Diplomasi
‘Netanyahu İran’a karşı koymak için ABD’ye taviz vermek zorunda’

“Netanyahu, ABD desteğini istiyorsa, kendi politikalarını Washington’un çıkarları ve değerleriyle uyumlu hale getirmek zorunda kalacağını bilmeli.”
İsrail’in eski Washington Savunma Ateşesi ve eski Askeri İstihbarat Başkanı Amos Yadlin, Tel Aviv’in dış politika öncelikleri ve ABD-İsrail ilişkilerine dair bir makale kaleme aldı. Washington’un dış politikasına etkileriyle öne çıkan ABD Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations-CFR) yayın organı Foreign Affairs‘te yayınlanan makale, İsrail’in ulusal güvenliği için Netanyahu’nun “politikalarını Washington’un çıkarları ve değerleriyle uyumlu hale getirmek zorunda” olduğunu söylüyor.
İsrail’in önde gelen ve askeri bürokrasinin görüşlerini yansıtan Tel Aviv Merkezli Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün eski İcra Direktörü de olan Yadlin’e göre Netanyahu’nun iki dış politika önceliği İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek ve Suudi Arabistan ile ilişkileri normalleştirmek. Bu iki politikasını hayata geçirebilmek için ABD desteğine ihtiyaç duyuyor. Ancak bu desteği alabilmek için Netanyahu’nun Çin ile ekonomik ilişkiler, Rusya-Ukrayna savaşındaki tutumu ve Filistin politikasında bazı tavizler vermesi gerekecek. Bu tavizlerden Filistin başlığı, hükümet koalisyonundaki aşırı sağcıların tepkisiyle karşılaşabilir ancak bu tavizler verilmezse de bu kez İsrail ile ABD arasındaki bağlar kopabilir ve bu da “ülkenin ulusal direncini ve güvenliğini baltalayabilir.”
1981’de Irak’ın Osirak nükleer reaktörüne yönelik saldırıda görev alan sekiz pilottan biri olan Amos Yadlin’in makalesi, politikalarını Washington’a yaklaştırmak için Netanyahu’nun adım adım izlemesi gereken rotayı çiziyor, bu rota üzerindeki riskleri ve kazanımları açıklıyor.
***
Netanyahu Her Şeye Sahip Olamaz
İsrail’in Ulusal Güvenliğini Korumak İçin Uzlaşması Gerekecek
Bu günler, ABD hükümetinin genellikle sert olarak tanımladığı ABD-İsrail ilişkileri için zorlu zamanlar. Binyamin Netanyahu, İsrail’in tarihindeki en sağcı ve dindar hükümet koalisyonunda başbakan olarak yeniden iktidara geldi. Netanyahu, İsrail’in gerçek dostu olmasına rağmen eski ABD Başkanı Barack Obama ile gergin ilişkilerini hatırlatan Demokrat bir ABD başkanı olan Joe Biden ile karşı karşıya. Kendi ülkesinde Netanyahu, Batı Şeria’daki ileri karakolları yasallaştırıyor, (yasadışı) yerleşim yerlerini inşa ediyor ve İsrail’in bağımsız yargısının altını oyuyor, bu eylemler Biden yönetiminin şiddetle eleştirdiği eylemler. Uluslararası alanda Netanyahu, ABD yetkililerinin şaşkınlığına rağmen, Rusya’ya karşı mücadelesinde Ukrayna’yı açıkça desteklemekte tereddüt etti. Ve önceki dönemlerinde, Çin-İsrail ilişkilerini daha da güçlendirdi.
Netanyahu’nun göreve gelmesinin ilk ayında İsrail, ABD-İsrail ilişkisinin önemini yeniden teyit eden bir dizi üst düzey ABD yetkilisini ağırladı. Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, İran’a karşı politikanın nasıl koordine edileceği gibi, iki ülkenin ortak gündemindeki başlıkları görüşmek üzere 18 Ocak’ta İsrail’i ziyaret etti. Merkezi İstihbarat Teşkilatı Başkanı (CIA) William Burns, büyük olasılıkla İran ve Filistinlilerle ilgili operasyonel konuları görüşmek üzere 26 Ocak’ta İsrail’e geldi. Sadece dört gün sonra bu ziyareti, Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın ziyareti izledi. Yani Netanyahu, en önemli iki uluslararası önceliğini geliştirmek amacıyla Washington’dan yardım almak için birçok fırsata sahip oldu: İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek ve Suudi Arabistan ile ilişkileri normalleştirmek.
Ancak ABD’li yetkililer, Biden’ın; Netanyahu’nun Filistin, İsrail iç siyaseti ve Ukrayna konusundaki tutumlarına katılmadığını açıkça belirtti. Gerçekten de Blinken, başkanın itirazlarını iletmeyi ziyaretinin merkezi bir parçası haline getirdi. Bu tür anlaşmazlıklar Netanyahu’nun hayatını büyük ölçüde karmaşıklaştırabilir. Biden, İran’ın nükleer silaha kavuşmasını engelleyecek adımları atabilecek ve İsrail’le ilişkileri normalleştirmek için Suudilerin talep ettikleri güvenlik garantilerini verebilecek tek dünya lideri. Ancak ABD Başkanı, Filistin alevler içindeyken bu iki konuya önemli bir zaman ayıramayacak ve İsrail kendini Batı’dan uzaklaştırırken (Ukrayna’yı sıkı bir şekilde desteklemeyerek) ve demokrasisini zayıflatırken (yargıyı siyasallaştıracak ve hukukun üstünlüğünü baltalayacak yargı reformlarını geçirerek) İsrail hükümetine yardım etmesi için ABD yönetimini ikna etmeye çalışacak.
‘ABD bu 3 garantiyi verirse Suudiler gelecek ay İsrail’le el sıkışır’
O halde Netanyahu, önemli güvenlik ve dış politika hedeflerinde ilerleme kaydetmek için ödün vermek zorunda kalacak. Biden’ın tam ortaklığını elde etmek için İsrail’in iç ve dış politikasının bazı yönlerinden taviz vermesi ve iyi niyet jestleri yapması gerekecek.
Engeller ve fırsatlar
Netanyahu yaptığı konuşmalarda uluslararası önceliklerini açıkça ortaya koydu. Başbakan, nükleer programından taviz vermeye ve bölgesel saldırganlığını azaltmaya zorlamak için İran üzerinde elinden geldiğince baskı oluşturmak istiyor. Ayrıca, 2020’de imzaladığı Bahreyn, Fas ve Birleşik Arap Emirlikleri ile diplomatik ilişkiler kuran İbrahim Anlaşmalarına dayanarak Suudi Arabistan ile ilişkileri tamamen normalleştirmek istiyor.
Sadece iki yıl önce Netanyahu, özellikle İran gündemini ilerletmek için mücadele etmiş olabilir. Biden göreve geldiğinde, yaptırımların gevşetilmesini gerektirecek bir adım olan İran nükleer anlaşmasını canlandırmaya kararlıydı. Ama zaman değişti. İran’ın nükleer anlaşmaya geri dönmeyi reddetmesi, Rusya’ya silah sağlaması ve hükümet karşıtı protestoları şiddetle bastırması göz önüne alındığında, Biden İran’a karşı daha sert bir tavır almaya istekli. Netanyahu bunu biliyor ve Tahran’a karşı gerçekçi bir askeri harekât tehdidi de dahil Biden’ı maksimum baskı politikasına yardım etmesi için ikna edebileceğini umuyor.
Netanyahu’nun ABD’nin desteğini almak için neden bu kadar hevesli olduğunu anlamak kolay. Her iki devlet de nükleer anlaşmanın öldüğünü ve daha güçlü cezaların geleceğini resmen ilan ederse, İran’ı nükleer programını geliştirmeyi bırakmaya ve Blinken’a göre yönetimin istediği “daha uzun ve daha güçlü” bir anlaşmaya ikna edebilirler.
Örneğin, Tahran uranyum zenginleştirme oranını yüzde 90’a çıkarma, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’ndan çekilme veya nükleer programını militarize etme benzeri kırmızı çizgileri aşan adımlar atarsa askeri güç kullanacaklarını ilan ederek İran’ı gerilimi tırmandırmaktan caydırabilirler. Washington ayrıca, mevcut yaptırımları önemli ölçüde artırmak da dahil İran’a daha fazla ekonomik baskı uygulayarak Tahran’ın hesabını değiştirebilir.
ABD İran’ı uluslararası alanda izole etmek için İsrail ile de çalışabilir. Örneğin İsrail ve ABD, Avrupa Birliği’nin İran’a yönelik konvansiyonel silah ambargosunu uzatmasını sağlamak için İran’ın Rusya ile işbirliğine işaret edebilir. İki müttefik, İran’daki protestolara yardım etmek ve teşvik için geniş bir devletler koalisyonu da kurabilir. İsrail ve ABD, seyrüsefer özgürlüğünü korumak ve Tahran’a karşı ek adımları koordine etmek için istihbarat, hava savunması, lojistik ve diğer kaynakların paylaşıldığı yeni bir Orta Doğu güvenlik mimarisinin temellerini bile atabilir.
Biden yönetimi kısa süre önce İran’a karşı daha sert bir tavır benimsemeye istekli olduğunun sinyallerini verdi ki bu, Netanyahu’nun vizyonuyla örtüşüyor: Her ikisi de İran’ın nükleer silah edinmesini engelleme isteği ve onu bundan caydırma gerektiği konusunda hemfikir. Örneğin İsrail ve ABD, bu yılın başlarında ortak askeri tatbikatlar düzenleyerek kararlılıklarını gösterdiler. Ancak Washington, İsrail’in stratejisini açıkça benimsemekten hala uzak duruyor. ABD, Ocak ayı sonlarında İran’ın İsfahan’daki bir İHA fabrikasına veya Irak-Suriye sınırındaki silah konvoyuna yapılan İHA saldırılarına karıştığı iddialarını reddetti. Açıkça, İran’ın olası misillemesinden kaygı ve endişe duyuyor ve bu kaygı Washington’un İran’ı ABD güçlerine, ortaklarına ve müttefiklerine saldırmaktan ve nükleer silah aramaktan caydırma yeteneğini baltalıyor.
Washington, İsrail-Suudi ilişkilerini geliştirme konusunda eskisi kadar endişeli değil. Ancak orada bile Biden yönetiminin pozisyonları Netanyahu’nun çabalarını zorlaştırabilir. Biden ile onun bir zamanlar ‘parya’ olarak gördüğü Suudi Arabistan’ın fiili lideri Veliaht Prens Muhammed bin Salman arasından önemli ve artan gerilimler var. İmzacı ülkelerin İsrail’le ilişki kurmasını sağlayan İbrahim Anlaşmaları, ABD’nin Birleşik Arap Emirlikleri’ne F-35 jetleri gibi gelişmiş silahlar sağlamasına (Biden yönetimi, BAE’nin Çin ile ilişkileri nedeniyle bu anlaşmayı durdurdu) ve Batı Sahra (Fas’ın iddia ettiği kendi kendini yöneten bölge) politikasını değiştirmesine istekli olan Washington’un desteğine bağlıydı.
Soğuk ABD-Suudi ilişkileri, Riyad ile normalleşmeye giden yolu zorlaştıracak ve belki de ulaşılmaz hale getirecek. Örneğin, Suudiler, İsrail ile herhangi bir anlaşmayı imzalamadan önce muhtemelen Biden yönetimden sağlam güvenlik garantileri, gelişmiş silah tedariki ve ülkenin sivil nükleer altyapısının inşasına yardımcı olacak bir anlaşma isteyeceklerdir. Netanyahu daha esnek hale gelmedikçe ve Biden’la birlikte iyi niyet geliştirmedikçe, Washington’un bu tür sözler verdiğini görmek zor.
İhtiyaç duyulan arkadaş
Netanyahu, nükleere sahip bir İran’ı önlemenin Amerikan desteğini gerektiren muazzam bir görev olduğunu anlıyor. Ayrıca İsrail-Suudi ilişkilerine giden en net yolun Washington’dan geçtiğinin de gayet farkında. Bu nedenle Netanyahu, politikalarını desteklemek için ABD sermayesini istiyorsa, kendi politikalarını Washington’un çıkarları ve değerleriyle uyumlu hale getirmek zorunda kalacağını bilmeli.
Çin ile başlayabilir. ABD’nin Pekin ile büyük güç rekabeti, Biden’ın dış politika gündeminin ilk sırasında alıyor ve ABD’nin iki partisinin de üzerinde mutabakata vardığı nadir konulardan biri. Netanyahu, son on yılda Çin yanlısı ekonomi politikaları geliştirmesine rağmen, Aralık 2022’de İsrail’in Pekin ile ekonomik ilişkilerinin ulusal güvenlik konularına tabi olduğunu açıkladı. Bu, ABD’nin endişelerini daha çok göz önünde bulundurmak için İsrail’in Çin ile ilişkilerini kısıtlamaya istekli olabileceğini gösteren bir açıklama. Gerçekten de, İsrail’in ekonomi politikaları, ülkenin Pekin’in teknolojisine maruz kalma riskini azaltmak yabancı yatırım için bir gözetim mekanizması oluşturmak ve Çinli kuruluşlarla çalışmanın riskleri konusunda kamuoyu farkındalığını artırmak da dahil şimdiden daha Batı yanlısı bir yönde ilerliyor.
Netanyahu, özellikle İsrail’in kendi ulusal güvenlik kaygıları ve benzersiz özellikleri göz önüne alındığında, Çin ile verimli ekonomik bağlarını sürdürmeye devam etmelidir. Ancak Netanyahu, ABD’nin Batı’daki ve Asya’daki dostlarıyla özellikle de Hindistan, Japonya ve Güney Kore ile daha iyi ortaklıklar kurabilir ve kurmalı. Bu hükümetlerle ilişkilerini derinleştirmeli ve bu ülkelerdeki işletmelerin İsrail firmalarıyla daha yakın çalışması için teşvikler sunmalı.
Netanyahu, (Washington’un) diğer ana dış politika önceliği olan Rusya ile savaşında, Ukrayna’yı destekleme konusunda Washington ile uyum sağlamakta daha çok zorlanacak. İsrail; İran’a ve (Rusya’nın aktif olduğu) onun Suriye’deki vekillerine karşı askeri harekatının devamını sağlamak için İsrail, Moskova’yla karşı karşıya gelmekten kaçınmaya çalıştı. Aynı zamanda Rusya’nın İran ordusunu desteklemesini engellemekle de meşgul. Ve Rus Yahudilerinin İsrail’e gelmesine izin verme çabaları da dahil olmak üzere İsrail’in Rusya’daki faaliyetleri için Yahudi Ajansını korumak istiyor.
ABD, İsrail’den ‘Hawk’ füzelerini Ukrayna’ya vermesini istedi
Ancak tarafsız kalmanın sözde politik faydaları, maliyetlere değmez. İsrail, Ukrayna’nın sivilleri ve altyapısını İran İHA’larından korumasına yardım etse bile Moskova, Suriye’deki İsrail uçaklarına saldıramayacak kadar Ukrayna’yla meşgul. Ukrayna’daki yüksek çatışma temposu göz önüne alındığında, Rusya’nın Tahran’a satabileceği çok fazla silahı yok. Ve Moskova, Yahudi Ajansı’nın yaptığı işi sekteye uğratsa da, bu kayıp İsrail’in itibar kazancıyla fazlasıyla telafi edilecek. Netanyahu işgali kınar ve Ukrayna’ya savunma silahları sağlamaya başlarsa, Biden yönetiminden bir miktar sermaye edinebilir ve bu sermayeyi çok daha önemli önceliklerini ilerletmek için kullanabilir.
Yine de İsrail, Washington’dan yeniden destek istiyorsa, Çin ve Ukrayna konusunda işbirliğinden daha fazlasını yapmak zorunda kalabilir. İsrail ziyareti sırasında Blinken, İsrail’in Filistinlilere karşı tutumunun ABD-İsrail ilişkisine yönelik en büyük tehdit olduğunu açıkça belirtti. Netanyahu’nun bu iğneye iplik geçirmesi son derece zor olacak. Başbakan, selefleri gibi İsrail’i terörden koruma görevi var ve Filistin topraklarındaki terörizm düzeyi Mart 2022’den bu yana artıyor. Netanyahu hükümeti ayrıca daha fazla Filistin toprağını ilhak etmek, Yahudiye ve Samiriye’deki Yahudi yerleşimlerini genişletmek, Filistin otoritesini çökertmek ve Filistin düşmanına karşı kesin bir zafer kazanmak isteyen aşırı sağcı bakanlarla da dolup taşıyor.
Yine de Netanyahu, Filistin topraklarında ve İsrail’de yükselen terörizmle mücadeleye devam ederken, Beyaz Saray ile halkın gözünden uzak; politikalarını açıklığa kavuşturduğu, bakanlarının gücünün sınırlarını açıkladığı ve gelişmeye istekli olduğunu gösterdiği sessiz bir diyaloga girerek Washington ile bağları geliştirmeye yardımcı olabilir.
Ve nihayetinde Netanyahu, Tapınak Dağı’nda Yahudilerin dua etmesine izin vermek, yeni toprakların fiilen ilhakını desteklemek ve Yahudiye ve Samiriye’deki ileri karakolları yasallaştırmak ve buralarda yeni yerleşim yerleri kurmak gibi aşırı sağcı müttefiklerinin savunduğu pek çok adımdan kaçınmalı. Bu adımlardan kaçınmak Netanyahu’nun koalisyonunu kışkırtabilir, ancak bunlara izin vermek Filistinlileri kızdırıyor ve böylece uluslararası ilgiyi, ve ABD-İsrail kaynaklarını en önemli dış politika hedeflerinden uzaklaştırıyor. Örneğin, geçen ay, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı İran’da nükleer silah üretiminin yolunu açan yüzde 84’e oranında zenginleştirilmiş uranyum bulduğunu bildirdiğinde, İsrail ve ABD, İsrail’in Batı Şeria’daki dokuz karakolunu yasallaştırma kararına karşı BM Güvenlik Konseyi kararının nasıl önleneceğini tartışmak zorunda kaldılar.
Sonraki haftalarda Mısır, Ürdün ve ABD, daha fazla gerilimi önlemek için İsrail ve Filistin Yönetimi ile bir araya geldi, ancak İsraillilere yönelik ölümcül terör saldırılarını, yerleşimcilerin Filistin’in Hawara bölgesindeki sivillere yönelik saldırıları izledi. İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, bölgeyi yerle bir etme çağrılarını destekledi, ancak daha sonra geri aldı. ABD Genelkurmay Başkanı Mark Milley, Mart ayı başlarında İsrail’e gitti ve gerilimin nasıl önlenebileceğini tartıştı. ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin de aynı şeyi yapıyor. Açıkçası, Netanyahu hem İsrail’in hem de ABD’nin dikkatini İran’a odaklamak istiyorsa, sağcı ortaklarının Filistin arenasındaki yangını körüklemesine izin vermemeli.
Sağcı, provokatif ve gerilimi artırıcı adımların peşinden gitmek Batılı liderleri de çileden çıkarır. Biden, bu adımları kişisel bir hakaret olarak bile yorumlayabilir ki bu da İsrail’i eleştiren Amerikalılara karşı koyma taahhüdünü zedeleyebilir. Böyle bir öfke, İsrail parlamentosunun Yüksek Mahkeme kararlarını geçersiz kılarak Netanyahu’nun gücü üzerindeki denetimi ortadan kaldırmasına olanak sağlayan yargı reformuna karşı Biden’ın mevcut hoşnutsuzluğuna dayanacaktır. Biden, New York Times köşe yazarı Thomas Friedman’a yaptığı açıklamada değişikliklere karşı olduğunu ifade etti ve Blinken, Kudüs ziyareti sırasında İsrailli mevkidaşını reformların ABD-İsrail ilişkilerinin dayandığı ortak demokratik değerleri baltalayacağı konusunda uyardı.
Önde gelen kredi derecelendirme kuruluşlarının yakın zamanda uyardığı gibi, yargı sistemini zayıflatmak aynı zamanda Amerikalı ve İsrailli Yahudiler arasındaki zaten gergin olan ilişkiyi daha da bozacak, İsrail’den göçü teşvik edecek ve İsrail’in kredi notuna zarar verecek. Netanyahu, en azından, herhangi bir yargı reformunun İsrail içinde geniş bir mutabakat ve İsrail parlamentosunda (muhalefet dahil) yaygın bir desteğe sahip olmasını ve İsrail’in demokratik doğasını tehlikeye atmamasını sağlamalı. Aksi takdirde, değişiklikler İsrail ile ABD arasındaki bağları koparabilir ve İsrail toplumunu kutuplaştırarak ülkenin ulusal direncini ve güvenliğini baltalayabilir.
Netanyahu’nun rubik küpü
Netanyahu, her konuda Biden’a katılmak zorunda değil. İki politikacı, farklı çıkarları olan farklı ülkelere liderlik ediyor, bazen yolları farklılaşacak. Yine de bu tür farklılıklar, ortak değerlere dayalı hemen her ittifakta görülür ve bunlar genellikle yakın işbirliğini engellemez. Netanyahu, Washington’a bazı ödünler verirse, Biden’la aralarındaki anlaşmazlıklar ortaklıklarını engellemek zorunda değil.
Bu ödünlerden bazıları karşılıklı olabilir. Örneğin Netanyahu hükümeti, kendisi Çin ile rekabet etmeye başlamasa bile ABD’nin inovasyon üssüne katkısını artırmaya karar vererek Washington’un Pekin’e karşı teknolojik rekabetindeki konumunu iyileştirebilir. İsrail ayrıca Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kınayabilir ve Ukrayna’nın Rus saldırıları ve İran silahlarından korunmasına yardım edebilir. Buna karşılık ABD ve İsrail, caydırıcılığın başarısız olması durumunda bir askeri harekat planı oluşturmak da dahil Tahran’ın bölgesel saldırganlığına ve silahların yayılmasına karşı ortaklaşa çalışabilir. Çin ile ekonomik ilişkilerini ve Suriye ve başka yerlerdeki çıkarlarını korumak için İsrail’in Pekin ve Moskova’ya yönelik yeni politikalarının dikkatli bir şekilde yürütmesi gerekecek. Yine de bu rota düzeltmesi, Washington’un yardımı ile sonuçlanırsa buna değecektir.
Ve çoğu durumda, İsrail ile ABD arasındaki anlaşmalar karşılıklı olarak faydalı olacak. Washington, İbrahim Anlaşmalarını Suudi Arabistan’ı içerecek şekilde genişleterek ve daha kalıcı hale getirerek bölgesel güvenliği iyileştirebilir. Aynı zamanda Orta Doğu’da Çin ve Rusya etkisine daha az teşne Amerikan yanlısı bir koalisyonu teşvik edebilir. Netanyahu, Filistinlilerle daha fazla gerilimi önlemekle İsrail halkına yönelik tehlikeyi azaltabilir ve Washington’un (ve diğer ülkelerin) Filistin yerine İran’a odaklanmasına yardımcı olabilir.
Bunların hiçbiri kolay olmayacak. Netanyahu, siyasi ve stratejik bir Rubik küpüyle karşı karşıya. İran’ı içeren ve Suudi Arabistan ile ilişkileri normalleştiren dış politika hedeflerine ulaşmak için Washington’dan güçlü destek ve uzlaşıya ihtiyacı olacak, bu da hem yurtiçinde hem de Filistin cephesinde radikal koalisyon ortaklarının karşı çıktığı adımları atmayı gerektiriyor. Ancak nihayetinde, küpün en kritik yüzünü çözmek için Netanyahu’nun ABD ile uzlaşmaya öncelik vermesi gerekiyor. İsrailli yetkililer, Washington’un İran’a yönelik tavırlarına veya İsrail’in iç politikasına yönelik eleştirilerine ne kadar kızarlarsa kızsınlar, ABD İsrail’in emniyeti ve güvenliği için vazgeçilmezdir.
Diplomasi
Zelenskiy ile gerilim yaşayan Kliçko görevden alma ihtimaline rest çekti

Kiev Belediye Başkanı Vitaliy Kliçko, Ukrayna yönetiminin kendisini görevden alma girişimlerine karşı mücadele edeceğini belirterek çatışma sürecinde yaklaşık 300 belediye başkanının uzaklaştırıldığını hatırlattı.
Kiev Belediye Başkanı Vitaliy Kliçko, Ukrayna yönetiminin kendisini herhangi bir şekilde görevden alma girişimine boyun eğmeyeceğini ve böyle bir durumda mücadele edeceğini söyledi.
BBC’ye mülakat veren Kliçko, “Beni görevden alırlarsa mücadele ederim” ifadesini kullandı.
Kiev yönetiminin Ukrayna yasalarına bağlı kaldığını belirten Kliçko, yerel topluluğun temsilcisi sıfatıyla başkent sakinlerinin çıkarlarını savunacağını dile getirdi.
Gelecekteki seçimlere işaret eden Kliçko, “Gelecek seçimler yapılır, başka insanlar gelir, buyursunlar. Buna topluluğun kendisi karar verir. Her kent sakininin, kendi çıkarlarını kimin savunacağını kendisinin belirlemek istediğine inanıyorum; yukarıdan birilerinin topluluğu yönetmesi için paraşütle birini atamasını değil. Demokrasi tam da budur” dedi.
Kliçko’nun bu çıkışının öncesinde, 17 Ekim günü yüzlerce Kievli belediye başkanının istifasını talep eden bir gösteri düzenledi.
Kamu yayıncısı Suspilne Kiev tarafından paylaşılan görüntülerde, belediye binası önünde toplanan protestocuların iki saat boyunca istifa sloganları attığı görüldü.
Eylemi “kurgulanmış” ve “sipariş üzerine yapılmış” olarak nitelendiren Kliçko, çatışma süreci boyunca görevden alınan yaklaşık 300 diğer belediye başkanı gibi kendisinin de bu yolla makamından uzaklaştırılmak istendiğini savundu.
Kliçko, Haziran 2014’ten bu yana Kiev Belediye Başkanlığı görevini yürütüyor; 2015 ve 2020 yıllarındaki seçimlerde de yeniden bu göreve seçildi.
Zelenskiy ile enerji altyapısı üzerinden başlayan gerginlik sürüyor
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ile Kliçko arasındaki anlaşmazlık son günlerde kamuoyu önünde karşılıklı suçlamalarla görünür hale geldi.
Fransız Le Monde gazetesinin 14 Ekim tarihli haberine göre iki lider, başkentin enerji altyapısının kış mevsimine hazırlanması konusunda açıkça karşı karşıya geldi.
Zelenskiy, enerji tesislerinin korunmasına dönük adımların hayata geçirilmesinde geç kalındığı gerekçesiyle Kiev yönetimini eleştirdi.
Ukrayna Devlet Başkanı, başkentin kışa hazırlık seviyesinin sınır ve cephe hattındaki bölgelerden bile daha kötü durumda olduğunu savundu.
Bu eleştirileri “temelsiz” olarak tanımlayan Kliçko ise Devlet Başkanlığı Ofisi’nin yerel özyönetimi ortadan kaldırmayı ve kendisini şehir yönetiminden uzaklaştırmayı amaçladığını öne sürdü.
Ekim ayı başında kış mevsimi öncesinde Kiev’in hayatta kalma moduna geçtiğini duyuran Kliçko, kentin su şebekesindeki olası bir aksamanın son derece büyük ölçekli bir krize yol açabileceği uyarısını yapmıştı.
Kliçko, kışa hazırlık kapsamında başkentte yedek ısıtma sistemlerinin kurulduğunu; yakıt, gıda ve içme suyu stoklarının oluşturulduğunu aktardı.
Diplomasi
Trump, Musk’tan Ukrayna için Starshield sınırlamasını kaldırmasını istedi

Wall Street Journal’ın haberine göre ABD Başkanı Trump’ın SpaceX yöneticisi Elon Musk’ı arayarak askeri Starshield sistemindeki yavaşlatmayı kaldırmasını istemesinin ardından, Ukrayna ordusunun uydu iletişiminde toparlanma görüldü. Terminallerin saatte 60 kilometre hıza ulaştığında dahi kesilmesiyle insansız hava aracı operasyonlarında aksamalar yaşandı.
ABD Başkanı Donald Trump, SpaceX’in kurucusu Elon Musk ile bir telefon görüşmesi yaparak uydu internet ağı Starlink’in askeri sürümü Starshield üzerindeki kısıtlamaların Ukrayna için kaldırılmasını istedi.
The Wall Street Journal’ın (WSJ) haberine göre ABD’li ve Ukraynalı yetkililer, telefon görüşmesinden kısa bir süre sonra, 22 Ekim’de sistemin daha kararlı çalışmaya başladığını aktardı.
Ukraynalı bazı temsilciler altyapının henüz tam kapasiteye ulaşmadığını, ancak bağlantının terminallerin daha yüksek hareket hızlarında kısıtlama dönemine kıyasla daha verimli çalıştığını kaydetti.
Yetkililerin paylaştığı bilgilere göre Trump, görüşmede hız sınırının sürmesinden duyduğu rahatsızlığı Musk’a iletti.
Gazete, söz konusu yavaşlatma yüzünden Ukrayna ordusuna ait bazı insansız hava araçlarının görevlerini eksiksiz yerine getiremediğini yazdı.
ABD’li yetkililer ayrıca Trump’ın bir hafta boyunca yardımcılarına ve müttefiklerine Starlink’teki hız kesintisini sonlandırmak istediğini söylediğini aktardı.
Terminal hızı sınırlandırılınca cephedeki İHA operasyonları aksadı
İletişim kısıtlamalarına dair ilk haberler 14 Ekim gecesi gündeme geldi. Ukrayna Savunma Bakanının eski danışmanı Serhiy Sternenko, terminaller saatte 160 kilometreden daha hızlı hareket ettiğinde bağlantının koptuğunu açıkladı.
Sternenko daha sonra kısıtlamaların sertleştiğini duyurarak ordudan gelen verilere göre bağlantının artık saatte 60 ila 70 kilometre hızda dahi kesildiğini belirtti.
Financial Times’ın Ukraynalı yetkililer ve askerlere dayandırdığı haberine göre yaşanan aksaklıklar; insansız hava araçlarının yönetimini, cephedeki birliklerin ikmalini ve geri hatlardaki hedeflere yönelik saldırıları zorlaştırdı.
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, 16 Ekim’de Starlink altyapısının kısmen toparlandığını duyurdu.
Brüksel’deki basın toplantısında konuşan Zelenskiy, eski hız parametrelerine kademeli olarak dönüldüğünü fakat Ukrayna ordusuna yönelik sınırlandırmaların henüz tamamen kalkmadığını ifade etti.
Gelişmeler üzerine Rusya cephesinden de açıklama geldi. Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, 14 Ekim’de yaptığı açıklamada, “Starlink gibi parlak teknolojilerin askeri amaçlarla hiç kullanılmaması daha iyi olurdu” diyerek sistemin ordunun hizmetine sunulmasına karşı olduklarını bildirdi.
Kısıtlama talimatının kaynağına dair çelişkili açıklamalar yapıldı
Musk, Starshield üzerindeki kısıtlamalara ilişkin sorumluluğu reddetti. Sistemin mülkiyetinin ve yönetiminin ABD hükümetine ait olduğunu belirten Musk, kullanım koşullarını da Washington’ın belirlediğini dile getirdi.
Ticari Starlink ağını SpaceX’in işlettiğini hatırlatan girişimci, bu hizmetin taarruz amaçlı askeri operasyonlar için tasarlanmadığını savundu.
Reuters’a konuşan iki ABD’li yetkili, Pentagon’a Starlink ile ilgili talimatın Beyaz Saray’dan gittiğini ileri sürdü.
Öte yandan üst düzey bir Amerikalı yetkili, Trump’ın şahsen böyle bir emir vermediğini savundu. The Telegraph gazetesi ise kısıtlamaları başlatan kişinin Musk olduğunu öne sürdü; kaynaklardan biri Trump’ın bu öneriyi kabul etmesiyle kısıtlamanın Pentagon tarafından devreye sokulduğunu aktardı.
20 Ekim’de WSJ, kaynaklarına dayanarak Musk’ın Ukrayna’daki Starshield faaliyetini durdurma yönünde bizzat emir verdiğini, ardından Musk ile Trump’ın kararı telefonda ele aldığını yazdı.
Trump, 16 Ekim’de yaptığı açıklamada kendisinin veya Musk’ın kısıtlamalarla bağı bulunduğu iddialarını reddetti. Trump, “Kimin yaptığını bilmiyorum, en azından ben değilim. Elon’ın da olduğunu pek sanmıyorum” dedi.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise 18 Ekim’de ABD’nin Starlink’i yavaşlatma yönünde bir talimat vermediğini ve hızın yeniden sağlandığını savundu.
Rubio ayrıca Ukrayna’nın Starshield sistemine erişimi olmadığını, sistemin Kiev tarafından kullanımı konusunun halen müzakere edildiğini öne sürdü.
Karar ABD Kongresinde de yankı buldu. Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Brian Fitzpatrick, Washington yönetiminin parmağı olduğunun kanıtlanması halinde ilgili kurumların bütçesini durdurmaya çalışacağını belirtti.
Diplomasi
Barrack: Şara, İsrail ile normalleşmek istiyor

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’nın İsrail ile ilişkileri normalleştirmek istediğini belirtti.
Aynı zamanda İsrail’in Suriye’deki askeri operasyonlarına son verilmesi çağrısında bulunarak, Washington’un bu operasyonları durdurmak için müdahale edip etmemesi gerektiğini sorguladı.
Katar’ın Doha kentinde düzenlenen Küresel Güvenlik Forumu’nda konuşan Barrack, Şara’nın zorlu koşulları iyi idare ettiğini ve hükümetinin bir tehdit oluşturmadığını İsrail’e temin etmeye çalıştığını söyledi.
“Bence Cumhurbaşkanı Şara, çok zor koşullar altında çok iyi bir iş çıkardı,” diyen Barrack, Suriye liderinin İsrail’e ilettiğini düşündüğü mesajı şöyle aktardı: “Ben saldırgan değilim, İsrail ile bir sorunum yok, İsrail ile ilişkilerin normalleşmesini istiyorum.”
Barrack ayrıca İsrail’i Suriye’deki operasyonlarını durdurmaya çağırırken, ABD’nin bu operasyonları sona erdirmek için müdahale edip etmemesi gerektiği konusunda belirsizliğini dile getirdi:
“Bunu [İsrail’in Suriye’deki eylemlerini] durdurmanın zamanı geldi. ABD’nin bunu durdurmak için müdahale etme zamanının gelip gelmediğini bilmiyorum.”
İsrail, 8 Aralık 2024’te Beşar Esad’ın devrilmesinin ardından Suriye’deki askeri operasyonlarını yoğunlaştırdı. İsrail güçleri, Golan Tepeleri boyunca uzanan askerden arındırılmış “tampon bölgeye” girdi ve Şeyh Dağı’nın (Hermon) Suriye tarafında mevzilenirken, İsrail bu konuşlandırmayı geçici bir güvenlik önlemi olarak nitelendirdi.
İsrail’in hava saldırıları ayrıca ülke genelindeki askeri tesisleri ve silah depolarını da hedef aldı.
Barrack, bir zamanlar düşman olarak görülen grupların yeni siyasi ve güvenlik yapılarına nasıl dahil edilebileceğinin bir örneği olarak Suriye’deki siyasi geçiş sürecini gösterdi.
ABD’li diplomat, “Bir zamanlar yabancı terör örgütü olarak nitelendirilen Nusra’yı ele alabilirsiniz; 8 Aralık’ta yaşanan dönüşümün ardından bugün pek çok kişi bu örneği ‘işte bir model’ diye değerlendiriyor,” dedi.
Nusra Cephesi, Suriye iç savaşı sırasında ortaya çıkan ve El Kaide’ye bağlılık yemini ettikten sonra bu ağdan ayrıldığını ilan eden bir cihatçı gruptu. Örgüt, başta ABD ve BM olmak üzere birçok ülke ve kurum tarafından “terörist” kabul ediliyordu.
Grubun lideri Ahmed Şara (Ebu Muhammed el-Colani), daha sonra Esad’ı deviren saldırıyı yöneten Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) başına geçti.
Barrack ayrıca, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) Suriye ulusal ordusuna entegrasyonunu, daha önce pek çok kişinin olası görmediği bir sonuç olarak gösterdi.
ABD’li, “Hiç kimse, bu Kürt oluşumu olan SDG’yi ulusal bir orduya yeniden entegre edebileceğinizi düşünmemişti, ama bu gerçekleşti,” dedi.
Şam ile Kürt liderliğindeki güçler, 10 Mart 2025 tarihinde SDG’nin askeri ve sivil kurumlarını Suriye devletine entegre etmek üzere bir anlaşma imzalamıştı.
Fakat entegrasyon şartları ve bölgedeki özyönetimin geleceği konusundaki anlaşmazlıklar nedeniyle anlaşmanın uygulanmasında gecikmeler yaşandı.
Bununla birlikte Barrack, Washington’un geniş bölgede gerçekleşen ve kendisinin “23 rejim değişikliği” olarak nitelendirdiği olaylara müdahalesine atıfta bulunarak, ABD’nin Orta Doğu’daki önceki müdahalelerinin etkinliği konusunda şüphelerini dile getirdi.
“Ne zaman müdahale etmeye, bir kişiyi ya da rejimi değiştirmeye çalışsak, bu bir hata olmuş gibi görünüyor,” diyen Barrack ayrıca Yemen’deki ABD müdahalesinin değerini de sorgulayarak, bunu görünüşe göre “anlamsız” olarak nitelendirdi.
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Rusya2 hafta önceYandex veri merkezine saldırı Rusya’da dijital hizmetleri vurdu











