benzer bir yaklaşım sergiliyor. Ve dolayısıyla, bu bağlamda, Gürcistan’ın Çin ile bir ilişki geliştirmesinin tamamen doğru olduğunu düşünüyorum, ki tüm AB üye devletlerinin Çin ile ilişkileri var. Ancak önemli olan, Gürcistan’ın genel dış politika yaklaşımının giderek AB’nin yaklaşımıyla daha uyumlu hale gelmesini beklememiz.

‘Önemli olan yaptırımların aşılmaması’

Tiflis ayrıca Rusya ile ekonomik işbirliğini “son derece faydalı” olarak görüyor. Batı’nın bu konuda Gürcistan’a tepkisini nasıl yorumluyorsunuz?

Önemli olan yine yaptırımların aşılmamasıdır. Yani üçüncü bir ülkenin malların transit geçişini sağlaması veya izin vermesi veya Ukrayna ile savaşı nedeniyle Rusya’ya verilmemesi gerektiğini düşündüğümüz malların tedarikini sağlaması gibi bir durum söz konusu değildir. Ve bu bağlamda, bir kez daha, Gürcistan’ın Rusya ile ticaret bağlamında hiçbir yaptırım hilesinin yapılmadığından emin olduğunu görmemizin önemli olduğunu düşünüyorum.

‘Katılım müzakereleri uzun yıllar sürecek’

Bunun AB’nin Gürcistan’ın üyeliğini değerlendirmesinde bir kriter olacağını düşünüyor musunuz?

Tekrar söylüyorum, öncelikle Gürcistan’ın üyeliği yarın veya ertesi gün gündemde değil. Bu uzun vadeli bir süreçtir. Bu, katılım sürecidir. Öncelikle katılım müzakerelerinin başlatılmasına karar verilmesi gerekiyor. İkincisi, bu katılım müzakereleri uzun yıllar sürecek. Dolayısıyla bu bakımdan, bir şeyin gerçekten katılmanın bir koşulu olup olmadığı hakkında konuşmaya başlamanın tamamen teorik olduğunu düşünüyorum. Ama genel anlamda spesifik bir şey var, beklediğimiz şey, yine daha önce de belirttiğim gibi, aday bir ülkenin dış politikasının Avrupa Birliği’nin dış politikasıyla giderek daha uyumlu hale gelmesini sağlamasıdır.

Abhazya ve Güney Osetya ile birleşmenin hangi koşullar altında mümkün olduğunu düşünüyorsunuz? Bu sorunun çözümüne yönelik son dönemde atılan adımlardan bahseder misiniz?  

Tabi, bunun kolay bir süreç olduğunu düşünmüyorum. Bu konuda en önemli aktörün elbette Rusya olduğunu düşünüyorum. Rusya, 2008’de imzalanan ve Gürcistan’la yaşanan çatışma öncesindeki mevzilere askerlerini çekmeyi taahhüt ettiği altı maddelik anlaşmaya uymalı. Dolayısıyla, eğer Rusya bunu yaparsa, eğer Rusya, Abhazya ve Güney Osetya’yı tanımayı geri çekerse ve Gürcüler, Abhazlar ve Güney Osetyalıların aralarındaki çatışmayı aşmalarına yardım etme konusunda gerçekten yapıcı bir rol oynamaya başlarsa, o zaman bu sorunun çözülmesinin mümkün olduğuna inanıyorum. Rusya şu anda olduğu gibi engelleyici olmaya devam ettiği sürece Abhazya’da, Güney Osetya’da askerlerini tutmaz ve altı maddelik anlaşma kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmemekte ısrar ederse bu çatışmaları gerçekten çözmek zor olacaktır. Rusya bu konuda büyük bir engel.

‘Hükümetin rolü Gürcü toplumuna AB değer ve normlarını teşvik etmek’

 Gürcü toplumunun Sovyet kültürü, Sovyet mirası ve Batı etkisi arasında kaldığı yönünde bir yargı var. AB gibi Batı ittifakının bir parçası ve aynı zamanda gözlemci olarak bu yargıya katılır mısınız? Sizce ülkede insanlar arasında böyle bir kutuplaşma var mı?

Sanırım Gürcülerin ezici bir çoğunluğunun Avrupa Birliği’ne katılmak istediğini görüyoruz. Elbette bu süreç bağlamında kültürel farklılıklar, farklı görüşler olacaktır. Ancak bunun bir süre devam edecek ama sonuçta yakınlaşmayla ve toplumun Avrupa Birliği’nin yaşadığı normları kabul etmesi ve bunlara değer vermeyi öğrenmesiyle sona erecek bir uyumlaşma süreci olduğuna inanıyorum. Ve bence Gürcistan hükümetinin önemli bir rolü, Gürcü toplumunda Avrupa değerlerinin ve anlayışlarının desteklenmesini sağlamak ve teşvik etmektir. Bu konuda, çoğulculuk, farklı görüşlerin teşvik edilmesi ve azınlıklara yönelik hoşgörü açısından muhtemelen daha fazlasının yapılabileceğini düşünüyorum. Bunun Avrupa kültürünün çok önemli bir yönü olduğunu düşünüyorum. Gürcistan’da hala yapılması gereken bazı işler var.

Okumaya Devam Et

SÖYLEŞİ

İsrail sosyal medyayı ve teknolojiyi dezenformasyon için nasıl kullanıyor?

Yayınlanma

Dijitalleşme uzmanı Doç. Dr. Marc Owen Jones, İsrail’in Gazze savaşında sosyal medyayı manipülasyon ve yalan haberleri yaymak için nasıl kullandığını, yapay zeka teknolojisinin bu dezenformasyon kampanyasına nasıl dahil edildiğini Harici’ye anlattı.

Hamad bin Khalifa Üniversitesi’nde Orta Doğu Çalışmaları bölümünde doçent olan Marc Owen Jones, siyasi baskı ve enformasyon kontrol stratejileri üzerine dersler vermekte ve araştırmalar yapmaktadır.

Çalışmalarında sosyal medyanın Orta Doğu’da dezenformasyon ve yalan haber yaymak için nasıl kullanıldığına odaklanan Doç. Dr. Marc Owen Jones, İsrail’in Gazze saldırılarına eşlik eden dezenformasyon kampanyalarını ortaya çıkarmaktadır.

Jones, Gazze savaşında sosyal medyada yürütülen psikolojik savaş, büyük şirketlerin rolü ve yapay zeka algoritmalarının bu kampanyalarda kullanımı üzerine sorularımızı yantladı.

Dezenformasyon ve yanlış bilgilendirme üzerine yaptığınız araştırmalardan hızlıca bahsetmeye başlayalım. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarına yaygın dezenformasyon ve yanlış bilgilerin eşlik ettiğini söylüyorsunuz. İsrail’in bunun için hangi yöntem ve araçları kullandığını anlatır mısınız?

7 Ekim’den bu yana İsrail’in esasen bir dezenformasyon ve yanlış bilgilendirme kampanyasına tanık oluyoruz. Dezenformasyonun amacı öncelikle Hamas’ı şeytanlaştırmak ve İsrail’in tepkisini meşrulaştırmak için Hamas’ın saldırılarını olabildiğince acımasız göstermek. Gördüğümüz en vahim, en bariz örneklerden bazıları, örneğin, Hamas’ın 40 bebeğin kafasını kestiği yönündeki suçlamalar. Hamas’ın kadınlara sistematik tecavüz uyguladığı yönündeki suçlamaları da gördük. Bu anlatıların asılsız olduğu çok geçmeden anlaşıldı. Ancak bu anlatılar kasıtlıdır. Bunlar tesadüfi değil. Tüm çatışmaların tarihi boyunca, Birinci Dünya Savaşı’ndan beri, düşmanın bebeklere nasıl saldırdığını, kadınlara nasıl tecavüz ettiğini gösteren anlatıları gördük. Neden? Çünkü bunlar hemen hemen her kültürde kırmızı çizgilerdir. İnsanlar bebekleri ve çocukları öldürme fikrinin korkunç olduğunu düşünüyor ki gerçekten de öyle. Dolayısıyla, eğer insanları, düşmanın yaptığı şeyin bu olduğuna, Hamas’ın yaptığının da bu olduğuna ikna edebilirseniz, o zaman aynı insanları, batıdaki, özellikle İsrail’in büyük müttefiki ABD gibi ülkeleri, İsrail’in Gazze’deki acımasız soykırımını desteklemeye de ikna edebilirsiniz. Bunlar büyük örneklerden bazıları ancak başka teknikler ve araçlar da var. Örneğin, çevrimiçi sahte hesapların kullanılması. Bu bildiğimiz çok yaygın bir taktik. Örneğin, İsrailli firmaların yalnızca X’te değil, Twitter’da, Facebook’ta, TikTok’ta binlerce sahte hesap oluşturabilecekleri becerilere sahip olması durumu var. Ve sonra bu hesaplar propaganda ve yanlış bilgi yaymaya girişecek. Çok ilginç olduğunu düşündüğüm operasyonlardan biri, Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı UNWRA hakkında dezenformasyon yaymak için çok sayıda sahte hesabın kullanılmasıydı. Bu, İsrail’in UNWRA’yı karalama kampanyasının büyük bir parçasıydı.

Neden? Çünkü UNWRA, Filistinlilerin en büyük işverenlerinden biri ve temelde Filistinlilerin devlet olma iddiasını ayakta tutan kuruluşlardan biri. İsrail, UNWRA’yı terörizme bağlamak için büyük bir kampanya yürütüyor. Bu da başka bir dezenformasyon taktiğidir. Meşru örgütleri terörle ilişkilendirip onları suçlama taktiği…

Bu dezenformasyon kampanyasında, sahte web siteleri oluşturan, sahte sosyal medya hesapları oluşturan ve daha sonra bunları UNWRA’nın terörizmle bağlantılı olduğuna dair dezenformasyon yaymak için kullanan sahte hesaplar vardı. Bu sadece bunun bir başka örneği. Bu kampanyaların etkinliği net değil ancak örneğin bazı ülkelerin UNWRA’dan fonları kesmeye başladığını biliyoruz. Ve son zamanlarda örneğin Amerika Birleşik Devletleri, gelecek yıl UNWRA’ya fon sağlanmasını da yasaklayan bir federal fon yasa tasarısını kabul etti. Öyle görünüyor ki, bu kampanyaların aslında çok talihsiz bir etkisi var ve bu etki, Filistin davasına verilen zararı baltalamaya ve meşruiyetini ortadan kaldırmaya yönelik.

Yani aslında İsrail’in hedeflediği şeyin, amaçları doğrultusunda sonuçlandığını söylediniz.  Bazı ülkeler UNWRA’ya fon sağlamayı bıraktı ve Hamas militanlarını çalıştırdıkları yönündeki iddialar uluslararası alanda yayıldı. Daha spesifik olarak konuşmak gerekirse, bu çevrimiçi aldatmacalar Gazze meselesinin anlaşılmasının engellenmesi bakımından nelere yol açıyor?

Sanırım artık bilginin giderek daha fazla çevrimiçi tüketildiğini biliyoruz. Ve herkesin bir anlatı yanılsaması yaratması kolaylaştı. Tekniklerin önemli bir unsuru, biri bir şey söylese görmezden geliyorsun. Bir şeyi binlerce kişi söylüyorsa o zaman bu bir anlatıya, bir bilgi parçasına dönüşüyor. Sorun çevrimiçi. Bin kişi, bin sahte hesap oluşturmak çok kolay.  İşte tam da bunu görüyoruz. Gazze hakkındaki bilgilerin çoğunun sosyal medya aracılığıyla internette tüketildiğini düşünüyorum.  Neden? Çünkü İsrail gazetecilerin Gazze’ye girip orada ne olduğunu görmesini yasaklıyor.  Yani gördüğümüz tek bilgi ya İsrail Devleti’nin Bakanlıkları aracılığıyla filtrelenmiş bilgiler ya da dezenformasyon ya da şanslı olduğumuzda Filistinli vatandaşların çektikleri görüntüler. Ve bu oldukça çevrimiçi bir savaş, bir dezenformasyon savaşı, oldukça sosyal medya odaklı bir dezenformasyon savaşı. Çevrimiçi ortamda bir şeyin viral hale gelmesi çok kolay. İsrail’le bağlantılı İsrail resmi devlet hesaplarının, ister İsrail Savunma Kuvvetleri olsun ister İsrail Dışişleri Bakanlığı olsun, sosyal medyayı açıkça dezenformasyon yaymak için kullandığını biliyoruz. Ve bu söylediğimde sildikleri dezenformasyon da var. Size bir örnek vereceğim.  İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın resmi hesabı, birçok kez, örneğin Filistinlilerin oyuncak bebekler kullandıkları ve ölü bebeklermiş gibi numara yaptıkları bilgisini yaydı. Dışişleri hesabının bunu söylediği en az üç olay oldu.  Ve bunun yalan olduğu kanıtlandı. Bunun doğru olduğunu bilmemelerine imkan yok. Yani kasıtlı olarak bu tür yalan söylemler yayıyorlar ama bunlar binlerce retweet alıyor. Sonra, örneğin, ABD’de bu iddiaları tekrarlayan birileri var. Örneğin, Bakan Blinken ve Joe Biden’ın bizzat sosyal medyada kafaları kesilen bebeklerle ilgili iddiaları tekrarladıklarını ve bunları bir basın toplantısında yinelediklerini biliyoruz. Böylece İsrail, İsrail Savunma Kuvvetleri veya İsrail kuruluşları tarafından üretilen sosyal medya alanından gelen bilgiler ortaya çıkıyor. Bunlar sosyal medyadan diğer medya biçimlerine geçiyor ve işin sırrı da bu.  Bu iş böyle olur.  Dezenformasyon anlatısını dijital ortamda çevrimiçi olarak başlatıyorsunuz ve ana akım medyayı bununla besliyorsunuz. Yani güvenilir görünmesini sağlıyorsunuz.

Sosyal medya şirketlerinin bunda rolü nedir?

Çinli TikTok dışında Instagram, META, Snapchat gibi yaygın olarak kullanılan sosyal medya şirketlerinin çoğu Batılı. Merkezleri ABD’de bulunuyor ve bu sosyal medya şirketlerinin çoğu İsrail yanlısı önyargıya sahip olmakla suçlanıyor. Yapılan çalışmalardan biliyoruz ki, içeriğin sakıncalı olmadığından emin olmak için yapılan içerik moderasyonu uygulanırken genellikle İsrail yanlısı anlatılardan yana olunuyor. Filistinli hesapların ve Filistinli aktivistlerin gölgede bırakıldığı, hesaplarının sosyal medya şirketleri tarafından sınırlandırıldığına dair pek çok örnekle karşılaştık. Hatta şöyle birkaç örnek bile oldu. Instagram’daki Arapçanın otomatik çevirisinde, örneğin bir Filistinlinin “Ana Falestini, Elhamdulillah” ifadesi vardı,  bu da “Filistinliyim, Allah’a hamd olsun” anlamına geliyor.  Bu ifade “ben Filistinli bir teröristim” şeklinde tercüme edildi. Bunun üzerine sosyal medya şirketleri bunun bir halüsinasyon olduğunu söylemeye çalıştı. Ancak bu aslında bu şirketlerin makine öğrenimi modellerine Arapça terminolojiyi terörizmle ilişkilendirmeyi nasıl öğrettiklerini yansıtıyor. Yani Filistinlilere karşı doğal bir önyargı var. Son çatışmalardan çıkan en tanınmış yurttaş gazetecilerden biri olan Motaz Azaiza ile ilgili başka ilginç örnekler de var. Yakın zamanda Facebook’tan hesabı engellendi. Dolayısıyla, genel olarak ABD’nin İsrail konusundaki tutumuyla aynı çizgide olan Amerikan şirketlerinin, sosyal medyada Filistinlilerin seslerine orantısız bir şekilde müdahale ettiğini görüyoruz. Ve şimdi bu tür bir savaşı TikTok’ta da görüyoruz. TikTok’a yönelik savaş açıkça veri gizliliğiyle ilgili endişeler nedeniyle tasarlandı. Ancak birçok Amerikalının TikTok’un Filistin yanlısı içeriğin gelişmesine izin verdiğine dair endişelerini dile getirdiğine yönelik bir iddia da var. Ve artık gizlilik sorunları nedeniyle değil, Filistin yanlısı olarak görüldüğü için TikTok’un yasaklanmasını isteyen güçler var. Yani sosyal medya şirketleri; Amerikalılar, kesinlikle içeriği sansürleme ve engelleme konusunda İsrail’in yanında yer alıyor. Hatta artık Amerikalı olmayan diğer sosyal medya şirketlerinin de Filistin içeriklerini Amerikalılar kadar sansürlememeleri nedeniyle yasaklanması gerektiğini görüyoruz.

İsrail’in hem saldırı teknolojilerinde hem de sosyal medya manipülasyonunda yapay zeka kullandığına dair pek çok iddia var. Bu konuda bize ne söyleyebilirsiniz?  Yapay zeka araçları açısından İsrail’in kullanımı hakkında ne biliyoruz?

Öncelikle sosyal medya ve dezenformasyon açısından yapay zekanın giderek büyüyen bir sorun olduğunu düşünüyorum. Bunun sayısız örneğini gördük.  Bunların mutlaka İsrail olduğunu söylemeyeceğim çünkü bildiğimiz kadarıyla hepsi doğrudan İsrail’le bağlantılı değil.  Ama olabilir de. Ancak örneğin yapay zekayı kullanan çok sayıda İsrail yanlısı, Filistin karşıtı dezenformasyon görüyoruz. Amerikalı bir model olan ve çatışmanın başlarında Filistin yanlısı güçlü bir sesi olan Bella Hadid vardı. Birisi onun videosunu Hamas’ı kınadığını ve önceki duruşundan dolayı özür dilediğini söylediği bir biçimde değiştirdi, bu açıkça yalandı. İsrail yanlısı hesapların ve İsrail Dışişleri Bakanlığı hesabının da dahil olduğu, yapay zeka tarafından oluşturulan görüntülerin, örneğin, bir vakada Filistinlilere yardım ulaştırılmasını temsil ettiğini iddia eden çok sayıda örnek gördük. Daha sonra bunu sildiler ve yapay zeka tarafından yaratıldığını kabul ettiler. Bu yüzden sahte görsellerin insanları kandırmak için kullanıldığını kesinlikle görüyoruz. Ancak bence bunun daha endişe verici unsuru, Gospel’in İbranice karşılığı olan Habsora gibi sistemlerin yaratılmasıdır. Bu, Gazze’deki hedefleri seçip ele geçirmeyi amaçlayan yeni bir yapay zeka aracı. Yani Gazze’nin bombalanacak bölgelerini otomatik olarak seçmek için bu aracı kullanıyorlar. Bu aracın insandan çok daha verimli ve hızlı olduğunu iddia ediyorlar. Yani aslında yapay zeka artık insanların hedef seçerken yaptığı işi yapıyor.  Bildiğimiz kadarıyla bu araç ilk kez kullanılıyor. Ancak bunun Gazze’de tarihteki en ölümcül savaş olduğunu ve 32.000’den fazla insanın öldürüldüğünü de biliyoruz. Sivil ölüm oranının çok yüksek olduğu bir dönemde bu yeni araçların kullanıldığını görüyoruz. Bu, yapay zeka hedeflemesinin bu yeni verimliliğinin aslında Filistinlilerin kitlesel öldürülmesiyle de ilişkili olduğunu gösteriyor gibi görünüyor. Ve bu özellikle endişe verici çünkü yapay zeka modelleri verilerle eğitiliyor ve İsrail bir işgalci devlet, bir apartheid devleti; modelin; bir, eğitildiği verilerin muhtemelen Filistin karşıtı olması çok muhtemel  ve iki, muhtemelen bu önyargıları baz alıyor ve şöyle diyor: “Hedefi ben seçeceğim ve beş Filistinli sivilin ölmesi önemli değil çünkü ben bunu yapmak için eğitildim”. Yani bu yapay zeka modelinin tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz çünkü şeffaf değiller. Ama bunu insanları öldürmek için kullanıyorlar. Ve bence bu gerçekten çok endişe verici bir şey.

Yapay zeka araçlarının hem savaş bölgesindeki hem de dijital alandaki kullanımı hakkında ne biliyoruz?

Yani İsrail, Gospel’i ve belki başka yapay zeka araçlarını kullanıyor. Bunun alanın olmadığını biliyorum ama Orta Doğu bölgesiyle ilgili çalışan bir araştırmacısın.  Belki bu konuda bir yorumun vardır. Yapay zeka olasılıkları sonsuzdur. Sorun bu. Yani teorik olarak artık binlerce, belki de milyonlarca sahte hesap oluşturabilecek ve binlerce belki de milyonlarca sahte hesabın daha önce hiç görmediğimiz ölçekte dezenformasyon ve propaganda üretmesine olanak tanıyacak yapay zeka araçlarına sahip olabilirsiniz. Sanırım bunun kanıtlarını son birkaç yılda gördüm, İsrail’de olmasa da. Savaş açısından yine çok büyük zarar veriyor. Gospel’den bahsettik ama yüz tanıma konusu ne olacak? Binlerce yüzü, milyonlarca yüzü aynı anda işleyebilme, bunu yapabilme ve daha sonra bu yüzleri otomatik olarak hedefleyebilme, DNA’yı işleyebilme, karmaşık algoritmalar kullanarak insanların bilgi profillerini işleyebilme…  Daha sonra o kişinin tehdit olup olmadığına karar veriyor… Sanırım savaş açısından yapay zekanın sınırlarının yalnızca insan yaratıcılığının sınırlarıyla eşdeğer olduğunu biliyorsunuz. Ne yazık ki yapay zekanın sorununun ne yapabileceğiyle ilgili olmadığını düşünüyorum. Kararları kimin verdiği, onu kimin kontrol ettiği önemli. Yani eğer apartheid ve işgale dayalı bir siyasi sistemimiz varsa yapay zekanın kullanımı bunu yansıtacaktır. Bunu kesinlikle görüyoruz. Bilgi alanı, sosyal medya, dezenformasyon yapay zekaya hazır değil. Tarihte benzeri görülmemiş bir ölçekte propaganda yaratmak için yapay zekanın silah haline getirildiğini giderek daha fazla göreceğiz.

Yakın zamanda Birleşmiş Milletler’in yapay zekanın yapıcı kullanımına ilişkin bir karar çıkardığını duyduk.  Türkiye ve bölgedeki bazı ülkeler de dahil olmak üzere pek çok ülke tarafından destek ve sponsorluk verildi. Peki İsrail’in uygulamaları gibi, Birleşmiş Milletler’de yapay zekanın bu olumsuz anlamda kullanılmasına ilişkin tartışmaları takip ediyor musun? Yapay zeka savaş alanında ve dijital cephede bu kadar çok kullanılacaksa, yapay zekanın geleceği ne olacak?

Bu mevzuatların hepsinde sorun var; ister BM, ister AB olsun, yapay zekanın etik kullanımına ilişkin bazı mevzuatlar da başlattı. Ancak yine güvenlik ve ulusal güvenlik söz konusu olduğunda bu alanlar çoğu zaman mevzuat açısından ayrıdır. Bunun nedeni, ulusal güvenliğin sıklıkla kırmızı çizgi olarak görülmesi. Bütün bunlar bana temelde ülkelerin hala yapay zeka ile istediklerini yapma konusunda biraz serbestliklerinin olduğunu gösteriyor. Üretken yapay zekanın savaş için kullanımının zorunlu olarak aynı şekilde sınırlandırılacağını, kontrol edileceğini veya kısıtlanacağını düşünüyorum.  Örneğin nükleer alanın düzenlenmesini görüyoruz. Hala insanların nükleer silahlara sahip olduğu bir yerde yaşıyoruz ve bu, son 10 yıldaki gidişatta, belki de nükleer silahların eskisi kadar kontrol edilmediği bir alan gördük. Aynı mantığı yapay zekaya uygularsak, temelde içinde bulunduğumuz çağın, devletlerin savunma sanayi konusunda giderek daha tehlikeli riskler aldığı bir çağ olduğunu söyleyebiliriz. Neden aniden nükleer savaşa yaklaşımımızı daha sorumlu hale getireceğimizi ama yapay zekayı denetleyeceğimizi anlamıyorum. Bunda bir mantık göremiyorum.

Dolayısıyla mutlaka bir ayrışmanın olduğunu düşünmüyorum. Yapay zeka açısından bu kararların, savaş için nasıl kullanabileceklerini mutlaka etkileyeceğini düşünmüyorum. Gazze’de olup bitenler dikkate alınacaksa, o zaman aslında insanlar İsrail gibi ülkelere giderek teknolojilerinin nasıl çalıştığını, onu nasıl kullanabileceklerini ve onu nasıl daha iyi hale getirebileceğimizi söyleyecekler. Ve biz yapay zekayı genel olarak, önleyici polislik dedikleri şeyi, suçlar meydana gelmeden önce polislik yapmaya çalışacak şekilde değiştiriyoruz. Ve bu çok endişe verici bir şey. Bu yüzden yüz tanımadan bahsettim. Çünkü teorik olarak insanları izleyebilir, bilgilerine göre takip edebilirseniz, erkenden tutuklayabilir veya kontrol altına alabilirsiniz. Yani yapay zekanın önleyici polislik noktasına geçeceğini düşünüyorum ama bunu yaptığında, potansiyel olarak bir polis devletine sahip olma alanında olduğumuz kanaatindeyim.

Kitle; sahte haberleri, dezenformasyonları gerçek olanlardan nasıl ayırt edebilecek? Çünkü yalan bilgi gerçekten çok yaygın ve bunun sahte olup olmadığını anlamak neredeyse imkansız. Tavsiye olarak kısaca bize neler söyleyebilirsiniz?

Yapay zekanın dezenformasyonu tespit etmesinin tek bir yolu yok; bu imkansız. Ancak bazı şeylere inanmaya bu kadar istekli olmamanıza yardımcı olacak şeyler yapmaya başlayabilirsiniz. Mesela diyelim ki X kullanıyorsanız, birinin tweet’ini görüyorsanız o hesap gerçek mi? Başka bir kurumla bağlantıları var mı? Fotoğraf stok fotoğrafına benziyor mu? Zaman tüneli sürekli olarak aynı konulardan mı bahsediyor?  Bunlar dikkate alınması gereken önemli şeyler. Eğer sizde duygusal bir tepkiyi tetikliyorsa sahte olma ihtimali yüksektir. Dezenformasyonun bir yönü; öfkelenmenize, üzülmenize, kızmanıza veya gülmenize neden olacak şekilde tasarlanmış olmasıdır. Yani eğer sizde duygusal bir tepkiyi tetikliyorsa, sizi manipüle etmeye çalışıyor olabilir. Bu nedenle, bazı bilgileri gördükten sonra belirli bir şekilde hissederseniz, ona daha dikkatli davranın. Sanırım size verebileceğim en büyük tavsiye bu. Sizi özellikle duygusallaştıran içeriklere dikkat edin. Çünkü bu bilgiyi tasarlayan kişilerin yapmaya çalıştığı şey bu.

Yani esas olarak hepimize sosyal medyada gördüğümüz her şeyi iki kere kontrol etmemizi tavsiye ediyorsunuz.

Hayır. Üç kere kontrol edin…

Okumaya Devam Et

SÖYLEŞİ

İsrail’in İran’ın Şam’daki diplomatik misyonuna saldırısı bir dönüm noktası mı?

Yayınlanma

İsrail’in Şam’daki İran konsolosluğuna saldırısına İran’ın ne yapacağı sorusunun cevabını bulmaya çalışırken, perşembe günü Ankara’daki İran Büyükelçiliği’nin kapısını çaldım. İran İslam Cumhuriyeti’nin Türkiye Büyükelçisi Muhammed Hasan Habibullahzade İsrail’in kırmızı çizgileri aştığını vurgulayarak, “İran’ın bu saldırıya orantılı karşılık verme hakkı var” dedi. 

Geçen hafta İsrail, Suriye’nin Şam kentindeki İran konsolosluğunu vurmuştu ve İran, yedi askeri danışmanının öldürüldüğünü açıklamıştı. Bunların arasında üç üst düzey komutanın da yer alması, İsrail’in bölgesel düşmanlarıyla savaşında büyük bir ivmeye işaret ediyordu. Saldırıda General Zahedi, General Hossein Aminollahi ve General Mohammad Hadi Haj Rahimi öldürüldü. Bu saldırı, İran’ın Suriye’deki çıkarlarına karşı hedeflenen eylemlerde büyük bir sertleşmeyi temsil ediyor ve Gazze çatışmasının Orta Doğu’daki daha geniş yankıları arasında İsrail’in İran ve müttefiklerine karşı devam eden askeri eylemlerini yoğunlaştırıyor.

Bu, İsrail’in İran’ın Suriye’deki askeri unsurlarını ve vekil güçlerini hedef aldığı ilk saldırı değildi; fakat 1 Nisan’da, İsrail, ilk kez bir büyükelçilik yerleşkesini vurdu.

İsrail, 2010’dan bu yana İran topraklarında suikastlar da dahil olmak üzere birçok saldırı düzenledi. Hedeflerin önemli bir kısmı, İsrail’e göre varoluşsal bir tehdit olan Tahran’ın tartışmalı nükleer programıyla bağlantılıydı. Başta fizikçiler ve nükleer fizikçiler olmak üzere birçok bilim insanı suikasta kurban gitti ve İran, İsrail’i sorumlu tuttu. Bunların bazıları Tel Aviv tarafından reddedilen ancak Washington tarafından teyit edilen cinayetlerdi.

2021’den 2023 yılına kadar İran’ın nükleer, endüstriyel ve savunma üretim tesislerini çok sayıda saldırı hedef aldı. Haziran 2021’de İsrail’e ait bir drone, Kerec’de nükleer program için santrifüj üreten bir tesisi vurdu ve yangın çıktı. Altı İsrail insansız hava aracı, Kirmanşah yakınlarındaki bir üste yüzlerce insansız hava aracını imha etti. Tesis, İran’ın askeri insansız hava araçlarının üretimi ve depolanması için ana merkez olarak hizmet ediyordu. Mayıs 2022’de, İran içinden konuşlandırıldığı iddia edilen patlayıcı donanımlı helikopter, Tahran’ın 60 kilometre güneydoğusunda bulunan Perçin askeri tesisini vurdu. Ertesi ay patlayıcı taşıyan insansız hava araçları İsfahan’daki merkezi bir askeri tesisi hedef aldı. Ayrıca İslam Devrim Muhafızları’na bağlı çok sayıda üst düzey asker de hedef alındı. Bazıları kaçırıldı, bazıları vuruldu.

Bunlar İsrail’in İran topraklarında gerçekleştirdiği saldırılardan bazıları. Ancak saldırılar bununla sınırlı değildi. İran’ın İran dışındaki, özellikle Suriye’deki askeri üsleri veya vekilleri, Suriye’de birkaç kez vuruldu. Ancak gerilimi en çok tırmandıran saldırı, General Kasım Süleymani’nin öldürülmesi oldu. 2020’de ABD, Irak’ta, İran’ın Orta Doğu’daki askeri stratejilerini yönlendirmede son derece etkili olan İran’ın Kudüs Gücü liderinin ölümüyle sonuçlanan bir hava saldırısı düzenledi. Bu saldırı teknik olarak İsrail’in sicilinde yer almıyor ancak suikast emri, İran açısından İsrail’le eşdeğer tutulabilecek eski ABD Başkanı Donald Trump tarafından verilmişti. Süleymani, 3 Ocak 2020’de Irak’ta ABD’nin insansız hava aracı saldırısında suikasta kurban gitmeden önce, İran’ın dini liderden sonra en güçlü figürü olarak görülüyordu.

İsrail’i genellikle sert tepkilerle tehdit etmeye devam eden ancak aynı zamanda başka bir bölgesel savaştan kaçınmaya çalışan İran, 8 Ocak 2020’de Şehit Süleymani Operasyonu olarak bilinen askeri girişim sırasında El Anbar’daki El Esad Hava Üssü’ne bir düzineden fazla balistik füze ateşledi. Batı Irak Valiliği ve Erbil’deki başka bir hava üssünü vurdu. Bunun dışında İran’ın birçok eylemi sembolik veya “orantılı tepki” düzeyindeydi.

Peki İsrail’in İran’ın Şam’daki diplomatik misyonuna saldırısı bir dönüm noktası mı? İran bu saldırıya sert bir cevap mı verecek, yoksa bunu İran’ı savaşa sürüklemeye yönelik bir provokasyon olarak mı algılayacak? Bunlar herkesin cevabını bulmaya çalıştığı sorular.

Saldırının ardından devlet işlerinde en üst otoriteye sahip olan İran’ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney, “Onları suç ve benzeri eylemlerden dolayı pişman edeceğiz” diyerek İsrail’e karşı intikam sözü verdi. BM Genel Sekreteri António Guterres saldırıyı kınadı ve “ilgili herkese azami itidal göstermeleri ve gerilimi daha fazla artırmamaları” çağrısında bulundu. İsrail, İran’ın misillemesine hazırlanıyor. İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in askeri danışmanı General Rahim Safavi, yarı resmi Tasnim ajansına “İsrail rejiminin büyükelçiliklerinin hiçbiri artık güvende değil” diye konuştu. Ayrıca Lübnan’daki Hizbullah grubunun lideri, Şam’daki İran konsolosluğuna yapılan son hava saldırısını bir dönüm noktası olarak nitelendirdi ve İran’ın cevabının kaçınılmaz olduğu sözünü verdi.

Perşembe günü, İsrail dışişleri bakanlığı ile iç istihbarat ve güvenlik ofisi Shin Bet, Şam’da yedi İranlı subayın ölümünün ardından güvenlik endişeleri ve İran’dan gelebilecek potansiyel misilleme tehdidine yanıt olarak dünya çapındaki çok sayıda İsrail büyükelçiliğini geçici olarak kapatma kararı aldı. Elçiliklerin kapatılmasının ardından İsrail büyükelçilerine, büyükelçilik ofislerine rapor vermekten kaçınmaları talimatı verildi.

ABD, İran’ın İsrail’in saldırısına misilleme yapma niyetini açıklamasının ardından alarm durumunu artırdı. Üst düzey bir ABD’li yetkili Reuters’e, Amerika’nın, konsolosluğa yapılan saldırıya misilleme olarak İran’ın bölgedeki İsrail veya Amerikan üslerini hedef alabilecek potansiyel bir saldırı beklentisiyle ihtiyati tedbirler aldığını belirtti.

İran Büyükelçisi: Saldırıya orantılı karşılık verme hakkımız var

İsrail’in Şam’daki İran konsolosluğuna saldırısına İran’ın ne yapacağı sorusunun cevabını bulmaya çalışırken, perşembe günü Ankara’daki İran Büyükelçiliği’nin kapısını çaldım. İran İslam Cumhuriyeti’nin Türkiye Büyükelçisi Muhammed Hasan Habibullahzade İsrail’in müzakereden değil sadece kaba kuvvetten anladığını söyledi. Bir saatten fazla süren sohbetimizde Büyükelçi Habibullahzade, Batılıların kendilerine karşı yaptıkları katliamları durdurmak için kurdukları uluslararası sistemin işlemediğini uzun uzun anlattı. Sohbet, Vestfalya Antlaşması’na yol açan koşullardan ve İkinci Dünya Savaşı’na kadar devam eden kitlesel ölümlerin yaşandığı tarihe kadar uzandı.

Büyükelçi Habibullahzade, “Batılılar tarih boyunca büyük savaşlar yürüttüler. 20. yüzyılda milyonlarca insan öldü. Birleşmiş Milletler’in kuruluşu ancak bu büyük katliamlardan sonra gerçekleşti. Birleşmiş Milletler sistemi barışı korumak, savaşı ve masum insanların öldürülmesini önlemek için kuruldu. Ancak kuruluş amacından sapan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, veto hakkı tanıyarak adeta dünya çapında kendi çıkarlarını koruyan, galip ülkelerin kulübü haline geldi. Dünyada barışı korumak da onların siyasi arzularının bir işlevi haline geldi” diye konuştu.

7 Ekim’den sonra BM Güvenlik Konseyi’nde İsrail saldırılarının durdurulması, ateşkes sağlanması veya insani yardım sağlanmasına ilişkin bazı kararları yalnızca ABD’nin veto ettiğini hatırlatan İranlı Büyükelçi, en son “25 Mart’ta kamuoyunun baskısı altında karar çıktı; bunun bağlayıcı olmadığını söylediler. Yani uygulanmadı” dedi.

Büyükelçi Habibullahzade’ye göre Filistin halkı 70 yılı aşkın süredir işgale ve öldürmeye direniyor. Birleşmiş Milletler’in kararları tasarlandı. Birçoğu büyük güçler tarafından veto edildi. Ancak soru şu ki, bunca yıldan ve tüm bu kararlardan sonra Filistin halkının haklarını güvence altına alabildiler mi? Pek çok kişi artık Filistinlilerin kendilerini uluslararası hukuk ihlallerine ve 1948’den bu yana devam eden İsrail işgallerine karşı savunma hakkına sahip olduğu aşamaya ulaştı.

Filistinli direniş gruplarının yaptığının İsrail’in anlayacağı bir dil konuşmak olduğunu ifade eden Büyükelçi Habibullahzade, İsrail’in İran’ın Şam’daki diplomatik misyonuna saldırısı söz konusu olduğunda aynı sözleri tekrarlayarak, “İsrail uluslararası hukuku tanımıyor ve uygun bir karşılığı hak ediyor. İsrail bir dönüm noktasına geldi ve orantısız ve temelsiz saldırılarla birçok kırmızı çizgiyi aştı. Hastanelere, okullara, yerleşim yerlerine, uluslararası yardım görevlilerine, açlıktan ölen insanlara saldırıyor ve şimdi de Şam’daki İran konsolosluğuna saldırıyor. Diplomatik misyonlar uluslararası koruma altındadır ve 1961 Viyana Anlaşması çerçevesinde dokunulmazlığa sahiptir” dedi.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin bu konuda bir toplantı yaptığını ancak diplomatik bir konuma saldırının uluslararası hukukun ve 1961 Viyana Sözleşmesi’nin açık bir ihlali olmasına rağmen, ne yazık ki uluslararası kuruluşlara uygulanan adil olmayan sistem nedeniyle Batılı güçlerin, basit bir suçluluk beyanının düzenlenmesinin engellediğini hatırlatan İran Büyükelçisi, “İran İslam Cumhuriyeti’nin bu saldırıya orantılı bir karşılık verme hakkı vardır” dedi.

Peki, İsrail diplomatik misyon saldırısıyla ne amaçladı? İran, diplomatik misyon saldırısına aynen cevap verebilir mi?

Uluslararası hukuk profesörü aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu üyesi Mesut Hakkı Caşın’a sordum. İsrail’in savaşta bir şekilde cepheyi genişletmek istediğini ve İran’ı da savaşa çekmeyi amaçladığını söyleyen Caşın, “İsrail, İran’da nükleer silah olduğu hipotezini kanıtlamak istiyor. Bunun için de tek yol kışkırtıcı hareketlerine devam etmek” dedi. Viyana Anlaşması’na göre bir devletin diplomatik misyonuna yapılan saldırı, o devlete yapılmış sayılır. “Hukuken İran’ın mukabele etme hakkı doğar. Ancak bu devletler hukukunda tartışmalı bir konu” diyen Profesör Caşın, İran’ın İsrail’in başka bir devletteki diplomatik misyonuna saldırıda bulup bulunmayacağının belirsiz olduğunu söyledi. Caşın, “İran dini liderinin cuma namazında verdiği mesajın stratejik sabır olarak nitelendirildiğini görüyoruz. Yani İran’ın doğrudan İsrail topraklarına doğrudan bir füze saldırısı yapacağını düşünmüyorum. Ancak İran’ın hiç karşılık vermeyeceğini de söylemek mümkün değil” dedi. İran’ın kendi kamuoyunu ve özellikle Devrim Muhafızlarını yatıştırmak için bir eylem yapmasının mümkün olduğunu söyleyen Caşın, önümüzdeki bir haftanın çok kritik olduğunu belirtti.

İran araştırmacısı Adem Yılmaz da benzer bir değerlendirme yaparak İran için savaş tamtamlarını sınırdan uzak tutmanın en temel mesele olduğunu ifade etti. “Bilindiği gibi İslam’ın en temel ibadeti namazdır, devrimin kurucu lideri Ayetullah Humeyni, devrimi korumanın namazdan bile daha önemli olduğunu söylemiştir. Bu noktada İranlı yetkililer için en hayati konu mevcut düzenin devamlılığını sağlamak ve rejimi zayıflatacak bir savaştan uzak durmaktır” diyen Yılmaz, şunları ekledi: “İran’ın Şam’daki diplomatik misyonuna yönelik saldırısı doğrudan İran topraklarına yapılmış bir saldırıdır. Dahası bu saldırıda Kudüs komutanları yaşamını yitirdi. Tüm bu meydan okumalara rağmen İran’ın güçlü bir yanıt vermeyeceğini düşünüyorum. Süleymani intikamı için Ayn el Esad üssüne önceden bilgi vererek yapılan saldırının benzeri bir hamle olabilir. Bu hem iç kamuoyundaki beklentileri geçici de olsa karşılayacak hem de tansiyonun yükselmesini önleyecektir.”

Ayetullah Hamaney’in muhtelif şehirlerindeki temsilcilerinin bu hafta okudukları cuma hutbeleri de sert bir yanıt verilmeyeceğine işaret ediyor diyen Adem Yılmaz, “Bu hutbeler Hamaney’in belli bir konu hakkındaki tutumuna dair ipuçları verir. Hutbelerin ortak mesajı İsrail’e misilleme yapılırken sabırlı olunması, fevri hareket edilmemesi şeklindeydi. Keza İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan’ın bu saldırı sonrası yaptığı ilk yurt dışı ziyareti Umman’a oldu. Umman İran’ın kriz anlarında batıyla haberleştiği posta kutusudur” ifadelerini kullandı.

ABD’de yaşayan uluslararası gazeteci Serra Karaçam, ABD’deki iç atmosferin Biden’ın yeniden seçilmesi gerektiğine odaklandığını ve İran’ın nükleer kapasitesini artırma çabaları olduğuna dair uyarılarda bulunduğunu söyledi. Washington D.C.’deki İsrail lobisi, Biden’ın İran’a yönelik yaptırımların kaldırılması ve onlarca milyar varil petrolün Çin’e satılması gibi eylemlerini diline dolamaya devam ediyor. Gazze’de World Central Kitchen’da çalışan işçilerin öldürülmesinin ardından ABD’nin artık İsrail’i sivil kayıplarını en aza indirecek bir anlaşmaya ikna etmesi gerektiğine dikkat çeken Karaçam, “İran’daki cuma hutbesindeki ‘sabır’ mesajı, ABD’yi İsrail’i yeni taktiklere ikna etmeye mecbur kılmak için bir zaman tanıma niteliğinde okundu. İsrail, Hamas’ın Gazze şeridi lideri Yahya Sinwari’yi ele geçirmeden yumuşamak, yavaşlamak veya geri çekilmek istemiyor. Bu İsrail için zayıflık anlamına gelecek. Ancak İran, İsrail Gazze’den çekilir ve Gazze’de yeniden inşa süreci başlarsa Şam’daki diplomatik misyon saldırısına karşılık misilleme yapmayabilir. Bu denklemin gerçekleşmemesi halinde İran, daha önce olduğu gibi Irak’ın Kürt bölgelerindeki Mossad üslerini hedef alabilir. Kızıldeniz’de Husiler ABD ticaretini hedef almaya devam edebilir. Saldırı cevapsız kalırsa İran’ın da imajı zedelenecek. Bu tüm taraflar için bir imaj savaşı” dedi. Karaçam, “İran’in, konsolosluk saldırısına cevabını Hizbullah üzerinden vermesi bölgeyi daha da karıştırır. Fakat ABD bu ihtimali her zaman aklında tutuyor ve Hizbullah’a karşı her zaman İsrail’in arkasında olmaya, savunmaya ve desteklemeye devam etmek durumunda. İran’ın ne zaman ve ne şekilde yanıt vereceği bilinmiyor. Siber saldırıyla da cevap verebilir, üçüncü bir ülkedeki diplomatik misyonu hedef alarak da” şeklinde değerlendirmede bulundu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English