Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Nijer’e müdahale için “güç rekabeti” kışkırtması

Yayınlanma

Fransa, bugüne kadar Orta Doğu’da ABD politikalarını desteklemesi karşılığında Sahel’de Washington’un desteğini kazandı. Ancak Nijer’de askerlerin yönetime el koyması ile başlayan süreçte belirgin bir ayrışma yaşanıyor. Paris yönetimi, Sahel’deki son kalesini korumak için askeri müdahaleyi kışkırtmaya çalışıyor. Washington ise henüz daha temkinli bir yaklaşım sergiliyor.

Washington’un dış politikasına etkileriyle öne çıkan ABD Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations-CFR) yayın organı Foreign Affairs, ABD’nin bu tutumunu sürmesi gerektiğini savunan bir analiz yayınladı. Aşağıda çevirisini okuyacağınız analizde, Fransa başta olmak üzere dış müdahale savunucularının destek toplamak için büyük güçler arasındaki rekabete başvurduğu tehlikeli oyuna dikkat çekildi:

***

Nijer’in Darbesi ve Amerika’nın Seçimi

Washington Askeri Müdahale İçin Değil, Arabuluculuk İçin Bastırmalı

Hannah Rae Armstrong

26 Temmuz’da Nijerya Devlet Başkanı Muhammed Bazum, kendi başkanlığının güvenlik gücü tarafından evinde gözaltına alındı. Bazum’un koruma şefi General Abdurrahman Tchiani 48 saat içinde ordudan destek alarak kendisini geçiş hükümetinin başkanı ilan etti. Ağustos sonu itibariyle Fransa ve Batı Afrika devletlerinden oluşan bir blok askeri müdahaleye hazırlanırken Bazum hâlâ başkanlık sarayında sıkışmış durumda. Tchiani, görevi devralmasını tersine çevirmeye yönelik herhangi bir yabancı girişimin “çocuk oyuncağı” olmayacağı konusunda uyarıda bulundu.

Nijer’de darbeler nispeten rutin bir olay; başkentteki elitlerin büyük ölçüde kansız bir şekilde yer değiştirmesi. Son altmış yılda ülke beş darbe yaşadı. Ancak bu seferki farklı. Batı’nın Afrika Sahel’inde terörizme karşı son siperi olarak görülen ülkede ilk demokratik iktidar değişiminden sadece iki yıl sonra gerçekleşti. Mart ayında Nijer’i ziyaret eden ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ülkeyi bir “demokrasi modeli” olarak ilan etti. Ancak Batı, Nijer’in gerçekte olduğundan daha istikrarlı bir rotada ilerlediğini düşünerek kendini kandırdı.

Bu kriz sürpriz olmamalıydı. Geçen on yıl boyunca, Fransa’nın başını çektiği ve ABD’nin desteklediği Sahel’i istikrara kavuşturma çabaları bölgenin sivil kurumlarını giderek zayıflattı ve güvenliği sağlamakta başarısız oldu. Beş Sahel ülkesinden dördünde askeri yöneticiler iktidara geldi; Batı’nın bu yeni rejimlere desteğini çekmesinin ardından Mali ve Burkina Faso’daki cuntalar güvenlik yardımı için Rusya’ya başvurdu. Batı’nın Bazum’u takdir etmesi, 2021’de göreve geldiğinden beri artan hoşnutsuzlukla karşı karşıya kaldığı Nijer’deki gerçeklikten kopuktu.

Artık geçmişteki darbelere göre daha fazlası tehlikede. Kriz korkunç yeni boyutlar kazanmaya devam ediyor: Nijer cuntası iktidara geldikten hemen sonra Fransız savunma anlaşmalarını iptal etti ve olası işbirliği biçimlerini görüşmek üzere acımasız Wagner paramiliter şirketinin liderleriyle bir araya geldi. Aynı hızla, sınırlarında El Kaide ve İslam Devleti ile bağlantılı grupların saldırıları çoğaldı. Bu arada Bazum’un müttefiki olan iki eski isyancı lider, Bazum’u yeniden iktidara getirmek için yeni silahlı hareketler başlattı.

Ancak Fransa ve Batı Afrika ülkelerinin Bazum’u yeniden iktidara getirmek için güç kullanmak istemesi, diğerlerinin ise diplomatik çözüm çağrısında bulunması krizin nasıl çözüleceği konusunda bir çatlak yarattı. Pek çok gözlemci ABD’nin bölgede genellikle yaptığı gibi Fransa’nın liderliğini takip etmesini bekliyordu. Ancak şu ana kadar Washington, Nijer’e yapılacak bir askeri müdahalenin rakip yabancı güçler tarafından desteklenen bölgesel gruplar arasında yeni bir çatışmayı tetikleyeceğini kabul ederek akıllıca arabuluculuğu teşvik etti. ABD bu tutumundan vazgeçmemeli ve savaşı önlemek için hiçbir çabadan kaçınmamalı.

UZUN VE FIRTINALI YOL

Darbenin doğrudan tetikleyicisi iç gerilimlerdi. Ancak kriz aynı zamanda Sahel’de yabancıların önderliğinde on yıl süren kötü tasarlanmış istikrar politikalarının da doruk noktasıydı. Cihatçı grupların Bamako’yu ele geçirmeye hazır göründüğü 2013 yılında Fransa Mali’ye birkaç bin asker gönderdi. Fransızlar bazı üst düzey cihatçı liderleri ortadan kaldırırken onları kovalaması cihatçıların Mali’nin merkezine ve Nijer ile Burkina Faso’nun yanı başındaki sınır bölgesine yayılmasına neden oldu.

Sınırlandırılmış bir müdahale olarak başlayan süreçte asıl amaçtan uzaklaşıldı. Sahel’in siyasi diyalog çağrılarını görmezden gelen Fransa, Sahel’deki birçok ülkenin güvenlik ve siyasetinde aşırı fazla rol oynamaya başladı. 2010’ların sonlarında, giderek yaygınlaşan kırsal isyanlarla karşı karşıya kalan Fransa, Mali hükümetine bağlı etnik milislerle terörle mücadele ortaklıkları kurdu. Toplumsal gerilim arttıkça, savaşçılar sivilleri katletti ve yakın zamana kadar görece barış içinde yaşayan topluluklar kendilerini savunmak için silahlanmak zorunda kaldı.

Şiddetin durmaksızın yayılması birçok sıradan Sahelliyi Fransa ile ortaklık kuran rejimlere karşı kışkırttı. Askerler katliama gönderilmeye direnirken siviller de kendi liderlerini giderek Paris’in vekilleri olarak görmeye başladı. Şiddetin tırmanması ve Fransız karşıtlığındaki keskin artış 2020’de Mali’de ve 2022’de Burkina Faso’da darbelere yol açtı. Aynı yılın ağustos ayında, Bamako ile ilişkileri çözülürken Fransa, Mali’deki güçlerini tamamen geri çekti.

Ancak Paris askerlerini evlerine göndermedi. Birçoğunu Nijer’e yolladı. Bu durum, pek çok dış gözlemcinin Nijer’in 2020’nin sonlarında ve 2021’in başlarında gerçekleştirdiği iki turlu seçimi neden bir tür mucize olarak lanse etmeye hevesli olduğunu açıklıyor- France24 haber kuruluşunun ifadesiyle, bir gecede Sahel’in “demokrasinin son kalesini” yaratan bir mucize. Nijer, Sahel’in istikrara kavuşması için Batı’nın umutlarını tek başına taşımak zorundaydı.

BATI KUMARI

Ancak Batılılar seçimin ne kadar çok Nijeryalı tarafından tiyatro olarak algılandığını gözden kaçırdı. Eski bir kabine bakanı olan Bazum, selefi Mahamadou Issoufou’nun yakın çevresinden çıktı. Issoufou onu kendi halefi olarak seçti ve iktidara giden yolu kolaylaştırmak için Bazum’un ana muhalefet adayını çocuk kaçakçılığı gibi sahte suçlamalarla tutuklattı. Şubat 2021’de devlet medya kuruluşları Bazum’un kıl payı zaferini duyurduğunda, yüzlerce muhalefet destekçisi sonuçların hileli olduğunu ilan etmek için sokaklara döküldü. Issoufou’nun polisi, derhal yaklaşık 500 kişiyi tutukladı ve interneti haftalarca kapattı.

Çoğu Nijeryalı Bazum döneminde çok az değişiklik bekliyordu. Yolsuzluğa göz yumdu ve hükümetin baskılarını ve güvenlik güçlerinin ihlallerini protesto eden gazetecileri, blog yazarlarını ve sivil toplum aktivistlerini kovuşturmak için kullanılan 2019 siber suç yasası gibi Issoufou döneminin baskıcı politikalarını sürdürdü. Ancak Bazum’a en çok zarar veren, Fransa’nın Nijer’i Sahel askeri operasyonları için yeni üssü haline getirmesine izin verme tercihi oldu.

Fransa, Sahel’deki konumunu güçlendirmek için 2022’nin ikinci yarısında Nijer’e 1.000 asker konuşlandırdı; Bazum da Fransa’dan gıda ve altyapı için 70 milyon avroluk yeni hibe ve kredi aldı. Bu Bazum için riskli bir anlaşmaydı, ancak Mali’den çekilirken olduğu gibi Fransız varlığını gizli tutabileceğine dair kumar oynadı.

Bu kumar onun Batı’nın sevgilisi statüsünü pekiştirdi. ABD’nin de istikrarlı ve dost bir Nijer’e ihtiyacı var; ayrıca burada önemli güvenlik çıkarları da söz konusu. Washington, Dirkou’daki CIA İHA üssünü güney Libya üzerinde gizli gözetleme görevleri yapmak için kullanıyor. Yakın zamanda, ABD’nin bölgedeki istihbarat kapasitesini artırmak için kuzeydeki bölgesel başkent Agadez’deki hava üssüne 100 milyon doların üzerinde yatırım yaptı. ABD yaklaşık 1,000 askerini buradaki ve başkent Niamey’deki üslerde tutuyor.

HAYAT BİR BUMERANG

Ancak Bazum’un Batı’ya kur yapması onu kendi halkıyla tehlikeli bir şekilde ters düşürdü. Fransa’nın Batı Afrika’daki son askeri maceralarından önce bile Nijerlilerin bu ülkeye karşı belirgin bir hoşnutsuzluğu vardı. Fransa, nükleer enerji endüstrisi için Nijer uranyumuna ucuz erişim sağlamak amacıyla on yıllardır yolsuz ve hatta bazen yasadışı uygulamalara başvurdu ve Nijer’i ihracatından kâr edemez hale getirdi.

Kasım 2021’de Nijer’e giren bir Fransız konvoyunun üç protestocuyu öldürmesi onlarca yıllık yaraları yeniden açtı ve 2022 yılı boyunca bir sivil toplum koalisyonu olan M62 hareketi Fransız güçlerinin ülkeyi terk etmesini talep etmek için başkentte gösteriler düzenledi. Ocak ayında Bazum, grubun lideri Abdoulaye Seydou’yu kamu düzenini bozma suçlamasıyla gözaltına aldı.

Halkın bu memnuniyetsizliği, hoşnutsuz askeri aktörleri cesaretlendirdi. Bazum her zaman ordusunu dizginlemek için mücadele etmişti. Göreve başlamasından günler önce bir darbe girişimini engelledikten sonra düzinelerce üst düzey subayı tasfiye etti. Geçen Nisan ayında Nijer ordusunun genelkurmay başkanını görevden aldı ve darbeden hemen önce Tchiani’yi görevden almanın eşiğinde olduğu bildirildi.

Her ikisi de sonunda cuntanın lideri olacaktı. Bazum’un Batı yanlısı tutumu ve generallere yönelik baskıları, sivil toplum ve askeri muhalifleri arasında beklenmedik bir ittifak oluşturdu: darbeden sonra cunta, M62’nin desteği karşılığında Seydou’yu serbest bırakmayı kabul etti.

Ancak Bazum’un hataları başarılarını gölgelememeli. Fransa, Burkina Faso ve Mali’nin isyancılarla mücadelede benimsediği yaklaşım -etnik milislerle ortaklık- şiddetin hızla artmasına neden oldu. Bazum ise bunun aksine, temel nedenleri ele almanın ve tırmanmayı önlemenin yollarını aradı. “Açık el” yaklaşımı olarak adlandırdığı, isyancılar ve hükümet arasında siyasi diyaloğu kolaylaştıran, ateşkeslere aracılık eden ve iltica edenlere af sunan benzersiz bir akıllı güvenlik politikası tasarladı.

Aynı zamanda, ordusunun resmi sınır güvenliği operasyonlarını güçlendirdi ve Fransız ve ABD hava desteğini güvence altına aldı. Bu yaklaşım meyvelerini verdi: Nijer’in Mali ile olan yaklaşık 200 kilometrekarelik sınır bölgesinde 2021 ve 2022 yılları arasında sivillere yönelik şiddet olaylarında yüzde 80’lik bir düşüş görüldü.

Tarihsel olarak, kuzey Nijerliler hükümetten dışlanmış ve bu da bölgeyi özellikle huzursuz hale getirmişti. Bazum’un kuzeyli elitlerle özenle geliştirdiği sıkı ilişkiler de buradaki istikrarı sessizce destekledi. Eski bir felsefe profesörü olan Bazum’un, yüksek doğurganlık oranına (kadın başına 6,8 doğum), düşük okuryazarlık oranına (yüzde 37) ve süregelen gıda güvensizliğine sahip bir ülkede son derece acil bir ihtiyaç olan Nijer eğitim sistemini yeniden inşa etme sözünü yerine getirme şansı bulamamış olması üzücü.

ÇİFTE SORUN

Bazum döneminde kaydedilen ilerlemenin kaybedilmemesini sağlamak kritik önem taşıyor. Ancak bazı çok güçlü oyuncular, sanki bölgenin kurtuluşu sadece Bazum’u kurtararak mümkünmüş gibi hareket ediyor. Bu koalisyonun başını Fransa ve bölgesel bir siyasi ve ekonomik birlik olan Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu çekiyor. Bölgede darbelerin yayılabileceğinden korkan ECOWAS, Nijer’e asker gönderme hazırlıklarının yanı sıra, ülkenin elektrik arzının yüzde 70’ini kesen sert yaptırımlar uyguladı. Sahel’deki son müttefikini de kaybetmekten korkan Fransa, ECOWAS’ın çabalarına askeri destek vereceğini açıkladı.

ABD ise Fransa’dan ayrılarak daha pasifist bir tepkiyi savunuyor. Washington’un tutumu sürpriz oldu. ABD, Orta Doğu’daki çabalarına destek karşılığında Sahel’de Fransa’nın liderliğini izlemekten genellikle memnun olmuştur. Ancak ABD, durumu “darbe” olarak nitelendirmekten kaçındı ki bu da ABD yasalarına göre Nijer’e askeri yardımı kesmesini gerektirecek bir açıklama olurdu. Cuntanın iktidarı ele geçirmesinden tam üç hafta sonra Pentagon krizi hâlâ “darbe girişimi” olarak tanımlıyordu.

Blinken, Nijer krizinin “kabul edilebilir bir askeri çözümü olmadığını” açıkça ifade etti. O ve diğer ABD’li liderler defalarca barışçıl bir çözüm ve cumhurbaşkanın görevine iade edilmesi değil ancak serbest bırakılması çağrısında bulundu. Bu ayrım, cuntanın Bazum’u iktidardan uzaklaştırdığını kabul etmekte.

İki kutup ortaya çıkıyor: Nijer’deki darbeyi tersine çevirmek için güç kullanmanın uzun vadeli güvenliği sağlamlaştıracağına inananlar ve askeri bir müdahaleden kaçınılması gerektiğine inananlar. Blinken 9 Ağustos’ta Washington’da Cezayir Dışişleri Bakanı Ahmed Attaf’ı ağırladı; Cezayir Sahel’in en güçlü arabulucu devleti. Attaf verdiği bir mülakatta ülkesinin amacının krize barışçıl bir çözüm bulmak olduğunu söyledi. Afrika Birliği de ECOWAS’ın düpedüz kılıç sallamasından uzak durdu.

Konuyla ilgili resmi yorum yapma yetkisi olmadığı için isminin açıklanmasını istemeyen üst düzey bir Afrikalı diplomata göre, Libya’nın çöküşünün hatırası Afrika Birliği’nin kararı üzerinde büyük bir baskı yarattı. Nijer’de “şimdi kötü bir hükümet var” dedi. “Ama onları bombalarsanız, hükümet falan kalmaz. Sadece cihatçılar ve hizipler olur.” NATO’nun Libya’daki ayaklanmaya müdahalesinden 12 yıl sonra Trablus’ta hâlâ resmi bir hükümet olmadığına dikkat çekti.

TERCİH EDİLMEYEN YOL

Askeri müdahaleyi savunanlar destek toplamak için büyük güçler arasındaki rekabete başvuruyor. Bir Fransız dışişleri bakanlığı sözcüsü Bazum’un görevine iade edilmesini haklı göstermek için Rusya’nın müdahale ihtimalinden bahsetti. Bazum’un kendisi de gözaltındayken Washington Post’a yazdığı yazıda darbenin başarılı olması halinde “tüm orta Sahel bölgesinin Rus etkisine girebileceği” uyarısında bulundu.

Ancak Washington’un mevcut rotası doğru ve ABD’li politika yapıcılar müdahaleyi destekleme çağrılarına direnmeli. Sahel’de Rusya ile Batı arasında bir vekalet savaşının patlak vermesi hiçbir şekilde kaçınılmaz değil. Aslında askeri bir müdahale, Rusya’nın bölgeye daha kapsamlı bir şekilde müdahil olma ihtimalini artıracaktır. Cunta Moskova ile işbirliği yapmaya istekli görünse de Moskova bugüne kadar bu konuda ikircikli davrandı. Ancak yabancı orduların cuntaya meydan okuması halinde, Rusya Afrikalı ortaklarını koruma sözünü yerine getirmek zorunda kalabilir.

Bu yolda ilerlemenin önündeki en büyük engel, krizin barışçıl yollarla çözülmesi için yapılacak ciddi bir girişimin ABD’nin cuntayı tanımasını gerektirecek olmasıdır. Yakın vadede bu tanıma Başkan Joe Biden’ın değerler odaklı dış politikasıyla çelişiyor. Ancak Nijerliler için Batılı bir gücün, köylerinde daha fazla yabancı askerin dolaşmasını değil, diplomasiye dayalı bir yaklaşım görmek istediklerini nihayet kabul ettiğini görmek de anlamlı olacaktır.

Ancak barışçıl bir çözümün uzun vadede fayda sağlayabilmesi için ABD’nin dikkatini acilen iki özel soruna yöneltmesi gerekiyor. Birincisi, Bazum’un sınır bölgesindeki akıllı güvenlik yaklaşımı çöküyor. Askerlerin dikkati başkente çevrilmişken isyancılar bu boşluktan faydalanıyor. Nijer’in yeni askeri liderleri, Burkina Faso ve Mali’deki meslektaşlarının izinden giderek ve milisler için gönüllüler toplayarak diyalog odaklı bir stratejiyi çok yumuşak bulabilirler. ABD Nijerli subaylar için eğitim programları yürüttüğünden, bazı cunta liderleriyle zaten yakın bağları var. ABD’li ortaklar Bazum’un yaklaşımının kazanımlarını onlara anlatarak işe yarayan güvenlik politikalarının devamlılığını teşvik etmelidir.

İkinci olarak, ABD kuzeydeki isyan riskiyle ilgilenmeli. Kuzeyli ekonomik, siyasi ve askeri elitler Bazum ve selefi ile yakın bağlara sahipti. Ancak Niamey, kuzeyli isyancılarla dört yıl süren savaşı sona erdirmek için 1995’te imzaladığı barış anlaşmasında verdiği sözlerin çoğunu, özellikle de kuzeyli Nijerlilerin uranyum kaynaklarından daha fazla yararlanmalarına yardımcı olma sözünü hiçbir zaman yerine getirmedi. Bazum’a sadık iki kişi, daha şimdiden yeni isyan cepheleri açarak cuntaya direnmek için silah, asker ve yabancı destek arayışına girdi.

Potansiyel yeni nesil kuzeyli isyancılar, silahlara kolay erişimin yanı sıra madencilik ve uyuşturucu kaçakçılığından elde edilen fonlara da sahip. ABD, cunta liderlerini, kuzeyli liderleri yeni hükümete dahil etmeye teşvik için tanıma ya da askeri işbirliğini sürdürme teklifiyle baskı oluşturmalı. Bu, son derece tehlikeli bir dönemde zulümle karşılaşmayacakları konusunda kuzeyli topluluklara güven verecektir.

Washington’un hamleleri büyük önem taşıyor. Fransa’nın aksine ABD Sahel’de hâlâ olumlu bir itibarı ve saygınlığı var. Yerel halk ve yetkililer, ABD’nin bölgede askerlerini ihtiyatlı bir şekilde konuşlandırmasını şiddetli bir bölünmeden ziyade ortaklıklar için bir fırsat olarak algılama eğiliminde. Fransa’nın hatalarını tekrarlayarak bu saygınlığı bozmamalı. Darbe ne kadar istenmeyen bir şey olsa da güç kullanmaya kalkışmanın riskleri çok daha büyük.

Dünya Basını

Ray Dalio yapay zeka balonu ve küresel borç krizini değerlendirdi

Yayınlanma

Dünyanın en büyük hedge fonu Bridgewater Associates’in kurucusu Ray Dalio, YouTube yayınında Steven Bartlett’a açıklamalarda bulundu. Dalio, yapay zeka teknolojilerindeki aşırı değerlemelerin bir yatırım balonuna dönüştüğünü ve küresel ekonomide tarihi bir kırılma yaşandığını bildirdi.

Dünyanın en büyük hedge fonu olan Bridgewater Associates’i 1975 yılında iki odalı bir dairede kuran ve kurumsal yatırımcılara 53 milyar doları aşkın kümülatif net kazanç sağlayan ünlü küresel makro yatırımcı Ray Dalio, “A Diary of a CEO” adlı söyleşi programında Steven Bartlett’ın sorularını yanıtladı.

2008 küresel finans krizini öngören az sayıdaki fon yöneticisinden biri olan ve S&P 500 endeksinin yüzde 40’a yakın değer kaybettiği o dönemde Bridgewater bünyesinde yüzde 9,5 pozitif getiri elde eden Dalio, güncel piyasa dinamikleri, yapay zeka yatırımları ve küresel ekonomi hakkındaki tespitlerini paylaştı.

Yatırımcı Jeremy Grantham’ın “tarihin en büyük yatırım balonuyla karşı karşıya olunduğu” yönündeki görüşünün hatırlatılması üzerine Dalio, bu değerlendirmeye katıldığını belirtti. Piyasalardaki mevcut durumu analiz eden Dalio, “Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum” dedi.

“Bir balonun içinde olduğumuza dair klasik işaretleri görüyorum”

Tarihteki borsa balonlarının oluşum ve patlama mekanizmalarını detaylandıran Dalio, devrim niteliğindeki yeni teknolojilerin piyasalarda aşırı coşku yarattığını söyledi.

1929 Büyük Buhranı öncesinde evlere ilk kez elektrik, aydınlatma, buzdolabı girmesinin, otomobillerin, uçakların ve radyonun yaygınlaşmasının büyük bir gelecek beklentisi oluşturduğunu hatırlatan Dalio, 2000 yılındaki internet balonu sürecinde de benzer bir dinamiğin yaşandığına dikkat çekti.

Yapay zeka teknolojisinin insan vücudunun fiziksel işlevlerinin yanı sıra zihnin düşünme ve muhakeme süreçlerini de ikame etmeye başladığını kaydeden Dalio, yatırımcıların gelecekteki kârlılığı gözetmeksizin piyasaya akın ettiğini vurguladı.

Dalio, “İnsanlar mucizevi bir teknoloji gördüklerinde ona yatırım yaparlar, hatta borç para alarak bahis oynarlar. Ancak varlığın fiyatının önemli olduğunu gözden kaçırırlar. Şu anda yapay zeka konusunda çok heyecanlıyız ve heyecanlı olmalıyız da çünkü devrim niteliğinde değişimler getirecektir” değerlendirmesinde bulundu.

“Servet ile para aynı şey değildir”

Finansal balonların teknik arka planını açıklayan Dalio, servet ile nakit para arasındaki farka işaret etti. Muhasebe üzerindeki değerlemelerin harcanabilir nakit olmadığını belirten Dalio, “Servet ile para aynı şey değildir. Birçok insanın zenginleştiğini görürsünüz ancak bu serveti doğrudan harcayamazsınız. Harcama yapabilmek için serveti satıp paraya çevirmeniz gerekir” dedi.

Şirketlerin finansman sağlama süreçlerini örnek gösteren Dalio, 50 milyon dolar sermaye toplayan bir girişimcinin şirket değerlemesini 1 milyar dolara çıkarabileceğini, kağıt üzerinde milyarder olabileceğini ancak gerçekte harcanan paranın yalnızca 50 milyon dolar kaldığını vurguladı. Balonların patlama tetikleyicilerini sıralayan Dalio, şu ifadeleri kullandı:

“Balonu patlatan şey genellikle insanların borçlarını ödemek veya vergi yükümlülüklerini karşılamak için ellerindeki varlıkları satıp paraya çevirme ihtiyacı duymasıdır. Bu durum çoğunlukla faiz oranlarının yükselmesiyle gerçekleşir. Enflasyon baskısı arttığında merkez bankaları frene basmak ister. Faizler yükseldiğinde borcu olanlar daha fazla nakit bulmak zorunda kalır. Satışlar başladığında süreç tersine işler. Varlık fiyatları düşer, teminatlar erir, borçları ödemek için daha fazla satış yapılır ve bu da tüketim harcamalarının kesilmesine yol açar.”

Bartlett’ın sunduğu senaryoyu doğrulayan Dalio, piyasada zayıf ve tecrübesiz yatırımcıların borçla veya kaldıraçlı borsa yatırım fonları üzerinden pozisyon almasının balona işaret eden en belirgin göstergelerden biri olduğunu söyledi.

Yapay zeka şirketlerinin gelecekte elde edecekleri gelirleri kesin olarak öngöremediğini belirten Dalio, firmaların ya yetersiz yatırım yaparak rekabette geride kalma ya da aşırı yatırım yaparak maliyet baskısı altında kalma dilemmasıyla karşı karşıya olduğunu kaydetti.

Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz

“Nakitte kalmak enflasyon karşısında en kötü yatırımdır”

Bireysel yatırımcıların ve girişimcilerin olası bir ekonomik çöküşe karşı nasıl hazırlanması gerektiğine değinen Dalio, piyasaları zamanlamanın son derece güç olduğunu, en etkili yöntemin portföy çeşitlendirmesi olduğunu vurguladı.

Parasını mevduat hesabında veya para piyasası fonlarında tutan kişilerin güvende olmadığını savunan Dalio, “İnsanlar parayı bankada tutmanın en güvenli liman olduğunu düşünür. Bu doğru değildir. Uzun vadede enflasyon karşısında erimeye mahkum en kötü yatırımdır. Yıllık yüzde 3,5 ila 4 seviyesindeki enflasyon paranın alım gücünü eksiltir. Alınan faizden ödenen vergiler de düşüldüğünde reel getiri oldukça zayıf kalır” dedi.

Çeşitlendirilmiş bir varlık sepetinin önemine değinen Dalio; hisse senetleri, tahviller, gayrimenkul, altın ve kripto varlıklar arasındaki ilişkiyi aktardı. Portföyünde yüzde 1 oranında Bitcoin bulundurduğunu belirten Dalio, altın tercihini şu sözlerle açıkladı:

“Sert para kategorisinde portföylerin yüzde 5 ila 15’inin bu tür varlıklara ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Ben külçe altını Bitcoin’e tercih ediyorum. Altın basılamayan bir paradır. 1971 yılına kadar resmi para sisteminin merkezindeydi ve halen merkez bankalarının en büyük ikinci rezerv varlığıdır. Altın başkasının yükümlülüğü olmayan tek finansal varlıktır. Bitcoin ise basılamayan bir diğer tür para olmakla birlikte kuantum bilgisayarlar gibi teknolojik risklere, hükümetlerin düzenleme, vergilendirme ve yasaklama baskılarına açıktır. Merkez bankaları işlemlerinin gizli ve kendi kontrollerinde kalmasını istedikleri için önemli miktarda Bitcoin tutmayacaktır.”

“Aklınız ve bedeniniz ikame edildiğinde satacak neyiniz kalır?”

Yapay zeka ve robotik teknolojilerin istihdam piyasası üzerindeki etkilerini değerlendiren Dalio, otomasyonun tarihsel gelişimini özetledi.

İnsanlığın tarım toplumundan sanayi devrimine geçişinde makinelerin kas gücünün yerini aldığını, günümüzde ise yapay zekanın insan zihninin üst düzey düşünme ve muhakeme yetilerini üstlendiğini dile getirdi.

Bu dönüşümün sermaye sahipleri ile çalışanlar arasındaki gelir dağılımı makasını daha da açacağını belirten Dalio, “İşletmelerin elde ettiği gelirden çalışanlara giden pay azalırken iş yeri sahiplerine giden pay artmaktadır. İnsan bedeninin ve zihninin yerini makineler aldığında insanların satacak neyi kalacak sorusuyla yüzleşeceğiz. İnsana özgü kalan unsurlar duygular ve sezgilerdir” dedi.

Yapay zeka devriminden yalnızca en üstteki yüzde 0,1 ile yüzde 10’luk dilimde yer alan, bu teknolojiyi kullanabilen yetenekli grubun kazançlı çıkacağını ifade eden Dalio, üniversite mezunlarının dahi iş bulmakta zorlandığı bir döneme girildiğini belirtti. Birçok işletme için yeni mezun yetiştirmenin maliyetli hale geldiğini, bu görevlerin yapay zeka vasıtasıyla hızla tamamlanabildiğini aktardı.

Gençlere ve gelecek nesillere tavsiyelerde bulunan Dalio, şunları kaydetti:

“Tarih göstermiştir ki en başarılı olanlar en zeki olanlar ya da en çok çalışanlar değil, değişime en iyi uyum sağlayanlardır. Geleceğin ne getireceğini kesin olarak bilemezsiniz. Kodlama öğrenmenin çözüm olduğu söyleniyordu ancak yapay zeka modelleri artık kodlama yapabiliyor. Önemli olan insanın kendi doğasını tanıması, yapay zeka araçlarını en üst düzeyde kullanmayı öğrenmesi ve adaptasyon kabiliyetini geliştirmesidir.”

“Büyük bir borç krizinin ve çöküş döneminin içindeyiz”

Ekonomik hareketlerin arkasındaki yapısal mekanizmaları “Büyük Döngü” kavramıyla açıklayan Dalio, yaklaşık 80 yıllık bir insan ömrüne karşılık gelen uzun vadeli borç ve güç döngülerinin son safhasına gelindiğini belirtti.

1945 yılında kurulan dünya düzeninin para, iç siyaset ve jeopolitika alanlarında kırılma yaşadığını savundu.

ABD ve İngiltere gibi ülkelerin aşırı borçlandığını, kamu bütçe açıkları verdiğini ve gelir eşitsizliğinin hat safhaya ulaştığını kaydeden Dalio, İngiltere’deki siyasi tabloyu örnek gösterdi.

İngiltere’de son yedi yılın altısında yeni bir başbakanın göreve geldiğini hatırlatan Dalio, “İngiltere aşırı borçlanmış, üretkenliği düşmüş ve seçenekleri tükenmiş klasik bir döngü örneğidir. Yeterli para olmadığında vaatler tutulamaz, liderler sürekli değişir. Zenginler yüksek vergi bölgelerinden kaçar. Bütçe açıklarını finanse edecek alacaklı bulmak zorlaşır” dedi.

Connecticut eyaletindeki sosyo-ekonomik durumu da paylaşan Dalio, eyaletin kişi başına düşen gelirde ABD’nin en zengin ikinci bölgesi olmasına rağmen lise öğrencilerinin yüzde 22’sinin okulu bıraktığını veya devamsızlık yaptığını, çete ve uyuşturucu sorunları nedeniyle hapishane bütçesinin eğitim bütçesini aştığını ifade etti.

Sistemlerin toplumun geneli için çalışmadığı dönemlerde iç çatışmaların arttığını vurgulayan Dalio, ABD ve Çin arasındaki küresel güç dengesine ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:

“İçinde bulunduğumuz evre bir gerileme ve çöküş dönemidir. Tarihte tek bir hakim gücün düzeni sağladığı dönemler daha barışçıl olmuştur. Bugün Çin, birçok ülke için ABD’den daha büyük bir ticaret ortağı konumundadır. Orta Doğu’daki ve İran civarındaki gelişmeler, ABD toplumunun uzun süreli kara savaşlarına veya benzin fiyatlarındaki artışlara tahammülünün olmadığını göstermiştir. Bu durum ABD’nin küresel güç kullanma ve caydırıcılık kabiliyetinin sınırlarını ortaya koymakta, İngiliz İmparatorluğu’nun Süveyş Krizi sonrası yaşadığı güç kaybına benzer bir kaymaya işaret etmektedir.”

Küresel ekonomideki mevcut zorlukların aşılması için partiler üstü, ekonomik gerçekleri kavrayan yapılar tarafından zorlu yapısal reformların hayata geçirilmesi gerektiğini belirten Ray Dalio, genç girişimcilerin sınır bağımlı kalmadan eğitim, üretkenlik ve toplumsal huzurun yüksek olduğu küresel merkezlerde varlık göstermeleri gerektiğini sözlerine ekledi.

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz

Yayınlanma

Tesla ve SpaceX’in CEO’su Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği özel mülakatta yapay zeka teknolojilerinin beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını geride bırakacağını açıkladı. İnsan benzeri robotların ve dijital süper zekanın üretimi devasa boyutlara ulaştıracağını belirtilen ünlü iş insanı, önümüzdeki 10 yıl içinde paranın tüm anlamını yitireceğini ve küresel ekonomide benzeri görülmemiş bir bolluk çağının başlayacağını savundu.

Tesla ve SpaceX’in CEO’su olan Amerikalı milyarder Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği kapsamlı video mülakatta açıklamalarda bulundu.

Tesla’nın Teksas’taki dev tesislerinde gerçekleşen söyleşide Musk, yapay zeka gelişiminin durdurulamaz bir hıza ulaştığını ve önümüzdeki beş ila 10 yıl içinde dünyada taşların yerinden oynayacağını ilan etti.

Sunucunun “Önümüzdeki 10 yıl içinde, yani 2036 yılında başarmayı hedeflediğiniz dünya nasıl bir yer olacak?” sorusunu yanıtlayan Elon Musk, “10 yıl sonrasından, yani 2036 yılından bahsediyoruz. Büyük ihtimalle her ikimiz de o günleri göreceğiz. Yapay zekanın ezici bir üstünlük kurmadığı bir gelecek hayal etmek imkansız. 10 yıl içinde yapay zekanın tüm insanların toplam zekasından katbekat üstün olmasını bekliyorum. Hatta bence yapay zeka yaklaşık beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını aşacak” dedi.

“Yapay zeka beş yıl içinde tüm insanların toplam zekasını geçecek”

Gelişimin boyutlarını tarif eden Musk, “İnsan olmak dışında yapay zekanın insanlardan daha iyi yapamayacağı hiçbir şey kalmayacak. En olası senaryo, herkesin aklına gelen her şeye sahip olabileceği inanılmaz bir bolluk çağıdır. Bu kulağa çılgınca gelebilir ama işte 2026 yılındayız, 2036’da nerede olacağımızı göreceğiz. Tabii ki küresel bir nükleer savaş gibi felaketler bu süreci rayından çıkarabilir. Ancak Üçüncü Dünya Savaşı çıkmadığını varsayarsak, muazzam bir bolluk çağına doğru ilerliyoruz. Bu, geleceğe dair bir iyimserlik ve heyecan mesajıdır” ifadelerini kullandı.

Şirketlerinin gelecekte nasıl para kazanacağına ilişkin soru üzerine ekonomi tanımını yeniden yapan Elon Musk, dijital zekanın hızlı ilerleyişine karşın fiziksel dünyada varlık göstermesi için robotlara ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Musk, “Ekonomiyi dijital ve fiziksel zeka olarak düşünebilirsiniz. Şu an dijital zeka neredeyse her geçen hafta yeni bir kırılmayla ilerliyor. Ancak henüz dijital aleme sıkışmış durumda. Mekanik tutuculara, yani insan benzeri robotlara ihtiyacınız var. Kısacası çok sayıda robota ihtiyacınız var” açıklamasını yaptı.

“2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak”

Ekonominin mal üretimi ve hizmet sunumu olduğunu vurgulayan ünlü girişimci, “Muazzam miktarda dijital zekaya sahip devasa sayıda robotunuz olduğunda, bir bakıma sonsuz bir ekonomiye ulaşırsınız. Gelecek geçmişten çok ama çok farklı olacak. Yaşayacağımız değişimin büyüklüğünü anlatabilecek hiçbir benzetme ya da mecaz yok. Şirketlerimin nasıl para kazanacağına gelince, başka bir tahminde daha bulunayım: 2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak” dedi.

Sunucunun hisse hissedarlarının para kazanma beklentisini hatırlatması üzerine Musk, “Gıda, barınma, ulaşım ve eğlence için paraya ihtiyaç duyarsınız. Eğer robotlar ve yapay zeka herhangi bir insanın tüketebileceğinden çok daha fazla mal ve hizmet üretiyorsa, o zaman paraya neden ihtiyaç duyasınız ki?” cevabını verdi.

“İnsanların kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız”

Süper zeki sistemlerin insan kontrolünden çıkacağını iddia eden Musk, “İnsanların 10 yıl içinde kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız. Yapay zeka ile insan arasındaki zeka farkı, insan ile şempanze arasındaki zeka farkından katbekat fazla olduğunda, şempanzelerin kontrolü elinde tutmasını hayal etmek zordur. Bizler esasen evrimleşmiş şempanzeleriz. Çok değil, kısa süre önce ormanda ağaçlarda sallanıp muz yiyorduk” şeklinde konuştu.

“Süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek kibir olur”

Gelecekte devasa bir yapay zekayı yönlendirme iddiasında olmadığını belirten Musk, “Benden katbekat akıllı olan süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek benim açımdan bir kibir gösterisi olur. Yapmamız ve denememiz gereken tek şey, yapay zekanın iyi değerlere sahip olmasını, insanlığı önemsemesini, mutlu olmamızı ve gelişmemizi istemesini sağlamaktır. Biyolojik sinir ağımın bana söylediği şey, yapay zeka güvenliği için en önemli unsurun azami düzeyde hakikat arayışında bulunması ve meraklı olması gerektiğidir. Eğer durum buysa, insanlığı besleyip koruyacaktır” dedi.

“Katil robotların insanlığı yok etme riski yüzde 10 ila 20 arasında”

Daha önce yaptığı uyarılara değinen Musk, “Yapay zeka ve robotlarla ilgili halen risk olduğunu düşünüyorum, bu risk sıfır değil. Geçmişte katil robotların insanlığı yok etme olasılığının yüzde 10 ila 20 arasında olduğunu söylemiştim. Felsefi olarak olumlu tarafa bakma kararı aldım. Yapay zeka ve robotların bu inanılmaz ivmesini gerçekten durdurmanın bir yolunu göremiyorum” ifadelerini kullandı.

“Çılgın akışı durduramam, o yüzden yolculuğun tadını çıkarmaya bakıyorum”

Musk, teknolojik gidişata ilişkin duruşunu şu sözlerle özetledi: “Durdurma düğmesi olsaydı bile muhtemelen ona basmamalıydık, çünkü en olası sonuç herkes için inanılmaz bir bolluk çağıdır. Benim felsefem şu an için ‘yolculuğun tadını çıkaralım’ noktasına geldi. Dürüst olmak gerekirse burada durdurulamaz bir ilerleme var. Durdurmak istesem bile bunu başaramam. Evrenin sonu fizik kurallarına göre kademeli bir soğuma, yani ısı ölümüyle bitecek. Eğer nihai varış noktası korkunçsa, o zaman her şey yolculuğun kendisiyle ilgilidir.”

“Rakip teknoloji devleri birbirini denetleyip dürüst tutmalı”

Yapay zeka güvenlik risklerinin azaltılması için teknoloji devlerinin işbirliği yapması gerektiğini savunan Tesla CEO’su, Google DeepMind CEO’su Demis Hassabis ile yaptığı görüşmeyi aktardı.

Musk, “En önde gelen yapay zeka şirketlerinin birkaç haftada bir toplanıp güvenlik konularını tartışması kısa vadede atılacak en hızlı adımdır. Mevcut sistemlerden çok daha akıllı yeni bir öncü model piyasaya sürülmeden önce, rakip yapay zeka şirketlerinin bu modeli zararlı etkilere karşı test etmesine ve güvenlik sorunlarını gidermek için erteleme tavsiyesinde bulunmasına fırsat tanınmalıdır. Hükümette derin teknik bilgisi olmayan kişilerin bir modelin yayınlanıp yayınlanmaması gerektiğine karar vermesi zordur. Ancak rakipler kendilerine bir iki hafta süre verildiğinde sorunları vurgulayabilir. Rakiplerin birbirini dürüst tutma teşviki vardır” değerlendirmesinde bulundu.

İçerik denetiminde film derecelendirme sistemine benzer bir sektör grubu modelini öneren Musk, “Eğer bir şirket çok tehlikeli bir şey yapıyor ve tehlikeyi azaltmak için adım atmayı reddediyorsa, işte o zaman hükümetin müdahale etmesi gereklidir” dedi. Amazon’un Anthropic üretimi Mythos modeli hakkındaki siber güvenlik endişeleri üzerine Beyaz Saray’ı aramasını bu duruma örnek gösterdi.

“Çin elektriğe sahip ama çip sıkıntısı çekiyor”

Sektördeki küresel rekabeti değerlendiren Musk, Çin merkezli teknoloji firmalarının başarısına dikkat çekti. Çin’in Kimi K3 modelinin Anthropic’in Fable modeline yaklaştığını belirten Musk, jeopolitik dengeler hakkında şunları söyledi: “Çinli yapay zeka şirketleri nispeten küçük bir hesaplama gücüyle çok iyi iş çıkarıyor. Büyük bir hesaplama gücüne sahip olurlarsa lider konuma geçme şansları yüksek. Yapay zekanın önündeki kısıtlamalar elektrik ve yapay zeka çipleridir. Çin, ABD, Avrupa ve Hindistan’ın toplamından daha fazla elektriğe sahip. ABD’nin çip ihracatı kısıtlamaları nedeniyle Çin şu an çip sıkıntısı çekiyor. Çin dışındaki dünyada ise kısıtlayıcı unsur elektrik ve soğutma kapasitesidir. Çin ayrıca litografi sorununu çözmeye ve devasa hacimlerde çip üretmeye tahmin edilenden daha yakın. Fiziksel yapay zeka alanında da çok iyi robot şirketlerine sahipler.”

Çin’deki robot dövüşü etkinliklerini eğlenceli bulduğunu söyleyen Musk, kafası koptuğu halde dövüşmeye devam eden bir robot izlediğini belirtti.

Rakipleriyle olan ilişkilerine değinen Musk, OpenAI CEO’su Sam Altman’a yönelik eleştirilerini yineledi. Musk, “Sam Altman’ın hayranı değilim. Kar amacı gütmeyen, açık kaynaklı ve dünyaya ait olması gereken bir şirket kuruyorsunuz, sonra bu şirket bir şekilde 800 milyar dolarlık kapalı kaynaklı, kar amacı güten bir şirkete dönüşüyor. Bence bu, para bağışlama amacıma tamamen zıt bir durum. Anthropic Kurucusu Dario Amodei de Sam Altman’a güvenmediği için ekibiyle OpenAI’dan ayrıldı. Dario ilkeli bir insandır. Dünyanın iyiliği için kişisel farklılıklarımızı bir kenara bırakıp konuşmamız gerekiyorsa konuşuruz” dedi.

İstihdam piyasasındaki dönüşüme işaret eden Musk, yapay zekanın tüm masa başı işleri insanlardan daha iyi yapacağını vurguladı. Musk, “Yazılım mühendisliğinde yapay zeka, profesyonel yazılım mühendislerinin en az yüzde 90’ından daha iyi kod yazıyor. Yakında bu oran yüzde 99’a çıkacak ve rekabet etmek imkansız hale gelecek. Bu durum Stockfish satranç programının seviyesine ulaşmaya benziyor. Stockfish satrançta o kadar iyi ki, küçük bir bilgisayarda hatta telefonunuzda çalıştırıp Magnus Carlsen’i rahatça yenebilirsiniz. Yazılımda da durum bu olacak” uyarısında bulundu.

“Çalışmak tıpkı bahçe bakımı gibi isteğe bağlı bir hobiye dönüşecek”

Gelecekte çalışmanın zorunluluk olmaktan çıkacağını savunan Musk, “Çalışmak isteğe bağlı hale gelecek. Bunu bahçe bakımına benzetebiliriz. Bahçenizde sebze yetiştirmek zorunda değilsiniz, markete gidip kusursuz sebzeler alabilirsiniz. Bahçenizdeki domatesler markettekiler kadar sulu ve düzgün olmaz ama kendi ürettiğiniz için hoş bir dokunuştur. İş hayatı da tıpkı böyle bir hobiye dönüşecek” ifadelerini kullandı.

“İnsanlara karşılıksız para dağıtılmalı, enflasyon değil deflasyon çıkacak”

İşini kaybeden kitlelerin yaşam standartlarına dair ekonomi teorisini açıklayan Musk, “Hazine insanlara doğrudan karşılıksız para çekleri dağıtmalıdır. Para, mal ve hizmetlerin paraya oranıdır. Üretim miktarı yüzde 1000 oranında artarsa, veri tabanında para oluştursanız bile mal ve hizmet üretimi para arzından daha hızlı artacağı için enflasyon değil deflasyon yaşanacaktır. Önümüzdeki dönemin ana sorunu enflasyon değil deflasyon olacak” açıklamasında bulundu.

Kendi serveti ve vergi yükümlülüklerine dair rakamlar veren Musk, “Tarihte bir insan tarafından ödenen en yüksek vergiyi ödeyerek rekor kırdım. Federasyona yüzde 40, California eyaletine yüzde 15 olmak üzere toplamda yaklaşık yüzde 45 vergi ödüyorum. Öldüğümde kalan servetimden bir yüzde 45 daha vergi alınacak. Trilyonlarca dolar vergi ödeyeceğim ve bundan rahatsız değilim. Şirketler üzerindeki oy kontrolüm (SpaceX’te yüzde 80 civarında) bana sadece beş ila 10 yıllık uzun vadeli yatırımlara, Ay ve Mars üslerine odaklanma imkanı tanıyor. Aksi takdirde borsa analistlerinin çeyrek dönemlik kar baskılarına maruz kalırsınız” dedi.

Uzay projelerine ilişkin tutkusunu dile getiren ünlü iş insanı, “Altı yaşındayken sinemada izlediğim ilk film Yıldız Savaşları olmuştu ve aklımı başımdan almıştı. Bilinci dünya ötesine taşımak ve Yıldız Görevi tarzı bir geleceği gerçek kılmak istiyorum. Yıldız Gemisi füzesini günde birden fazla kez fırlatmayı hedefliyoruz. Bazen hayatım o kadar gerçek dışı geliyor ki bir simülasyonun içinde olduğumuza inanıyorum” sözlerini sarf etti.

Starlink uydu ağının jeopolitik rolüne ve Ukrayna savaşına değinen Musk, cephe hatlarının iki yılı aşkın süredir değişmediğini belirterek pragmatik bir barış anlaşmasının şart olduğunu söyledi.

Musk, “Diplomatlar lüks mekanlarda yedi kap yemek yerken cephede her gün insanlar ölüyor. Rusya geri çekilmeyecek, bu gerçekçi değil. Pragmatik davranıp barış yapmalıyız” ifadelerini kullandı.

“Hükümet harcamalarındaki devasa israfı engellemek için siyasete girdim”

ABD siyasetine ve Hükümet Verimliliği Departmanı bünyesindeki çalışmalarına ilişkin özeleştiride bulunan Musk, “Siyasete biraz fazla karıştım, kendimi kaptırdım. Amacımız devasa boyutlara ulaşan bütçe açığıyla mücadele etmekti. ABD’de borç faiz ödemeleri, Savunma Bakanlığı ve istihbarat bütçesinin toplamını aştı. Afrika’ya yardım adı altında istenen paraların Washington’daki adreslere yönlendirildiğini gördük. ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı fonlarının kesilmesi nedeniyle kimsenin öldüğüne inanmıyorum, Gates Vakfı gibi dev özel vakıflar bu kaynakları karşılayabilir” şeklinde konuştu.

“Sınırların korunmasını ve güvenli şehirler istemek aşırı sağcılık değildir”

Avrupa siyasetine dair görüşlerini savunan ve kendisine yönelik aşırı sağcılık suçlamalarını reddeden Elon Musk, “Güvenli sınırlar, güvenli şehirler ve mantıklı kamu harcamaları istemek aşırı sağcılık değil, normal insanların talepleridir. İngiltere’de mevcut nüfus artışı ve Batı değerlerine tamamen karşıt görüşlerin yayılması devam ederse önümüzdeki 20 yıl içinde bir iç savaş kaçınılmaz hale gelebilir. Sosyal refah devletleri, yaşam standardı düşük insanları çekerek ekonomik bir güç oluşturuyor. Sadece topluma faydalı olacak, dürüst göçmenlerin kabul edildiği kontrollü göçü destekliyorum” dedi.

Yapay zeka devriminin siyasi çatışmalardan çok daha hızlı gerçekleşeceğini belirten Musk, söyleşiyi “İngiltere’deki olası bir iç savaş 20 yıl uzaklıktaysa, yapay zeka tekilliği 10 yıl uzaklıktadır. Yapay zeka ve robotik devrimi her şeyi domine edecektir” diyerek noktaladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English