Bizi Takip Edin

Avrupa

Macaristan, AB’yi “ulus-devlet odaklı hale” getirmek isteyen ABD stratejisi için kritik

Yayınlanma

Macaristan hükümeti, “AB’yi daha ulus devlet odaklı hale getirme” çabalarının bir parçası olarak Almanya için Alternatif (AfD) ile ilişkilerini genişletiyor.

Kısa süre önce, Macaristan’ın Berlin Büyükelçisi Péter Györkös ve AfD Eşbaşkanı Alice Weidel, AfD’nin Bundestag’daki parlamento grubu tarafından düzenlenen bir etkinlikte konuşma yaptı ve Macaristan ile Almanya’nın “yeni vatansever bir Avrupa için ortaklar” olması gerektiğini savundu.

Weidel ise Macaristan’ın “AB’nin maddi ve yapısal yenilenmesinde” merkezi bir öneme sahip olduğunu söyledi.

Macaristan’da muhafazakârlığın merkezleri

German Foreign Policy’de yer alan analizin hatırlattığı üzere, Macaristan’daki liberal ve neoliberal entelektüeller uzun süredir Macar-Amerikalı milyarder George Soros tarafından kurulan Orta Avrupa Üniversitesi (CEU) etrafında toplanırken, muhafazakâr entelektüeller özellikle Budapeşte’deki Katolik Péter Pázmány Üniversitesi ve yine Budapeşte’de bulunan Corvinus Üniversitesinde nüfuz kazanmış durumda.

19. ve 20. yüzyılın başlarında Macaristan’daki muhafazakâr siyasi düşüncenin geleneklerine yoğun bir şekilde odaklanmanın yanı sıra, Nazizm destekçisi Alman hukukçu Carl Schmitt’in eserleri ve Edmund Burke gibi Anglosakson muhafazakâr düşünürlerin eserleri de önemli referans noktaları olarak öne çıkıyor.

Macaristan’da şu anda çok sayıda muhafazakâr düşünce kuruluşu bulunuyor ve bunların çoğu, Başbakan Viktor Orbán liderliğindeki iktidar partisi Fidesz ile yakın kişisel bağlara sahip ve genellikle devlet tarafından finanse ediliyor.

Fidesz ile yakın bağlara sahip enstitüler

Daha eski örnekler arasında Századvég düşünce kuruluşu ve Batthyány Lajos Vakfı sayılabilir. Századvég (“Fin du siècle”, yani “yüzyılın sonu”) 1991 yılında, 1998-2002 yılları arasında Orbán’ın başbakanlık ofisini yöneten István Stumpf tarafından kuruldu. 

2010 yılında Századvég’in başkanlığından ayrılan Stumpf, Fidesz’in adayı olarak Anayasa Mahkemesine atandı. Onun yerine, Budapeşte’deki Corvinus Üniversitesinde profesör olan siyaset bilimci András Lánczi geçti ve 2016 yılında bu üniversitenin rektörü oldu.

1991 yılında kurulan ve Mart-Ekim 1848 arasında başbakanlık yapan Macaristan’ın ilk başbakanı Lajos Battyány’ın adını taşıyan Batthyány-Lajos Vakfı, başlangıçta Macaristan Demokratik Forumu ile bağlantılıydı ve bugün Fidesz’e, Orbán’a siyasi olarak yakın projelere devlet fonları aktarmak gibi görevler üstleniyor.

Bunlardan biri, 2013 yılında vakıf tarafından kurulan ve finanse edilen, başlangıçta bölgesel işbirliği konularına odaklanan Tuna Enstitüsü. Enstitü, ABD ve İngiltere’deki muhafazakâr düşünce kuruluşlarıyla birlikte Orbán’ın politikalarına yönelik Batının liberal eleştirilerine karşı çıkmaya çalışan Hungarian Review dergisi gibi medya projeleriyle yakından bağlantılı.

Yeni ABD stratejisinin AB ayağı: “Milli-muhafazakâr enternasyonal” güçlendirilecek

Referans noktası: ABD

Bu medya projelerinden biri olan üç aylık dergi Hungarian Conservative, Mart 2024’ün başında Orbán’ın Mar-a-Lago’da Donald Trump ile görüşeceği ABD gezisi hakkında dikkat çekici yorumda bulunmuştu.

Dergi, bu görüşmeyi işbirliğinin devamı ve aşırı sağ transatlantik hareketin devam eden birleşmesi için “güçlü bir sinyal” olarak değerlendirmişti. Hungarian Conservative, Trump’ın seçimleri kazanması durumunda Macaristan ile ABD arasındaki siyasi ve iktisadi ilişkilerin güçleneceğini ve Macaristan’ın transatlantik ilişkilerin önemli bir köşe taşı haline geleceğini öngörüyordu.

ABD için avantajı, Macaristan’da Rusya ve Çin ile arabulucu rolünü üstlenebilecek bir müttefikinin olması olacaktı.

Aynı zamanda, Fidesz’e bağlı düşünce kuruluşu Századvég, Macaristan’ın Ukrayna’da barış için çalıştığını ve ABD başkanlık seçimlerinin Macaristan’ın izlediği yolun Washington’da destek bulup bulmayacağını belirleyeceğini belirtmişti.

Századvég tarafından yayınlanan bir ankette, katılımcıların yüzde 53’ü Donald Trump yönetiminde dünyanın daha güvenli hale geldiğini söylemişti ki, German Foreign Policy’ye göre bu sonuç, mevcut ABD başkanına yakınlık izlenimi vermek amacıyla yapılmıştı.

Orbán’ın “Doğuya açılma” stratejisi

Macaristan, Orbán 2010 yılında ikinci kez göreve geldiğinde, Rusya ve Çin ile ilişkilerini yoğunlaştırmaya başlamıştı.

Bu yakınlaşma, ülkenin Batı ülkeleri, özellikle de Almanya’ya olan ağır bağımlılığını azaltmayı amaçlayan “Doğuya açılma” stratejisinin bir parçası. Örneğin, Hungarian Conservative Ekim 2023’te, Macaristan’ın iktisadi bağımlılığının ülkeyi dış şoklara karşı özellikle savunmasız hale getirdiğini savunmuştu. Bu nedenle, örneğin, Almanya’daki resesyonun etkilerini hafifletmek için Budapeşte, iktisadi ilişkilerini Doğuya doğru daha güçlü bir şekilde çeşitlendirmeye çalışıyordu. 

Ne var ki, bu strateji tartışmasız değil: Kısa bir süre önce, yine Hungarian Conservative, Doğuya yönelimi daha da genişletmek yerine, ABD’den yatırım çekmek için daha fazla çaba sarf etmenin Macaristan’ın çıkarına olup olmayacağını tartıştı.

Yeni ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi: Küreselleşmenin sonu ve Monroe Doktrini

Muhalefetin ve transatlantik eleştirilerin odağında Çin var

Benzer eleştiriler daha liberal transatlantik çevrelerden de geliyor. ABD’li düşünce kuruluşu Atlantik Konseyi için yazdığı bir makalede, 2014 yılında Orbán yönetiminde görevinden ayrılan Macar diplomat Zoltán Fehér, “Doğuya açılım”ı ve özellikle Macaristan’daki Çin yatırımlarını, örneğin batarya üretimi alanındaki yatırımları eleştirdi. 

Yazara göre bu yatırımlar nedeniyle Macaristan, Çin ve Rusya’nın çıkarlarını AB ve NATO içindeki tartışmalara taşıyordu ve bu durumun bir güvenlik riski olarak değerlendirilmesi gerekiyordu.

Bu eleştiri, çevre koruma, Çinli işçilerin kullanılması ve kârın Çin’e akması gerekçesiyle Çinli batarya fabrikalarına karşı çıkan Demokratikus Koalíció gibi Macar muhalefet partilerinin tutumlarıyla uyumlu.

Öte yandan, Macar Sosyalist Partisi (MSZP) de, Macar ve Çin polis yetkilileri arasındaki işbirliğini, Atlantik Konseyi’nin tutumuna benzer şekilde NATO için bir güvenlik riski olarak görüyor.

Visegrád vs. Brüksel: ABD ile Rusya arasında

“Doğuya açılma” ile ilgili çatışmalar, Macaristan’ın Rusya politikasında da belirgin.

Örneğin, Fidesz’e bağlı Tuna Enstitüsü, Visegrád ülkeleri (Polonya, Çekya, Slovakya, Macaristan) ile ABD’nin Avrupa-Atlantik genişleme politikasındaki hedefleri arasında önemli bir uyum olmasına rağmen, Rusya’nın bu bölgede önemli bir etki sürdürdüğünü savunuyor.

Macaristan ve Slovakya’nın dış politikası, özellikle Rusya’ya karşı pragmatik yaklaşımları nedeniyle AB’nin dış politikasıyla çelişiyor.

Öte yandan Tuna Enstitüsü Macaristan’ın Rus doğalgazına nispeten güçlü bağımlılığını da eleştiriyor.

Fidesz’e yakın bir başka düşünce kuruluşu Századvég, Visegrád Grubu’nu, “AB’de daha derin entegrasyon yerine ulus devletler arasında işbirliğine dayalı bir Avrupa modeli” olarak görüyor. AB’ye daha fazla entegrasyon yerine egemen ulusların ittifakı çağrısı, yeni ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin (NSS) temel fikirleriyle de uyumlu görünüyor.

Strateji, ABD’nin Avrupa’da aynı görüşe sahip birkaç ülkeye odaklanmasını ve bunları AB’den uzaklaştırmaya çalışmasını öneriyor. Bu kapsamda Avusturya, Macaristan, İtalya ve Polonya isimleri özellikle belirtiliyor.

Tanrı’nın en güçlü ülkesi; yeniden ve ilelebet!

Macaristan’ın büyüme stratejisi

Tüm dış politika tartışmaları ve farklılıklarının ötesinde, Macaristan’ın muhafazakâr düşünce kuruluşları arasında, ülkenin temel büyüme stratejisinin Avrupa değer zincirlerine entegre olmak ve önemli bir ihracatçı olmak üzerine kurulu olduğu konusunda geniş bir konsensüs var.

Aynı zamanda, örneğin Tuna Enstitüsü, Alman otomotiv sektörüne bağımlılığı azaltmak için ihracat ortaklarının ve endüstrilerin daha fazla çeşitlendirilmesinin gerekli olduğunu vurgulamaktadır.

Öte yandan, Batthyány-Lajos Vakfı, içten yanmalı motorların kullanımdan kaldırılmasının Macaristan ekonomisi için kesinlikle riskler taşıdığını belirtiyor.

Ama bununla birlikte, Macaristan’da e-mobilite ve batarya üretiminin genişlemesi de açıkça olumlu olarak vurgulanıyor.

Avrupa

Fransa’da liseli eylemleri sürüyor: Yüzlerce okul kapandı

Yayınlanma

Fransa’da lise protestoları sürerken 560’tan fazla okulda eğitim aksadı; eylemlerin başından bu yana 2 bin öğrenci gözaltına alındı.

Le Figaro’nun öğlen saatlerindeki verilerden aktardığına göre, lise protestoları devam ederken sürmekte olan kargaşadan dolayı 564 okul ve eğitim kurumunda eğitim aksadı ve bugün şu ana kadar yaklaşık 600 kişi gözaltına alındı.

The Guardian muhabirine konuşan 17 yaşındaki Sophia, Paris’teki Voltaire Lisesi’nin önünde kurulan barikatın en ön saflarında yer alıyordu.

Gerçek adının yayınlanmasını istemeyen öğrenci, “Bunun devasa bir gençlik protesto hareketine dönüşmesini umuyoruz,” dedi.

Yüzlerce kişiyle birlikte okul girişini kapatmanın ikinci gününde olan Sophia, tüm derslerin iptal edilmesini sağlamış.

Fransız öğrenci, “Sadece hükümetin bizi dinlemesini istiyoruz. Kötü koşullarda ders çalışmak zorunda kalmaktansa burada durup bunu yapmayı tercih ederiz. Sesimizi duyurmanın tek yolu bu,” dedi.

Fransa’da okul boykotları yayılıyor

“Okul bir haktır, ayrıcalık değil,” yazan bir karton pankartın önünde Sophia, Fransa genelindeki gençlerin şikayetlerini sıraladı: Eğitime yönelik devlet yatırımlarının yetersizliği, yıkılmak üzere olan binalarda 40 çocuğa kadar çıkan aşırı kalabalık sınıflar, öğretmenlerin düşük maaşları, personel devamsızlıkları ve başarıyı sosyal kökenin belirlediği eşitsiz bir sistem.

Protestonun diğer nedenleri arasında, üniversite başvuruları için kullanılan şeffaf olmayan ve kullanımı zor çevrimiçi sistemin yanı sıra, Mayıs ve Haziran aylarındaki sıcak dalgaları sırasında sınıflarda yaşanan dayanılmaz sıcaklıklar da yer alıyordu.

Sanat eğitimi almak ve animasyon alanında çalışmak isteyen Sophia, “Eğitim bütçesi paramparça edilirken, orduya çok fazla ek fon aktarılıyor,” dedi.

Öğrenci, gösterilerin ve barikatların önümüzdeki haftaya da devam etmesini umduğunu belirtti. Birkaç öğretmen de destek vermek amacıyla barikatların yanında durdu.

Gazetecilere “Jean” takma adıyla tanıtan bir öğrenci ise Paris’te lisenin son sınıfında okuyor.

17 yaşındaki öğrenci, kendisinin ve sınıf arkadaşlarının okulların yakılmasını istemediklerini, sadece eğitimin “daha iyi” olmasını istediklerini söylüyor.

BBC’ye konuşan genç, “Bence Fransa, eğitim konusunda Avrupa’nın en kötü ülkelerinden biri. Artık yeter diye karar verdik,” diyor.

Hasar verenlerin “kendileri ile hiçbir ilgisi olmadığını” ve öğrencilerin talep ettiği değişimin gerçekleşmesine “katkıda bulunmadıklarını” belirtiyor.

Öğrenci, “Buraya nazik davranmak için gelmedik ama kaos da istemiyoruz. Sadece sesimizin hükümet tarafından duyulmasını istiyoruz,” dedi.

Öte yandan ülke genelinde eylemlere yönelik polis şiddeti haberleri de gelmeye devam ediyor.

Fransız yetkililer, olaylar sırasında en az 65 personelin ve 305 polis memurunun yaralandığını, yaklaşık 2.000 kişinin ise gözaltına alındığını bildirdi.

Eğitim Bakanı Édouard Geffray, öğrencilere önerilen bir danışma platformunun ayrıntılarını açıkladı.

Cuma sabahı öğretmen sendikalarıyla yapılan bir toplantıda Geffray, danışma platformunun önümüzdeki pazartesi günü faaliyete geçeceğini belirtti.

Bu kapsamda iki soru sorulacak:

  • Hangi zorluklarla karşılaşıyorsunuz?
  • Beklentileriniz nelerdir?

Öğrencilerin, Azizler Günü tatili sonrasında başlayacak analiz ve tartışma aşamasına kadar yanıt vermek için üç haftaları olacak.

Bu geri bildirim aşaması, Ulusal Meclis’teki bütçe tartışmalarıyla eş zamanlı olarak gerçekleşecek.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Jaecoo 7 Britanya’da en çok satan araç oldu

Yayınlanma

Çinli markaların Avrupalı rakiplerini geride bırakmasıyla, Jaecoo 7 Eylül ayında Birleşik Krallık’ta en çok satan yeni otomobil oldu.

Bazı internet kullanıcılarının “Temu’dan aldığım Range Rover” dedikleri bu SUV, daha önce Mart ayında da sıralamanın zirvesinde yer almıştı; bu da, yeni otomobil pazarı için yılın en önemli iki ayında ülkenin en popüler modeli olduğu anlamına geliyor.

Mart ve Eylül, tarihsel olarak satışların en yüksek olduğu aylar çünkü bu aylarda plakalardaki yıl kodları değişir ve bu da alıcıları, plakalarından anlaşıldığı üzere yollardaki en yeni otomobilleri tercih etmeye teşvik eder.

Sektör kuruluşu Motor Üreticileri ve Tüccarları Derneği (SMMT) tarafından açıklanan ön verilere göre, geçen ay 7 modelinden 10.813 adet tescil edildi.

Tesla Model 3, 9.929 tescil ile ikinci sırada yer alırken, onu Ford Puma (6.958) izledi.

İlk 10’da yer alan tek diğer Çinli otomobil, sekizinci sırada yer alan MG HS oldu (5.444).

Yüksek satış rakamlarına sahip tek tek model sayısı az olmasına rağmen, Çinli üreticiler geçen ay Birleşik Krallık pazarının %23’ünü oluşturdu.

BYD, 20.140 kayıtla en çok satan ikinci marka oldu ve 18.399 kayıt kaydeden Kia’nın önüne geçti.

Volkswagen ise 25.972 kayıtla birinci sırada yer aldı.

Öte yandan, Eylül ayında köklü birkaç marka önemli düşüşler yaşadı. Hyundai’nin 10.002 kayıt rakamı, bir önceki yıla göre %31,9’luk bir düşüşe karşılık gelirken, Renault’nun 6.721 araçlık sonucu %29,7 oranında geriledi.

Omoda-Jaecoo genel müdürü Victor Zhang, ikiz markaların Birleşik Krallık’taki benzeri görülmemiş yükselişinin ardından “burada kalıcı olduklarını” söyledi.

Zhang, artık hedeflerinin “en hızlı büyüyen markadan, sağlam bir konuma sahip bir markaya” dönüşmek olduğunu da sözlerine ekledi.

Omoda-Jaecoo’nun ana şirketi Chery, araçlarını Birleşik Krallık pazarına daha iyi uyarlayabilmek amacıyla, sürücü destek sistemleri ve şasinin ayarlanmasına odaklanarak, Bedfordshire’daki UTAC Millbrook test pistinde kısa süre önce bir Ar-Ge merkezi açtı.

Chery ayrıca, Japon firmanın Sunderland’daki fabrikasında araçlarını üretme olasılığı konusunda Nissan ile bir mutabakat zaptı imzaladı; bu araçlar arasında Jaecoo 7 de yer alabilir.

Eylül ayı, genel olarak yeni otomobil pazarı için güçlü bir ay oldu. Toplam kayıt sayısı, bir önceki yıla göre %12,7 artışla 350.518’e ulaştı.

Okumaya Devam Et

Avrupa

AB Komiseri Kos: Ukrayna’nın 2027’de üyeliği imkansız

Yayınlanma

AB Genişleme Komiseri Marta Kos, Ukrayna’nın 1 Ocak 2027’de birliğe üye olmasının imkansız olduğunu ve sürecin liyakat esasına dayandığını açıkladı. Adaylara ayrıcalık tanınamayacağını vurgulayan Kos, mevcut prosedürlerin değiştirilmesi çağrısında bulundu.

Avrupa Birliği’nin (AB) genişlemeden sorumlu komiseri Marta Kos, İtalyan gazetesi Corriere della Sera’ya verdiği mülakatta, Ukrayna’nın 2027 yılının başında birliğe katılımının mümkün olmadığını söyledi.

Sürecin liyakat esasına dayandığını vurgulayan Kos, “1 Ocak 2027 tarihi Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy tarafından dile getirilmişti. Katılım liyakat esasına dayanıyor; bu tarihin imkansız olduğu açıktır” ifadesini kullandı.

Jeopolitik koşulların değişmesiyle birlikte AB üyeliğinin yalnızca Ukrayna için değil birçok ülke açısından öncelik haline geldiğini belirten Kos, üyelik sürecinde hiçbir adayın ayrıcalığı olmadığını kaydetti.

Fakat Ukrayna’nın içinde olduğu şartların gözetilmesi gerektiğini ifade eden Kos, “Tam da bu nedenle ona yardım etmekle yükümlüyüz” dedi. Genişleme Komiseri, bu yılın sonuna kadar Ukrayna ile katılım müzakerelerinde mümkün olduğunca fazla fasıl kümesinin açılmasını umduğunu dile getirdi.

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy, yılın başında yaptığı açıklamada AB üyeliğinin hem ülkesi hem de Avrupa için temel güvenlik garantilerinden biri olduğunu savunmuş ve katılım tarihi olarak 2027’yi işaret etmişti.

Almanya Başbakanı Friedrich Merz de bu tarihin imkansız olduğunu belirterek “Bu süreçler genellikle birkaç yıl sürer” değerlendirmesinde bulunmuştu.

Mevcut prosedürler nedeniyle Ukrayna’nın 1 Ocak 2027’de katılımını olanaksız gören Kos ise AB’ye giriş sürecinde değişikliğe gidilmesi çağrısı yaptı.

Kos, haziran ayında yaptığı açıklamada AB’nin Ukrayna’nın üyeliği konusunda iki senaryo üzerinde durduğunu aktarmıştı. İlk senaryonun tam üyelik gerçekleştikten sonra ülkelerin entegre olduğu standart model olduğunu belirten Kos, ikinci seçeneğin ise adayın gerekli şartları karşıladıkça belirli alanlarda AB politikalarına dahil olduğu sektörel entegrasyonu kapsadığını kaydetmişti. Kos, o dönemde birlik yetkilileri ile Ukrayna’nın bu ikinci seçenek üzerinde çalıştığını ifade etmişti.

Ukrayna, 2022 yılında resmi olarak AB’ye aday ülke statüsü aldı; katılım müzakerelerinin ilk bölümü ise Haziran 2026’da başladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English