Bizi Takip Edin

Diplomasi

Mısır’ın ateşkes girişimi: Taraflar ne kazanacak ne kaybedecek

Yayınlanma

Mısır’ın başkenti Kahire bir süredir Filistin meselesinin taraflarının üst düzey ziyaretlerine tanık oluyor. Kalıcı ateşkes için yürütülen müzakerelerin temeli Gazze’nin ekonomik koşullarının iyileştirilmesi. Siyasi konuların açıktan görüşülmediği yani Filistin içi uzlaşı ya da İsrail-Filistin arasında kalıcı barış gibi konuların masaya yatırılmadığı müzakerelerin ana fikri Gazze’nin ekonomik koşullarının iyileştirilmesinin tarafları kalıcı bir uzlaşıya götüreceğine olan yaygın inanca dayanıyor. Müzakerelerin somut çıktılarından biri olarak Gazze Marine gaz sahasında çalışma yapılmasına tarafların onay verdiğine dair haberler basına yansımıştı.

Peki müzakere edilen diğer başlıklar neler ve bu başlıklar taraflara ne kazandırıyor ne kaybettiriyor? Söz konusu başlıklar kalıcı bir ateşkesin kapısını aralayabilir mi?

İsrail’in yarı-resmi düşünce kuruluşu Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü (INSS) Mısır öncülüğünde yürütülen ateşkes görüşmelerini inceledi:

 ***

Mısır’ın Hudna Girişimi: İsrail’i Bypass Etmek

Mısır, Gazze’de uzun vadeli bir ateşkes için Hamas ve İslami Cihad ile bir girişim yürütüyor; İsrail bu görüşmelere doğrudan dahil değil. Her ne kadar hudna (ateşkes) ihtimali zayıf olsa da İsrail’in Mısır’ın girişimini reddetmemesi ve bunun yerine içerdiği ekonomik projelere olanak sağlaması iyi olacaktır

4-6 Haziran 2023 tarihlerinde üst düzey Hamas ve İslami Cihad liderleri, Mısır İstihbarat Başkanı Tümgeneral Abbas Kamil’in daveti üzerine Kahire’yi ziyaret etti. Filistin heyetine Hamas lideri İsmail Haniye (yardımcısı Salih el-Aruri ve örgütün dış büro şefi Halid Meşal de eşlik etti) ve İslami Cihad lideri Ziyad en-Nahale başkanlık etti. Toplantıda Mısırlılar Gazze Şeridi’nde uzun vadeli ateşkes – hudna – için bir girişim sundular. Görüşmelerde İsrail’in hedefe yönelik öldürme operasyonları gerçekleştirme kapasitesini ortaya koyan Kalkan ve Ok Operasyonu’nun sonuçlarının yanı sıra Orta Doğu’da son dönemde gerginlik ve şiddetin azalmasına yol açan anlaşmaların yarattığı atmosfer de etkili oldu. Görüşmelerin temelinde uzun vadeli bir ateşkes önerisi ile Kahire’nin Gazze cephesindeki güvenlik durumunun yatıştırılmasına yardımcı olma ve ABD’nin siyasi desteği ve Katar’ın mali yardımıyla bölgenin yeniden inşasına katılma isteği vardı.

Kahire’nin Gazze’ye daha fazla müdahil olma motivasyonu, bu bağlamda elde edeceği ekonomik ve siyasi kazanımların yanı sıra yerel altyapı projelerini başlatmadaki başarısında yatıyor. Örneğin, Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cebaliye ve Beyt Lahya’da Mısır tarafından inşa edilen üç yüksek katlı konut projesi ileri bir aşamaya ulaşmış ve neredeyse kullanıma hazır hale gelmiş durumda. Benzer şekilde, Gazze’nin kuzeyinde denize paralel uzanan Raşid sahil yolunun geliştirilmesi planlanıyor.

Mısır Girişimi şu projeleri içeriyor:

  • Kuzey Sina Yarımadası’ndaki el-Ariş limanının genişletilerek tüm Gazze Şeridi için bir kargo limanı haline getirilmesi; kamyonların Gazze’ye girmesi için asfalt bir otoyol; ve Selahaddin (Refah) Sınır Kapısı üzerinden Mısır ve Gazze arasındaki ticaretin genişletilmesi.
  • Mısır’dan gelen elektriği Gazze Şeridi’ne dağıtacak elektrik sistemlerinin birbirine bağlanması.
  • Gazze Şeridi açıklarında bulunan Gazze Marine doğal gaz sahasının geliştirilmesi. Filistin Yönetimi, gaz rezervleri üzerinde hak sahibi olan Filistin hükümeti olarak tanındığı için bu, Filistin Yönetimi’nin katılımını gerektirecektir. Filistin Başbakanı Muhammed Iştiyye’nin Hamas ve İslami Cihad heyetlerinden bir hafta önce Kahire’yi ziyaret etmesinin nedeni de bu olabilir.
  • Kuzey Sina ile Gazze Şeridi arasında bir serbest ticaret bölgesi kurulması.
  • Mısır Hamas yönetimindeki Gazze ile Mısır arasındaki Refah Sınır Kapısı’nın dört yıl öncesine kadar olduğu gibi Filistin tarafından kontrolünü yeniden tesis ederek Filistin Yönetimi’nin resmin içinde kalmasında ısrar ediyor.

Ayrıca Gazze’de uzun vadeli ateşkes koşullarını sağlamak için Mısır’ın İran’la yaptığı görüşmelerde Tahran’dan, başta Filistin İslami Cihadı olmak üzere vekillerini kullanmaktan kaçınmasını ve Kahire ile İslam Cumhuriyeti’nin etkisi altındaki Filistinli gruplar arasında yeni oluşmakta olan anlaşmayı baltalayacak hiçbir şey yapmamasını talep ettiği bildirildi.

Bu aşamada görüşmelere doğrudan müdahil olmamakla birlikte İsrail’in görüşmeler hakkında bilgilendirildiği anlaşılıyor. Mısır’ın önerisinin bir parçası olarak İsrail’in uzun vadeli ateşkese bağlı kalması, Filistinli üst düzey komutanlara karşı hedef gözeterek öldürme operasyonları düzenlemekten kaçınması, Gazze’den İsrail’e insan ve mal geçişi üzerindeki kısıtlamaların daha da hafifletilmesi ve Gazze’nin münhasır ekonomik bölgesinden gaz üretimi konusunda anlaşmaya varılması gibi bazı taahhütlerde bulunması gerekecek.

Filistin-Mısır ekonomik görüşmelerine dair siyasi uyarılar

Perspektifler

Gazze Şeridi’ndeki Hamas lideri Yahya Sinvar ve Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas gibi iki önemli Filistinli liderin Kahire’deki toplantıya katılmaması, Mısır’ın Filistinlilere iç uzlaşma ya da seçimler konusunda hiçbir baskı uygulamadığını gösteriyor. Sinvar için Hamas’ın dış liderliğinin müzakerelerin ön saflarında yer alması çok daha uygun, böylece İsrail’in elindeki Filistinli mahkumların serbest bırakılması ve Gazze’deki İsrail kuşatmasının tamamen kaldırılması da dahil ateşkes anlaşmasındaki eksik unsurları açıklamak zorunda kalmayacak. Mevcut durumda Abbas, gaz üretimine ilişkin anlaşmalar dışında Gazze cephesinde önemli bir aktör değil ve hatta Kahire’nin Filistin içi uzlaşıyı teşvik etmesi için Abbas’ı ikna etme çabalarından vazgeçtiği görülüyor.

Mısır’ın girişimi, Gazze Şeridi’nde Mısır’ın ekonomik projelerinin teşvik edilmesini içeriyor ki bu da Kahire’ye büyük fayda sağlayacak (El-Ariş havaalanının ve Refah ile el-Ariş’teki elektrik altyapısının genişletilmesi, mallara hızlı erişim sağlamak için bir otoyol inşa edilmesi ve Gazze Marine gaz sahasının geliştirilmesi). Buna ek olarak, mayıs ayında İsrail ile İslami Cihad arasında yaşanan ve Ramazan ayına denk gelen son çatışmalar, Mısır’a, bazıları Gazze Şeridi dışında bulunan ve İran ile Hizbullah’ın etkisi altında olan çok sayıda aktör ve adresin bulunduğu bir olayda arabuluculuk yapmanın ne kadar zor olduğunu açıkça gösterdi. Bu nedenle Mısır oyunun kurallarını bir kez daha netleştirmek istiyor: Kendisi açısından Gazze Şeridi’nde yaşananlardan sorumlu olan tek bir Filistinli aktör var, o da Hamas. Dahası, İsrail ile arabulucu olarak özel rolünü korumak istiyor.

İsrail’in oyunu: İsrail’in müzakerelerin -tabii ki açık görüşmelerin- dışında kalması kendi tercihi olsa da olmasa da işine geliyor. Böylece Başbakan Binyamin Netanyahu, koalisyondaki radikal sağ ortaklarına İsrail’in neden Hamas’la anlaşma yaptığını ve anlaşmanın neden esir İsraillilerin ve Hamas’ın elindeki İsrail askerlerinin cenazelerinin iadesini içermediğini açıklamak zorunda kalmıyor. Buna ek olarak, anlaşmanın tüm başlangıç ilkelerinden Mısır sorumlu olduğundan, İsrail kendisinden istenen tavizlerin (şu anda var olan mutabakatların dışında, özellikle sınır geçişleri ve 18.500 Gazzeli işçinin İsrail’e girişine izin verilmesi konusundaki politikası) önemini küçümseyebilir. İsrail’den Tapınak Tepesi ya da Kudüs’teki politikasını değiştirmesi ya da terörle mücadele kapsamında kendi operasyon özgürlüğünü kısıtlaması istenmiyor.

Gazze gazına “Lübnan” modeli

Mısır Hudna’da Başarılı Olursa Ortaya Çıkabilecek Sonuçlar

1-) Hamas’ın Gazze Şeridi’ndeki rolünün güçlendirilmesi: İslami Cihad’ı etkisiz hale getirirken İsrail’in Gazze’de uzun vadeli bir ateşkesi ilerletmesi gereken güç faktörü Hamas’tır. Hamas, Kudüs’te, Batı Şeria’da, İsrail içinde ve güney Lübnan’da terörizmi desteklemekten kaçınacağına dair İsrail’e herhangi bir taahhütte bulunmadan, Gazze ablukasının hafifletilmesi ve bölgede altyapı ve ekonomik projelerin hayata geçirilmesiyle bu anlaşmadan fayda sağlayacaktır. Salih el-Aruri önümüzdeki yıl Ramazan ayında terör saldırıları düzenlemeye ve yeni şiddet eylemleri için hazırlık yapmaya devam etmekte özgür olacak. Aynı zamanda Hamas pazarlık kozlarını – kayıp İsrailliler ve ölen askerlerin cenazeleri – elinde tutacaktır. Benzer şekilde, bu tür bir anlaşma özellikle de ABD düşük profilli de olsa işin içindeyse Hamas’ın meşruiyetini ve uluslararası tanınırlığını artıracaktır.

2-) Mısır’ın Gazze’ye daha fazla müdahil olması ve Kahire’nin Gazze bataklığına girmeye istekli olması: Gazze Mısır’a ne kadar bağımlı olursa İsrail’e o kadar az bel bağlayacak. Aynı zamanda Mısır, Sina üzerinden Gazze’ye silah kaçakçılığının önlenmesi konusunda da pek etkili olamadı. Sina’dan ticaretin ve mal hareketinin genişlemesinin kaçakçılar için daha fazla fırsat yaratması, İsrail’in ise Mısır’a olan bağımlılığı ve Kahire ile özel ilişkisini sürdürme arzusu nedeniyle bu tür olaylara karşılık verme kabiliyetinin sınırlı kalma olasılığı endişe yaratıyor.

3-) İsrail’in beklediği faydalar ile ödemesi istenecek bedel arasındaki gerilim: Bir yandan İsrail, Gazze’de uzun vadeli bir ateşkes sağlanmasını ve Şerit’teki sorumluluğunun azaltılmasını bir başarı olarak görecektir. Öte yandan bu durum Gazze’nin İsrail’e olan bağımlılığını azaltacak ve İsrail Gazze’deki olaylar üzerinde etkisini kaybedecektir. Buna ek olarak, İsrail’deki yaygın kanı Hamas’ı dizginlemenin yolunun Gazze’deki ekonomik koşulları iyileştirmekten geçtiği yönünde ve bu nedenle Gazze’nin sivil meseleler için ablukanın hafifletilmesini ve Gazze’nin yeniden inşasının devam etmesini destekliyor. Ancak Mısır’ın önerdiği ateşkes kabul edilirse, Netanyahu hükümetindeki aşırı sağcı unsurlar, kayıp ve ölmüş İsraillileri de kapsayan bir anlaşma olmaksızın, İsrail’in ablukanın kapsamlı bir şekilde hafifletilmesi ya da Filistin gaz sahasına onay vermesi gibi herhangi bir tavizine karşı çıkacaktır.

4-)Başıbozuk gruplar kontrol altına alınabilir mi? Uzun vadeli bir ateşkesin uygulanmasının ön koşullarından biri İslami Cihad’ın Hamas’ın otoritesini kabul etmesi ve Tahran’ın da bunu en azından zımnen kabul etmesi. Ancak Kahire ve Tahran arasında gelişen ikili ilişkiler ışığında İran’ın İslami Cihad üzerindeki etkisinin ne ölçüde azaltılabileceği açık değil.

5-) Filistin Yönetimi’nin giderek önemini kaybetmesinin başka bir aşaması: Gazze cephesinde müzakere edilmiş bir ateşkes, Filistin Yönetimi’nin tabutuna yeni bir çivi olacaktır ve ateşkes yürürlüğe girerse Hamas’ın elde edeceği ekonomik kazanımlara kıyasla kontrolü altındaki topraklarda Filistin Yönetimi’nin herhangi bir önemli ekonomik veya siyasi fayda elde edemeyecek. Bu çerçevede Hamas’ın, Abbas’ın iktidarda olmadığı günün ertesinde Filistin Yönetimi’nin kontrolünü ele geçirme çabalarını yoğunlaştırması muhtemeldir.

Sonuç ve Öneriler

Mısır’ın Gazze’deki ateşkes girişimi Hamas’ın güçlenmesini engelleyecek ya da diğer cephelerdeki operasyon özgürlüğünü kısıtlayacak herhangi bir tedbir içermediği gibi kayıp İsraillilerin ve ölen askerlerin naaşlarının iadesi için de bir anlaşma öngörmüyor. Dahası, ateşkes İslami Cihad ve Gazze Şeridi’ndeki diğer terörist grupların hayatta kalmasını sağlayacak. İslami Cihad’ın Kalkan ve Ok Operasyonu’nu sona erdiren 13 Mayıs ateşkesini kabul etmeden önce öne sürdüğü temel taleplerden biri İsrail’in üst düzey militan komutanlarına yönelik hedef gözeterek öldürme politikasına sona erdirilmesiydi ki İsrail buna “Sessizliğe sessizlikle karşılık verilecektir” yanıtını verdi. Eğer bir ateşkes sağlanırsa, İslami Cihad da Hamas gibi saflarını ve askeri yeteneklerini yeniden inşa etme özgürlüğüne sahip olacak.

Mısır’ın uzun vadeli bir ateşkese aracılık etmesi, özellikle de Hamas’ın bunu reddetme olasılığı göz önüne alındığında, şüpheli görünüyor. Ateşkesin Hamas’a sağlayacağı faydalar bir yana, örgüt İsrail karşısında daha üstün bir konumda olduğunu hissetseydi bunu kabul edilebilir bulabilirdi ancak bugün durum böyle değil. Hamas liderliği, örgütün Filistin ve bölge cephelerindeki gücünün arttığına, İsrail’in ise gücünün azaldığına ve uluslararası ve bölgesel etkisinin zayıfladığına inanıyor. Bu nedenle Hamas muhtemelen Gazze Şeridi’ni yeniden inşaya devam etmesine, kendi askeri gücünü artırmasına ve siyasi konumunu sağlamlaştırmasına izin verecek bazı süslemelerle “sessiz” statükoyu korumayı tercih edecektir ancak herhangi bir ideolojik taviz ya da İsrail veya Filistin Yönetimi’ne (örneğin gaz sahası) dolaylı bile olsa herhangi bir ödül vermesi istenmediği takdirde.

Mısır’ın ateşkes girişiminin meyve verme ihtimali düşük olsa da İsrail buna karşı çıkmaktan kaçınmalı ve aynı şekilde Mısır’ın Gazze’deki altyapı ve ekonomik projelerini genişletmesini desteklemeli. Gazze Şeridi’ndeki yaşam koşullarının iyileşmesi ve Mısır’ın artan katılımı İsrail’in uzun vadeli sessizlik sağlamak ve Gazze ile Batı Şeria arasındaki uçurumu derinleştirmek gibi stratejik hedeflerini ilerletecektir. Mısır’ın girişimine desteğin sürmesi İsrail’in; Hamas’ın Gazze’deki “başıbozuk” terör örgütlerini özellikle de İslami Cihad’ı kontrol etmek için yeterince motive olup olmadığını ve Sinvar’ın uzun vadede sükuneti sağlamaya ne ölçüde kararlı olduğunu görmesine olanak tanıyacak. Aynı zamanda, ateşkesin geçersiz kılınmaması için İsrail’in şu noktalarda uzlaşmak zorunda kalacak: Hamas ve İslami Cihad’ın diğer cephelerde terör saldırıları düzenlemek için operasyon özgürlüğünün devam etmesi; kayıp ve ölü İsrailliler konusu çözülmeden Gazze’de Hamas için iyileştirmeler yapılması; Hamas ve İslami Cihad’ın artan askeri gücüne karşı etkili bir çözüm bulunmaması.

Diplomasi

Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Yayınlanma

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.


Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.

Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.

Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.

Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.

Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.

Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.

Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.

İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.

Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.

Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.

Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.

Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.

Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.

Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.

Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.

Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.

Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.

Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.

Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.

‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.

Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.

Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.

East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

Yayınlanma

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.

29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.

AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.

Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.

Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.

Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:

“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”

Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.

Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Avrupalı şirketlerden AB-ASEAN ticaret paktı çağrısı

Yayınlanma

Avrupalı şirketler, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Filipinler ile yaptığı anlaşmada sağlanan ilerlemenin ardından ASEAN ile bölgeden bölgeye kapsamlı bir ticaret paktı yapılması çağrısında bulunuyor. Brüksel ise ticari ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Birliği’nin ayrıca Tayland ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakerelerini bu yılın sonuna kadar sonuçlandırması bekleniyor. Görüşmelerin 10. turu salı gününe kadar sürüyor. AB’nin bölgede halihazırda Singapur, Endonezya ve Vietnam ile ticaret anlaşmaları bulunuyor; Malezya ile de müzakereler devam ediyor.

Ancak şirketler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD ile rekabet ortamında AB’nin daha ileri giderek ASEAN’ın tamamıyla blok düzeyinde bir anlaşma yapmasını istiyor.

AB-ASEAN İş Konseyi İcra Direktörü Chris Humphrey, “Güneydoğu Asya, Avrupalı şirketleri güvenilir yatırımcılar olarak görüyor ancak bu şirketler Amerikan ve Çin hükümetlerinin tüm siyasi ve mali ağırlığıyla rekabet ediyor,” dedi.

Humphrey, Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada ikili anlaşmaların nihai hedef olmaması gerektiğini belirterek, Avrupalı şirketlerin özellikle enerji, sağlık, dijital hizmetler ve finansal hizmetler alanlarında uzun süredir bölgeden bölgeye bir ticaret anlaşması çağrısı yaptığını söyledi.

İş konseyinin eylül başında 150 Avrupalı iş dünyası yöneticisiyle gerçekleştirdiği ankette katılımcıların yalnızca yüzde 18’i AB’nin ASEAN ile yeterince angaje olduğunu düşündüğünü söyledi. Humphrey, Ticaret Komiseri Maros Sefcovic ile AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas’ın ziyaretleri dışında üst düzey temasların hâlâ sınırlı kaldığını belirtti.

Sözde insan hakları ile çevre ve gıda güvenliği standartlarına ilişkin kaygılar, iki blok arasındaki müzakereleri uzun süredir zorlaştırıyor. Örneğin AB’nin Endonezya ile yürüttüğü görüşmelerde ormansızlaşma meselesi yıllarca önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Taraflar ancak geçen yıl kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzalayabildi.

Benzer şekilde AB ile Bangkok arasındaki ticaret müzakereleri, başladıktan bir yıl sonra, 2014’te Tayland ordusunun darbeyle iktidarı ele geçirmesi üzerine askıya alındı. Görüşmeler 2023’te resmen yeniden başlatıldı. Analistler yakın zamanda bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük bir engel görmediklerini söylese de Tayland’ın ton balığı ve deniz ürünleri balıkçılığındaki çalışma standartları Avrupa sektöründe kaygı yaratıyor.

Bölgeden bölgeye düzeydeki müzakereler ise ilk kez 2007’de başlatılmış, Myanmar’daki askeri darbe nedeniyle 2009’da karşılıklı mutabakatla durdurulmuştu.

Brüksel Özgür Üniversitesi ve KU Leuven’de öğretim görevlisi Camille Nessel, “ASEAN, mevcut jeopolitik tartışmaların ima ettiğinden çok daha uzun süredir bir öncelik,” dedi.

Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Joanne Lin de tarafların beklentilerindeki uyumsuzluğun ilişkileri sınırladığını belirtti. Lin’e göre AB, ticaret yoluyla iş gücü, çevre, sürdürülebilirlik, insan hakları ve düzenlemeler alanlarında reformları teşvik etmeyi umuyor.

Lin, “Ancak ASEAN, AB’nin daha pratik bir ortak olmasını ister,” dedi. İşbirliği alanları arasında yeşil dönüşüm, enerji bağlantıları, dijital ticaret, dirençli tedarik zincirleri ve sürdürülebilir altyapıyı örnek gösterdi.

Ancak koşullar değişti. Son birkaç yılda jeopolitik rekabet ve gerilimler belirgin biçimde arttı. Büyük Avrupa ekonomilerinin büyümekte zorlandığı bir dönemde AB, Çin ve ABD arasında sıkışmış hissediyor. Analistlere göre bu ortamda Sefcovic daha pragmatik bir yaklaşım benimseyebilir ve coğrafi olarak daha uzak olsalar bile müttefiklerle işbirliği arayışına girebilir.

ASEAN ülkeleri açısından ise komşular arasındaki rekabet, tarafları uzlaşmaya yönelterek ticaret anlaşmalarının sonuçlandırılmasını hızlandırmış olabilir.

Nessel, “Vietnam AB ile bir anlaşma yaptıktan sonra bu durum Endonezya ve Filipinler açısından önem kazandı,” dedi. “Bu ülkeler birçok aynı sektörde rekabet ediyor ve tercihli erişim, rekabet dengesini değiştiriyor” diye ekledi.

AB-Filipinler anlaşması, tarım-gıda ürünleri, makineler ve beyaz eşya dahil olmak üzere ticarete konu malların yüzde 94’ündeki tarifeleri kaldıracak. Ayrıca Filipinler’in kamu ihaleleri pazarı ilk kez yabancı şirketlere açılacak.

Sefcovic, “Anlaşma her büyüklükteki işletme için gerçek fırsatlar sunuyor. Aynı zamanda dayanıklılığın stratejik bir öncelik haline geldiği bir dönemde daha güçlü ve çeşitlendirilmiş bir tedarik zinciri sağlıyor” dedi.

Resmi verilere göre AB, geçen yıl Filipinler’in dördüncü büyük ticaret ortağıydı ve ülkenin toplam mal ticaretinin yüzde 8,3’ünü oluşturdu. İki taraf arasındaki mal ticaretinin hacmi 17,6 milyar avro, yani yaklaşık 19,9 milyar dolar seviyesindeydi.

Bu tekil ticaret anlaşmaları, iki bloğu sonunda daha kapsamlı bir anlaşmaya doğru taşıyabilir.

Bir AB sözcüsü, “ASEAN’ın tek tek üyeleriyle oluşturulan bu ikili serbest ticaret anlaşmaları ağı, ortak uzun vadeli hedefimiz olmaya devam eden nihai bölgeden bölgeye serbest ticaret anlaşmasına giden yolda yapı taşları işlevi görebilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English