Bizi Takip Edin

Diplomasi

Mısır “tampon bölge” seçeneğini değerlendiriyor

Yayınlanma

İsrail ordusu Gazze’nin güneyine doğru ilerlemeye devam ederken, halka yüz binlerce Gazzelinin daha önce kuzeydeki hava saldırılarından korunmak için sığındığı Han Yunus kent merkezini terk etmelerini emrediyor. Birleşmiş Milletler yetkilileri, İsrail saldırısı ve tahliye emirlerinin 2,3 milyonluk nüfusun yüzde 85’ini güneye itmesi nedeniyle Refah’ın bunaldığı konusunda uyarıyor. Sınır kasabası Filistinlilerin kaçabilecekleri en uzak nokta, ancak Mısır sınırı kapalı ve gidecekleri başka bir yer yok.

Mısır, 2008’de İsrail yine Gazze’ye saldırdığında binlerce Filistinlinin Sina’ya kaçmasına göz yummuştu. Her ne kadar 7 Ekim’den beri kitlesel göçe müsaade etmeyeceğini duyursa da aynı senaryo karşısında Mısır’ın başka seçeneği kalmayabilir. Bu gerçek karşısında Mısır ordusunun tüm seçenekleri araştırdığı kaydediliyor.

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makaleye göre o seçeneklerden biri, Gazze’nin güneyinde bölge sakinlerinin İsrail saldırılarına karşı korunacağı bir tampon bölge oluşturulması:

***

Gazze’de mülteci akını gerçek bir olasılık haline gelirken Mısır seçeneklerini değerlendiriyor

AMR EMAM

Yüz binlerce kişi şu anda Mısır sınırından sadece birkaç kilometre uzaklıktaki küçük bir alana sıkışmış durumda.

İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik aralıksız bombardımanı sadece yerinden edilmiş Filistinliler için değil, güvenlik, gıda, su ve tıbbi bakım eksikliği nedeniyle Sina’ya kitlesel bir mülteci akınından korkan Mısır için de bir kâbus haline geldi.

İsrail saldırılarının başlangıcından bu yana Gazze’deki Filistinlilere güneye gitmeleri yönünde uyarılarda bulundu. Pek çok Filistinli bu çağrıya kulak verdi, ancak güneyde de bombalandılar. Ancak İsrail askerî harekâtını sürdürdükçe Filistinlileri daha da güneye itmeye devam ediyor.

Kuzey ve orta Gazze’yi moloz yığınına çeviren İsrail savaş uçakları şimdi de dikkatlerini güneye çevirerek Filistinlilerin savaşın ilk gününden bu yana söylediklerini doğruladı: “Gazze’de güvenli bir yer yok.”

Yüz binlerce kişi şu anda Mısır sınırından sadece birkaç kilometre uzaklıktaki küçük bir alana sıkışmış durumda. Gazze’deki vahim durum her geçen gün daha da kötüleşirken Mısır’ın en kötü kabusunun gerçekleşmesine günler olmasa da muhtemelen haftalar kaldı.

Mısır, yaklaşık iki ay önce İsrail’in Gazze’ye yönelik operasyonunun başlamasından bu yana bu senaryoya karşı uyarılarda bulunuyordu. Ancak şimdi bu yalın ve mevcut gerçekle doğrudan yüzleşiyor gibi.

İsrail’in hedefi Refah sınır kapısı mı?

Zor sınav

Gazze sakinlerinin Sina ve Gazze arasındaki ortak sınır üzerinden Mısır’a kitlesel göçü, Filistin topraklarıyla sınır paylaşan Mısır’ın kuzeydoğu topraklarında sınırlı bir varlığa sahip olan Mısır ordusu için zorlu bir sınav olacak.

Mısır ve İsrail arasında 1979’da imzalanan barış anlaşması Mısır’ın Sina’daki -özellikle de kuzey kesimindeki- asker varlığını asgari düzeyde tutuyor.

Gazze sakinlerinin Sina’ya akınını püskürtmek için gerekli askeri güce sahip olsa bile Mısır ordusu bunu yapmakta isteksiz davranacaktır.

İsrail’in Gazze’ye yönelik mevcut saldırısına son vermek için elindeki tüm imkânları kullanan Mısır, İsrail’in son iki aydır yaşattığı dehşetten kaçan yüz binlerce Filistinliye karşı güç kullanan bir Arap ülkesi olarak görülmek istemiyor.

İsrail’in 2008’de Gazze’ye açtığı savaş sırasında binlerce Filistinli Mısır ile Gazze arasındaki güvenlik duvarının bazı bölümlerini yıktıktan sonra Sina’ya girmeye çalıştığında Mısır güçleri onları durdurmadı. Bu kez de durdurmaları pek olası değil.

Yerel düşünce kuruluşu Ahram Siyasi ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde araştırmacı olan Emad Gad Majalla’ya yaptığı açıklamada, “Gazze sakinlerinin fiili göçü gerçekleştiğinde Mısır bunu durduramaz” dedi: “Mısır korkunç bir durumdan kaçan Filistinlileri öldüren bir güç olarak görülmeyecektir.”

Gad, Mısır’ın bu göçün gerçekleşmesini önlemek için kararlı bir şekilde hareket etmesi gerektiğini söyledi. Mısır şimdiye kadar iki yönlü bir politika izledi ve önemli ölçüde başarı elde etti.

Kahire, Filistin bölgesiyle ortak sınırdaki Refah geçiş noktasından Gazze’ye insani yardım girmesi için baskı yapıyor. Şimdiye kadar gıda, su ve tıbbi malzeme taşıyan yüzlerce kamyonu içeri sokmayı başardı.

Kasım ayı sonunda Mısır ve Katar’ın arabuluculuğunda sağlanan bir haftalık ateşkes sayesinde İsrail ile Hamas arasında 7 Ekim’de çatışmaların başlamasından bu yana ilk kez kıyı bölgesine yakıt girişi oldu.

Mısır da Gazze sakinlerinin yerlerinden edilmesini reddettiğini Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi aracılığıyla net bir şekilde ortaya koydu ve Avrupalı liderlerle yaptığı basın toplantılarında Filistinlilerin topraklarından atılmasına yönelik herhangi bir planı reddettiğini ve bunun Filistin davasına yıkıcı bir darbe vuracağını birçok kez tekrarladı.

“Mısır bu tasfiyenin kendi zararına olmasına izin vermeyecektir” dedi.

İsrail’in Refah’a sürdüğü Filistinliler hayata tutunmaya çalışıyor

Güçlü dava

Mısır’ın Gazze’deki 2 milyon 300 bin Filistinli nüfusun yeniden yerleştirilmesini reddetmek için iyi bir nedeni var. Filistinlilerin devlet kurma haklarının sadık bir destekçisi olan Mısır, böyle bir hamlenin İsrail’i işgal altındaki Batı Şeria’da da aynı stratejiyi izlemeye ve orada yaşayan Filistinlileri Ürdün’e sürmeye teşvik edecek bir emsal oluşturacağına ve böylece Filistin-İsrail çatışmasına nihai bir çözüm getireceğine inanıyor.

Es-Sisi 18 Ekim’de Kahire’de Almanya Başbakanı Olaf Scholz ile düzenlediği basın toplantısında “Bu, bir halkın var olacağı ama kendi devletlerini kurabilecekleri bir toprağın olmayacağı anlamına gelecektir” dedi.

Mısır’ın Gazze sakinlerinin Sina’ya yerleştirilmesini reddetmek için meşru güvenlik gerekçeleri de var ve böyle bir hareketin İsrail ile olan barış anlaşmasını tehlikeye atacağı uyarısında bulunuyor.

Sisi aynı basın toplantısında Filistinlilerin Sina’ya yerleştikten sonra Sina’yı İsrail’e karşı saldırılar düzenlemek için kullanabileceklerini söyledi.

8 Kasım’da Mısır Dışişleri Bakanı Sameh Şükri de Filistinlilerin topraklarından zorla çıkarılmasının intikam ve radikalizmi körükleyeceği, bunun da sadece İsrail’e karşı saldırılar düzenlemekle kalmayıp aynı zamanda Sina’ya yakın olan ve uluslararası ticaret için hayati bir deniz geçidi konumundaki Süveyş Kanalı’nın güvenliğini de tehdit edebilecek terörist grupların ortaya çıkmasına yol açabileceği uyarısında bulundu.

Bu yıl Mısır, İslam Devleti’nin (IŞİD) bir kolunu yenilgiye uğrattığı 60 bin kilometrekarelik Sina’yı terörden arındırdığını ilan etti.

Çaresiz değil

Mısır şimdiye kadar siyasi ve diplomatik kartlarını kullanarak İsrail ve uluslararası destekçileri üzerinde baskı kuruyor ve Filistinlileri sürmesini engelliyor.

Şükri, etkili Amerikan kurumları ve düşünce kuruluşlarında bu olasılığa karşı lobi yapmak ve Amerikan medyasına bu senaryonun Mısır, bölge ve dünya için içerdiği tehlikeler hakkında konuşmak üzere Washington’u ziyaret etti. Sisi aynı zamanda ziyarete gelen her yabancı yetkiliyle aynı konuyu gündeme getirmeye devam ediyor.

Mısırlı lider, bu yer değiştirmenin Mısır ve bölge için yaratacağı olumsuz etkileri açıklığa kavuşturmayı başararak bu yetkililer arasında bir fikir birliği yaratmış gibi görünüyor.

Bu bağlamda gözlemciler Mısır’ın çabalarının sonuç verdiğini ve bazı etkili dünya liderlerini bu senaryonun tehlikeleri konusunda ikna ettiğini düşünüyor.

Kahire Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan Akram Badr Eddine, Majalla’ya yaptığı açıklamada “İsrail’i destekleyen liderler Gazze’deki Filistinlilerin kendi topraklarının dışına taşınmasına karşı olduklarını ifade etmeye başladılar” dedi.

ABD Başkanı Joe Biden geçen haftalarda birkaç kez bu yer değiştirmeye karşı konuştu.

ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris de 2 Aralık’ta COP28’e katıldıkları Dubai’de Sisi’ye ABD’nin Filistinlilerin yerlerinden edilmesine izin vermeyeceğini söyledi.

Bununla birlikte, 4 Aralık’ta Mısır’ın Gazze’ye ilişkin söyleminde önemli bir değişiklik oldu. Mısır Savunma Bakanı Muhammed Zeki, Filistin topraklarında devam eden savaş hakkında ilk kez konuştu.

Filistin cephesinde ‘hesapsız bir tırmanış’ olarak tanımladığı bu durumun Filistin davasını ortadan kaldırma tehdidi oluşturduğunu söyledi.

Arap ülkelerinin en önemli savunma fuarı olan Mısır Savunma Fuarı’nın açılışında yaptığı konuşmada “Bugünün dünyasında zayıflara yer yok” dedi.

Bazı gözlemciler Zeki’nin yorumlarını askeri kurumun kendi seçeneklerini araştırdığının bir işareti olarak görüyor. Bu durum, Gazze’nin güneyinde bölge sakinlerinin İsrail saldırılarına karşı korunacağı bir tampon bölge oluşturulması için Mısır’ın Filistin topraklarında askerî harekâta girişmesi çağrılarının arttığı bir döneme denk geliyor.

Elbette bu durum, iki ülkenin 1979’da barış imzalamasından bu yana Mısır’ı ilk kez askeri olarak İsrail’le karşı karşıya getirebilir ve Mısır Cumhurbaşkanı’nın geçen haftalarda defalarca uyardığı gibi barışın çökmesine yol açabilir.

Diplomasi

Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Yayınlanma

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.


Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.

Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.

Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.

Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.

Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.

Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.

Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.

İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.

Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.

Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.

Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.

Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.

Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.

Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.

Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.

Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.

Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.

Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.

Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.

‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.

Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.

Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.

East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

Yayınlanma

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.

29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.

AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.

Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.

Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.

Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:

“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”

Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.

Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Avrupalı şirketlerden AB-ASEAN ticaret paktı çağrısı

Yayınlanma

Avrupalı şirketler, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Filipinler ile yaptığı anlaşmada sağlanan ilerlemenin ardından ASEAN ile bölgeden bölgeye kapsamlı bir ticaret paktı yapılması çağrısında bulunuyor. Brüksel ise ticari ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Birliği’nin ayrıca Tayland ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakerelerini bu yılın sonuna kadar sonuçlandırması bekleniyor. Görüşmelerin 10. turu salı gününe kadar sürüyor. AB’nin bölgede halihazırda Singapur, Endonezya ve Vietnam ile ticaret anlaşmaları bulunuyor; Malezya ile de müzakereler devam ediyor.

Ancak şirketler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD ile rekabet ortamında AB’nin daha ileri giderek ASEAN’ın tamamıyla blok düzeyinde bir anlaşma yapmasını istiyor.

AB-ASEAN İş Konseyi İcra Direktörü Chris Humphrey, “Güneydoğu Asya, Avrupalı şirketleri güvenilir yatırımcılar olarak görüyor ancak bu şirketler Amerikan ve Çin hükümetlerinin tüm siyasi ve mali ağırlığıyla rekabet ediyor,” dedi.

Humphrey, Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada ikili anlaşmaların nihai hedef olmaması gerektiğini belirterek, Avrupalı şirketlerin özellikle enerji, sağlık, dijital hizmetler ve finansal hizmetler alanlarında uzun süredir bölgeden bölgeye bir ticaret anlaşması çağrısı yaptığını söyledi.

İş konseyinin eylül başında 150 Avrupalı iş dünyası yöneticisiyle gerçekleştirdiği ankette katılımcıların yalnızca yüzde 18’i AB’nin ASEAN ile yeterince angaje olduğunu düşündüğünü söyledi. Humphrey, Ticaret Komiseri Maros Sefcovic ile AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas’ın ziyaretleri dışında üst düzey temasların hâlâ sınırlı kaldığını belirtti.

Sözde insan hakları ile çevre ve gıda güvenliği standartlarına ilişkin kaygılar, iki blok arasındaki müzakereleri uzun süredir zorlaştırıyor. Örneğin AB’nin Endonezya ile yürüttüğü görüşmelerde ormansızlaşma meselesi yıllarca önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Taraflar ancak geçen yıl kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzalayabildi.

Benzer şekilde AB ile Bangkok arasındaki ticaret müzakereleri, başladıktan bir yıl sonra, 2014’te Tayland ordusunun darbeyle iktidarı ele geçirmesi üzerine askıya alındı. Görüşmeler 2023’te resmen yeniden başlatıldı. Analistler yakın zamanda bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük bir engel görmediklerini söylese de Tayland’ın ton balığı ve deniz ürünleri balıkçılığındaki çalışma standartları Avrupa sektöründe kaygı yaratıyor.

Bölgeden bölgeye düzeydeki müzakereler ise ilk kez 2007’de başlatılmış, Myanmar’daki askeri darbe nedeniyle 2009’da karşılıklı mutabakatla durdurulmuştu.

Brüksel Özgür Üniversitesi ve KU Leuven’de öğretim görevlisi Camille Nessel, “ASEAN, mevcut jeopolitik tartışmaların ima ettiğinden çok daha uzun süredir bir öncelik,” dedi.

Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Joanne Lin de tarafların beklentilerindeki uyumsuzluğun ilişkileri sınırladığını belirtti. Lin’e göre AB, ticaret yoluyla iş gücü, çevre, sürdürülebilirlik, insan hakları ve düzenlemeler alanlarında reformları teşvik etmeyi umuyor.

Lin, “Ancak ASEAN, AB’nin daha pratik bir ortak olmasını ister,” dedi. İşbirliği alanları arasında yeşil dönüşüm, enerji bağlantıları, dijital ticaret, dirençli tedarik zincirleri ve sürdürülebilir altyapıyı örnek gösterdi.

Ancak koşullar değişti. Son birkaç yılda jeopolitik rekabet ve gerilimler belirgin biçimde arttı. Büyük Avrupa ekonomilerinin büyümekte zorlandığı bir dönemde AB, Çin ve ABD arasında sıkışmış hissediyor. Analistlere göre bu ortamda Sefcovic daha pragmatik bir yaklaşım benimseyebilir ve coğrafi olarak daha uzak olsalar bile müttefiklerle işbirliği arayışına girebilir.

ASEAN ülkeleri açısından ise komşular arasındaki rekabet, tarafları uzlaşmaya yönelterek ticaret anlaşmalarının sonuçlandırılmasını hızlandırmış olabilir.

Nessel, “Vietnam AB ile bir anlaşma yaptıktan sonra bu durum Endonezya ve Filipinler açısından önem kazandı,” dedi. “Bu ülkeler birçok aynı sektörde rekabet ediyor ve tercihli erişim, rekabet dengesini değiştiriyor” diye ekledi.

AB-Filipinler anlaşması, tarım-gıda ürünleri, makineler ve beyaz eşya dahil olmak üzere ticarete konu malların yüzde 94’ündeki tarifeleri kaldıracak. Ayrıca Filipinler’in kamu ihaleleri pazarı ilk kez yabancı şirketlere açılacak.

Sefcovic, “Anlaşma her büyüklükteki işletme için gerçek fırsatlar sunuyor. Aynı zamanda dayanıklılığın stratejik bir öncelik haline geldiği bir dönemde daha güçlü ve çeşitlendirilmiş bir tedarik zinciri sağlıyor” dedi.

Resmi verilere göre AB, geçen yıl Filipinler’in dördüncü büyük ticaret ortağıydı ve ülkenin toplam mal ticaretinin yüzde 8,3’ünü oluşturdu. İki taraf arasındaki mal ticaretinin hacmi 17,6 milyar avro, yani yaklaşık 19,9 milyar dolar seviyesindeydi.

Bu tekil ticaret anlaşmaları, iki bloğu sonunda daha kapsamlı bir anlaşmaya doğru taşıyabilir.

Bir AB sözcüsü, “ASEAN’ın tek tek üyeleriyle oluşturulan bu ikili serbest ticaret anlaşmaları ağı, ortak uzun vadeli hedefimiz olmaya devam eden nihai bölgeden bölgeye serbest ticaret anlaşmasına giden yolda yapı taşları işlevi görebilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English