Bizi Takip Edin

Dünya Basını

“Ortakları bile artık Washington’un blok siyasetinden memnun değil”

Yayınlanma

Washington, Çin’in Orta Doğu ve Körfez jeopolitiğinde artan nüfuzunu nasıl dengeleyebileceğini tartışıyor. Çin arabuluculuğunda Riyad ile Tahran’ın ilişkileri normalleştirme anlaşması imzalamasından sonra harekete geçen Biden yönetiminin almaya çalıştığı önlemlerin hemen tümü güvenlik odaklı. Foreign Affairs’te yayınlanan analiz, ABD’nin Orta Doğu’daki blok temelli ve güvenlik merkezli yaklaşımının artık işe yaramadığı görüşünde. Analize göre, “Çin’in yükselişi ve bölgenin ortaklıklarını çeşitlendirme arayışının artmasıyla birlikte bu stratejinin gözden geçirilmesi ihtiyacı aciliyet kazandı.”

Foreign Affairs, ABD’li politika yapıcılara bölgeye yönelik yeni yaklaşımın nasıl olması gerektiğiyle ilgili politika önerileri sunuyor: 

***

Çok Yönlü Orta Doğu

Amerika, Çin’in Bölgede Artan Nüfuzuna Nasıl Uyum Sağlamalı?

Jennifer Kavanagh, Frederic Wehrey

İran ve Suudi Arabistan arasında Çin’in arabuluculuğunda varılan anlaşma, Mart 2023’te ilan edildiğinde, Pekin’in Orta Doğu güç politikasına girişinin bir işareti olarak görülüyordu. Biden yönetimi, Çin’in Riyad ve Tahran arasında diplomatik ilişkileri yeniden tesis eden anlaşmaya aracılık etmesindeki rolünün ABD’nin azalan etkisini yansıttığını reddetse de Washington’un o zamandan bu yana attığı adımlar farklı bir tablo çiziyor. Son birkaç ay içinde ABD bölgedeki askeri kaynaklarını, Hürmüz Boğazı çevresindeki devriyeleri ve ortak tatbikatlarını artırdı ve Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi bölgesel ortaklarla silah anlaşmalarını ilerleteceğinin ve Mısır, Kuveyt ve diğerleriyle eğitimi genişleteceğinin sinyallerini verdi, bunların hepsi Arap ortaklarına Orta Doğu güvenliğine olan bağlılığı konusunda güvence vermek için.

Ancak bu hamlelerin ABD’nin etkisini artırması pek mümkün görünmüyor. Arap güçlerinin Pekin’e yönelmesi Washington’un azalan askeri varlığının bir sonucu değil. Bu devletler Washington’un Orta Doğu’daki askeri yatırımlarının gayet farkındalar, ancak bu kabiliyetleri kendi adlarına kullanma konusundaki istekliliğinden giderek daha fazla şüphe duyuyorlar. Bunun yerine, ABD’nin kendilerine yardım etme konusunda daha az muktedir ya da istekli olduğunu düşündükleri altyapı ve teknoloji gibi alanlarda Çin’e angaje oluyorlar. Ayrıca gelişmiş insansız hava araçları gibi, ABD’nin akıllıca yasakladığı bazı askeri sistemleri de edinmeye çalışıyorlar. Dahası, Çin’in dış politikası kendileri gibi otoriter rejimlere karşı daha dostane olma eğiliminde ve Pekin bölgedeki rakip güçlere eşit mesafede durmayı başararak Çin’in tarafsız bir arabulucu olarak görülmesini sağladı.

Bu eğilimler göz önüne alındığında ABD’nin bölgeye yönelik yeni bir yaklaşıma ihtiyacı var. Çin’in Orta Doğu’da artan varlığının daha olumlu yönlerini kabul etmeli ve Pekin’in bölgesel kalkınma ve istikrara katkılarını kontrol altına almaya çalışmak yerine teşvik etmeli. Washington’un ayrıca Çin’in ABD çıkarlarına zarar veren belirli eylemlerine karşı daha hedefe yönelik bir tepki benimsemesi gerekecek.

Aynı zamanda Washington, Çin’in yayılmasına karşı bir denge unsuru olarak ABD yanlısı savunma blokları oluşturma çabalarına dayanan, eskimiş, güvenlik odaklı stratejisini tekrarlamamalı. Bunun yerine ABD, bölgedeki politika araçlarını ve yatırımlarını insan sermayesinin geliştirilmesi, eğitim, yeşil teknoloji ve dijital platformlar gibi üstünlüğe sahip olduğu alanlara doğru genişletmeli. Ayrıca Arap ortakları ile Brezilya, Hindistan ve Japonya gibi yükselen orta güçlerle, bölgenin paydaşlarını çeşitlendirmesine, yeni yatırımlar getirmesine ve ABD’nin ticaret, iklim değişikliği, gıda güvenliği ve diğer konulardaki angajmanını yeniden canlandırmasına olanak tanıyacak daha geniş kapsamlı anlaşmaları desteklemeli.

ÇOK YÖNLÜ TEK KUTUPLU

Geçen on yıl içinde pek çok Orta Doğu ülkesinin dış politikası çok yönlülüğe doğru kaydı. Mısır, Suudi Arabistan ve BAE gibi ABD’nin geleneksel ortakları bile artık Washington’un özel, ABD liderliğinde bloklar yaratma girişimlerinden memnun değil. Çin, Hindistan, Rusya ve ABD de dahil birden fazla güçle ortaklık arayışındalar. BAE’yi ele alalım. ABD’nin yakın bir güvenlik ve ekonomik ortağı olmaya devam etse de Abu Dabi ticaret, teknoloji paylaşımı ve yeni silah anlaşmaları yoluyla Pekin ile ilişkilerini derinleştirdi. Moskova’nın 2022’deki Ukrayna işgaline rağmen Rusya ile diplomatik ve ekonomik ilişkilerini sürdürdü. Ayrıca Hindistan ile ikili ticaret ve teknoloji girişimlerine yatırım yapıyor ve 2022’de yeni bir Kapsamlı Ekonomik Ortaklık’a giriyor. Diğer Orta Doğu devletleri de benzer şekilde çeşitlendirilmiş ortaklıklar peşinde koştukça, çok yönlülüğe yönelik bu eğilimin ABD’nin bölgedeki etkisini yeniden yapılandırması muhtemel.

Orta Doğu çok yönlü olsa da çok kutuplu değil: ABD, Orta Doğu’nun açık ara önde gelen güvenlik hamisi olmaya devam ediyor ve bu konumunun öngörülebilir bir gelecekte sorgulanması pek olası görünmüyor. ABD kuvvetlerinin toplam sayısı zirve noktasından düşmüş olsa da 30,000’in üzerinde. Bu rakam, ABD’nin 2003’teki Irak işgalinden önceki sayıya yakın. Washington bölgeye güvenlik yardımı için her yıl milyarlarca dolar harcamaya devam ediyor ve Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün verilerine göre ABD’nin bölgesel silah pazarındaki payı, kısmen 2014’te Ukrayna’yı işgal etmesi üzerine ABD’nin Rusya’ya uyguladığı yaptırımlar nedeniyle, 2010-14 döneminde yüzde 47 iken 2018-22 döneminde yüzde 54’e yükseldi. Ayrıca ABD, büyük üslerden daha küçük karakollara, eğitim tesislerine ve önceden konuşlandırılmış silah ve malzeme stoklarına kadar bölge genelinde en az bir düzine ülkede askeri tesis bulundurmaya devam ediyor.

Ancak hakimiyet münhasırlık anlamına gelmiyor. Çin’in bölgedeki güvenlik varlığı sınırlı olsa da ortaklarına ABD’nin sunmadığı savunma ve ekonomik fırsatlar sunabilir. Örneğin, Pekin’in Cibuti’de bulunan tek bir askeri üssü var, ancak bölge genelinde hem sivil hem de askeri faaliyetler için kullanılabilecek limanlara yatırım yaptı; bu strateji, Çin ordusunun erişimini genişletirken Orta Doğu ülkeleriyle ticareti artırmasına yardımcı oldu. Aralık 2022’de sızdırılan bir ABD istihbarat raporuna göre Birleşik Arap Emirlikleri, Çin’in bu tür bir limanda askeri lojistik tesis inşaatına devam etmesine izin verdi- ABD’nin ülkedeki büyük askeri varlığının yerini almak için değil, Çin’in bölgeye katkıda bulunmasını sağlamak için.

Çin askeri teknolojisini bölgede paylaşmak için de benzer bir strateji uyguluyor. Pekin, Orta Doğu’daki ülkelere doğrudan askeri yardım sağlamıyor ve Çin’in silah satışları bölgedeki toplamın yüzde beşinden azını oluşturuyor. Ancak başta insansız hava araçları ve hassas güdümlü füzeler olmak üzere bazı ileri teknolojilerine, bu sistemleri ABD’den alamayan müşterilerine ucuz ve koşulsuz erişim imkânı sunuyor. Suudi Arabistan ve BAE gibi bölgesel güçler, Çin’in bu tekliflerini, daha yüksek kaliteleri ve prestijleri nedeniyle satın almaya devam ettikleri ve tercih ettikleri ABD silah sistemlerinin ikamesi olarak değil tamamlayıcıları olarak değerlendiriyor. Çin ayrıca Arap hükümetlerine kolluk kuvvetleri eğitimi ve sofistike gözetleme teknolojilerine erişim de dahil iç güvenlik konusunda da destek sağlıyor.

2021 yılından bu yana altı Arap ülkesi -Bahreyn, Mısır, Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan ve BAE- Rusya’nın da dâhil olduğu Çin liderliğindeki siyasi, ekonomik ve güvenlik grubu Şanghay İş birliği Örgütü ile diyalog ortağı oldu. Bu ülkeler 2013’ten beri ŞİÖ diyalog ortağı olan Türkiye ve bu yıl ŞİÖ’ye tam üyeliği kabul edilen İran’a katıldılar. Washington’un Arap ortakları için ŞİÖ’ye katılım, ABD ile daha derin ve kapsamlı ilişkilerinin yerini almadan Çin, Rusya ve Orta Asya ülkeleriyle ilişkileri güçlendirebilir.

Ekonomik alanda Çin artık Orta Doğu’da ABD’den daha büyük bir rol oynuyor ancak onu tamamen yerinden etmiş değil. Çin’in ticareti uzun zamandır ABD’nin ticaretini aşmış durumda ve 2019 itibariyle Çin, Avrupa Birliği’ni geçerek bölgenin lider ticaret ortağı haline geldi. Uluslararası Para Fonu’nun verilerine göre son 10 yılda ABD’nin bölgeyle ithalat ve ihracatı düşerken, Çin’in Orta Doğu ile ticareti, Pekin’in bölgeye artan ihracatı ve petrol ürünlerine olan doymak bilmez talebinin etkisiyle yaklaşık yüzde 40 arttı. Çin’in artan ticaret hacmi bölgesel etkiyi de beraberinde getirdi ancak ABD dolarının küresel rezerv para birimi olarak devam eden hakimiyeti, Washington’a bölgesel güçleri ve bu güçlerin ticaret ve finans piyasalarını ABD’ye bağlayarak ekonomik nüfuzunu sürdürme imkânı veriyor.

Çin de Orta Doğu’daki yatırımlarını hızla artırdı. ABD, bölgenin doğrudan yabancı yatırımında hâlâ büyük bir paya sahip olsa da ABD doğrudan yatırımının çoğu yalnızca üç ülkede (İsrail, Suudi Arabistan ve BAE) ve dar bir sektör grubunda yoğunlaşıyor. Buna karşılık Pekin’in yatırımları daha çeşitli; Umman gibi ABD’den çok fazla destek almayan ülkeleri kapsıyor ve enerji, fiziki ve dijital altyapı ve gayrimenkul gibi çok sayıda sektörü içeriyor. Birçok Arap hükümeti için Çin’in, ABD’li bağışçılar tarafından sıklıkla belirlenen ve yatırımları insan hakları, demokrasi veya ekonomik reform kriterlerinin karşılanmasına bağlayabilen koşullar olmaksızın geniş çaplı yatırım yapma isteği, bu ülkeyi bölgede cazip bir ortak haline getiriyor.

Son olarak, bir kamuoyu araştırma şirketi olan Arab Barometer tarafından 2022 yılında yapılan bir anketin sonuçları, bölge genelinde dış politikada çok yönlülük için kamuoyu desteği olduğunu gösteriyor. Özellikle, birçok ülkedeki katılımcılar, her birinin etkisi konusunda endişeleri olsa da hem ABD hem de Çin ile daha fazla ve daha derin ekonomik angajmanı desteklediklerini bildiriyor.

PROGRAMA UYUM

Bölgenin giderek artan çok yönlülük tercihine rağmen, ABD’li politika yapıcılar uzun süredir ABD’nin destek ve korumasından yararlanan Arap devletlerinin Washington’u tek ve önde gelen ortakları olarak görmeye devam edeceklerini umuyor. Biden yönetiminin, İsrail ile dört Arap ülkesi (Bahreyn, Fas, Sudan ve BAE) arasındaki ilişkileri normalleştiren bir dizi anlaşma olan 2020 İbrahim Anlaşmalarını genişletme çabası bunun en açık örneği. Yönetim şimdi İsrail ve Suudi Arabistan arasında bir anlaşma müzakere etmeyi ve anlaşmaların daha geniş bir güvenlik ve ekonomik konular yelpazesini kapsamasını umuyor. Washington bu hedefleri takip ederken İran’a karşı daha fazla askeri koordinasyon için zemin hazırlamayı ve Çin etkisine karşı ABD yanlısı bir siper oluşturmayı umuyor. Ancak on yıllardır süren bölgesel rekabet ve çatışmalar ile Orta Doğu’nun pek çok bölgesindeki ekonomik kalkınmanın yetersizliği, bu güvenlik odaklı, blok temelli yaklaşımın pratikte, Washington’un büyük rakiplerinin olmadığı dönemlerde bile, pek işe yaramadığını açıkça ortaya koyuyor. Bölgedeki ülkeler ABD hakimiyetine alternatifler gördükçe, bu stratejinin hatalı mantığı daha da belirginleşiyor.

ABD’nin milyarlarca dolarlık silah satışı, eğitim ve diğer güvenlik yardımları, Washington’un bölgedeki ortaklarının kendilerini gerçekçi bir şekilde savunmak ya da koalisyon operasyonlarına katılmak için ihtiyaç duydukları askeri yetenekleri geliştirmede başarısız oldu. Ancak bu güvenlik yardımı, Arap ortakları, örneğin Libya ve Yemen’de ABD silahlarını kullanarak felaket getiren savaşlar başlatma konusunda cesaretlendirdi. Bu çatışmalar ABD çıkarlarına yönelik yeni tehditleri tetikledi, bölgesel istikrarsızlığı besledi ve İran ya da Rusya’nın Wagner paralı asker grubu gibi kötü niyetli aktörlerin nüfuz sahibi olması için yeni fırsatlar yarattı. ABD’nin güvenlik yardımı, Irak ve Mısır gibi bazı devletlerde kleptokratik elitleri zenginleştirdi ve yolsuzluğu artırdı. Bu yatırımlar ABD’li ortakların sadakatini de sağlamadı. Örneğin, sadece BAE değil, Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan da 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesinden bu yana Rusya ile diplomatik ve ekonomik ilişkilerini sürdürdü.

Takdir edilecek şekilde Biden yönetimi, Orta Doğu’da iddialı ulus inşası projelerinden, özellikle de güç kullanarak yürütülenlerden uzaklaşmaya başladı. Bu strateji, 2003 Irak savaşı ve sonrasında kendini göstermişti. Ancak Washington’un doğrudan askeri müdahaleye karşı artan isteksizliği, bölgeye yönelik aşırı güvenlik odaklı yaklaşımını ya da yerel ortakları özel ortaklıklara zorlama çabalarını sona erdirmedi. Bu nedenle, Biden yönetimi bölgesel güvenlik mimarisini, ABD garantilerine ve bölgesel ortakların daha fazla katkısına dayanan bir şekilde desteklemeye devam ediyor ve tüm bunlar daha fazla birleşik askeri tatbikatlar ve artan ABD silah satışları ile destekleniyor. Bu girişimlerle birlikte, Washington açık bir şekilde Orta Doğulu ortaklarından ABD ve başlıca rakipleri arasında seçim yapmasını bekliyor. Üst düzey bir ABD savunma yetkilisi olan Mara Karlin’in mayıs ayında belirttiği gibi, “Ortaklarımızın ABD ve müttefik sistemlerini satın almasını istiyoruz… Bunu yapmamak ortaklığımızın yanı sıra bölgeye yönelik stratejik yaklaşımımızın unsurlarını da zayıflatır.”

Ayrıcalık talebini gerçekçi olmayan bir şekilde sürdürmenin yanı sıra, bu politikalar ekonomik ilişkilere öncelik vermekte de başarısız oluyor. Bölge genelinde yeni serbest ticaret anlaşmaları arayışında olan Çin’in aksine ABD bölgesel ortaklarına pazar erişimini genişletme konusuna pek ilgi göstermiyor. Orta Doğu, G-7’nin Çin’in Kuşak ve Yol projesine cevabı olan Küresel Altyapı ve Yatırım Ortaklığı’na dahil edilmiş olsa da bu girişime yapılan yeni yatırımlar, ABD’nin bölgeye yönelik yenilenmiş ekonomik katılımının çekirdeğini oluşturamayacak kadar sınırlı.

NE KADAR ÇOK O KADAR İYİ

Bölgedeki varlığını yeniden canlandırmak için ABD, Orta Doğu’da özel ortaklıklar ve güvenlik blokları döneminin sona erdiğini kabul ederek işe başlamalı. Washington’un, ortaklarının silah alımı ve güvenlik diyalogları gibi alanlarda çeşitliliğe gitmelerinin, ABD’nin rakiplerinin yörüngesine girecekleri anlamına gelmediğini kabul etmesi gerekecek. Ancak bu, çok yönlülük ile karakterize edilen yeni bir gerçekliğin habercisi.

Uyum sağlamak için Washington’un Çin’in etkisini engellemeye çalışan tepkisel politikalardan kaçınması gerekecek. Bu tür politikalar sadece başarısız olmaya mahkûm olmakla kalmaz, aynı zamanda ABD’yi ekonomik reformlar, insan hakları ve diğer kritik konularda cazip olmayan tavizler vermeye zorlayabilir. Biden yönetimi, Suudi Arabistan’ın talep ettiği gibi Arap devletlerine yeni güvenlik garantileri sunmamalı ya da sırf Çin’i engellemek için silah transferlerine uyguladığı normal gözetim ve denetimden feragat etmemeli. Mısır, Suudi Arabistan, BAE ve bölgedeki diğer ülkelerin hem tercihleri hem de zorunlulukları nedeniyle ABD’ye sırtlarını dönmeleri özellikle de savunma ve güvenlik konularında pek olası değil.

Aynı zamanda yönetimin bölgeye somut faydalar sağlayacak ekonomik ve siyasi bir strateji benimsemesi gerekiyor. Arap devletlerinin çok yönlülüğe olan ilgisinden yararlanarak Washington, ekonomik çeşitlilik, yönetişim ve iklim değişikliği gibi önemli konuları ele almak için ABD; Arap ortakları ve diğer bölgelerin önde gelen güçleri arasında, genellikle üç ila yedi devletten oluşan yeni “az katılımlı” ortaklıklara aracılık edebilir. Bu tür örtüşen ancak özel olmayan ortaklıklardan oluşan bir ağ aracılığıyla Washington, yeni oyuncuların yatırımlarını çekmeye, ABD’nin ekonomik katılımını yeniden canlandırmaya ve Orta Doğu’da dayanıklılık inşa ederken kendi siyasi etkisini güçlendirmeye yardımcı olabilir.

Bu stratejinin umut verici örneklerinden biri, 2022 yılında Hindistan, İsrail, BAE ve ABD tarafından gıda güvenliği, enerji ve kamu sağlığı gibi konuları ortaklaşa ele almak üzere kurulan I2U2 grubudur. I2U2 henüz yeni olmasına rağmen teknoloji paylaşımı ve tarımsal inovasyon ve sürdürülebilirlik yatırımları konusunda şimdiden ilerleme kaydetti. Ancak Washington bu ve benzeri grupları oluştururken, onları açık bir şekilde Çin’e karşı denge unsuru olarak sunmaktan kaçınmalıdır. Bazı ortaklıklar için, ABD doğrudan dahil olmak yerine katalizör olarak hareket edebilir ve iklim değişikliği veya gıda güvenliği gibi ortak çıkarlar olduğu durumlarda Çin de yeni gruplara dahil edilebilir.

Son olarak ABD, Orta Doğu’daki ortaklarının karşı karşıya olduğu artan iç baskıları göz ardı etmemeli. Özellikle de daha iyi yönetişim ve sosyoekonomik kapsayıcılığın teşvik edilmesini bölgesel stratejisinde daha öncelikli hale getirmeli. Orta Doğu’da bu reformların yokluğu uzun zamandır toplumsal huzursuzluk ve şiddet içeren ayaklanmaların itici gücü oldu ve özellikle de zaten kırılgan olan devletler küresel ekonomik belirsizlikler, Ukrayna’daki savaşın yansımaları, iklim değişikliği ve diğer ulus ötesi zorluklarla boğuşurken bu durum daha da artacak. Elbette Washington’un anlamlı değişiklikler için bastırması, otokratik müttefiklerinden gelen direnç nedeniyle zor olacak. Devletin şeffaflığını artırmaya ve sosyal hizmetlere erişimi iyileştirmeye odaklanmak başlangıç için bir adım olabilir. Bir diğeri de örneğin dijital erişimi genişleterek ve eğitim ve iş temelli eğitim için finansmanı artırarak, bölgedeki vatandaşlarla doğrudan etkileşime öncelik vermek olabilir.

Washington’un Orta Doğu’daki blok temelli, güvenlik merkezli yaklaşımının eksiklikleri uzun zamandır ortada. Çin’in yükselişi ve bölgenin ortaklıkları çeşitlendirme arayışının artmasıyla birlikte bu stratejinin gözden geçirilmesi ihtiyacı aciliyet kazandı. ABD kenara itilmekten kaçınmak için önümüzdeki on yıl içinde Orta Doğu’nun belirleyici tehditlerinin büyük güçlerin müdahalesi değil, devletler içindeki sosyoekonomik ve yönetişim sorunları olacağını kabul etmek zorunda kalacak.

Dünya Basını

Nikkei Asia: ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi

Yayınlanma

Nikkei Asia’nın eski genel yayın yönetmeni ABD ve Japonya’nın yen alım müdahalesi üzerine yazdı:

ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi

Nikkei Asia, Shigesaburo Okumura

Hükümet, yeni desteklemek için makroekonomik politikasını değiştirmeli

Tokyo’daki Dai-ichi Life Insurance genel merkez binasına, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından el konularak Müttefik işgal güçlerinin başkomutanı General Douglas MacArthur’un karargâhı olarak kullanıldı.

MacArthur’un kullandığı altıncı kattaki ofiste hâlâ, generalin işaret çubuğu olarak da kullandığı söylenen, onunla özdeşleşmiş mısır koçanından yapılmış piposunun bir kopyası bulunuyor. MacArthur, 30 Ağustos 1945’te Atsugi Havaalanı’na geldiğinde de bu pipo ağzındaydı. Bu görüntü, Japonya’nın yenilgisini çarpıcı biçimde gözler önüne sermişti.

Yarım yüzyıl sonra, Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin yol açtığı bir finansal krizin içindeydi. Yatırımcılar, hükümeti istikrarı sağlamak için radikal adımlar atmaya zorlamak istercesine yen sattı. Japon para birimi, dolar karşısında Haziran 1997’de 110 seviyelerindeyken yalnızca bir yıl içinde 146 seviyelerine kadar geriledi.

17 Haziran’da ABD ve Japonya, yen alıp dolar satarak koordineli bir müdahalede bulundu ve Japon para birimindeki düşüşü durdurdu.

Dönemin Başbakanı Ryutaro Hashimoto ile ABD Başkanı Bill Clinton, güçlü bir yenin ve piyasa istikrarının Asya ülkeleri ile küresel ekonomi açısından önemli olduğu konusunda mutabık kaldı. Japonya, bankaların bilançolarındaki batık krediler sorununu hızla çözmek için harekete geçeceğine dair ABD’ye söz verdi.

Ertesi gün, dönemin ABD Hazine Bakan Yardımcısı Larry Summers Japonya’ya geldi. O sırada 43 yaşında olan Summers, çok genç yaşta Harvard Üniversitesi’nde kadrolu ekonomi profesörü olması nedeniyle bir dâhi olarak tanınıyordu. Ancak geçen yıl, ölen finansçı ve hüküm giymiş cinsel suçlu Jeffrey Epstein ile bağlantıları hakkında yürütülen soruşturma sırasında Harvard’daki öğretim görevinden istifa etti.

Nikkei o dönemde, “Bunun nedeni dâhiliği mi yoksa utancını gizleme çabası mı bilinmez, ancak kısa ve keskin tavrı ve konuşma biçimi pek çok insanda güçlü bir izlenim bırakıyor,” diye yazmıştı. Onu kendini beğenmiş ve kibirli bulanların sayısı az değildi.

Summers’ın Japonya’daki doğrudan muhatabı Maliye Bakan Yardımcısı Eisuke Sakakibara’ydı. Ancak Summers, çok daha üst düzey isimlerle de görüştü: Dışişleri Bakanı Keizo Obuchi, Maliye Bakanı Hikaru Matsunaga, Japonya Merkez Bankası Başkanı Masaru Hayami ve eski Başbakan Kiichi Miyazawa.

Genç dâhi, Japonya’ya sürekli harekete geçmesi yönünde baskı yaptı ve batık kredilerin kısa sürede tasfiye edilmesi konusunda söz aldı.

Ziyaretinden bir ay sonra, Harvard’da Japonya-ABD finans sempozyumu düzenlenirken Summers’a üniversite tarafından bir hatıra verildi: MacArthur’un simgesi haline gelen mısır koçanı piposu. Bu hediye, bazılarınca Summers’ın Japonya ziyareti sırasında mağlup Japonya’nın başkomutanı gibi davrandığına yönelik bir şaka olarak yorumlandı.

Geçen ay, Japonya’nın savaş yenilgisinin üzerinden 81 yıl geçmişken yen dolar karşısında yeniden sert biçimde geriledi ve bu kez 160 seviyesinin üzerine çıktı. Maliye Bakanı Satsuki Katayama ile Japonya’nın en üst düzey döviz yetkilisi Atsushi Mimura’nın spekülatif satışlara karşı sözlü uyarıları ve ardından yapılan yen alım müdahaleleri, para birimindeki düşüşü durduramadı.

Temmuz sonunda Japonya, 1998’den bu yana ilk kez ABD ile koordineli bir döviz müdahalesi gerçekleştirdi.

Ancak Mimura’nın tanımladığı gibi bunun “ABD-Japonya döviz ittifakının doruk noktası” denecek kadar övünülecek bir yanı yok. Japonya, yenin düşüşünü kendi başına tersine çevirmeyi başaramadı ve ABD’den yardım istedi. Bu, Tokyo’nun çok daha fazla kaygı duyması gereken bir “yenilgi”dir.

Üstelik bu, en azından eşitler arasında bir ittifak değil.

ABD Başkanı Donald Trump, 2 Ağustos’ta gazetecilere döviz müdahalesi hakkında konuşurken bunu ABD’nin Arjantin pesosunu desteklemesi, Venezuela’ya düzenlenen askeri saldırı ve hükümetin Intel’de hisse sahibi olmasıyla birlikte ele aldı.

“Yenleri zayıflıyordu ve biraz yardım istediler,” dedi.

Trump bunu, Intel yatırımı gibi “mali fayda” sağlayan bir anlaşma olarak nitelendirdi.

Hazine Bakanı Scott Bessent de 4 Ağustos’ta Nikkei’ye verdiği röportajda 1990’lardaki Asya para krizine değinerek, “Birçok Asya para birimi Japon yenini takip eder,” dedi.

Bessent, CNBC’ye verdiği ayrı bir röportajda ise şöyle konuştu:

“Onların [Japonya’nın], yenin daha normal bir denge fiyatına dönmesini sağlayacak doğru politikaları uygulamaya devam edeceklerine inanıyoruz.”

Japon hükümeti ne yapması gerektiğini biliyor ancak doğru politikaları hayata geçiremiyor, ekonomi politikalarının teşvik ettiği yen satışlarını dizginleyemiyor ve sonunda ABD’den yardım istemek zorunda kalıyor. Bu koşullar, 28 yıl önce yaşananlarla dikkat çekici ölçüde benzerlik gösteriyor.

Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin tasfiyesini hızlandırması gerektiğini biliyordu. Ancak Hashimoto hükümeti, konut kredisi şirketlerine kamu fonu aktarılmasına yönelik güçlü toplumsal muhalefeti görünce sorunu çözmek için radikal adımlar atamadı. Long-Term Credit Bank of Japan ve diğer finans kuruluşlarının çöküşünün ardından ülke deflasyon batağına saplandı.

Summers Japonya’yı ziyaret ettiğinde harekete geçmek için bir “fırsat penceresinden” söz etmişti.

ABD’deki bir oturumda, “Bundan sonra ezici ölçüde önemli olan, Japon yetkililerin bu fırsat penceresi açıkken etkili politika adımları atarak bundan hızla yararlanmasıdır,” demişti.

Japon hükümeti ve iktidar koalisyonu bugün de faiz oranlarının yavaş biçimde normalleştirilmesinin ve gevşek mali disiplinin yen satışlarını körüklediğini kuşkusuz biliyor.

Koordineli döviz müdahalesinin sağladığı fırsat penceresini kullanarak ekonomi politikasında yön değiştirmeleri gerekiyor.

Yen müdahalesinin asıl mesajı: Doların rezerv para statüsü artık eskisi kadar güçlü değil

Okumaya Devam Et

Diplomasi

‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?

Yayınlanma

Analistlere göre yeni savunma paktı, etkisini Hint Okyanusu bölgesine kadar genişletebilecek daha geniş, ideolojik temelli bir askeri bloka dönüşebilir.

South China Morning Post’a konuşan analistlere göre Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan yeni savunma paktı, İslamabad’ın bu anlaşmayı Hindistan’ın çevresindeki Müslüman çoğunluklu ülkelerle daha geniş güvenlik bağları kurmak için kullanıp kullanamayacağı konusunda Yeni Delhi’de soru işaretlerine yol açtı.

Cuma günü imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçünün tamamına yapılmış sayılacağını hükme bağlıyor.

Üçlü anlaşma, Suudi Arabistan ile Pakistan arasında geçen eylül ayında imzalanan ikili anlaşmanın ardından geldi.

Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Muhammad Asif cumartesi günü paktı, İslam ülkeleri arasında daha geniş kapsamlı bir askeri ittifak için olası bir model olarak tanımladı ve böyle bir yapılanmayı NATO’ya benzetti.

İslam ülkelerinin dini dayanışmadan ziyade ulusal çıkarlarına öncelik verme ihtimali hâlâ daha yüksek olsa da analistlere göre Pakistan’ın paktı daha geniş kapsamlı işbirliği için potansiyel bir platform olarak sunması nedeniyle Delhi’nin temkinli olması gerekecek.

Bu gelişme, Bangladeş’in askeri modernizasyon planları kapsamında Çin ve Pakistan’ın ortak geliştirdiği JF-17 Thunder savaş uçaklarını İslamabad’dan satın alma seçeneğini değerlendirdiği bir döneme denk geliyor.

İki ülke arasında üst düzey hava kuvvetleri görüşmeleri ve olası bir savunma paktına ilişkin temaslar gerçekleştirildi. Bunlara, eğitim simülatörlerinin devri gibi adımların da eşlik ettiği bildirildi.

Delhi merkezli Indic Researchers Forum’un Stratejik İlişkiler ve Ortaklıklar Direktörü Srinivaasan Balakrishnan, paktın etkisini Hindistan’ın başlıca güvenlik sağlayıcısı olarak hareket ettiği Hint Okyanusu bölgesine kadar genişleten “daha geniş, ideolojik veya kimlik temelli bir askeri bloka” dönüşebileceğini söyledi.

“Dolayısıyla asıl stratejik soru, bugün bir ‘İslami NATO’nun kurulup kurulmadığı değil,” dedi ve ekledi: “Asıl soru, bunun savunma anlaşmaları, askeri tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve silah transferleri yoluyla kademeli olarak ortaya çıkıp çıkamayacağıdır.”

Analistler, Hindistan’ın Bangladeş’i yakından takip etmesi gerekeceğini söyledi.

Hindistan’daki Ashoka Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan Uday Chandra, “Bangladeş kesinlikle yakından izlenmeye değer ve Hindistan yönetimi de şu anda bunu yapıyor. Hem Pakistan hem de Türkiye ile savunma ilişkileri son dönemde kesinlikle gelişti,” dedi.

Pakistan, döviz rezervlerini artırmak ve zor durumdaki ekonomisini canlandırmak amacıyla savunma ürünleri için aktif biçimde yeni pazarlar araştırıyor ve bu pazarlardaki varlığını genişletiyor.

Ancak Chandra’ya göre Dakka’nın Pakistan’dan silah ve savunma teçhizatı satın alması veya Pakistan’la ortak askeri tatbikatlar yapması halinde bile Mekke paktına resmen katılması hâlâ oldukça büyük bir adım olacaktır. Chandra, “Bangladeş’in katılması mümkün ama bu, belirsiz bir geleceğe doğru çok büyük bir sıçrama olur,” dedi.

Hindistan, hükümeti Delhi ile yakın çalışan Şeyh Hasina’nın iki yıl önce devrilmesinin ardından Bangladeş’le ilişkilerinde yaşanan gerginlik döneminden sonra bağları istikrara kavuşturmak için adımlar attı.

Hindistan’ın güvenlik ve istihbarat kurumları, özellikle siyasi geçişler ve bölgesel dinamiklerdeki değişimlerin ardından İslamcı militan grupların Bangladeş içinde operasyon alanları kullanması veya oluşturması ihtimali konusunda süregelen kaygılar taşıyor.

Gerilim, bir süredir Delhi’de yaşayan Hasina’nın 5 Ağustos’ta çevrim içi bir medya etkinliği düzenlemesinin ardından kısa süre önce yeniden ortaya çıktı. Bangladeş bunun üzerine, Hasina’nın açıklamalarının ülkedeki istikrarı zedelediği yönündeki endişesini dile getirdi.

Uzmanlara göre bu kaygılar geçici olabilir; zira son iki yılda uygulanan ticari kısıtlamaların kademeli olarak gevşetilmesi bekleniyor. Hindistan, Bangladeş’in ikinci büyük ticaret ortağı konumunda.

Hasina’nın ülkeye dönmesi beklenirken Bangladeş Cumhurbaşkanı istifa edeceğini duyurdu

Bangladeş ve yine Müslüman çoğunluklu bir ülke olan Maldivler, Hindistan’la önemli ekonomik, kalkınma ve güvenlik bağlarına sahip ve Hint Okyanusu bölgesindeki bölgesel ortaklıklar ile bağlantı projelerine katılıyor.

Balakrishnan, bu iki ülkeden herhangi birinin Pakistan merkezli karşılıklı savunma çerçevesiyle resmî veya gayriresmî bir hizalanmaya dahil olması halinde bunun Bengal Körfezi ve daha geniş Hint Okyanusu güvenlik denklemine önemli yeni bir değişken ekleyeceğini belirtti.

Ancak Chandra, Maldivler’in böyle bir pakta katılma ihtimalinin Bangladeş’e kıyasla “daha düşük” olduğunu söyledi. Bunun nedeni olarak Maldivler’in kısa süre önce Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı’nın (SAARC) Hindistan liderliğinde yeniden canlandırılması yönündeki çağrılarını gösterdi.

Ekonomik kalkınma ve bütünleşmeyi teşvik eden SAARC; Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Sri Lanka, Nepal, Bhutan ve Maldivler’den oluşuyor. Örgüt, Hindistan’ın Uri’deki bir terör saldırısının ardından Pakistan’da yapılacak zirveyi boykot etmesi ve zirvenin iptal edilmesi üzerine 2016’da fiilen işlemez hale geldi.

Maldivler Devlet Başkanı Mohamed Muizzu’nun başlangıçtaki “Hindistan Dışarı” yaklaşımının yol açtığı gergin dönemin ardından diplomatik ilişkiler yeniden toparlandı. Bu değişim; üst düzey devlet ziyaretleri, mali destek paketleri ve geçen ay serbest ticaret anlaşmasına ilişkin ilk tur müzakerelerin yapılmasıyla kendini gösterdi.

Analistler, Mekke paktının Asif’in sözünü ettiği NATO tarzı ittifaktan hâlâ çok uzak olduğunu, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel güçler arasındaki farklı tutumların paktın Ortadoğu’da bile genişlemesini muhtemelen sınırlayacağını söyledi.

Mısır, üçlü pakta neden katılmadı?

Hindistan Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevinde bulunmuş Satinder Kumar Saini, Mekke paktının “birbirlerinin topraklarını savunma taahhüdünden çok siyasi mesaj verme amacı taşıdığını” söyledi.

Saini’ye göre İslamabad’ın nükleer kapasitesi nedeniyle pakt Ortadoğu’da daha fazla ağırlık taşıyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye’nin gelecekteki bir Hindistan-Pakistan çatışmasına doğrudan katılmasının muhtemel olmadığını belirtti.

“Hindistan, 2015’ten bu yana yoğun diplomatik temaslar, enerji anlaşmaları ve yurt dışındaki Hint vatandaşlarının refahına yönelik çalışmalarla Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerini büyük bir özenle geliştirdi. Bu pakt söz konusu dengeyi karmaşıklaştırıyor. Hindistan, Suudilerle angajmanını sürdürmeli, ikili ilişkilerimizi ve karşılıklı bağımlılığımızı genişletip derinleştirmeli,” dedi.

Bağımsız analist Priyajit Debsarkar ise ABD-İran barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Pakistan’ın Ortadoğu ülkeleri nezdinde askeri güç olarak sahip olduğu itibardan yararlanmaya çalıştığını söyledi. Ancak ona göre İslamabad, ABD’yi rahatsız etmekten çekineceği için Mekke paktının yakın zamanda Bangladeş gibi ülkelere genişletilmesi pek olası değil.

“Burada izlenmesi gereken asıl mesele bunun Amerikalılar tarafından nasıl karşılanacağı. Çünkü Amerikalılar bu alternatif ittifakın kurulmasından pek memnun olmayabilir,” dedi.

Debsarkar, Pakistan’ın ABD’nin en büyük katkı sağlayıcısı olduğu Uluslararası Para Fonu gibi çok taraflı yardım mekanizmalarına bağımlılığına dikkat çekti. Pakistan ekonomisi, devlet temerrüdünü önlemek ve döviz rezervlerini istikrara kavuşturmak için IMF kurtarma paketlerine büyük ölçüde bağımlı.

“Pakistan kartlarını doğru oynamak konusunda çok dikkatli olmak zorunda,” dedi.

The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

Yayınlanma

İsrail gazetesi The Jerusalem Post, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasının İsrail için ne anlama geldiğini tartışan bir makale yayınladı. Sizler için çevirdik:

Suudi Arabistan’ın Türkiye ve Pakistan ile yaptığı yeni anlaşma, istikrarı tehlikeli bir zemine sürüklüyor

Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan cuma günü Mekke’de, Ortadoğu’daki stratejik dengeyi değiştirebilecek ortak bir savunma anlaşması imzaladı.

Anlaşmaya göre üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış sayılacak.

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise cumartesi günü bir adım daha ileri giderek düzenlemenin teknik açıdan NATO’nun 5. Maddesi’ndeki kolektif savunma taahhüdüne eşdeğer olduğunu söyledi.

Reuters ve Jerusalem Post çalışanlarının cumartesi günü aktardığı, Eli Leon’un da katkıda bulunduğu habere göre Fidan, ittifak kapsamında bir bakanlar komitesi kurulacağını ve Suudi Arabistan merkezli bir genel sekreterliğin oluşturulacağını söyledi. Mısır da ileride ittifaka katılabilir.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, anlaşmanın “kolektif caydırıcılık ilkesi”ne dayandığını ve güvenlik, savunma ve terörle mücadele alanlarındaki işbirliğini genişleteceğini söyledi.

Ardından İsrail’in görmezden gelemeyeceği bir açıklama geldi.

Pakistan Savunma Bakanı İsrail’e karşı ‘birleşik askeri cephe’ çağrısı yaptı

Anlaşmanın duyurulmasından bir gün sonra Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif, İsrail’i “tüm Müslüman dünyası için bir tehdit” olarak nitelendirerek İsrail’e karşı “birleşik bir askeri cephe” kurulması çağrısında bulundu.

Post yazarı Danielle Greyman-Kennard’ın pazar günü aktardığına göre Asif, çağrısını çözüme kavuşmamış Filistin meselesiyle ilişkilendirdi ve İslam dünyasını İsrail’e karşı birlikte hareket etmeye çağırdı.

Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü Körfez Araştırmaları Programı Başkanı Dr. Yoel Guzansky, Greyman-Kennard’a yaptığı açıklamada, söz konusu paktın İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşmeye “kapıyı tamamen kapatmadığını” söyledi.

“Ülkelerin istikrara ihtiyacı var. Suudilerin istikrara ihtiyacı var,” diyen Guzansky, Riyad’ın yaklaşımını kısa ve öz biçimde şöyle tarif etti: “Bu bir dengeleme stratejisi.”

Eski Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Jacob Nagel de Post tarafından cuma günü aktarılan 103FM röportajında benzer bir değerlendirmede bulundu.

Nagel, anlaşmayı “daha çok Amerikan yönetimine baskı yapmayı amaçlayan diplomatik bir manevra” olarak nitelendirerek Riyad’ın kendisini giderek daha savunmasız hissettiği için alternatifler aradığını savundu.

Bu kırılganlık yıllardır artıyor. Suudi Arabistan, İran’ın ve vekil güçlerinin bölgenin farklı noktalarına saldırı düzenleme kabiliyetini ortaya koymasını izledi.

Krallığın Abkayk ve Hurays petrol tesislerine 2019’da düzenlenen saldırı, Suudi Arabistan’ın savunmasının sınırlarını açığa çıkardı ve Riyad’da bir kriz halinde dış desteğin ne ölçüde geleceğine ilişkin soru işaretleri doğurdu.

Dolayısıyla İsrail, Suudi Arabistan’ın bu dengeleme arayışını ciddiye almalı.

Riyad güvenlik, pazarlık gücü ve stratejik bağımsızlık arıyor. İsrail ve ABD açısından soru, bu arayışın nihayetinde nereye varacağıdır.

Erdoğan yönetimindeki Türkiye, İsrail’e karşı giderek daha düşmanca bir tutum benimsedi. Pakistan’ın İsrail’le diplomatik ilişkileri yok ve savunma bakanı şimdiden Yahudi devletine karşı Müslümanların askeri birlikteliğini gündeme getiriyor.

Suudi Arabistan bunun yarattığı sorunu anlamalı. Üst düzey yöneticileri İsrail’i bölgesel bir düşman olarak gösteren ülkelerle kurulacak bir savunma ortaklığı, normalleşme sürecinin üzerine kaçınılmaz olarak gölge düşürecektir.

İsrailli liderler, ittifak üyelerinden biri şimdiden Müslüman dünyasını İsrail’e karşı askeri olarak örgütlemekten söz ederken bu ittifakı yalnızca teknik bir düzenleme olarak göremez.

Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesi mevcut savunma paktından daha büyük fırsatlar sunuyor

Buna rağmen Tel Aviv, Riyad’a açılan kapıyı ardına kadar açık tutmalı.

İsrail’in çıkarı, Suudi Arabistan’ı İsrail’in ve ılımlı Arap devletlerinin de yer aldığı Amerikan öncülüğündeki bölgesel güvenlik mimarisine dahil etme çabalarını hızlandırmaktır.

Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesinin stratejik vaatleri büyükelçilikler, turizm ve ticaretin çok ötesine uzanıyor.

Böyle bir normalleşme; İran’la mücadele edebilecek, füze ve hava savunma işbirliğini geliştirebilecek, ticaret yollarını koruyabilecek ve İsrail’i Arap dünyasına daha derinden bağlayabilecek kalıcı bir bölgesel hizalanma imkanı sunuyor.

İbrahim Anlaşmaları, İsrail’le ilişkilerin Arap devletlerinin ekonomik ve stratejik çıkarlarına hizmet edebileceğini gösterdi. Suudi Arabistan, bu bölgesel çerçeveye önemli bir siyasi ve ekonomik ağırlık kazandıracaktır.

Bu stratejik hedef artık daha da acil hale geldi.

Washington, Mekke’de yaşananlara yakından dikkat etmeli. ABD’nin uzun süredir ortağı olan bir ülke, Ankara’dan ve nükleer silahlara sahip İslamabad’dan ilave güvenlik güvenceleri aradı. Bu, Amerikan garantilerine duyulan güvenin azalmakta olduğuna dair bir uyarıdır.

ABD, en önemli Arap ortaklarından birinin neden alternatif bir güvenlik yapılanmasına ihtiyaç duyduğunu düşündüğünü ve bu yapının açıkça İsrail karşıtı bir nitelik kazanmasının nasıl önlenebileceğini sorgulamalı.

İsrail de normalleşme arayışını sürdürürken Riyad’a açık mesajlar vermeli.

Suudi Arabistan, daha istikrarlı bir Ortadoğu’nun inşasında merkezi bir rol oynayabilir. İsrail’in onu kendisine daha fazla yaklaştırmak için her türlü nedeni var.

Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.

Mekke anlaşması, bu tercihten kaçınmayı çok daha zor hale getirdi.

Mısır, üçlü pakta neden katılmadı?

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English