Bizi Takip Edin

Avrupa

Orbán, seçim kampanyasında “milli-muhafazakâr enternasyonal”i arkasına aldı

Yayınlanma

Macaristan lideri Viktor Orbán, seçim kampanyasını sürdürürken ABD ve Avrupa’dan “milli-muhafazakâr” güçlerin desteğini almak için çabalıyor.

Muhafazakâr Siyasi Eylem Komitesi (CPAC) Macaristan 2026 etkinliğinin Avrupa ve ABD’nin dört bir yanından muhafazakâr çevreleri Budapeşte’ye çekmesinden sadece birkaç gün sonra, Macaristan’ın başkenti Avrupa sağının bir başka önemli buluşmasına daha ev sahipliği yaptı.

23 Mart Pazartesi günü, Marine Le Pen, Geert Wilders, Matteo Salvini, André Ventura ve Santiago Abascal’ın da aralarında bulunduğu Avrupa için Vatanseverler (PfE) grubunun liderleri, kıtadaki belirleyici seçimler öncesinde hem bir birlik gösterisi hem de stratejik bir başlangıç noktası olarak tasarlanan ilk Vatanseverler Büyük Meclisi toplantısı için bir araya geldi.

Toplantı kısa sürede Macaristan Başbakanı Viktor Orbán için bir seçim mitingi havasına büründü; konuşmacılar birbiri ardına Macaristan’ı, Avrupa’nın geleceği üzerine süren daha geniş bir ideolojik mücadelenin ön cephesindeki bir devlet olarak tasvir ettiler.

Estonya Muhafazakar Halk Partisi (EKRE) lideri Martin Helme, Orbán’ı “küreselci elitler uluslarımızı saldırdığında muhafazakâr hareketin dayandığı kaya” olarak tanımladı ve “tüm AB’nin kaderi Macarların seçimde nasıl oy kullanacağına bağlı” uyarısında bulundu.

Helme, seçmenleri, “yalan ve aldatma yoluyla” iktidara gelebileceğini iddia ettiği muhalifler tarafından yanıltılmamaları konusunda uyardı.

Sağın küresel yeni biçimi: Milli muhafazakârlık

Macaristan seçimleri Avrupa sağı için kritik önemde

Benzer temalar, Letonya eski başbakan yardımcısı ve Letonya Önce Partisi lideri Ainārs Šlesers tarafından da yankı buldu. Šlesers de bu anı “sadece Macaristan için değil, tüm Avrupa için belirleyici” olarak nitelendirdi.

Göçün “Avrupa değerlerini tehlikeye attığı” uyarısında bulunan Šlesers, vatansever güçlerin birleşerek Avrupa Birliği’ni “muhafazakâr çizgide” yeniden şekillendirmesi gerektiğini savundu.

Flaman Vlaams Belang partisinin lideri Tom Van Grieken, Budapeşte’yi “Avrupa’daki her vatansever için bir sembol” olarak nitelendirdi ve 2015 göç krizi sırasındaki Orbán’ın tutumunu, “direnmenin mümkün olduğu”nun kanıtı olarak hatırlattı.

Orta Avrupalı konuşmacılar, ortak tarihsel deneyimlere ve egemenliğe özellikle vurgu yaptılar.

Çek Dışişleri Bakanı Petr Macinka, Macaristan’ın tutumunun 1848’den 1956’ya ve 1989’a uzanan tarihsel mücadelelerine dayandığını savunarak, “Bugün egemenlik, Orta Avrupa’nın ortak tutumudur; fakat Macaristan olmasaydı bu durum söz konusu olmazdı,” dedi.

Polonya Konfederacja (Konfederasyon) partisinin lideri Krzysztof Bosak, bu toplantıyı Polonya-Macaristan Dostluk Günü ile ilişkilendirerek, Avrupa’nın “kendi sesiyle konuşan güçlü ve gururlu bir Macaristan’a ihtiyacı olduğunu” vurguladı.

Yeni ABD stratejisinin AB ayağı: “Milli-muhafazakâr enternasyonal” güçlendirilecek

Wilders için Orbán, “koyunların yönettiği kıtada bir aslan”

Mitingin en enerjik konuşmaları önde gelen Batı Avrupalı siyasetçilerden geldi. Hollanda Özgürlük Partisi (PVV) lideri Geert Wilders, konuşmasına Macarca “Szia Magyarország, hogy vagyunk?” (“Selam Macaristan, nasıl gidiyor?”) diyerek başladı ve ardından Orbán’ı “koyunların yönettiği bir kıtada bir aslan” olarak övdü.

Wilders, Macaristan’da “uysal” bir liderlik kurmaya yönelik dış girişimlere karşı uyarıda bulunarak, “Macaristan boyun eğmez, Macaristan asla boyun eğmeyecek,” dedi.

Wilders Macaristan’ın, kendilerini “koruyan ve hizmet eden” bir lider arayan Avrupa’daki milyonlarca insan için “bir umut ışığı” olduğunu savundu.

İspanyol parisi Vox’un lideri Santiago Abascal da benzer bir üslup kullanarak Orbán’ı, “Avrupa Komisyonu’nun birçok çılgın önerisini” engelleyerek sadece Macarları değil tüm Avrupa’yı koruyan “Avrupa’nın gerçek savunucusu” olarak nitelendirdi.

Abascal, Macaristan’ın güvenliği ve sosyal istikrarının ülkeyi kıtada “kıskançlık” nesnesi haline getirdiğini savunurken, yaklaşan seçimleri sadece milli değil, aynı zamanda Avrupa çapında öneme sahip bir mesele olarak değerlendirdi.

Le Pen: Macaristan egemen bir devletin sembolü

İtalya Başbakan Yardımcısı ve Lega lideri Matteo Salvini de Macaristan’daki oylamayı “egemenlik referandumu” olarak nitelendirerek, Budapeşte’nin “Brüksel’e itaat eden bir ileri karakol” haline getirilmemesi konusunda uyarıda bulundu.

Orbán’ı “gerçek bir kahraman” olarak nitelendiren Salvini, “Macar ulusunun özgür iradesinin, Soros’un milyararlarından ya da Kiev’den gelen tehditlerden çok daha değerli olduğunu” ekledi.

Pazar günü yapılan belediye seçimlerinde partisinin önemli kazanımlar elde etmesinin ardından Budapeşte’ye giden Fransız Ulusal Birlik (RN) lideri Marine Le Pen, günün en stratejik konuşmalarından birini yaptı ve Macaristan’ı, on yılın sonuna kadar Avrupa’yı yeniden şekillendirebilecek daha geniş bir seçim periyoduna yerleştirdi.

Le Pen, Macaristan’ın “baskıya direnen gururlu, egemen bir devletin sembolü” haline geldiğini savundu ve Orbán’ı hem “olağanüstü bir lider” hem de kişisel bir müttefik olarak nitelendirdi.

‘Milli Muhafazakâr Enternasyonal’den İsrail’e destek

Orbán, “vatanseverleri” AB’yi “ele geçirmeye” çağırdı

Orbán ise gelecek yıl Fransa, İspanya, İtalya ve Polonya’da yapılacak seçimlere değindiği ve “vatansever sağ”ın Brüksel’de “engelleyici azınlık” konumundan “nitelikli çoğunluk” konumuna geçebileceğini savundu.

Dinleyicilere “Avrupa’yı dönüştürecek dalganın ilk oylarını siz vereceksiniz” diyen Orbán, Macaristan seçimlerinin “Brüksel’in yorgun teknokratlarına umut ve güç mesajı” göndereceğini de sözlerine ekledi.

Etkinliği kapatırken Viktor Orbán, PfE’yi bir protesto hareketi değil, yükselen bir iktidar gücü olarak tanımladı.

Federalist emelleri reddederek bunun yerine “egemen, gururlu Avrupa devletlerinin ittifakı” çağrısında bulunan Orbán, “Avrupa ulusları ve özgürlüğünü” savunmak için ortak bir bildiri yayınladığını duyurdu.

Macaristan Başbakanı, AB’nin şu anda “siyasi bir çıkmaza” girdiğini ve göçten enerjiye ve Ukrayna’ya kadar uzanan politikalarının “tam bir başarısızlık” olduğunu savundu.

Orbán, PfE’nin siyasi stratejisini özetleyerek, hedefinin “Avrupa Birliği’ni ele geçirmek” ve “Brüksel’i işgal edip dönüştürmek” olduğunu belirtti.

Hatta daha da ileri giderek, “bugün burada gördükleriniz üç yıl içinde Avrupa’nın liderleri olacak” diye tahminde bulundu.

Aynı zamanda, mücadeleyi daha geniş bir medeniyet perspektifine oturtarak, “Kiliselerde, sendikalarda, topluluklarda ve üniversitelerde Avrupa’nın ruhu için savaşıyoruz,” dedi.

Avrupa sağına “küreselcilere karşı örgütlenme” teklifi

Hareketin ideolojik bütünlüğünü vurgulayan Orbán, vatansever liderlerin “kendi uluslarına ve halklarına güvenen siyasetçiler” olduğunu savundu.

Geçmişte tarihsel deneyim ve coğrafi farklılıkların Avrupa’nın sağcıları arasındaki işbirliğini engellediğini kabul eden Orbán, “Bir zamanlar bunun bizi böldüğüne, vatanseverleri Avrupa düzeyinde örgütlemenin bir anlamı olmadığına inanıyorduk. Küreselcileri yenmek istiyorsak, biz de örgütlenmeliyiz,” dedi.

Ulusal farklılıklara rağmen Orbán, hareketi birleştiren ortak bir temel inancı vurguladı:

“Avrupa Birliği’nin ancak egemen uluslar arasındaki işbirliği olarak başarılı olabileceği inancı bizi birbirimize bağlıyor.”

Vatansever güçlerin Orta ve Güney Avrupa’da en güçlü olduğunu kabul ederken, Le Pen gibi liderleri iktidardan uzak tutmak için kullanılan ve kendisinin “anti-demokratik araçlar” olarak tanımladığı şeylere rağmen, bu güçlerin etkisinin kıta genelinde arttığını iddia etti.

Orbán, “On yılın sonuna kadar, tüm Avrupa Birliği milli-muhafazakâr tonlarla renklenecek” diyerek, “AB tarihindeki en büyük siyasi dönüşüm”ü öngördü.

Konuşmasını, Macaristan seçimlerini bu daha geniş projeyle ilişkilendirerek sonlandırdı ve “vatansever kamp”ın bu ivmeyi bir sonraki Avrupa Parlamentosu dönemine taşıyacağını vurguladı.

“Milli muhfazakârlar” konferansı: Elektrikli testere ve “Roma selamı”nın ötesinde

Trump’tan Macar lidere “tam destek”

ABD Başkanı Donald Trump ise CPAC Macaristan 2026 konferansına gönderdiği mesajında Orbán’a “tam ve eksiksiz desteğini” açıkladı.

Başbakan Orbán’ın konuşmasından önce, özel video mesajı dev ekranda gösterilen Başkan, Macaristan’ı “harika bir yer, harika bir ülke” olarak nitelendirdi.

Başbakan Orbán’ın yeniden seçilme çabalarına verdiği desteği yineleyen Trump ayrıca, Macaristan hükümetini etkili sınır kontrolü ve bunun sonucunda ülkedeki düşük suç oranı nedeniyle övdü.

Macar lideri “fantastik bir adam” diye nitelendiren Trump, geçen ay sosyal medyadan yaptığı bir paylaşımda da Orbán’ın “sınırlarını, kültürünü, mirasını, egemenliğini ve değerlerini savunduğunda neler başarılabileceğini tüm dünyaya gösteren” güçlü bir lider olduğunu söylemiş ve “Umarım [seçimleri] kazanır, hem de büyük bir farkla kazanır,” demişti.

Orbán: Batının ruhu için savaşıyoruz

Konferansta kürsüye çıkan Orbán’a göre, “woke” ideolojisi ve cinsiyet teorisi geri plana çekildikçe, insanlar Hristiyanlık inancını yeniden gururla ifade edebilir hale geldi, enerji politikasındaki “yeşil çılgınlık” durduruldu ve insanlar dünyanın her yerinde kitlesel göçe hayır deme özgürlüğüne kavuştu.

Başbakan, ABD-Macaristan ilişkilerinin “altın çağında” olduğunu belirtti ve Güney Amerika ülkeleri, yani Şili, Bolivya ve Arjantin’de sağ partilerin son zamanlarda elde ettiği zaferlere dikkat çekti.

Başbakan Orbán, Arjantin’e özel bir önem verdi, zira bu Güney Amerika ülkesinin Cumhurbaşkanı Javier Milei, CPAC Macaristan 2026’nın seçkin konuklarından biriydi.

Macar lidere göre, Başkan Milei görev süresi boyunca enflasyonu ve yoksulluğu azalttı; bunun karşılığında seçmenler, Ekim 2025’te La Libertad Avanza partisinin ara seçim zaferiyle onu ödüllendirdi.

Avrupa meselelerine gelince, Başbakan dinleyicilere “Vişegrad Dörtlüsü’nün üç buçuğunun zaten burada” olduğunu söyledi.

Bu açıklamayla, Slovakya Başbakanı Robert Fico ve Çekya lideri Andrej Babiš’in hükümetlerine atıfta bulundu; Polonya’da ise şu anda Karol Nawrocki gibi muhafazakâr bir Cumhurbaşkanı varken, Donald Tusk gibi AB yanlısı, merkez sol bir Başbakan bulunuyor.

Ayrıca, “Batı dünyasının ruhu için mücadele ediyoruz,” dedi ve bunun sadece siyasi arenada değil, akademi ve dini kuruluşlarda da süren bir mücadele olduğunu belirtti.

Macaristan’ın bu mücadelede hayati bir savaş alanı olduğunu belirten Orbán, nisan ayında yapılacak bir sonraki Macaristan seçimlerinde Budapeşte’nin “düşmesinin” “küreselci-ilerici güçler” için en büyük başarı olacağını söyledi.

Başbakan Orbán, Ukrayna’nın Drujba boru hattını yeniden faaliyete geçirmeyi reddetmesi ve Brüksel’in Macaristan’a AB fonlarını kesmesi nedeniyle hükümetinin şu anda Doğu ve Batı’dan baskı altında olduğunu belirtti.

Macar lider ayrıca Brüksel’i “uluslararası küreselci-ilerici” hareketin “son kalesi” olarak nitelendirdi.

Trump, MAGA dostu Avrupalı düşünce kuruluşlarını fonlayacak

Yair Netanyahu: Macaristan’da çok güvende hissediyoruz, burası ikinci yuvam

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun oğlu Yair Netanyahu, cumartesi günü (21 Mart) Budapeşte’de, CPAC Macaristan 2026 konferansı kapsamında bir konuşma yaptı.

Netanyahu sahnede ev sahiplerini övmekten geri durmadı ve şunları söyledi:

“Başbakan Orbán ve Macaristan’ın dostluğuna ve desteğine derinden minnettarız. Avrupa’da daha iyi dostlarımız yok. Bence Macaristan’ın da Orta Doğu’da daha iyi dostları yok.”

Netanyahu, Macaristan’ı Yahudiler ve İsrailliler için özellikle güvenli bir ülke olarak tanımladı ve tüm İsraillilerin burada “kendilerini çok güvende” hissettiklerini, Macaristan’ın kendisi için “neredeyse ikinci bir yuva gibi” olduğunu söyledi.

Netanyahu, Orbán’ın özellikle göç ve güvenlikle ilgili politikalarını överek, “Macaristan’da terör yok. Toplum daha homojen, zayıf liderlikten muzdarip Batı Avrupa’ya kıyasla sosyal uyum var,” iddiasında bulundu.

Yair, Batı ülkelerindeki göçmenlik politikalarının “halk arasında huzursuzluğa” ve güvenlik sorunlarına yol açtığını savundu.

Konuşmasının büyük bir kısmında İran ile savaşa odaklanan oğul Netanyahu, İran’ı “Ortadoğu’daki terör ve kaosun ana kaynağı” olarak nitelendirdi ve bu ülkenin “Batı medeniyetini yok etmeyi” amaçlayan “fanatik ve mantıksız bir rejim” olduğu konusunda uyarıda bulundu.

Netanyahu’ya göre İran, Hizbullah, Hamas ve Husi gibi vekil gruplar aracılığıyla faaliyet gösterirken, Avrupa’ya ve hatta ABD’ye ulaşabilecek nükleer ve balistik füze programlarını da sürdürüyor.

Bunun ötesinde Netanyahu, daha geniş kapsamlı ideolojik mücadeleye değinerek, “radikal İslam’ın İsrail’i, ABD’yi ve Avrupa’yı yok etmek istediğini” öne sürdü ve İsrail’i “Hıristiyan nüfusun azalmak yerine arttığı Ortadoğu’daki tek ülke” olarak tanıttı.

Binyamin Netanyahu, seçimlerde Orbán’a desteğini ilan etti

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Macaristan’da gelecek ay yapılacak seçimlerde Macaristan Başbakanı Viktor Orbán’ı fiilen destekleyerek, bu güçlü liderin “bir kaya gibi sağlam” olduğunu söyledi.

Netanyahu, CPAC konferansına gönderdiği video mesajında şunları söyledi:

“Bu yükselen [İslamcı terör] dalgasına karşı koruma sağlayabilecek ve kendi ülkelerinin güvenliğini ve istikrarını temin edebilecek liderlere ihtiyacınız var. Viktor Orbán’da bu özellikler bolca mevcut. Viktor Orbán, emniyet, güvenlik ve istikrar demektir.”

Orbán ile uzun süredir dostane ilişkiler içinde olan Netanyahu, konferansa bizzat katılmayı planlıyordu fakat İran’a karşı devam eden savaş nedeniyle İsrail’de kalmaya karar verdi.

İsrail Başbakanı, konferansa gönderdiği mesajda, “Radikal ve fanatik Müslümanların bu dalgasına karşı Batı medeniyetini savunmanız için teşekkür ederim,” dedi.

Avrupa

Polonya kendi uydu ağını kurarak Musk’a bağımlılığı bitirmeyi hedefliyor

Yayınlanma

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin Starlink benzeri yerli bir uydu iletişim ağı kuracağını açıkladı. 34. Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı (MSPO) kapsamında konuşan Tusk, Polonya ve Avrupa’nın güvenliğinin “tek bir kişinin hevesine bağlı kalamayacağını” vurguladı.

Tusk, Polonya haber platformu Wiadomosci’nin aktardığı konuşmasında projenin ciddiyetine dikkat çekti: “Evet, bu bir meydan okuma, bir hayal; ancak kesinlikle boş bir heves değil. Bugün başlattığımız bu sürecin nihai hedefinin Polonya’nın kendi Starlink sistemi olabileceğini ve olacağını ifade ettik.”

Polonya’nın uzay alanında sahiden kayda değer bir ortak olduğunu belirten Tusk, bu girişimin yalnızca milli bir tatmin meselesi taşımadığını dile getirdi. Başbakan konuşmasını şöyle sürdürdü: “Açık konuşayım: Polonya’nın ve Avrupa’nın güvenliği tek bir kişinin hevesine bırakılamaz. Kendi uydu iletişim sistemimiz olmadan tam bir güvenlikten söz edemeyiz.”

Donald Tusk, yıl sonuna kadar Polonya’nın uzaydan birkaç dakika içinde görüntü aktarabilen dokuz uyduya sahip olacağını kaydetti.

Tusk, savunma fuarında uydu projesinin yanı sıra yeni ağır piyade muharebe aracının adını da duyurdu. “Ayı” (Niedźwiedź) ismi verilen araç, mevcut Borsuk modelinden 12 ton daha ağır bir yapıyla üretildi. Aracın yüksek hareket kabiliyetini koruduğu ve mürettebat korumasını önceliklendirdiği bildirildi.

Polonya basınından Rzeczpospolita gazetesi, ağustos ayında Elon Musk’ın sahibi olduğu SpaceX şirketinin uydu interneti hizmet koşullarını değiştirdiğini yazmıştı.

Yeni kuralların Polonya’yı Avrupa mobil kapsama bölgesinden çıkarması, Polonyalı kullanıcılar açısından maliyet artışı riskini beraberinde getirdi.

Gelişmeler üzerine Polonya Dışişleri Bakanı Radosław Sikorski, sosyal medya üzerinden SpaceX’in sahibi Elon Musk’a yönelik bir uyarıda bulundu. Sikorski mesajında şu ifadelere yer verdi: “Bak Elon Musk, Polonyalı Starlink kullanıcılarına yönelik ayrımcılığı durdur; aksi takdirde hizmetlerin karşılığında sana ödediğimiz yıllık 50 milyon doları yeniden değerlendirebiliriz.”

Ukrayna ordusu, Şubat 2022’de çatışmaların başlamasından bu yana cephede Starlink uydu terminallerini yoğun biçimde kullanıyor. Ukrayna Silahlı Kuvvetleri için sağlanan Starlink hizmetinin faturasını Polonya Dijitalleşme Bakanlığı karşılıyor.

Geçen yılın mart ayında Musk, Starlink erişiminin kesilmesi halinde Ukrayna’nın cephe hattının çökeceğini ileri sürmüştü. Musk yaptığı paylaşımda, “Benim Starlink sistemim Ukrayna ordusunun omurgasını oluşturuyor. Sistemi kapatırsam tüm cephe hatları çöker” demişti.

Polonya Dışişleri Bakanı Sikorski ise Musk’ın bu sözlerine karşılık, Ukrayna’daki Starlink bağlantısının masraflarını karşıladıklarını, böyle bir senaryoda yıllık 50 milyon dolar harcayan Polonya’nın farklı hizmet sağlayıcılarına yönelmek zorunda kalacağını belirtmişti.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Leipzig’deki İHA olayında tanık ifadeleri resmi iddialarla çelişiyor

Yayınlanma

Leipzig/Halle Havalimanı’nda geçen ay düşürülen insansız hava aracına ilişkin çalışan ifadeleri, Almanya’nın Rusya’yı suçlayan resmi anlatımıyla ve basına yansıyan patlayıcı görüntüleriyle uyuşmuyor. Görgü tanığı personel, kargo alanına inen sıradan bir tüketici cihazının elle yakalandığını, patlayıcı taşımadığını ve hemen peşinden özel ekiplerin olağandışı bir hızla sahaya ulaştığını savunuyor.

Almanya basını ile NATO müttefiklerinin yayın organlarında yer alan ve Leipzig Havalimanı sahasına geçen ay Rus ajanları tarafından yerleştirildiği iddia edilen patlayıcı düzeneğe ait fotoğrafların gerçek olmadığına dair ikna edici kanıtlar ortaya çıktı.

Ukraynalı araştırmacı gazeteci Anatoliy Şariy, havalimanı çalışanlarının tanıklıklarına dayandırdığı anlatımında, yayımlanan görsellerin olay yerindeki ilk manzarayla örtüşmediğini, söz konusu hava aracının ise fotoğraf ve video çekimi amacıyla üretilmiş, piyasada kolayca erişilebilen küçük ve ucuz bir tüketici cihazı olduğunu kaydetti.

Şariy’nin 6 Eylül tarihinde X platformunda paylaştığı ayrıntılı aktarım, insansız hava aracının ele geçirilişine ve sonrasındaki resmi müdahaleye bizzat tanıklık eden havalimanı personeline dayanıyor.

Anlatılanlara göre çalışanlardan biri, böylesi bir cihazın kayda değer ilave bir yük taşıyabileceğinden dahi şüphe duyuyor.

Berlin yönetimi ise Leipzig’deki hadiseden doğrudan Moskova’yı sorumlu tutuyor. Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, 1 Eylül günü yaptığı açıklamada Rusya’yı işaret ederek şunları söyledi:

“Leipzig’deki saldırı girişimiyle Rus yönetimi, zaten ağır baskı altındaki ikili ilişkilerimize bilinçli şekilde daha büyük zararlar verme kararı almıştır. Federal İçişleri Bakanı’nın az önce dile getirdiği hükümet çizgisi geçerlidir. Almanya güvenliğini koruyor; güvensizlik yaymak isteyen karşı güçlere karşı kendini savunuyor. Federal Hükümet bu nedenle Leipzig’deki hibrit saldırının faili olarak Rusya’ya karşı gerekli adımları atıyor.”

Wadephul, Rusya’nın sergilediği tutumu Avrupa genelindeki eylemlerin bir halkası olarak niteledi:

“Rusya Federasyonu’nun az önce tarif edilen tehlikeli adımları; Avrupa’ya dönük istikrarsızlaştırma, dezenformasyon yayma, tehdit, sabotaj ve saldırganlık girişimlerinin uzun bir zincirini oluşturuyor. Ne yazık ki Almanya da bunun dışında kalmadı. Rus liderliği ülkemize açık bir husumetle yaklaşıyor.”

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise aynı gün Rus basınına verdiği demeçte suçlamaları reddederek hadisenin bir kurgu olduğunu savundu. Putin, meselenin iç siyasetle ilişkili olduğunu öne sürdü:

“Bunun büyük ölçüde iç siyasi durumla ilgili olduğuna inanıyorum. Şansölye’nin siyasi pozisyonu karmaşık. Vatandaşları kendisine güvenmiyor. Bunun sebebi de açık; ulusal çıkarları savunmak yerine bunları heba ediyor. Belirgin ekonomik hatalar ortada: İşletmeler kapanıyor, insanlar işlerini kaybediyor, hayat standartları hızla geriliyor. Bu adımı neden attıkları meçhul. Sadece tek bir açıklamaları var: ‘Saldırgan Rusya’ya’ karşı durmak zorundalar. Kanıt mı istiyorsunuz? İşte oraya kendileri yerleştirdi.”

Kuzey Akım boru hattına yönelik sabotaja da değinen Putin, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Birkaç ay ya da bir yıl önce Alman makamlarının Kuzey Akım boru hattını patlatmakla Rusya’yı suçladığını herkese hatırlatmak isterim. Böylesine tuhaf bir fikir ortaya atmalarına gerçekten şaşırmıştım; zira biz Avrupa’ya gaz satmak istiyorduk. Bugün de gaz sağlamaya hazırız. Yapmaları gereken tek şey düğmeye basmak, bu kararı almak. Ancak ABD yaptırımları ve diğer her şey yüzünden buna cesaret edemiyorlar. Güzel, ama şimdi attıkları adımların ardındaki sebepleri açıklamak zorundalar. Düşen oy oranları ve Saksonya dahil yaklaşan seçimler göz önüne alındığında, Alman iktidar çevrelerinin siyasi geleceği tartışmalı hale geliyor. Bence açıklama tam olarak budur. Bunun yeni bir hata olduğunu ve Alman halkının menfaatleriyle çeliştiğini düşünüyorum.”

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da 6 Eylül’de yaptığı değerlendirmede, Berlin yönetiminin suçlamalarını fiili bir savaş ilanı olarak gördüklerini dile getirdi. Vesti internet sitesinin aktardığına göre Lavrov şu ifadeleri kullandı:

“Leipzig, havalimanı. Orada bir insansız hava aracı buldular. Rus yapımı olduğunu söylediler, kimse araştırmaya dahi gerek duymadı. Bu durum, özünde gerçek bir savaşın başlangıcıdır. Başkonsolosluğu Bonn’dan çıkardılar, anlaşmayı feshettiklerini ilan ettiler. Berlin’deki Rus Evi kapatılıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, daha doğrusu Büyük Vatanseverlik Savaşı’nın başlamasından önce de Almanların diplomatik temsilciliklerini kapattığını hatırlıyorum. Merz’in Almanya’yı yeniden Avrupa’nın lider askeri gücü yapma yönündeki tüm açıklamaları hayata geçiriliyor. Aslında bize savaş açıyor. Tarihin dersleri hiç alınmamış. Nazizmin metastazlarının yeniden yüzeye çıktığı görülüyor. Bu tehlikeli bir gelişme. Rus liderliğinin gereken sonuçları çıkaracağına inanıyorum.”

Moskova’dan yazan deneyimli gazeteci John Helmer’ın aktardığı kulis bilgilerine göre bazı Alman kaynaklar, Alman polis ve istihbaratınca izlenen, içine sızılmış yerel muhalif grupların ve aşırı sol yapıların bu olayda kullanılmış olabileceğine işaret ediyor.

Güvenlik birimlerinin hadiseden önceden haberdar olabileceğini öne süren kaynaklar, Kızıl Ordu Fraksiyonu çizgisindeki aşırı sol unsurların askeri üretime müdahale tatbikatları yaptığını savunuyor.

Aynı kaynaklar, Ukrayna tarafının sahip olduğu insansız hava aracı tecrübesiyle Rus parçalarından cihazlar üretip sahte bayrak operasyonu yürütebilecek yetenekte olduğunu ve Kuzey Akım soruşturmasında Almanya’da tutuklanan dalgıçların intikamını alma saikine sahip olabileceğini iddia ediyor.

Hadiseye ilişkin yeni tanıklıkları kamuoyuna taşıyan Ukraynalı gazeteci Anatoliy Şariy, 2012 yılından bu yana sürgünde yaşıyor ve uzun yıllardır çeşitli fiziki saldırıların hedefi durumunda.

Şariy’nin İngilizce kaleme aldığı ve havalimanı tanıklıklarına dayanan haberi şu detayları aktarıyor:

Leipzig/Halle Havalimanı sahası daha önce güvenlik ihlallerine sahne olmuştu. 1 Ağustos 2024 tarihinde “Letzte Generation” (Son Nesil) adlı çevre hareketine mensup yedi eylemci, dış güvenlik çitlerini üç ayrı noktadan keserek havalimanının kısıtlı bölgesine girmişti. Eylemcilerden beşi kendilerini taksi yollarına yapıştırmış, diğer iki kişi ise eylemi gerçekleştiremeden yakalanmıştı. Yaşanan bu olay, yabancı kişilerin gece vakti güvenlik çemberini aşarak uçuş operasyon sahasına erişebildiğini belgelemişti.

Şariy’ye konuşan çalışan, insansız hava aracı hadisesinin kamuoyuna yansıtılandan çok farklı bir seyir izlediğini aktarıyor. Olay, gece saatlerinde DHL uçaklarının bakımının yapıldığı ve Antonov uçaklarının konuşlandığı “Vorfeld 2” bölgesinde, bir kargo uçağının yükleme aşamasında meydana geldi. Havalimanı personeli daha önce de tesis çevresinde uçan cihazlara rastlıyordu. Havalimanı sınırından geçen S8a karayolunun yakınında bir acil çıkış kapısı ile pisti rahat gören bir nokta bulunuyor. Gece saatlerinde havacılık meraklıları iniş ve kalkış yapan uçakları fotoğraflamak için bu alanda toplanıyor. Kaynak, geçmişte bu bölgede çok sayıda insansız hava aracının görüldüğünü, ancak bu araçların insanlara veya uçaklara bu denli yaklaşmadığını dile getiriyor.

Olay gecesi ise yükleme sürerken küçük bir hava aracı kargo uçağının etrafında dönmeye başladı ve bir personelin hemen yanında havada asılı kaldı. Görgü tanığı çalışanlar aygıtın nereden havalandığını göremedi. Cihaz yeterince alçaldığında personel müdahale ederek aracı eliyle yere bastırdı ve pervanelerine hasar vererek etkisiz hale getirdi. Ardından telsizle cihazın zaptedildiğini bildirdi.

Tanık çalışanın asıl dikkat çektiği nokta bundan sonraki süreç oldu. Telsiz anonsunun hemen ardından, yalnızca birkaç dakika içinde polis ekipleri, bomba imha uzmanları, itfaiye personeli, özel bomba imha robotu dahil ağır ekipmanlar ve televizyon ekipleri aprona ulaştı. Havalimanının Leipzig kent merkezine yaklaşık 20 kilometre mesafede yer alması, personelin zihninde soru işaretleri doğurdu. Zira dışarıdan gelen kişilerin doğrudan piste girmesi mümkün değil; güvenlik kontrolünden geçip “Tagesausweis” (günlük giriş kartı) almaları gerekiyor. Kaynak, yalnızca bu onay prosedürünün bile ciddi vakit aldığını, dolayısıyla tam teçhizatlı özel ekiplerin ve kameramanların anonsun hemen peşinden alana ulaşmasının olağandışı bir hız taşıdığını belirtiyor.

Tanık, cihazda patlayıcı veya fünye bulunduğu yönündeki haberleri kesin bir dille reddediyor. Aracı eliyle düşüren personelin hiçbir patlayıcı madde ya da fünye görmediğini aktaran kaynak, basında Çek yapımı Semtex patlayıcı ile servis edilen fotoğrafların sahadaki ilk durumla uyuşmadığını ifade ediyor. İlgili çalışan, haberleri izledikten sonra olayın kamuoyuna sunuluş biçimine tepki gösterse de işini kaybetme endişesiyle sessiz kalıyor.

Olayın ardından havalimanı çevresinde güvenlik önlemleri artırıldı. Daha önce uçak gözlemcilerinin beklediği S8a yolu üzerindeki acil çıkış kapısı çevresinde artık polis ekipleri 24 saat nöbet tutuyor.

Mevcut tablo, hadiseye dair birbiriyle taban tabana zıt iki anlatı ortaya koyuyor: Resmi makamların sunduğu, tehlikeli bir insansız hava aracının tespit edilip acil durum protokollerinin işletildiği anlatım ile sıradan bir sivil cihazın personelce düşürüldüğü ve hemen ardından önceden hazırlanmış izlenimi veren geniş çaplı bir güvenlik ve medya operasyonunun başlatıldığını savunan çalışan anlatımı.

Havalimanı personelinin ifadeleri olayın kesin olarak provokasyon olduğunu tek başına kanıtlamasa da yanıtlanması gereken somut sorular barındırıyor: Telsiz anonsu tam olarak saat kaçta yapıldı; polis, uzmanlar ve gazeteciler hangi saatte arandı; ekipler kısıtlı alana ne zaman ayak bastı; patlayıcıyı ilk kim, hangi aşamada tespit etti; patlayıcı madde düşürüldüğü an cihaza monteli halde miydi; aygıtı ilk hangi görevli inceledi; bomba uzmanları gelmeden önce çekilmiş fotoğraflar mevcut mu ve medya çalışanları aprona nasıl giriş sağladı?

Okumaya Devam Et

Avrupa

Almanya’da Rus gazı kesintisinin bütçeye faturası 50 milyar euroyu aştı

Yayınlanma

Rusya’nın sevkiyatı kesmesinin ardından enerji piyasasını dengelemeye çalışan Almanya federal bütçesinden 50,4 milyar euro harcandı. Maliye Bakanlığı verilerine göre kişi başına 600 euroya ulaşan bu fatura, tavan fiyat uygulamasını ve acil yardım paketlerini kapsıyor.

Rusya’nın doğalgaz sevkiyatını kesmesi, Almanya federal bütçesine 50 milyar euroyu aşkın mali yük getirdi.

Alman Bild gazetesinin haberine göre Maliye Bakanlığı, Yeşiller Partisi Federal Meclis Milletvekili Robin Wagener’in soru önergesine verdiği yanıtta krizin faturasını paylaştı.

Resmi belgedeki verilere göre krizin etkilerini sınırlamak için bütçeden 50,4 milyar euro harcandı. Enerji krizine karşı atılan acil yardım ve istikrar adımlarını kapsayan bu bütçe, gaz ve elektrik fiyatlarına tavan getirilmesini, Aralık ayı acil destek paketini ve diğer yardım ödemelerini finanse etti.

Gazete, söz konusu maliyetin kişi başına 600 euroya karşılık geldiğini aktardı.

Alman Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü (DIW Berlin) enerji uzmanı Claudia Kemfert, harcamaların büyüklüğünü Almanya’nın Rus gazına duyduğu bağımlılıkla açıkladı.

Kemfert, “Almanya kendisini yaklaşık yüzde 55 oranında Rus gazına dayanan tehlikeli, tek taraflı bir bağımlılığa sürükledi. Rusya sevkiyatı durdurduğunda, bu fiyat şoku ülkeyi bilhassa sert vurdu” değerlendirmesinde bulundu.

Alman Ekonomi Uzmanları Konseyi Üyesi Veronika Grimm, 50 milyar euroluk rakamı “gerçekçi” olarak nitelendirdi ancak krizin fiili sonuçlarının çok daha ağır olduğunu vurguladı.

Grimm, devlet müdahalelerinin iflas dalgasını önlemek ve haneleri aşırı mali yükten korumak adına zorunlu olduğunu belirtti.

Bonn Üniversitesi uzmanı Frank Umbach da yeni sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) terminalleri harcamaları ve yüksek enerji fiyatlarının getirdiği ek yükler hesaba katılmadığı için bütçeye yansıyan gerçek zararın çok daha yüksek olduğunu kaydetti.

Almanya için Alternatif (AfD) partisinin lideri Alice Weidel, 9 Eylül’de yaptığı açıklamada Kuzey Akım boru hatlarının onarılmasını ve Rus gazına geri dönülmesini talep etti.

Aynı gün Rusya Devlet Başkanı’nın yabancı ülkelerle yatırım ve ekonomik işbirliği özel temsilcisi Kirill Dmitriyev, “Rus gazı olmadan Alman sanayisi var olamaz” dedi.

2022 öncesinde Rusya, Almanya’nın ithal ettiği ham petrolün üçte birinden fazlasını ve tüketilen doğalgazın yarısından fazlasını sağlıyordu. Reuters ajansı, Almanya’nın Kuzey Akım boru hattının devre dışı kalmasının ardından toparlanmakta güçlük çektiğini yazdı.

İktidar koalisyonundaki Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) eş genel başkanı Lars Klingbeil ise geçen yıl Mart ayında yaptığı açıklamada, ülkenin Rus gazı olmadan yaşamaya alıştığını ve geçmişe dönmeyi düşünmediğini ifade etti.

Klingbeil, Ukrayna’daki çatışmalar sona erse dahi Berlin’in Rusya’dan enerji ithalatına bağımlı kalmaktan kaçınması gerektiğini söyledi.

Avrupa Birliği Konseyi açıklamasına göre AB, Rusya’dan boru hattı yoluyla gaz ithalatını 30 Eylül 2027, sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) ithalatını ise Ocak 2027 itibarıyla tamamen yasaklayacak; mevcut sözleşmeler için tanınan geçiş süreci de bu tarihlerde sona erecek.

Yasağa karşı çıkan Macaristan ve Slovakya, Rus yakıtını ithal etmeyi sürdürüyor ve her iki ülke kısıtlamaları iptal ettirmek üzere Avrupa Adalet Divanı’nda dava açtı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English