Diplomasi
‘Netanyahu İran’a karşı koymak için ABD’ye taviz vermek zorunda’

“Netanyahu, ABD desteğini istiyorsa, kendi politikalarını Washington’un çıkarları ve değerleriyle uyumlu hale getirmek zorunda kalacağını bilmeli.”
İsrail’in eski Washington Savunma Ateşesi ve eski Askeri İstihbarat Başkanı Amos Yadlin, Tel Aviv’in dış politika öncelikleri ve ABD-İsrail ilişkilerine dair bir makale kaleme aldı. Washington’un dış politikasına etkileriyle öne çıkan ABD Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations-CFR) yayın organı Foreign Affairs‘te yayınlanan makale, İsrail’in ulusal güvenliği için Netanyahu’nun “politikalarını Washington’un çıkarları ve değerleriyle uyumlu hale getirmek zorunda” olduğunu söylüyor.
İsrail’in önde gelen ve askeri bürokrasinin görüşlerini yansıtan Tel Aviv Merkezli Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün eski İcra Direktörü de olan Yadlin’e göre Netanyahu’nun iki dış politika önceliği İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek ve Suudi Arabistan ile ilişkileri normalleştirmek. Bu iki politikasını hayata geçirebilmek için ABD desteğine ihtiyaç duyuyor. Ancak bu desteği alabilmek için Netanyahu’nun Çin ile ekonomik ilişkiler, Rusya-Ukrayna savaşındaki tutumu ve Filistin politikasında bazı tavizler vermesi gerekecek. Bu tavizlerden Filistin başlığı, hükümet koalisyonundaki aşırı sağcıların tepkisiyle karşılaşabilir ancak bu tavizler verilmezse de bu kez İsrail ile ABD arasındaki bağlar kopabilir ve bu da “ülkenin ulusal direncini ve güvenliğini baltalayabilir.”
1981’de Irak’ın Osirak nükleer reaktörüne yönelik saldırıda görev alan sekiz pilottan biri olan Amos Yadlin’in makalesi, politikalarını Washington’a yaklaştırmak için Netanyahu’nun adım adım izlemesi gereken rotayı çiziyor, bu rota üzerindeki riskleri ve kazanımları açıklıyor.
***
Netanyahu Her Şeye Sahip Olamaz
İsrail’in Ulusal Güvenliğini Korumak İçin Uzlaşması Gerekecek
Bu günler, ABD hükümetinin genellikle sert olarak tanımladığı ABD-İsrail ilişkileri için zorlu zamanlar. Binyamin Netanyahu, İsrail’in tarihindeki en sağcı ve dindar hükümet koalisyonunda başbakan olarak yeniden iktidara geldi. Netanyahu, İsrail’in gerçek dostu olmasına rağmen eski ABD Başkanı Barack Obama ile gergin ilişkilerini hatırlatan Demokrat bir ABD başkanı olan Joe Biden ile karşı karşıya. Kendi ülkesinde Netanyahu, Batı Şeria’daki ileri karakolları yasallaştırıyor, (yasadışı) yerleşim yerlerini inşa ediyor ve İsrail’in bağımsız yargısının altını oyuyor, bu eylemler Biden yönetiminin şiddetle eleştirdiği eylemler. Uluslararası alanda Netanyahu, ABD yetkililerinin şaşkınlığına rağmen, Rusya’ya karşı mücadelesinde Ukrayna’yı açıkça desteklemekte tereddüt etti. Ve önceki dönemlerinde, Çin-İsrail ilişkilerini daha da güçlendirdi.
Netanyahu’nun göreve gelmesinin ilk ayında İsrail, ABD-İsrail ilişkisinin önemini yeniden teyit eden bir dizi üst düzey ABD yetkilisini ağırladı. Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, İran’a karşı politikanın nasıl koordine edileceği gibi, iki ülkenin ortak gündemindeki başlıkları görüşmek üzere 18 Ocak’ta İsrail’i ziyaret etti. Merkezi İstihbarat Teşkilatı Başkanı (CIA) William Burns, büyük olasılıkla İran ve Filistinlilerle ilgili operasyonel konuları görüşmek üzere 26 Ocak’ta İsrail’e geldi. Sadece dört gün sonra bu ziyareti, Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın ziyareti izledi. Yani Netanyahu, en önemli iki uluslararası önceliğini geliştirmek amacıyla Washington’dan yardım almak için birçok fırsata sahip oldu: İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek ve Suudi Arabistan ile ilişkileri normalleştirmek.
Ancak ABD’li yetkililer, Biden’ın; Netanyahu’nun Filistin, İsrail iç siyaseti ve Ukrayna konusundaki tutumlarına katılmadığını açıkça belirtti. Gerçekten de Blinken, başkanın itirazlarını iletmeyi ziyaretinin merkezi bir parçası haline getirdi. Bu tür anlaşmazlıklar Netanyahu’nun hayatını büyük ölçüde karmaşıklaştırabilir. Biden, İran’ın nükleer silaha kavuşmasını engelleyecek adımları atabilecek ve İsrail’le ilişkileri normalleştirmek için Suudilerin talep ettikleri güvenlik garantilerini verebilecek tek dünya lideri. Ancak ABD Başkanı, Filistin alevler içindeyken bu iki konuya önemli bir zaman ayıramayacak ve İsrail kendini Batı’dan uzaklaştırırken (Ukrayna’yı sıkı bir şekilde desteklemeyerek) ve demokrasisini zayıflatırken (yargıyı siyasallaştıracak ve hukukun üstünlüğünü baltalayacak yargı reformlarını geçirerek) İsrail hükümetine yardım etmesi için ABD yönetimini ikna etmeye çalışacak.
‘ABD bu 3 garantiyi verirse Suudiler gelecek ay İsrail’le el sıkışır’
O halde Netanyahu, önemli güvenlik ve dış politika hedeflerinde ilerleme kaydetmek için ödün vermek zorunda kalacak. Biden’ın tam ortaklığını elde etmek için İsrail’in iç ve dış politikasının bazı yönlerinden taviz vermesi ve iyi niyet jestleri yapması gerekecek.
Engeller ve fırsatlar
Netanyahu yaptığı konuşmalarda uluslararası önceliklerini açıkça ortaya koydu. Başbakan, nükleer programından taviz vermeye ve bölgesel saldırganlığını azaltmaya zorlamak için İran üzerinde elinden geldiğince baskı oluşturmak istiyor. Ayrıca, 2020’de imzaladığı Bahreyn, Fas ve Birleşik Arap Emirlikleri ile diplomatik ilişkiler kuran İbrahim Anlaşmalarına dayanarak Suudi Arabistan ile ilişkileri tamamen normalleştirmek istiyor.
Sadece iki yıl önce Netanyahu, özellikle İran gündemini ilerletmek için mücadele etmiş olabilir. Biden göreve geldiğinde, yaptırımların gevşetilmesini gerektirecek bir adım olan İran nükleer anlaşmasını canlandırmaya kararlıydı. Ama zaman değişti. İran’ın nükleer anlaşmaya geri dönmeyi reddetmesi, Rusya’ya silah sağlaması ve hükümet karşıtı protestoları şiddetle bastırması göz önüne alındığında, Biden İran’a karşı daha sert bir tavır almaya istekli. Netanyahu bunu biliyor ve Tahran’a karşı gerçekçi bir askeri harekât tehdidi de dahil Biden’ı maksimum baskı politikasına yardım etmesi için ikna edebileceğini umuyor.
Netanyahu’nun ABD’nin desteğini almak için neden bu kadar hevesli olduğunu anlamak kolay. Her iki devlet de nükleer anlaşmanın öldüğünü ve daha güçlü cezaların geleceğini resmen ilan ederse, İran’ı nükleer programını geliştirmeyi bırakmaya ve Blinken’a göre yönetimin istediği “daha uzun ve daha güçlü” bir anlaşmaya ikna edebilirler.
Örneğin, Tahran uranyum zenginleştirme oranını yüzde 90’a çıkarma, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’ndan çekilme veya nükleer programını militarize etme benzeri kırmızı çizgileri aşan adımlar atarsa askeri güç kullanacaklarını ilan ederek İran’ı gerilimi tırmandırmaktan caydırabilirler. Washington ayrıca, mevcut yaptırımları önemli ölçüde artırmak da dahil İran’a daha fazla ekonomik baskı uygulayarak Tahran’ın hesabını değiştirebilir.
ABD İran’ı uluslararası alanda izole etmek için İsrail ile de çalışabilir. Örneğin İsrail ve ABD, Avrupa Birliği’nin İran’a yönelik konvansiyonel silah ambargosunu uzatmasını sağlamak için İran’ın Rusya ile işbirliğine işaret edebilir. İki müttefik, İran’daki protestolara yardım etmek ve teşvik için geniş bir devletler koalisyonu da kurabilir. İsrail ve ABD, seyrüsefer özgürlüğünü korumak ve Tahran’a karşı ek adımları koordine etmek için istihbarat, hava savunması, lojistik ve diğer kaynakların paylaşıldığı yeni bir Orta Doğu güvenlik mimarisinin temellerini bile atabilir.
Biden yönetimi kısa süre önce İran’a karşı daha sert bir tavır benimsemeye istekli olduğunun sinyallerini verdi ki bu, Netanyahu’nun vizyonuyla örtüşüyor: Her ikisi de İran’ın nükleer silah edinmesini engelleme isteği ve onu bundan caydırma gerektiği konusunda hemfikir. Örneğin İsrail ve ABD, bu yılın başlarında ortak askeri tatbikatlar düzenleyerek kararlılıklarını gösterdiler. Ancak Washington, İsrail’in stratejisini açıkça benimsemekten hala uzak duruyor. ABD, Ocak ayı sonlarında İran’ın İsfahan’daki bir İHA fabrikasına veya Irak-Suriye sınırındaki silah konvoyuna yapılan İHA saldırılarına karıştığı iddialarını reddetti. Açıkça, İran’ın olası misillemesinden kaygı ve endişe duyuyor ve bu kaygı Washington’un İran’ı ABD güçlerine, ortaklarına ve müttefiklerine saldırmaktan ve nükleer silah aramaktan caydırma yeteneğini baltalıyor.
Washington, İsrail-Suudi ilişkilerini geliştirme konusunda eskisi kadar endişeli değil. Ancak orada bile Biden yönetiminin pozisyonları Netanyahu’nun çabalarını zorlaştırabilir. Biden ile onun bir zamanlar ‘parya’ olarak gördüğü Suudi Arabistan’ın fiili lideri Veliaht Prens Muhammed bin Salman arasından önemli ve artan gerilimler var. İmzacı ülkelerin İsrail’le ilişki kurmasını sağlayan İbrahim Anlaşmaları, ABD’nin Birleşik Arap Emirlikleri’ne F-35 jetleri gibi gelişmiş silahlar sağlamasına (Biden yönetimi, BAE’nin Çin ile ilişkileri nedeniyle bu anlaşmayı durdurdu) ve Batı Sahra (Fas’ın iddia ettiği kendi kendini yöneten bölge) politikasını değiştirmesine istekli olan Washington’un desteğine bağlıydı.
Soğuk ABD-Suudi ilişkileri, Riyad ile normalleşmeye giden yolu zorlaştıracak ve belki de ulaşılmaz hale getirecek. Örneğin, Suudiler, İsrail ile herhangi bir anlaşmayı imzalamadan önce muhtemelen Biden yönetimden sağlam güvenlik garantileri, gelişmiş silah tedariki ve ülkenin sivil nükleer altyapısının inşasına yardımcı olacak bir anlaşma isteyeceklerdir. Netanyahu daha esnek hale gelmedikçe ve Biden’la birlikte iyi niyet geliştirmedikçe, Washington’un bu tür sözler verdiğini görmek zor.
İhtiyaç duyulan arkadaş
Netanyahu, nükleere sahip bir İran’ı önlemenin Amerikan desteğini gerektiren muazzam bir görev olduğunu anlıyor. Ayrıca İsrail-Suudi ilişkilerine giden en net yolun Washington’dan geçtiğinin de gayet farkında. Bu nedenle Netanyahu, politikalarını desteklemek için ABD sermayesini istiyorsa, kendi politikalarını Washington’un çıkarları ve değerleriyle uyumlu hale getirmek zorunda kalacağını bilmeli.
Çin ile başlayabilir. ABD’nin Pekin ile büyük güç rekabeti, Biden’ın dış politika gündeminin ilk sırasında alıyor ve ABD’nin iki partisinin de üzerinde mutabakata vardığı nadir konulardan biri. Netanyahu, son on yılda Çin yanlısı ekonomi politikaları geliştirmesine rağmen, Aralık 2022’de İsrail’in Pekin ile ekonomik ilişkilerinin ulusal güvenlik konularına tabi olduğunu açıkladı. Bu, ABD’nin endişelerini daha çok göz önünde bulundurmak için İsrail’in Çin ile ilişkilerini kısıtlamaya istekli olabileceğini gösteren bir açıklama. Gerçekten de, İsrail’in ekonomi politikaları, ülkenin Pekin’in teknolojisine maruz kalma riskini azaltmak yabancı yatırım için bir gözetim mekanizması oluşturmak ve Çinli kuruluşlarla çalışmanın riskleri konusunda kamuoyu farkındalığını artırmak da dahil şimdiden daha Batı yanlısı bir yönde ilerliyor.
Netanyahu, özellikle İsrail’in kendi ulusal güvenlik kaygıları ve benzersiz özellikleri göz önüne alındığında, Çin ile verimli ekonomik bağlarını sürdürmeye devam etmelidir. Ancak Netanyahu, ABD’nin Batı’daki ve Asya’daki dostlarıyla özellikle de Hindistan, Japonya ve Güney Kore ile daha iyi ortaklıklar kurabilir ve kurmalı. Bu hükümetlerle ilişkilerini derinleştirmeli ve bu ülkelerdeki işletmelerin İsrail firmalarıyla daha yakın çalışması için teşvikler sunmalı.
Netanyahu, (Washington’un) diğer ana dış politika önceliği olan Rusya ile savaşında, Ukrayna’yı destekleme konusunda Washington ile uyum sağlamakta daha çok zorlanacak. İsrail; İran’a ve (Rusya’nın aktif olduğu) onun Suriye’deki vekillerine karşı askeri harekatının devamını sağlamak için İsrail, Moskova’yla karşı karşıya gelmekten kaçınmaya çalıştı. Aynı zamanda Rusya’nın İran ordusunu desteklemesini engellemekle de meşgul. Ve Rus Yahudilerinin İsrail’e gelmesine izin verme çabaları da dahil olmak üzere İsrail’in Rusya’daki faaliyetleri için Yahudi Ajansını korumak istiyor.
ABD, İsrail’den ‘Hawk’ füzelerini Ukrayna’ya vermesini istedi
Ancak tarafsız kalmanın sözde politik faydaları, maliyetlere değmez. İsrail, Ukrayna’nın sivilleri ve altyapısını İran İHA’larından korumasına yardım etse bile Moskova, Suriye’deki İsrail uçaklarına saldıramayacak kadar Ukrayna’yla meşgul. Ukrayna’daki yüksek çatışma temposu göz önüne alındığında, Rusya’nın Tahran’a satabileceği çok fazla silahı yok. Ve Moskova, Yahudi Ajansı’nın yaptığı işi sekteye uğratsa da, bu kayıp İsrail’in itibar kazancıyla fazlasıyla telafi edilecek. Netanyahu işgali kınar ve Ukrayna’ya savunma silahları sağlamaya başlarsa, Biden yönetiminden bir miktar sermaye edinebilir ve bu sermayeyi çok daha önemli önceliklerini ilerletmek için kullanabilir.
Yine de İsrail, Washington’dan yeniden destek istiyorsa, Çin ve Ukrayna konusunda işbirliğinden daha fazlasını yapmak zorunda kalabilir. İsrail ziyareti sırasında Blinken, İsrail’in Filistinlilere karşı tutumunun ABD-İsrail ilişkisine yönelik en büyük tehdit olduğunu açıkça belirtti. Netanyahu’nun bu iğneye iplik geçirmesi son derece zor olacak. Başbakan, selefleri gibi İsrail’i terörden koruma görevi var ve Filistin topraklarındaki terörizm düzeyi Mart 2022’den bu yana artıyor. Netanyahu hükümeti ayrıca daha fazla Filistin toprağını ilhak etmek, Yahudiye ve Samiriye’deki Yahudi yerleşimlerini genişletmek, Filistin otoritesini çökertmek ve Filistin düşmanına karşı kesin bir zafer kazanmak isteyen aşırı sağcı bakanlarla da dolup taşıyor.
Yine de Netanyahu, Filistin topraklarında ve İsrail’de yükselen terörizmle mücadeleye devam ederken, Beyaz Saray ile halkın gözünden uzak; politikalarını açıklığa kavuşturduğu, bakanlarının gücünün sınırlarını açıkladığı ve gelişmeye istekli olduğunu gösterdiği sessiz bir diyaloga girerek Washington ile bağları geliştirmeye yardımcı olabilir.
Ve nihayetinde Netanyahu, Tapınak Dağı’nda Yahudilerin dua etmesine izin vermek, yeni toprakların fiilen ilhakını desteklemek ve Yahudiye ve Samiriye’deki ileri karakolları yasallaştırmak ve buralarda yeni yerleşim yerleri kurmak gibi aşırı sağcı müttefiklerinin savunduğu pek çok adımdan kaçınmalı. Bu adımlardan kaçınmak Netanyahu’nun koalisyonunu kışkırtabilir, ancak bunlara izin vermek Filistinlileri kızdırıyor ve böylece uluslararası ilgiyi, ve ABD-İsrail kaynaklarını en önemli dış politika hedeflerinden uzaklaştırıyor. Örneğin, geçen ay, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı İran’da nükleer silah üretiminin yolunu açan yüzde 84’e oranında zenginleştirilmiş uranyum bulduğunu bildirdiğinde, İsrail ve ABD, İsrail’in Batı Şeria’daki dokuz karakolunu yasallaştırma kararına karşı BM Güvenlik Konseyi kararının nasıl önleneceğini tartışmak zorunda kaldılar.
Sonraki haftalarda Mısır, Ürdün ve ABD, daha fazla gerilimi önlemek için İsrail ve Filistin Yönetimi ile bir araya geldi, ancak İsraillilere yönelik ölümcül terör saldırılarını, yerleşimcilerin Filistin’in Hawara bölgesindeki sivillere yönelik saldırıları izledi. İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, bölgeyi yerle bir etme çağrılarını destekledi, ancak daha sonra geri aldı. ABD Genelkurmay Başkanı Mark Milley, Mart ayı başlarında İsrail’e gitti ve gerilimin nasıl önlenebileceğini tartıştı. ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin de aynı şeyi yapıyor. Açıkçası, Netanyahu hem İsrail’in hem de ABD’nin dikkatini İran’a odaklamak istiyorsa, sağcı ortaklarının Filistin arenasındaki yangını körüklemesine izin vermemeli.
Sağcı, provokatif ve gerilimi artırıcı adımların peşinden gitmek Batılı liderleri de çileden çıkarır. Biden, bu adımları kişisel bir hakaret olarak bile yorumlayabilir ki bu da İsrail’i eleştiren Amerikalılara karşı koyma taahhüdünü zedeleyebilir. Böyle bir öfke, İsrail parlamentosunun Yüksek Mahkeme kararlarını geçersiz kılarak Netanyahu’nun gücü üzerindeki denetimi ortadan kaldırmasına olanak sağlayan yargı reformuna karşı Biden’ın mevcut hoşnutsuzluğuna dayanacaktır. Biden, New York Times köşe yazarı Thomas Friedman’a yaptığı açıklamada değişikliklere karşı olduğunu ifade etti ve Blinken, Kudüs ziyareti sırasında İsrailli mevkidaşını reformların ABD-İsrail ilişkilerinin dayandığı ortak demokratik değerleri baltalayacağı konusunda uyardı.
Önde gelen kredi derecelendirme kuruluşlarının yakın zamanda uyardığı gibi, yargı sistemini zayıflatmak aynı zamanda Amerikalı ve İsrailli Yahudiler arasındaki zaten gergin olan ilişkiyi daha da bozacak, İsrail’den göçü teşvik edecek ve İsrail’in kredi notuna zarar verecek. Netanyahu, en azından, herhangi bir yargı reformunun İsrail içinde geniş bir mutabakat ve İsrail parlamentosunda (muhalefet dahil) yaygın bir desteğe sahip olmasını ve İsrail’in demokratik doğasını tehlikeye atmamasını sağlamalı. Aksi takdirde, değişiklikler İsrail ile ABD arasındaki bağları koparabilir ve İsrail toplumunu kutuplaştırarak ülkenin ulusal direncini ve güvenliğini baltalayabilir.
Netanyahu’nun rubik küpü
Netanyahu, her konuda Biden’a katılmak zorunda değil. İki politikacı, farklı çıkarları olan farklı ülkelere liderlik ediyor, bazen yolları farklılaşacak. Yine de bu tür farklılıklar, ortak değerlere dayalı hemen her ittifakta görülür ve bunlar genellikle yakın işbirliğini engellemez. Netanyahu, Washington’a bazı ödünler verirse, Biden’la aralarındaki anlaşmazlıklar ortaklıklarını engellemek zorunda değil.
Bu ödünlerden bazıları karşılıklı olabilir. Örneğin Netanyahu hükümeti, kendisi Çin ile rekabet etmeye başlamasa bile ABD’nin inovasyon üssüne katkısını artırmaya karar vererek Washington’un Pekin’e karşı teknolojik rekabetindeki konumunu iyileştirebilir. İsrail ayrıca Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kınayabilir ve Ukrayna’nın Rus saldırıları ve İran silahlarından korunmasına yardım edebilir. Buna karşılık ABD ve İsrail, caydırıcılığın başarısız olması durumunda bir askeri harekat planı oluşturmak da dahil Tahran’ın bölgesel saldırganlığına ve silahların yayılmasına karşı ortaklaşa çalışabilir. Çin ile ekonomik ilişkilerini ve Suriye ve başka yerlerdeki çıkarlarını korumak için İsrail’in Pekin ve Moskova’ya yönelik yeni politikalarının dikkatli bir şekilde yürütmesi gerekecek. Yine de bu rota düzeltmesi, Washington’un yardımı ile sonuçlanırsa buna değecektir.
Ve çoğu durumda, İsrail ile ABD arasındaki anlaşmalar karşılıklı olarak faydalı olacak. Washington, İbrahim Anlaşmalarını Suudi Arabistan’ı içerecek şekilde genişleterek ve daha kalıcı hale getirerek bölgesel güvenliği iyileştirebilir. Aynı zamanda Orta Doğu’da Çin ve Rusya etkisine daha az teşne Amerikan yanlısı bir koalisyonu teşvik edebilir. Netanyahu, Filistinlilerle daha fazla gerilimi önlemekle İsrail halkına yönelik tehlikeyi azaltabilir ve Washington’un (ve diğer ülkelerin) Filistin yerine İran’a odaklanmasına yardımcı olabilir.
Bunların hiçbiri kolay olmayacak. Netanyahu, siyasi ve stratejik bir Rubik küpüyle karşı karşıya. İran’ı içeren ve Suudi Arabistan ile ilişkileri normalleştiren dış politika hedeflerine ulaşmak için Washington’dan güçlü destek ve uzlaşıya ihtiyacı olacak, bu da hem yurtiçinde hem de Filistin cephesinde radikal koalisyon ortaklarının karşı çıktığı adımları atmayı gerektiriyor. Ancak nihayetinde, küpün en kritik yüzünü çözmek için Netanyahu’nun ABD ile uzlaşmaya öncelik vermesi gerekiyor. İsrailli yetkililer, Washington’un İran’a yönelik tavırlarına veya İsrail’in iç politikasına yönelik eleştirilerine ne kadar kızarlarsa kızsınlar, ABD İsrail’in emniyeti ve güvenliği için vazgeçilmezdir.
Diplomasi
Taliban, Brüksel’de 15 AB ülkesiyle bir araya geldi

15 AB üyesi ülke, 23 Haziran günü Brüksel’de Taliban ile bir araya gelerek Afganları Afganistan’a sınır dışı etme konusunu görüştü.
Avrupa Komisyonu’ndan bir sözcü salı günü yaptığı açıklamada, toplantının İsveç ile ortak başkanlıkta yürütüldüğünü belirtti. Belçika ve Hollanda da toplantıya katıldı.
Komisyon, toplantının öncelikle sabıka kaydı bulunan ve güvenlik tehdidi oluşturan Afgan vatandaşlarının geri dönüşüyle ilgili olduğunu vurguladı.
Görüşmelerde, geri gönderilecek kişilerin kimlik tespiti, seyahat belgelerinin düzenlenmesi ve geri dönüş süreçleri gibi her türlü konu ele alındı.
Fakat ocak ayında Kabil’e giden üst düzey bir AB Komisyonu yetkilisi olan Johannes Luchner, daha önce bu kapsamın suçlu olmayan Afganları da içerebileceğini belirtmişti.
Ocak ayı sonunda Avrupalı milletvekillerine yaptığı açıklamada, “Öncelikli ilgilendiğimiz konu suçluların geri dönüşü, fakat geri dönüş emri bulunan suçlu olmayan Afganların sayısı da giderek artıyor,” demişti.
Başka bir AB kaynağı da şimdi aynı görüşü dile getiriyor. Bu kaynak, salı günü ve toplantı öncesinde EUobserver’a yaptığı açıklamada, görüşmelerin sığınma başvurusunda bulunup reddedilenlerin geri dönüşünü de kapsayacağını belirtti.
Komisyon, günün erken saatlerinde toplantıyla ilgili herhangi bir ayrıntı vermeyi reddetmişti.
Bu da Taliban heyetinin seyahat masraflarını kimin karşıladığı, toplantının nerede yapılacağı, toplantıya kadınların katılıp katılmayacağı ve Taliban’ın AB’nin Afgan vatandaşlarını sınır dışı etmesine yardım etmenin karşılığında ne istediği gibi soruların cevapsız kalmasına neden oldu.
AB ve üye ülkeleri, beş yıl önce yeniden iktidara gelmesinden bu yana Taliban hükümetini tanımıyor.
Brüksel, suç işleyen veya tehlikeli olduğu değerlendirilen sığınma başvurusu reddedilen kişilerin sınır dışı edilmesi için gerekli olduğu gerekçesiyle, Afganistan’ın “fiili yetkilileriyle” sınırlı görüşmeler yapma kararını savundu.
Avrupa Komisyonu’nun bir sözcüsü, Komisyon ve 15 AB üye ülkesinden yetkililerin, ocak ayında Kabil’de düzenlenen bir önceki toplantının devamı niteliğindeki Brüksel toplantısına katıldığını belirtti.
Komisyon sözcüsü, “Komisyon birimleri ve İsveç, bugün Brüksel’de, geri dönüş ve yeniden kabul konularından sorumlu Afganistan’ın fiili yetkililerinin teknik düzeydeki temsilcileriyle birlikte teknik düzeyde bir toplantıya eş başkanlık etti” dedi.
Afganistan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü ise gündemin daha geniş olduğunu belirterek, bunun AB’de olası bir konsolosluk varlığını, orada yaşayan Afganlar için konsolosluk hizmetlerinin yeniden başlatılmasını ve “güven oluşturma tedbirlerine duyulan ihtiyacı” içerdiğini söyledi.
Sözcü Abdülkahar Balki, toplantının “yurtdışında ikamet eden Afganların konsolosluk haklarını korumak için olumlu bir ivme yaratma umudu” uyandırdığını da sözlerine ekledi.
Balki’ye hitaben yazılan ve Reuters tarafından incelenen bir Komisyon mektubunda, görüşmelerin “AB’de ikamet hakkı bulunmayan Afgan vatandaşlarının geri dönüşü ve yeniden kabulü” üzerine odaklanacağı belirtildi.
Diplomasi
Five Eyes, gelişmiş yapay zeka için acil önlem çağrısı yaptı

ABD, Birleşik Krallık, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’dan oluşan Five Eyes istihbarat ittifakı, hükümetlerin ve şirketlerin savunmalarını aşabilecek yapay zeka modellerinin yıllar değil, aylar içinde ortaya çıkabileceği uyarısında bulundu. İttifak, hükümetler ile şirket yöneticilerini “hemen harekete geçmeye” çağırdı.
ABD, Birleşik Krallık, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın oluşturduğu Five Eyes (FVEY) istihbarat ittifakı, geniş ölçekli siber saldırılar gerçekleştirebilen ve hükümetler ile şirketlerin savunmalarını aşabilen yapay zeka modellerinin yıllar içinde değil, birkaç ay içinde ortaya çıkmasının beklendiğini açıkladı.
İttifakın ortak açıklamasında, hükümetler ve şirket yöneticileri “hemen harekete geçmeye” çağrılırken, “Gelişmiş yapay zeka modellerinin mevcut sektör beklentilerini aşması bekleniyor. Bu sürecin zaman çizelgesi yıllar değil, aylardır” ifadelerine yer verildi.
ABD yönetimi haziran ayının başında, ulusal güvenliğe yönelik olası tehditler nedeniyle Anthropic tarafından geliştirilen Mythos modeline yabancı ülke vatandaşlarının erişiminin durdurulmasını istemişti.
ABD makamlarının talebinin ardından şirket, en güçlü yapay zeka modelleri olarak tanımlanan Mythos 5 ve Fable 5’i tüm kullanıcılar için devre dışı bıraktı.
The New York Post’un haberine göre Anthropic, ABD makamlarıyla işbirliği yapmayı kabul etti.
ABD Senatosu İstihbarat Komisyonu Başkan Yardımcısı Mark Warner da haziran ayında yaptığı açıklamada, Mythos’un ABD Ulusal Güvenlik Ajansının (NSA) gizli sistemlerinin neredeyse tamamını “haftalar içinde değil, saatler içinde” aştığını söyledi.
Daha önce Financial Times, kaynaklarına dayandırdığı haberinde NSA’nın siber operasyonlarda Claude Mythos’u kullanabileceğini yazmıştı.
Gazeteye konuşan kaynaklardan biri, bu teknolojinin Çin ve İran gibi ülkelerin ağlarına sızmak için kullanılabileceğini belirtmişti.
OpenAI ise mayıs ayında, yapay zekanın yönetimi ve düzenlenmesi için ABD liderliğinde, Çin’in de katılımıyla küresel bir yapı oluşturulmasını savundu.
Şirket, söz konusu yapının işleyiş ve amaç bakımından, nükleer silahların yayılmasını önlemek amacıyla küresel güvenlik standartları belirleyen Uluslararası Atom Enerjisi Ajansına (UAEA) benzer şekilde tasarlanabileceğini ifade etmişti.
Diplomasi
NATO yeni bir ‘Baltık Muharebesi’ne hazırlanıyor

The Telegraph, ABD ve NATO ülkelerinin Baltık bölgesinde olası bir Rusya çatışmasına karşı lojistik hazırlıklarını yoğunlaştırdığını yazdı. Gazeteye göre BALTOPS tatbikatı kapsamında ABD birlikleri hızlı üs konuşlandırma ve ikmal altyapısı kurma kabiliyetlerini test etti.
The Telegraph gazetesi, ABD ve diğer NATO ülkelerinin Baltık bölgesinde olası bir çatışmaya yönelik lojistik hazırlıklar yürüttüğünü ve bölgenin Rusya ile yaşanabilecek yeni bir küresel karşılaşmanın merkezlerinden biri olarak değerlendirildiğini yazdı.
Gazetenin aktardığına göre, 4-19 Haziran tarihleri arasında düzenlenen BALTOPS tatbikatı kapsamında ABD Deniz Kuvvetleri’nin mühendis birlikleri Seabees, Baltık kıyısında tekne rampaları ve çeşitli yapılar inşa ederek üslerin hızlı şekilde konuşlandırılmasına yönelik çalışmalar gerçekleştirdi.
ABD’li Teğmen Cody Robertson, “Belirlenen bir bölgeye ulaşma, kamp kurma ve bu merkezi savaş gücümüzü yansıtabileceğimiz bir nokta olarak kullanma kabiliyetimizi test ediyoruz” dedi.
The Telegraph, 1942 yılında kurulan Seabees birliğinin, eski ABD Başkanı ve General Dwight Eisenhower’ın “Muharebeler, harekatlar ve hatta savaşlar öncelikle lojistik nedeniyle kazanıldı ya da kaybedildi” sözüyle özetlenen anlayış doğrultusunda faaliyet gösterdiğini belirtti.
Haberde, Baltık Denizi’nin sekiz NATO ülkesi ile Rusya tarafından çevrelendiği ve İsveç’e bağlı Gotland ile Danimarka’ya bağlı Bornholm gibi stratejik öneme sahip adalarla çevrili olduğu kaydedildi.
Gazeteye göre NATO, bu adaları olası bir saldırının püskürtülmesinde ve karşı harekatlar için ileri üs olarak kullanmayı planlıyor.
Baltık’ın doğu kıyısında ise Rusya Baltık Filosu’nun konuşlu bulunduğu Kaliningrad bölgesi yer alıyor.
The Telegraph, Finlandiya ve İsveç’in 2023 ve 2024 yıllarında NATO’ya katılmasının ardından bölgenin kolektif savunmasının daha da öncelikli hale geldiğini yazdı.
Robertson da gazeteye yaptığı açıklamada, “Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılması, buradaki koşulları iyi tanımamızı daha da önemli hale getiriyor” ifadelerini kullandı.
Bununla birlikte gazetenin aktardığına göre, Letonya Güvenlik Kurumu’nun (SAB) eski başkanı Janis Kazocins, Rusya ile NATO arasında tam ölçekli bir çatışma yaşanma ihtimaline kuşkuyla yaklaştı.
Kazocins, Rusya’nın Ukrayna’daki savaşının henüz sona ermediğine işaret etti ancak Baltık ülkelerinin enerji altyapısına yönelik olası sabotajlara karşı kırılgan olmaya devam ettiği uyarısında bulundu.
Baltık Denizi’nde Kasım 2024 ile Şubat 2026 arasında bir dizi denizaltı kablosu arızası ve hasarı meydana geldi. Finlandiya ile Almanya arasındaki C-Lion1 kablosu Kasım 2024, Aralık 2024 ve Şubat 2026’da olmak üzere üç kez koptu. EstLink 2 enerji kablosu Ocak ve Aralık 2025’te devre dışı kaldı.
Litvanya ile İsveç arasındaki BCS East-West Interlink Kasım 2024’te, Letonya ile İsveç arasındaki fiber optik kablo Ocak 2025’te ve Rusya’ya ait Baltika kablosu ise Şubat 2026’da zarar gördü. Avrupa’daki bazı yetkililer bu olaylarda Rusya’dan şüphelendiklerini açıklamıştı.
Rus yetkililer ise kablo kopmaları ve NATO ülkelerindeki diğer sabotaj eylemleriyle bağlantılı oldukları yönündeki tüm suçlamaları reddediyor. Kremlin, Rusya’nın başka ülkelerin iç işlerine müdahale etmediğini belirtiyor.
Washington Post, 19 Ocak’ta yayımladığı haberinde ABD ve bazı Avrupa ülkelerinin istihbarat servislerinin, Moskova’nın söz konusu olaylarla bağlantılı olmadığı yönündeki değerlendirmeye eğilim gösterdiğini yazmıştı.
Letonya Dışişleri Bakanı Bayba Braze de gazeteye yaptığı açıklamada, Baltık’taki tatbikatların ABD’nin müttefiklerine bağlılığını ortaya koyduğunu belirterek, “BALTOPS-26’nın ölçeği her şeyi anlatıyor. Güçlü transatlantik işbirliği NATO’nun kolektif savunmasının temelini oluşturuyor ve mevcut güvenlik ortamında her zamankinden daha önemli” dedi.
Daha önce The Economist de Baltık Denizi’nin Rusya ile NATO arasında yaşanabilecek olası bir karşılaşmanın kilit alanlarından biri haline geldiğini yazmış, denizaltı altyapısının kırılganlığına ve bunun korunmasının ittifak açısından yarattığı zorluklara dikkat çekmişti.
Politico ise İsveç’in Gotland Adası’nı güçlendirerek adayı bir savunma merkezine dönüştürmeye çalıştığını aktarmıştı.
Rusya Devlet Başkanı Yardımcısı ve Denizcilik Kurulu Başkanı Nikolay Patruşev, Baltık bölgesinde çok uluslu NATO grubunun ortaya çıkmasının ardından bölgede “karmaşık bir durum” oluştuğunu söylemişti.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise birçok kez Rusya’nın NATO ile savaşmak için herhangi bir nedeni ya da çıkarı bulunmadığını ifade etti.
Putin, “Rusya’nın NATO’ya saldırmak istediğini uydurdular. Aklınızı mı kaçırdınız? Şu masa kadar bile akıllı değil misiniz?” sözlerini kullanmıştı.
Amerika1 hafta öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4










