Görüş
Ötelenmiş yapısal sorunlar ve hesaplaşmalar bizi bekler

2025, en zorlu yıllardan biri olarak tarihe geçecek. Bölgesel savaşlarıyla, diplomatik gerilimleriyle ve küresel ekonomiye ilişkin verdiği yüksek frekanslı sinyalleriyle… Ve bu daha başlangıç gibi görünüyor, çünkü ne hesaplaşmalar bitti ne de yeni bir dünya düzeninin temelleri atılabildi. Pek çok sıcak çatışmaysa şimdilik durduruldu ve her an yeniden başlayabilir. ‘Belirsizlikler’ geçen yılı tarif edecek en doğru sözcük olsa gerek, bu yıl yanına bir sözcük daha eklenecek; ‘endişeler’…
Gerek araştırma kurumlarının gerek yatırım bankalarının öngörüleri de hemen hemen bu yönde… Söz gelimi, küresel ölçekte kamuoyu araştırmaları yapan IPSOS’un ‘2026 İçin Küresel Tahminler’ (Global Predictions for 2026) araştırmasının sonuçları, 2026’nın da tedirginliklerle dolu bir yıl olacağını ortaya koyuyor.
Küresel ortalamanın biraz üzerinde (yüzde 29) bir kesim, 2026 yılında ülkelerinde büyük bir terör saldırısının gerçekleşeceğini düşünürken, az bir çoğunluk (yüzde 51) böyle bir beklenti içinde değil. Yerel kamu güvenliğinin iyileşip iyileşmeyeceği konusunda insanlar ikiye bölünmüş durumda; yüzde 46’sı yaşadıkları bölgenin 2026’da 2025’e göre daha az güvenli olacağını tahmin ediyor. Her beş kişiden yaklaşık üçü (yüzde 59), ülkelerinin yönetilme biçimine karşı protestolar veya isyanlar gibi büyük çaplı halk ayaklanmalarının yaşanacağına inanıyor.
Her 10 kişiden neredeyse sekizi (yüzde 78) 2026 yılında ortalama küresel sıcaklıkların artacağını bekliyor; 30 ülkenin tamamında çoğunluk bu görüşü paylaşıyor. Ve katılımcıların üçte ikisinden biraz fazlası (yüzde 69), gelecek yıl ülkelerinde bu yıla göre daha fazla aşırı hava olayının yaşanacağından endişeli. Neredeyse yarısı (yüzde 48), ülkelerindeki hükûmetin karbon emisyonlarını daha hızlı azaltmak için daha zorlu hedefler belirleyeceğini tahmin ediyor.
BORSALARIN ÇÖKECEĞİNDEN
ENDİŞELENLERİN ORANI YÜZDE 38
Anket katılımcılarının neredeyse yarısı (küresel ortalama yüzde 48) ülkelerinin 2026’da resesyona gireceğini tahmin ederken, üçte biri (yüzde 33) bunun mümkün olmadığı görüşünde. Bu arada, insanların harcanabilir gelirlerinin 2026’da 2025’e göre daha yüksek olup olmayacağı konusunda görüşleri ikiye bölünmüş durumda; neredeyse yarısı (yüzde 47) bunun muhtemel olduğunu düşünürken, yüzde 43’ü gelecek yıl daha fazla para harcayacaklarına katılmıyor. Ankete katılanların yaklaşık beşte ikisi (yüzde 38) dünya genelindeki büyük borsaların 2026’da çökeceğini beklerken, yüzde 39’u bunun mümkün olmadığını düşünüyor.
Katılımcıların üçte ikisi (yüzde 67), yapay zekânın (YZ) ülkelerinde birçok yeni işin kaybedilmesine sebep olacağını öngörüyor; bu oran geçen yıla (yüzde 64) göre hafif bir artış göstermiş. Öte yandan, katılımcıların beşte ikisinden biraz fazlası (yüzde 43), YZ’nin birçok yeni işin yaratılmasını sağlayacağı görüşünde.

YA SİYAH KUĞU SÜRÜSÜ
BEKLENENDEN KALABALIKSA?..
Riskler saymakla bitecek gibi değil… Küresel bankacılık sektörünün önde gelen bankalarından ING, 2026 yılına dair ‘siyah kuğu’ senaryolarını ve büyüme risklerini içeren bir rapor hazırlamış. YZ balonundan Trump’ın seçim rüşvetine, Çin’in emlak krizinden yeni bir enflasyon dalgasına kadar 10 büyük risk sıralanıyor bu çalışmada.
Karşılaşmamız muhtemel siyan kuğulardan biri YZ balonunun patlaması… Teknoloji devleri trilyon dolarlık YZ yatırımlarını paraya dönüştüremezse, devasa donanım ve yazılım yatırımları sorgulanmaya başlanacak. Teknoloji hisselerinde çöküş, borsalarda ciddi bir düzeltmeyi zorunlu kılacak. Bu da ABD’de talepte düşüşe ve istihdam piyasasında tam ölçekli bir resesyona sebep olacak. Böylesi bir durumda Fed faiz indirimlerinde vites artırmak zorunda kalabilir.
2,000 DOLARLIK SEÇİM RÜŞVETİ
Kasım ayında yapılacak ara seçimler öncesinde ABD Başkanı Donald Trump bir seçim rüşveti vermeye kalkışabilir. 150 milyon Amerikalı’ya 2,000 dolarlık çekler dağıtılması için Kongre’ye baskı yapabilir. Piyasaya böyle bir paranın pompalanması, pandemi dönemindeki gibi bir enflasyon patlamasını tetikleyebilir. Fed mecburen daha ‘şahin’ bir tutum takınır, ABD’de büyüme zıplar, ancak hayat pahalılığı dar gelirliyi vurmaya devam eder. Eğer ki Trump’ın uydusu bir Fed başkan şahin tutum takınmakta tereddüt ederse, enflasyon daha da alevlenebilir.
Bir başka olası kâbus senaryosuna gelelim… Elektrik tüketen canavarlar olan YZ merkezleri, olası bir enerji krizi yaşanırsa elektriksiz kalabilir. Sonuçta YZ sadece yazılımdan ibaret değil; devasa enerji tüketimi demek. 2030’da veri merkezlerinin ABD elektrik talebinin yüzde 10’unu oluşturması bekleniyor. Küresel şebekelerde kesinti riski, artan enerji fiyatları ve tedarik zinciri darboğazları nedeniyle yeni bir enflasyon dalgası yaratmakla kalmaz, YZ öncülüğünde şişen borsalarda ciddi bir çöküşe neden olabilir.
BEYAZ SARAY GÜMRÜK TARİFELERİNİ GERİ ÇEKERSE…
MAGA’cıların başta Çin olmak üzere rakiplerini hizaya sokmak için ‘en büyük koz’ olduğunu düşünerek uygulamaya koydukları tarife savaşlarının iki tarafı keskin bir bıçak olduğu ortaya çıktı. 2025’in ilk yarısında Çin malları ve ara malları olmazsa, ABD’deki market raflarının boşalma ihtimalini fark ettiler ve Çin’e yönelik tehditlerini yumuşattılar. Şu anda da değişen bir şey yok, Washington yine sertleşirse market raflarının boş kalma riski sürüyor. Tarifelerin etkilerinin bu yılın ilk yarısında gerek enflasyon gerekse ürün sıkıntısı olarak ABD ekonomisini olumsuz etkilemesi durumunda, Trump ara seçim öncesinde yüzde 16 civarındaki ortalama gümrük vergilerini geri çekebilir. Bu da büyümenin artmasını, enflasyonun görece düşmesini sağlar. Fed’in de politika faizi indirimlerine son vermesi gerekebilir. Bu gelişme, başta borsalar olmak üzere, piyasalar açısından beklentilerin revize edilmesini zorunlu kılar.
AVRUPALILAR YENİDEN HARCAMAYA BAŞLARSA
Euro Bölgesi tasarruf oranları pandemi öncesinin yüzde 3 üzerinde. 2026’da güvenin geri gelmesiyle Avrupalıların harcama yapmaya başlaması olası… Euro Bölgesi’nde yüzde 1.5 üzerinde büyüme söz konusu olursa, Avrupa Merkez Bankası (ECB) 2026 sonunda faiz artırabilir. Bu pek muhtemel bir senaryo değil gibi… Zira AB ülkelerinin hükûmetlerinin savaş çığlıları Yaşlı Kıta’da yankılanırken, Avrupalıların öyle kolay kolay ellerini ceplerine atma ihtimali düşük görünüyor.
Bir başka ve olası senaryo… Ticaret savaşlarından kaynaklanan tedarik zincirlerinde bir kopma yaşanabilir. Washington ve Pekin arasındaki kırılgan ateşkes bozulursa, Çin nadir toprak elementleri üzerinde ihracat kısıtlamasına gidebilir. Böyle bir restleşmede sadece ABD değil, bütün Batı Bloku ciddi zarar gerebilir. Çip, otomobil, yeşil enerji ve savunma sanayiinde hammadde, ara malı kıtlığı ve fiyat patlaması yaşanmakla kalmaz, pek çok üretim tesisi geçici olarak üretime ara vermek zorunda kalabilir.
BÜTÇE KRİZLERİ VE TAHVİL PİYASALARI
Rusya’nın petrol arzına yönelik yaptırımlar ve Ukrayna’nın enerji altyapısına saldırıları enerji fiyatlarını vurabilir. Brent petrolün 57 dolar beklentisinin çok üzerine çıkması riski var. Bu senaryoya Batı Asya’da yeni bir çatışmayı da ekleyebiliriz. En kötüsü Hürmüz Boğazının kapanması olur. Enerji fiyatlarında belirgin bir artış, küresel büyümede yavaşlamaya, yüksek enflasyona yol açar ve merkez bankaları faiz artışlarına gidebilir.
Çok daha olası ve aynı zamanda küresel ekonomiyi sarsacak senaryolardan birine geldi sıra… Bütçe açıkları, kamu borçları ve tahvil piyasalarının kırılganlığı… ABD’nin bütçe açığı yüzde 6-7 seviyelerinde seyrediyor. Aynı şekilde gelişmiş ekonomilerinin pek çoğunun kamu borçları rekor seviyelerde. Yatırımcılar borç yükünden rahatsız olmaya başlarsa tahvil faizleri fırlar.
ÇİN’İN ‘GRİ GERGEDANLARI’NDAN
BİR TANESİ AGRESİFLEŞİRSE!..
Çin’in ekonomisini tehdit eden üç potansiyel kriz var. Bunlara ‘gri gergedanlar’ deniyor; devasa yerel yönetim borçları, emlak piyasasındaki şişkinlik ve iç talebin hedeflenen düzeyde artmaması… Emlak fiyatlarındaki düşüş durdurulamazsa ve gayrimenkul devleri temerrüde düşerse bu domino etkisi yaratabilir. Böyle bir senaryoda; Çin’de hanehalkı servetinin yok olması, banka varlık kalitesinde bozulma ve küresel talebin dibe vurması ihtimal dahilinde… Pekin şimdiye kadar pek çok destekle bu sorunun büyük bir krize evrilmesini engelledi, ancak yapısal sorun sürüyor.
Ve son ‘siyah kuğu’… Rusya-Ukrayna savaşının son bulması ve kalıcı bir barış anlaşması, küresel risk iştahını ve özellikle Doğu Avrupa’daki yatırım iklimini tamamen değiştirir. Düşen enerji fiyatları küresel tüketiciyi rahatlatır, yeniden inşa süreci ekonomik canlılık getirir.
TEMKİNLİ İYİMSERLİĞİN
ÖNÜNÜ KESEN PEK ÇOK BELİRSİZLİK VAR
Şimdi gelelim yüzlerce öngörüden bir genelleme yapmaya… Visual Capitalist, analistlerin, kanaat önderlerinin ve sektör uzmanlarının önümüzdeki yıl için beklentilerinin bir sentezi olan ‘Tahmin Konsensüsü’nü kamuoyuyla paylaştı. Bu derleme; Morgan Stanley, Goldman Sachs, IMF, The Economist, Deloitte, Microsoft, Gartner ve daha onlarca kaynaktan elde edilen 2 binden fazla bireysel tahminin incelenmesiyle hazırlanmış.
İşte sonuçları… Önce olumlu senaryo: 2025, piyasaların daha yüksek faiz oranlarına yeniden ayarlanması, jeopolitik durumun gümrük vergileri etrafında yeniden şekillenmesi ve YZ’nin abartıdan uygulamaya geçmesi gibi bir uyum yılıysa, 2026 da bir konsolidasyon ve sonuç yılı olabilir.
Genel hava ‘temkinli bir iyimserlik’ taşıyor, ancak belirsizliklerle de dolu. Morgan Stanley, 2026’yı ‘Risk Yeniden Başlatma Yılı’ olarak tanımlıyor; bu dönemde piyasa odağı makro kaygılardan mikro temellere kayarak risk varlıkları için verimli bir zemin oluşturuyor. Politika ortamı alışılmadık derecede destekleyici: malî teşvik, daha sakin olsa da devam eden parasal gevşeme ve düzenlemelerin kaldırılması, durgunluk dönemleri dışında nadiren görülen bir ‘politika üçlüsü’ meydana getirebilir. Ancak bu fazlaca olumlu bir senaryo gibi duruyor!

‘BÜYÜK HİKÂYE’ YA BİR BALONSA?..
Üçüncü yıl üst üste YZ, tahmin alanına hâkim olmaya devam ediyor, ancak anlatı değişiyor gibi… 2024 tahminleri YZ abartısının haklı olup olmadığına odaklanırken, 2025 büyük ölçekli uygulamaya odaklanmıştı; 2026 tartışması ise entegrasyon ve sonuçlar üzerine yoğunlaşıyor.
YZ, sektörler genelinde soruları yanıtlamanın ötesine geçerek insanlarla aktif olarak işbirliği yapmaya ve uzmanlıklarını, sınırlı insan gözetimiyle planlama, hareket etme ve uyum sağlama yeteneğine sahip otonom sistemler olan ‘ajan tabanlı yapay zekâ’nın (agentic AI ya da otonom AI) yaygınlaşma yılı. Deloitte, 2026 yıl sonuna kadar şirketlerin yüzde 75’inin ‘ajan tabanlı yapay zekâ’ya yatırım yapacağını öngörüyor. Bu otonom, küçük ekiplerin kapasitelerinin üzerinde performans göstermelerine yardımcı olan ‘dijital meslektaşlar’ haline gelecek.
ÜRETKEN YZ GELİRLERİ ÜÇ YIL İÇİNDE
20’YE KATLANIR MI?
Yıllardır süregelen beklentinin ardından, YZ’den elde edilecek verimlilik kazanımlarının nihayet ölçülebilir şekillerde gerçekleşmesi bekleniyor. Morgan Stanley, YZ destekli verimliliği, iyimser kazanç beklentilerinin altı temel etkeninden biri olarak gösteriyor. Yazılım ve internet şirketlerinin, önümüzdeki üç yıl içinde üretken YZ gelirlerinin 20 kattan fazla artacağını öngörüyor. YZ iş piyasasını başka şekillerde de etkileyecek. Daha önce kendilerini güvende hisseden profesyoneller artık iş güvenliği konusunda endişe duymaya başlıyor. İşin garip yanı, YZ de piyasa hikâyesine hâkim durumda. Genel kanı yükseliş yönünde olsa da, değerleme endişeleri bu yükselişi bir nebze de olsa dengeliyor.
ABD BORSALARI
DAHA DA ŞİŞECEK Mİ?
Gelelim coşa coşa bir hâl olan borsalara… Wall Street stratejistleri, 2026 yıl sonu S&P 500 hedefleri konusunda dar bir aralıkta kümelenmiş durumda: JPMorgan’ın iyimser senaryosuna göre, Fed’in beklenenden daha fazla gevşeme politikası izlemesi durumunda endeks potansiyel olarak 8,000 sınırını aşabilir. Morgan Stanley ise, işletme kaldıracının geri dönüşü, YZ verimliliğindeki kazanımlar, destekleyici vergi ve düzenleme politikaları ve kontrol altında tutulan faiz oranları sayesinde, bunu yıllardır en iyimser görünüm olarak nitelendiriyor.

ALTININ VE DEĞERLİ METALLERİN
PARILTISI SÖNMEYECEK GİBİ…
Altın hâlâ yatırımcıların favorisi olmaya devam ediyor. Morgan Stanley, ons başına 4,500 dolar hedefliyor; bu da mevcut seviyelerden yaklaşık yüzde 9’luk bir yükselişi işaret ediyor. Dünya Altın Konseyi (World Gold Council), altının 2025 yılında tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştığını ve bu yıl 1971’den bu yana dördüncü en güçlü yıllık getirisini kaydedebileceğini belirtiyor.
Altın fiyatlarındaki artışı tetikleyen faktörler yapısal nitelikte: Merkez bankalarının alımları, jeopolitik riskten korunma ve malî sürdürülebilirlik endişeleri… Malî bozulmanın hızlandığı bir ‘kıyamet döngüsü’ senaryosunda, altın mevcut seviyelerden yüzde 15-30 oranında yükselebilir. Bunun yanı sıra, 2025’te altın öncülüğünde yükselişe geçen gümüş, platin ve paladyumun getirileri altının getirisinin çok üzerine çıktı. Aynı şekilde, endüstriyel metallerin fiyatlarının da bu yıl içinde yukarı yönlü olacağı beklentisi hâkim.
BAZI ÇEKİNCELERLE BİRLİKTE
YUMUŞAK İNİŞ BEKLENTİSİ
Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund-IMF), küresel büyümenin 2025’te yüzde 3.2 ve 2026’da yüzde 3.1 olacağını öngörüyor; bu oranlar pandemi öncesi ortalama olan yüzde 3.7’nin altında ancak durgunluk anlamına gelmiyor. Morgan Stanley de benzer rakamlar bekliyor: 2025’te yüzde 3, 2026 ve 2027’de yüzde 3.2 küresel büyüme.
Gelişmiş ekonomilerin yüzde 1.5-1.6 civarında büyümesi beklenirken, gelişmekte olan piyasaların yüzde 4’ün üzerinde kalması öngörülüyor. Genel kanı, yumuşak bir iniş yönünde; büyüme yavaşlayacak, enflasyon kademeli olarak düşmeye devam edecek ve merkez bankaları para politikalarını gevşetecek.
POLİTİKA FAİZLERİNDE
TEMKİNLİ İNDİRİMLER
Merkez bankası politikalarının normalleşmeye devam etmesi bir diğer beklenti… Morgan Stanley’nin temel senaryosuna göre Fed, yıl ortasına kadar faizleri yüzde 3-3.25’e indirecek ve ardından uzun bir süre duraklayacak. İngiltere Merkez Bankası’nın (BoE) ise faizleri duraklamadan önce yüzde 2.75’e indirmesi bekleniyor. Hedef enflasyonun altında kalan ve durgun büyümeyle karşı karşıya olan Avrupa Merkez Bankası (ECB), piyasaların şu anda fiyatladığından daha fazla faiz indirimi yapabilir.
Japonya her zamanki gibi istisna: Gelişmiş piyasalardaki büyük merkez bankaları arasında faiz artırımı yapma potansiyeli olan tek ülke olan Japonya Merkez Bankası’nın (BoJ), faiz artırımına ara vermeden önce aralık ayına kadar yüzde 0.75’e ulaşması bekleniyor.

SON YENİ NORMAL:
GÜMRÜK TARİFELERİ
Büyük bir şok yaşanmazsa gümrük vergisi rejimi kalıcı olacak. Trump’ın karşılıklı gümrük vergileri yıllık yaklaşık 300 milyar dolar gelir sağlıyor ve yasal zorluklarla karşılaşabilirler Söz gelimi Barclays, Yüksek Mahkeme’nin bunları yasadışı ilan etmesini bekliyor, ancak hali hazırda etkin gümrük vergisi oranı yüzde 12.1 ile 1934’ten beri en yüksek seviyeye ulaştı.
Tarifelerin etkisi, korkulduğu kadar sarsıcı olmadı, ancak kümülatif etkilerini bu yılın ilk yarısında hesaplamak mümkün olabilecek. UBS, gümrük vergilerinin ABD fiyatlarını etkilemesiyle 2026’nın başlarında bir ‘durgunluk dönemi’ bekliyor, ardından ikinci çeyrekten itibaren büyümenin genişleyip güçleneceğini öngörüyor. Bu oldukça iyimser bir beklenti! Ancak yapısal değişim oldukça derin; ticaret kalıcı olarak yeniden yönlendirilebilir, tedarik zincirleri çeşitleniyor ve ABD, gümrük vergilerini açıkça ekonomik kaldıraç aracı olarak kullanıyor. Öte yandan, Çin ve Hindistan öncülüğünde gelişen ekonomiler kendi aralarında büyüyen bir pazar oluşturuyor. Bu yıl küresel ticaret verilerinde bu eğilim daha da belirginleşecek. Bu gelişmeler, tarifelerin küresel ticarete yönelik olumsuz etkilerini törpüleyecek gibi görünüyor.
ÇİN’İN ÖNCELİKLERİ:
İHRACAT VE ÜRETİM
Düşük enflasyon, emlak krizi ve yavaşlayan yurtiçi büyümeyle karşı karşıya olan Çin, imalat ve ihracata dayalı bir büyümeye yöneliyor. Özellikle Küresel Güney’de daha güvenilir bir ortak olarak konumlanan ülke, ABD’nin çok taraflılıktan çekildiği bir dönemde ticaret anlaşmaları imzalıyor. Morgan Stanley, Pekin’in önceden sağladığı desteklerin de etkisiyle, Çin’in reel GSYH’sinin 2026’da yüzde 5 oranında büyüyeceğini öngörüyor. Ancak bu strateji küresel gerilimlere yol açabilir: Sanayide aşırı kapasite dünya pazarlarını doldurabilir ve gümrük vergisi savaşları yoğunlaşabilir.
Bunlarla bitmiyor; ING’nin sıraladığı siyah kuğulara bir o kadarını daha eklemek mümkün. Batı Asya’da yeni savaşlar, Doğu Avrupa’da açılabilecek yeni cepheler, Asya-Pasifik’te sıcak çatışmalar, emtia süper döngüsünün fiyatları beklentilerin de üzerinde yukarı çekmesi ilk akla gelenler… Küresel siyaset bir dönüm noktasında ve bu dönüm noktası iki dünya savaşının arifesini çok andırıyor. Küresel kapitalizmin varolan normları küresel ekonomiye çok dar geliyor. Tek kutuplu dünya ağır hasta, çok kutuplu dünyanın doğumu ise geciktikçe gecikiyor.
Bıçağın sırtında tedirgin bir yılda en kötüsü değil, ‘kötünün iyisi’!
Görüş
Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1

Epstein koalisyonunun İran’a karşı saldırganlığı devam ederken, Harici’de yayınlanan üç bölümlük “Uçurumun eşiğinde” yazı dizisini 20 Mart’ta şu sözlerle bitirmiştim:
“Bu yazı, ‘nereye varır bu işin sonu?’ sorusuna bir cevap. Bir açıdan, öyle çok değişik faktör rol oynuyor ki, nereye varacağını kestirmek zor; ama diğer bir açıdan, şu açık: ABD-İsrail koalisyonunun yenilgiyi itiraf etmeye tahammülü yok, bu nedenle bölgeyi ateş topuna çevirmeye çalışacaktır; İran’ın ise yenilmeye tahammülü yok, çünkü yenilginin sonu, emperyalist haydutluğa teslim olmayı reddeden bu onurlu halkın bağımsızlığını kaybetmesi olacaktır.”
Aradan geçen iki buçuk ayı bulan sürede yaşanan gelişmelere etraflıca bakmakta ve bundan sonraki olası senaryoları değerlendirmekte yarar var.
Bu nedenle bu yazı, kaçınılmaz olarak, son iki ayın etraflı bir tarihini kapsayacak.
Dezenformasyon
Gelinen noktada belirsizlik devam ediyor; en azından bir aydır bu konuda yazıp çizenlerin önemli bir bölümü neredeyse papatya falı çeviriyor: anlaşma olacak mı, olmayacak mı?
Bir anlaşma çabası olduğu, nisan başında Pakistan görüşmelerinin başladığından beri çok açık; ancak meselenin fala çevrilmesi, öyle anlaşılıyor ki büyük ölçüde bilinçli bir dezenformasyon çabasının parçası ve bunun başını da Axios ve onun İsrail istihbaratı kökenli “muhabiri” Ravid Barak (twitter mesajlarıyla) çekiyor.
Bu başarılı dezenformasyonun kısa bir özetini geçen gün The Cradle Türkiye sundu: 8 Nisan’da iki haftalık ateşkesin ardından Barak 16 Nisan’da anlaşmaya bir milim, 20 Nisan’da bir veya iki gün kaldığını; 6 Mayıs’ta savaşı bitirmek için bir sayfalık memorandumun hazırlandığını; 12 Mayıs’ta Trump’ın “imzaya yakın” olduğunu; 22 Mayıs’ta “kısa zamanda anlaşmaya varılacağını”; 28 Mayıs’ta anlaşmanın hazırlandığını ve sadece Trump’ın imzasının beklendiğini yazdı.
“İran ABD’nin temel şartlarını kabul etti, ancak ABD daha fazlasını istiyor” veya “İran’da ‘muhafazakârlar’ şimdilik direniyor ama üzerlerindeki baskı artıyor” yolunda yürüyen bu dezenformasyon, öyle anlaşılıyor ki, öncelikle İran’da yönetimin antiemperyalist kanadını tehdit ve anlaşma yanlısı kanadını teşvik; ama bundan başka, moda deyimle “piyasalara güven verme” amacını da güdüyor. Böylece petrol fiyatlarının tırmanış eğrisini dizginlemeyi hedefliyorlar ve bunda başarılı da oluyorlar.[1]
Gene de, dezenformasyon dalgalarının med ve cezirine bakarak Amerikan siyasetine dair değerlendirmelerde bulunmak mümkün.
İlkin İran’a karşı “çokuluslu deniz gücü” çağrısında bulundular; ancak çağrı karşılık bulmadı. Önce Avrupalılar caydı — ne var ki zaten güçleri de yok; güneş batmayan imparatorluğun bugünkü karikatürü bile Hürmüz’e birlik konuşlandırmaya cesaret edemez, en çok Umman denizinin açıklarında ve Hint okyanusu sularında gezinebilir. Buna rağmen görüntü her şeydir: ABD başkanından paparayı yiyen Britanya yönetimi de mart ayı sonunda tam da bu nedenle “iyi bari gönderelim” havasına girdi ve HMS Anson nükleer denizaltısını oralarda gezdirdiğini ilan etti; birkaç gün geçmeden numaradan efelenip “ortağı” Fransa ile birlikte ve elbette “ABD’nin yardımıyla” boğazı açmak için bir koalisyonun “başına geçmeye hazırlandığını” açıkladı. Numaradan efelenme programı da, Avrupa devletlerinin ABD’nin yapamadığını yapacak ne askeri ne siyasi gücü olmasından başka, çalı dikip koyundan yün çalmayı hatırlatırcasına, hepsi de gelecek zaman kipiyle, kiralık mayın temizleyici sivil gemi kiralayacağı, robot dronlar ve yüzer platformlar kuracağı iddiasından ibaretti. Üstelik, aşağıda tekrar hatırlatacağım gibi, boğazın şu aşamada mayınlanmadığını bilince böyle efelenmeler de daha ucuza geliyor.
İlk günler “mümkün olduğunca geniş bir güce” katılacağını bildiren BAE de Avrupalıların ardından yan çizdi. Oysa (27 Mart’ta Financial Times’a göre) BAE başlangıçta pek iştahlıydı ve her ne kadar “İran’la savaş söz konusu değil” ise de “İran’ın barışçıl ekonomiye savaş açtığını ve insanların buna karşı koymak zorunda olduğunu” bildirmişti.
Çin
Çin’le ilişkilerin bu dönemki kronolojisine de bakmak gerek, zira Çin’in İran’la ilişkilerine dayanarak çatışmaya şu veya bu şekilde İran’ın yanında müdahale etme potansiyeli öyle anlaşılıyor ki ta en başından beri belirsizliğini koruyordu. Bir aylık yoğun füze misillemeleri sırasında sık sık, Pekin’in Tahran’a hava savunma sistemleri ve istihbarat desteği sunduğu ileri sürüldü; ne var ki her ikisi de kanıtlanamayacak ve tartışmalı iddialardı. Kaldı ki Çin tarafı birçok defa İran’a askeri destek vermediğini beyan etti.[2]
Bu meyanda ABD’nin eski Pekin büyükelçisi (2022-2025) Nicholas Burns’ün 28 Mart’ta Bloomberg’e verdiği mülakat, ABD’nin Çin faktöründen endişe etmemesi için bir çağrıyı andırıyordu; Burns, Çin’in Venezuela ve İran saldırılarına sessiz kaldığını ve her iki ülkeye de diplomatik destek sunmadığını, dolayısıyla “bu ülkelerin güvenilmez bir dostu” olarak göründüğünü söylemişti.
İran’ın Hürmüz boğazından geçiş için koyduğu şartlardan biri bu su yolunu kullanacak petrol tankerlerinin uluslararası ticarette yuan kullanmasıydı ve bu açıkça Çin’den siyasi destek beklentisiyle ilişkiliydi. Bense birçok defa yazdığım gibi Çin’in yapısal olarak malul olduğunu ve böyle açık bir siyasi destek veremeyeceğini düşündüm ve düşünmeye devam ediyorum. Çin ve Rusya’nın tutumları arasındaki farklılığı “Uçurumun eşiğinde” hangi ülkelerin ilk diplomatik tepkileri gösterdiğini anlatırken göstermiştim; Çin’in bu açık destekten kaçınan son derece pragmatist tutumu sonraki günlerde de defalarca ortaya çıktı. Örneğin 25 Mart’ta Aragçi, Çin dışişleri bakanı Van İ ile görüşmesinde “kararlı bir tutum” ve “kınama” istedi; buna karşılık Van renksiz bir diyalog çağrısıyla yetindi ve, İran devlet televizyonunun yazdığına göre, “mücadelenin devam etmesindense diyaloğun evla olduğunu ve bunun İran halkının menfaatleriyle, keza uluslararası topluluğun genel beklentileriyle örtüştüğünü” söyledi. Çin bu tutumunu kararlılıkla korudu; dışişleri 13 Nisan’da bir kez daha, ABD’nin abluka ilanının hemen arkasından, Hürmüz’de serbest seyrüseferin bütün ülkelerin menfaatine olduğunu açıkladı. Hürmüz’ü bloke eden uzaylılar değil İran olduğuna göre Çin’in “Hürmüz açılmalı” çağrılarının hedefi de ABD değil İran’dı. Van 6 Mayıs’ta bir kez daha Pekin’de Aragçi ile görüştü. Aragçi burada, “Çin tarafının her zaman tarihin doğru yanında yer aldığını, durumun kötüleşmesini ve taşmasını önlemek için yapıcı bir tutumla aralıksız çaba gösterdiğini”, İran’ın Çin’e güvendiğini, savaşı durdurmakta olumlu rol oynamaya devam etmesini beklediğini, zaten İran’ın “Çin’in kapsamlı stratejik ortağı” olduğunu, Tayvan meselesinde Çin’i daima desteklediği söyledi. Buna karşılık Van, İran’a destek anlamına gelecek “meşru savunma”, “saldırganlık” gibi ifadeler kullanmaktan kaçındı (Rusya ile tutum farklılığını göstermek açısından önemlidir bu); Çin’in bu çatışmanın başından beri arabuluculuk yaptığını ve diyaloğu teşvik ettiğini, “kapsamlı ateşkesin gecikmeden sağlanması gerektiğini” belirtti, “görüşmelerde ısrarın önemini” vurguladı, “İran’ın diplomatik yollarla çözüm arama isteğini takdir ettiklerini” söyledi. İran’ın sivil nükleeri geliştirmeye hakkı olduğunu düşündüklerini ekledi ve bununla da yetinmeyip, İran’a, Körfez ülkeleriyle daha çok diyalog kurmayı ve onlarla ortak bölgesel barış ve güvenlik çerçevesi oluşturmayı tavsiye etti. Gerçeklikten alabildiğine uzak şeyler. Ancak ilgisi, bu tür ayrıntılardan çok Hürmüz ile ilgiliydi: “uluslararası toplumun, boğazdan normal ve güvenli geçişin yeniden sağlanmasına yönelik ortak bir kaygı taşıdığını, Çin’in ilgili tarafların uluslararası toplumun güçlü çağrısına en kısa sürede yanıt vermesini beklediğini” anlattı. ABD başkanının Pekin ziyareti öncesindeki bu görüşme, Çin’in tutumunu yansıtması açısından daha büyük önem taşıyordu.
Bu açıdan, Beyaz Saray’ın 17 Mayıs’ta açıkladığı Çin ziyareti sonuç raporu her ne kadar kendine yontuyor olsa bile tamamen boş değildir. Buna göre (en önemlisi) taraflar İran meselesiyle ilgili Hürmüz boğazının açılması çağrısında bulunuyorlar. Bunun yanı sıra “KDHC’nin nükleersizleştirilmesi” meselesinde hemfikirler. Buna karşılık Çin’in görece önemsiz bir miktar olan 2028’e kadar ABD’den 17 milyar dolarlık tarım ürünü taahhüdünden başka net bir taahhüdü yok; özellikle silah yapımında kullanılan değerli maden ihracatındaki tutumunu koruduğu anlaşılıyor. Görüşmenin sonuçları itibariyle daha belirsiz olan, Tayvan meselesiyle ilgili ABD’nin hangi tavizleri verdiği.
Bununla birlikte Çin, İran petrolünün yüzde 80’ini alıyor; 2021’de imzalanan 25 yıllık kapsamlı stratejik ortaklık anlaşmasıyla altyapı ve sanayi yatırımları yapıyor ve İran’a yatırımlarının toplamının 400 milyar dolara yaklaştığı biliniyor. Dahası, Çin dışişleri her ne kadar Hürmüz’ün derhal açılması, yani (Medvedev’in deyişiyle) İran’ın elindeki bu en güçlü nükleer silahtan vazgeçmesi için çağrı üstüne çağrı yapıyorsa da Hürmüz’den geçen tankerlerinin güvenliğini esas olarak İran’a borçlular. Dolayısıyla, İran’ın yıkılması, Çin’in enerji güvenliğinin sarsılması anlamına gelir.
Bütün bunlara bakarak Çin’in İran’a açık siyasi ve silah yahut istihbarat gibi dolaylı ancak önemli destekten kaçınma siyasetine devam ettiği, ancak İran’ın yıkılmasına da kategorik olarak karşı çıktığı anlaşılıyor. Yeni bir Venezuela senaryosu, üstelik de şimdi Venezuela gibi iflasın eşiğinde bir devlet değil İran gibi teslim olmama kararlılığını elindeki bütün vasıtalarla ve ustalıkla koruyan bir devlet varken kabul edilemez. Bu durumda Çin’in İran’a sunabileceği en önemli destek, bu yazı dizisinin son bölümünde ele alacağım beşinci senaryo çerçevesinde olacaktır.
Savaş, siyaset ve hedefler
Savaş siyasetin şiddet araçlarıyla devamıdır; her savaş, tarafların siyasi hedeflerine tank, uçak, seyir füzesi, dron vb. araçlarla ulaşmaya çalıştığı bir siyasi mücadeledir. Savaşın (Clausewitz’in deyişiyle “pozitif”) nihai hedefi, düşmanın silahlı güçlerinin yok edilmesi, böylece siyasi iradesinin kırılması ve kapitülasyona zorlanmasıdır; ama bu hedefe nadiren ulaşılır. Bu durumda savaş sadece ötelenir, ertelenir, yerini başka vasıtalar veya başka savaşlar alır. Savaşın siyasi planlayıcısı çatışmaya giriştiğinde olası siyasi, askeri ve iktisadi sonuçları hesap etmiş olabilir veya olmayabilir, ancak bunlar hesap edilmediğinde, yani siyasi planlama doğru yapılmadığında bile hedef vardır; bununla birlikte savaşın gidişatı içerisinde bu hedeflere varma yolları değişir.
Epstein koalisyonunun hedefi var mıydı, neydi?
Epstein koalisyonunun nihai hedefi İran’da “rejim” değişikliğiydi. Buna varmak için kullanmayı hedeflediği yol iki aşamalıydı. Birincisi, İran’ın antiemperyalist kararlılığını koruyan siyasi önderliğini, askeri ve ekonomik altyapısını yok ederek ve “beşinci kolun” fitilini ateşleyeceği iç çatışmayla siyasi birliğini parçalamak; ikincisi, oluşacak kaos ortamında ve fiili bir iç savaşın ardından mümkünse İran’ın parçalanması, değilse Tahran’da işbirlikçi bir rejimin kurulması.
Bu, gerçekte, Rusya’ya büyük hayallerle işletilen formülden ilkesel olarak farklı değildir.
Önderliğin yok edilmesi yoluyla karışıklık ve böylece kolay bir zafer umudu taşıdıklarını açık seçik biliyoruz. Daha 23 Mart’ta Reuters, Epstein koalisyonunun İran’a karşı saldırganlığından sadece 48 saat önce ABD başkanı ile İsrail’in faşist başbakanı Netanyahu’nun telefonlaşıp Ali Hamaney’i kastederek “kafa koparıcı bir saldırıda” mutabık kaldıklarını yazmıştı. Başka deyişle, Hamaney’i öldürürlerse İran’ın başsız kalacağına öyle inanıyorlardı ki, öldürebileceklerine kesinlikle emin olduktan sonra saldırı emrini verdiler; böylece İran’ın kısa sürede hizaya geleceğini düşünüyorlardı. Bunu yaparken “liberal” hükümete oynuyorlardı; ama İran’daki siyasi dengelerin tahminlerinin tersi yönde gelişebileceğini hesap etmemişlerdi.
Gene de, İran’ın altyapısına (ve bu kapsamda, tayin edici değilse bile, askeri altyapısına da) büyük zarar vermeyi başardılar. Zaten başlamış bulunan ekonomik kriz bu ortamda derinleşti; artık kimi yerlerde emekçi halk 50-100 dolara çalışmak zorunda kalıyor; petrol ve sanayi altyapısında ağır tahribat var; petrol ihracatı imkanları daraldı; Epstein koalisyonunun saldırılarının İran halkının hayatına doğrudan bir başka etkisi de 50 bine yakın konutun kullanılamaz hale gelmesi oldu.
Ne var ki bu durum bir sosyal ve siyasi krize yol açmadı — oysa hedef, daha geçen yılki şiddet olaylarının gösterdiği gibi, tam da buydu. Birincisi, Financial Times’ın deyişiyle 40 yıldır bir “direniş ekonomisi” ortaya çıkmıştı ve bu kurumsallaşmış yapı, (Alptekin Dursunoğlu’nun “oligarşi” dediği yeni burjuvazinin bütün yıkıcı çabalarına rağmen) işliyordu. Financial Times, adıyla müsemma burjuvazinin bu asırlık sesi, nihai tutumu The Wall Street Journal’dan farklı olmasa bile çok daha sağduyuludur ve geleneksel, gerçek anlamda habercilik izleğini hiç terk etmedi; dolayısıyla çizdiği tablo baktığı yerin perspektifini yansıtsa da çoğu zaman nesneldir. 29 Mart’ta İran ekonomisini yıkmanın kolay olmadığını söylerken şunları vurguluyordu: ithalatı güç ürünleri (ilaç, araç yedek parça, mutfak gereçleri, vb.) kendisi üretiyor; dış ticarette barter uyguluyor (özellikle petrol karşılığı gıda ve araç gereç); enerji altyapısı bütün ülkeye dağılmış olduğu için yok edilmesi güç; baskıya rağmen istikrarlı bir ekonomisi var; yetkililer ekonomi yönetimini desantralize etti, ithalat hızlandı, bürokratik engeller azaltıldı; karayolu taşımacılığı devam ediyor, marketlerde kıtlık yok, yakıt sıkıntısı yok. Bununla birlikte enflasyon yüzde 40 seviyesinde, halkı boğan ekonomik problemler de savaştan önce derinleşmeye başlamıştı zaten. Bunlar da (Financial Times açıkça söylüyor bunu) geçen yıldaki gösterilerin başlıca nedeniydi.
Özetle, Financial Times’ın haklı olarak işaret ettiği gibi mevcut model krizi ortadan kaldıramıyor ama Epstein koalisyonun saldırıları altında sarsılırken bile sistemin ayakta kalmasına imkân sağlıyor. 9 Mayıs’ta The Washington Post da, yumurta artık iyice kapıya dayanmışken, bu gerçeği keşfetti: CIA’e göre İran 90-120 gün hatta daha uzun süre ablukadan ötürü ciddi ekonomik sonuçlarla karşılaşmadan çıkabilirdi. Aynı gün Financial Times ABD yönetiminden “üst düzey bir yetkiliye” dayanarak CIA’in İran’ın ekonomik esnekliğini küçümsediğini yazdı: “Eğer İran deniz ulaştırmasının yerine demiryolunu koymayı başarırsa kendisine ekonomik anlamda bir güvenlik yastığı oluşturur.” Veya (biz başka türlü özetleyelim durumu) İran ekonomisi zaten sürekli ama kontrollü bir kriz içinde ve bu krizi sosyal krize çevirecek dış faktörler olmadıkça ayakta kalmayı başarıyor.
Savaş, bu krizi sosyal krize çevirecek dış faktörlerin en önemlisi olarak öngörülmüştü; oysa güdülen bu hedefe rağmen tam tersi bir tablo ortaya çıktı: İran çok uzun zamandır belki de ilk defa milli birliğini hiç olmadığı kadar pekiştirdi. Bu sıradışı durum çok çarpıcıdır; dahası savaşın ilk defa İran’da gerçek anlamda bir iç barışı ortaya çıkardığı, iktidara en çok muhalif olanların bile onun çevresinde kenetlenmeye başladığı ve buna karşılık iktidarın da daha önce (eski moda deyişle) ısrarla “ötekileştirdiği” kesimlere yaklaşımını değiştirdiği ileri sürülebilir.
Özetle, askeri strateji siyasi hedefe uyum sağlayamadı. Bu durumda iki seçenek ortaya çıkar: ya siyasi hedefi değiştireceksin, ya da mevcut askeri stratejinin yerine başka bir şey koyacaksın.
[1] Yeri gelmişken, bu “muhafazakârlar ve reformcular” kategorilerinin siyasi ve bilimsel anlamı olmadığını, gerçekte antiemperyalizm ve egemenlik ilkeleriyle uzlaşma ve en iyi ihtimalde egemenliğin paylaşılması beklentileri arasında bir çatışmadan söz edilebileceğini; siyasi muhafazakarlık ve hayat tarzında muhafazakarlığın birbirine eşitlenemeyeceğini; İran’da çok uzun süredir devam eden “reformist” yönetimlerde siyasi muhafazakarlığın derinleştiğini; buna karşılık yönetimde antiemperyalist eğilimler güçlendikçe siyasi olarak halk kitlelerinin de birbirine yaklaştığını ve bu durumda, böylelikle milli birliğin pekiştiğini şimdilik kısaca not etmek gerek.
[2] Buna karşılık Rusya, askeri desteğin kapsam ve niteliğini belirtmemekle birlikte, geçen yıl imzalanan kapsamlı stratejik ortaklık anlaşmasının gereklerini yerine getirdiğini vurgulamıştı. (Rusya-İran ilişkilerinin son bir yılıyla ilgili çok kısa bir kronoloji: 17 Ocak 2025, Rusya ve İran arasında kapsamlı stratejik ortaklık anlaşması imzalandı. 8 Nisan 2025, Duma onayladı. 21 Nisan 2025, Putin imzaladı. 21 Mayıs 2025, İran meclisi onayladı. 11 Haziran 2025, Velayet Konseyi onayladı. 2 Ekim 2025, yürürlüğe girdi. 4/1: “İmzacı tarafların istihbarat ve güvenlik servisleri milli güvenliklerini pekiştirmek ve ortak tehditlere karşı koymak amacıyla istihbarat ve tecrübe alışverişinde bulunur ve işbirliği seviyesini yükseltir.” 4/2: “İmzacı tarafların istihbarat ve güvenlik servisleri muhtelif mutabakatlar çerçevesinde karşılıklı işbirliğini hayata geçirir.”
Görüş
Xi liderliğinde yükselen Çin diplomasisi: Bütün yollar Pekin’e çıkıyor

2025’in sonlarından başlayarak 2026 boyunca dünya siyasetinde dikkat çeken en önemli gelişmelerden biri büyük güçlerin art arda Pekin’e yönelmesi oldu. Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi küresel sistemin merkezindeki aktörlerin Çin ile doğrudan üst düzey temas kurması uluslararası düzenin değişmekte olduğuna dair güçlü bir işaret olarak görülüyor. Bu ziyaretlerin sıradan diplomatik temaslar olmadığı kesin. Açıkçası bu ziyaretler dünyanın güç merkezlerinin yeniden şekillendiğini gösteren sembolik ve stratejik hamleler. Özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin daimî üyelerinden dördünün kısa süre içerisinde Çin ile yoğun temas kurması Pekin’in artık ekonomik bir güç olmasının ötesinde küresel diplomasinin ana merkezlerinden biri hâline geldiğini ortaya koydu.
Uzun yıllar boyunca dünya düzeni büyük ölçüde Amerika merkezliydi. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra ABD hem askerî hem ekonomik hem de diplomatik olarak rakipsiz bir konuma ulaşmıştı. Çin ise hızla büyüyen ama daha çok üretim gücü ve ucuz işgücüyle tanımlanan bir ekonomi olarak görülüyordu. Pekin’in küresel sistemde etkisi vardı ancak dünya siyasetinin ana karar mekanizmaları hâlâ Washington merkezli işliyordu. Fakat son yirmi yılda yaşanan dönüşüm Çin’i yalnızca ekonomik bir dev olmaktan çıkarıp küresel stratejik rekabetin merkezine yerleştirdi.
Bugün Çin dünya ticaretinin en önemli aktörlerinden biri. Küresel tedarik zincirlerinin büyük kısmı Çin bağlantılı çalışıyor. Elektrikli araçlardan batarya teknolojilerine, yapay zekâdan güneş enerjisine kadar birçok kritik sektörde Çin hem üretici hem de standart belirleyici bir güç hâline gelmiş durumda. Bu ekonomik kapasite doğal olarak siyasi ve diplomatik etkiyi de beraberinde getirdi. Artık dünya liderleri Çin’i görmezden gelerek küresel sorunları yönetemeyeceklerini biliyorlar.
Çin’e gerçekleşen ziyaretlerin temel anlamı tam da burada ortaya çıkıyor. Donald Trump’ın Pekin’e giderek Xi Jinping ile görüşmesi Washington ile Pekin arasındaki sert rekabete rağmen doğrudan temasın zorunlu hâle geldiğini gösterdi. Aynı şekilde Vladimir Putin’in Çin ile stratejik yakınlığı zaten uzun süredir biliniyordu ancak Moskova’nın Batı ile yaşadığı derin kriz sonrası Çin ile daha fazla işbirliği yapması Pekin’in Avrasya’daki ağırlığını ciddi biçimde artırdı. İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın ziyareti ise Avrupa’nın Çin politikasında daha pragmatik bir çizgiye yöneldiğinin işareti olarak yorumlandı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un daha önce gerçekleştirdiği temaslar da Avrupa’nın Çin’le tamamen kopmak istemediğini ortaya koymuştu. Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in Pekin görüşmeleri ise özellikle ekonomik açıdan dikkat çekiciydi. Çünkü Alman sanayisi için Çin pazarı hâlâ vazgeçilmez öneme sahip. Buna ek olarak Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić’in Çin ile sürdürdüğü yoğun diplomatik temaslar da Pekin’in Avrupa kıtasındaki etkisinin yalnızca büyük Batı Avrupa devletleriyle sınırlı olmadığını gösterdi. Sırbistan son yıllarda altyapı yatırımları, ulaştırma projeleri, teknoloji transferi ve savunma alanındaki işbirlikleri sayesinde Çin’in Avrupa’daki en yakın ortaklarından biri hâline geldi.
Bu ziyaretlerin ortak noktası hepsinin Xi Jinping ile doğrudan temas arayışı taşımasıydı. Xi artık sadece Çin’in lideri olarak görülmüyor. Birçok ülke açısından Xi, küresel sistemin geleceğini şekillendiren ana figürlerden biri hâline gelmiş durumda. Özellikle Xi döneminde Çin’in daha merkeziyetçi, daha vizyoner ve daha uzun vadeli stratejik planlama yapan bir yapıya dönüşmesi liderliğin kişisel önemini artırdı. Bugün dış dünya büyük ölçüde Xi Jinping’in kararlarına odaklanıyor. Bu nedenle Pekin’e yapılan ziyaretler aynı zamanda “Xi ile doğrudan kanal kurma” çabası anlamına geliyor.
Burada semboller büyük önem taşıyor. Çünkü uluslararası siyasette “kimin kimin ayağına gittiği” bile güç algısının parçasıdır. Eğer dünya liderleri sürekli Pekin’e gidiyor, Xi ise sınırlı hareket ediyor ama herkes onunla görüşmek istiyorsa bu doğal olarak şu mesajı güçlendiriyor: “Xi Jinping artık Çin’in lideri olmanın ötesinde küresel sistemin ana karar vericilerinden biri.” Daha da dikkat çekici olan nokta ise Xi’nin daha az hareket etmesinin Çin’in etkisini azaltmaması. Tam tersine Pekin’in “ziyaret edilen merkez” hâline gelmesi Çin’in öz güvenini büyüten bir görüntü oluşturdu. Bu durum birçok gözlemci açısından dünya düzeninin değiştiğinin en görünür sembollerinden biri olarak değerlendiriliyor. Çünkü artık küresel liderler Washington kadar Pekin’e de giderek “Küresel denklem burada kuruluyor.” mesajı veriyorlar.
Bunun birde somut jeopolitik nedenleri bulunuyor. Dünya artık birbirine son derece bağımlı bir sistem içinde hareket ediyor. ABD ile Çin arasında büyük bir rekabet var ancak aynı zamanda iki ekonomi birbirinden tamamen kopamıyor. Ticaret, yarı iletken teknolojileri, yapay zekâ, enerji güvenliği, Tayvan meselesi, Rusya-Ukrayna savaşı, İran krizi ve küresel tedarik zincirleri gibi konuların tamamında Çin belirleyici bir aktör hâline geldi. Dolayısıyla Washington dâhil hiçbir büyük güç Çin’i devre dışı bırakarak küresel strateji kuramıyor.
Özellikle Avrupa açısından Çin meselesi daha karmaşık bir hâl aldı. 2022–2024 döneminde Avrupa’da Çin’e karşı daha sert ve mesafeli bir yaklaşım vardı. Ancak ekonomik büyümenin yavaşlaması, enerji krizleri ve ABD ile yaşanan ticari sürtüşmeler Avrupa’yı daha dengeli bir politika arayışına itti. Avrupa liderlerinin Pekin’e yönelmesi Çin ile ekonomik bağların tamamen kopmasının Avrupa için büyük maliyet yaratacağını gösteriyor. Bu durum aynı zamanda ABD liderliğindeki Batı bloğunun kendi içinde de farklı önceliklere sahip olduğunu ortaya koyuyor.
Çin’in yükselişi yalnızca Batı ile ilişkiler üzerinden okunmamalı. Pekin’in Küresel Güney’de kurduğu etki alanı da son derece önemli. Afrika, Latin Amerika, Orta Asya, Körfez ülkeleri ve Güney Asya’da Çin’in etkisi son yıllarda büyük ölçüde arttı. Bu çerçevede Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in Çin’e gerçekleştirdiği ziyarette dikkat çekici bir anlam taşıyor. Çünkü Çin-Pakistan ilişkileri uzun süredir “demir dostluk” olarak tanımlanıyor. Kuşak ve Yol Girişimi sayesinde Çin başta Pakistan olmak üzere birçok ülkede limanlar, demiryolları, enerji tesisleri ve altyapı projeleri inşa etti. Pekin ayrıca Batılı finans kuruluşlarının aksine daha az siyasi şart öne sürerek kredi ve yatırım sağlayabiliyor. Bu nedenle birçok gelişmekte olan ülke Çin’i ekonomik ortak görmekle birlikte aynı zamanda Batı’ya karşı dengeleyici bir güç olarak görüyor.
Tüm bunlar “Çin yükseliyor mu?” sorusunu gündeme getiriyor. Bugünkü tabloya bakıldığında buna “evet” demek gerekiyor. Çünkü artık dünya liderleri için Washington kadar Pekin de kritik bir diplomasi merkezi hâline geldi. Ayrıca Çin ekonomik büyüklüğüyle birlikte kriz çözme kapasitesiyle de dikkat çekiyor. İran-Suudi Arabistan normalleşmesinde oynadığı rol Rusya ile ilişkileri ve Küresel Güney üzerindeki etkisi Pekin’in diplomatik ağırlığını artırdı.
2026 yılı boyunca yaşanan diplomatik trafik çok önemli bir gerçeği ortaya koyuyor. Bugün dünya artık tek merkezli-tek medeniyetli değil. ABD karşısında ekonomik, teknolojik, kültürel ve diplomatik açıdan ona meydan okuyabilen bir Çin bulunuyor. Bu nedenle yeni dönem, “Amerikan Yüzyılı’nın” tek merkezli yapısından farklı olarak herkesin herkesle işbirliği yaptığı gibi herkesin herkes ile rekabet içinde olduğu çok merkezli-çok medeniyetli bir düzeni andırıyor.
Xi Jinping’in konumu da bu dönüşümün merkezinde yer alıyor. Bugün birçok lider için Pekin’de Xi ile görüşmek ikili ilişkiler açısından önemli ancak küresel güç dengelerinde yer edinmek açısından da önem taşıyor. Bu durum Xi’nin kişisel prestijini ciddi biçimde artırmış durumda. Artık uluslararası sistemde birçok kritik meselede, “Pekin masada değilse çözüm eksik kalır.” düşüncesi giderek yaygınlaşıyor. 2025 sonundan itibaren hızlanan Çin ziyaretleri sadece diplomatik takvim yoğunluğu değildir. Dünya düzeninin değişiminin somut bir göstergesi olarak okunmalı. Pekin ekonomik bir merkez olmanın yanında küresel siyasetin ana güç merkezlerinden biri hâline gelmiş durumda. Çin lideri Xi Jinping ise artık yeni çok merkezli-çok medeniyetli dünya düzeninin en etkili figürlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Bugün Pekin’e yönelen diplomatik trafik yalnızca ABD, Rusya veya Avrupa’nın büyük devletleriyle sınırlı değil. Sırbistan’dan Pakistan’a, Körfez ülkelerinden Afrika devletlerine kadar çok geniş bir coğrafyadan liderlerin Çin ile doğrudan temas kurmaya çalışması Pekin’in küresel sistemdeki merkezi konumunu daha görünür hâle getiriyor. Bu nedenle son dönemde gerçekleşen ziyaretler yeni uluslararası düzenin güç haritasının da yeniden çizildiğinin işaretleri olarak okunuyor. Artık birçok başkent için küresel gelişmeleri anlamanın ve geleceğe dair strateji üretmenin yolu Washington kadar Pekin’den de geçiyor. Bu nedenle “Bütün yollar Pekin’e çıkıyor” ifadesi günümüz uluslararası siyasetinde giderek daha fazla karşılık bulan bir gerçekliğe dönüşüyor.
Umur Tugay Yücel-Siyaset Bilimci – “Amerikan Gücünün Gerilemesi ve Yükselen Güçler” (Çin-Rusya-Hindistan-Brezilya) kitabının yazarıdır.
X: @umur_tugay
Görüş
Çok kutupluluğun çift yönlü asimetrisi: Yeni dünya dengesini nasıl bulacak?

ABD’de ikinci Trump dönemiyle birlikte Batı bloğu çok kutupluluğu kısmi biçimde kabul etti. Bu kabul ediş, Çok kutupluluğun doğasına uygun realist politikalar ve bununla beraber bir kaos çağının başlangıcı anlamına geliyordu. Bugünü tarif ederken 19. Yüzyıla ait jeopolitik denklemlerin tekrardan gün yüzüne çıktığını söylesek abartmış olmayız herhalde. Ulusların, İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’ın aksine, nüfuz ve mücadele motivasyonları artık ideoloji soslu değil, doğrudan çıkar odaklı bir duruma evrildi. Bu çıkar odaklı ilişkiler bütünü, ulusları tarihin farklı dönemlerinde gömdükleri baltaları çıkarmaya, bölgesel ve hatta küresel boyutta agresif politikalar izlemeye itiyor. Sanırım bu durumla ilgili herkes kötümser bir algıya sahip. Bu kadar savaş ve kaos çok kutupluluğun bir yapıtaşı mı demek?
Çok kutuplu dünyanın doğasındaki çift yönlü asimetrinin getirebileceği denge, tırmanan gerginliğin durulabileceğini gösteriyor. Asimetrinin negatif yönünde büyük devletlerin geçmiş zamana kıyasla çok daha karmaşık dengeleri koruyabilmek için müttefik ya da vekil güçleri korumakta daha az istekli davranması orta ve ufak ölçekteki devletleri hedef haline getiriyor. Zaten bugün izlediğimiz savaşların hemen hepsinde de bu denge söz konusu. Ancak bu asimetrinin bir de pozitif yönü var; modern teknolojiler savunan tarafın lehine gelişiyor. Biraz örneklendirmeme izin verin.
Çok kutupluluk neden savaş getirdi?
Bugünlerde yapılan genel yorum bu kadar farklı milletin, bir büyük ittifakın parçası olarak hareket etmekten ziyade kendi ulusal çıkarlarına odaklanmasının ister istemez bir çatışma ortamı yaratıcığıdır. Pax Americana ve onun savunucuları da zaten bunu söylüyor. Onlara göre ABD’nin Avrupa güvenlik mimarisini kendi kanatları altına kurması yüzlerce yıldır dünyayı savaşlarla kasıp kavuran Avrupa devletlerini kalıcı bir barışa itmiştir.
Bu argüman tartışmalı olsa bile bir gerçeği ortaya koyuyor; Çok kutuplu dünyada neden daha fazla savaş var? Soğuk Savaşın aksine çok kutuplulukta her bir savaş beraberinde epey karmaşık ilişkiler bütünü getiriyor. Bu karmaşık ilişkiler, eski dönemde caydırıcı gücünü kullanarak savaşları önleyebilecek büyük devletlerin biraz daha çekingen kalmasına yol açıyor. Dahası, bu devletler kendisinin içinde bulunmadığı her çatışmayı çözülmesi gereken bir krizden ziyade bir fırsat olarak değerlendiriyor. Böylece, orta ve ufak ölçekteki devletler daha yalnız ve kırılgan bir pozisyona düşüyor.
Mesela halihazırda devam eden İran Savaşı’nı örnek alalım. İran, 1979 devriminden bu yana Batı’nın hedef tahtasına oturttuğu ülkelerin başında geliyor. Bu İran’ı doğal olarak Amerikan hegemonyasına muhalefet eden Çin ve Rusya’nın bir müttefiki yapar, değil mi? Neticede Çin, petrol ihracatının yüzde 12 ila 14 arasını İran’dan karşılıyor. Rusya ise Suriye’de İran’la ortaklaşa çalışmış, Ukrayna Savaşı’nda İran’ın Shahed SİHA’larına lisans çıkararak kendisi üretmeye başlamış ve savaş eforunda önemli bir fark yaratmıştı.
Tüm bu yakın ilişkilere rağmen birçokları Rusya ve Çin’in İran’a destekte zayıf kaldığını düşünüyor. Peki neden?
Çünkü iki ülkenin de İran’la savaş halindeki ülkelerle sanılandan daha karmaşık ilişkileri var. Çin ithalatının yüzde 14’ünü İran’dan karşılıyorsa yüzde 30’dan fazlasını da körfez ülkelerinden karşılıyor. Çin, körfeze Kuşak Yol Projesi kapsamında yalnızca 2024 yılında 39 milyar dolarlık yatırım yaptı. Suudi Arabistan’da fabrikalardan güneş enerjisi yatırımına, liman inşasından akıllı kentlerin altyapısına birçok noktada Çin yatırımlarını görmek mümkün. BAE’de ise neredeyse 8 bin Çin firması aktif bir şekilde çalışıyor.
Rusya için körfez belki daha da kritik. Ukrayna Savaşı’nın başından bu yana Rus iş insanlarının yaptırımları atlatmasında BAE büyük rol oynadı. Rusların assetlerini taşıdığı bir “güvenli liman” olmasının yanında BAE savunma açısından da Ruslarla epey yakınlaştı. BAE, Rusya’dan İran’ın almadığı (ya da alamadığı) 50 tane Pantsir hava savunma sistemi bile aldı. Bunun yanında Wagner PMC gibi yapılarla ilintili maden ve enerji şirketleri, Sudan gibi ülkelerde altın madenleri için BAE’yle aynı safta yer alarak Hızlı Destek Birlikleri’ni (RSF) destekledi.
Bunu sadece NATO’ya alternatif olmaya çalışan ülkelerin bir zayıflığı olarak da görmek doğru değil, çünkü çok kutupluluğu yeni kabul eden ABD de benzer bir yol izliyor. Tek kutuplu dünyada ısrarcı Biden dönemi direniş gösterse de Trump’ın gelişiyle ABD’nin Ukrayna politikası yukarıda bahsettiğim örneklerle benzerlikler gösteriyor. Önceki dönemdeki “Demokrasi – Otokrasi” vurguları, Rusya’ya giderek genişleyen yaptırımlar ve Ukrayna’ya kayıtsız şartsız devam eden askeri yardım, yerini Trump’ın “huyuna gitme” stratejisine bırakmıştı. Henry Kissinger’ın Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği’ne yakınlaşmasını önlemek için Çin’e uyguladığı stratejinin bir benzeriydi bu. Soğuk Savaş için istisnai bir durum olarak görülebilir, ancak çok kutuplu dünyada gayet olağan bir hamle. Trump döneminde ABD; Rusya ile yüksek seviyede diplomasiyi yeniden başlattı. AB’nin Rusya’ya yönelik yeni yaptırım paketlerine katılmamaya başladı. Hürmüz krizi sonrası Rusya üzerindeki petrol yasaklarını hafifletti. Ukrayna’ya bir daha büyük askeri yardım paketi duyurulmadı, sadece Avrupa’nın satın alması yoluyla düşük miktarda silah gönderildi. Rusya’nın İran’ı destelemiş olabileceğine ilişkin bir soruya Trump; “Biz de aynısını onlara yapmıştık” diye yanıt verdi.
Tüm bu ilişkiler ağından kesin bir sonuç çıkarmak mümkün; Soğuk Savaş’ın aksine küreselleşmiş bir dünyadaki nüfuz alanları, iktisadi ilişkiler ve stratejik ortaklıklar ileri düzeydeki karmaşık doğasından ötürü dünya çapında net bir cepheleşmeyi zorlaştırıyor ve büyük ülkeleri müttefiklerini desteklemede isteksizleştiriyor.
Orta ve ufak ölçekteki ülkeler bu sebeplerden ötürü dezavantajlı konuma düşse de onların kendi varlığını savunmasını sağlayacak tam tersi yönde bir asimetri daha mevcut; teknoloji.
Orman kanununda güçsüzler kendini nasıl koruyacak?
Soğuk Savaş sonrası güvenlik doktrinleri, büyük konvansiyonel ordular yerine, daha ufak, sofistike teknolojilere sahip, yoğun eğitimlerle hedef odaklı çalışan seferi kuvvetlere odaklanmayı tercih etmişti. Geleceğe yönelik tahminler tartışmasızdı; teknolojiler, know-how sahibi endüstriyel güçlerle daha zayıf ülkeler arasındaki makası açacak küresel bir baskı ortamı oluşturacaktı. Öyle olmadı.
Modern çağın güvenlik doktrinleri birçok beklentiyi boşa çıkardı. Birim fiyatı 6 bin dolar civarındaki SİHA’lar sahada tam anlamıyla bir devrim yaptı. Bu bir devrimdi çünkü geliştirilmesi yıllar sürmüş o sofistike teçhizatların hepsi sahaya SİHA’ların inmesiyle kendini yenilemek zorunda kaldı, hatta büyük bir kısmı bunu hala başaramadı. Çok geniş olmayan bir askeri endüstri bile bu SİHA’lardan artık bolca üretebiliyor. Dev fabrikalardan ziyade müstakil evlerin arkasındaki garajların da üretim merkezlerine dönüşebildiği bir dönemden bahsediyorum. Biraz örneklendirelim.
Ukrayna Savaşı, kısa sürede eski tip konvansiyonel bir harbe dönüştü. Niceliğin ön plana çıktığı, çok sayıda piyadenin çok sayıda obüs desteğiyle ilerleme sağlayabildiği bir çatışma ortamıydı bu. Doğal olarak savaşın başında kayıpların büyük kısmı aynı eski savaşlar gibi topçu ateşinden kaynaklandığı söylenebilirdi. Ancak Ukrayna’nın SİHA konusundaki atılımlarıyla bu aritmetik değişmeye başladı. Ukrayna Genelkurmay Başkanı Sirski’ye göre 2026 itibariyle sahada kullanılan ateş gücünün %60’ı SİHA’lardan, %40’ı ise geleneksel obüs atışlarından oluşuyor. Ukrayna, kendi başına yılda 4 ila 5 milyon arası SİHA üretebilmeye başladı. Yani biraz da genel bir hesapla, Ukrayna’nın sahip olduğu askeri ihtiyaçların yarısını kendi ürettiği söylenebilir. 2026 itibariyle Batı desteğinin azalmasına rağmen cephedeki Rus ilerleyişinin yavaşlamasını belki de böyle açıklayabiliriz.
Ancak bu durum, Ukrayna’ya özel değil. Bugün İran’ın savunma kabiliyetlerinde de bir benzerlik göze çarpıyor. İran uğradığı yaptırımlardan ötürü zayıf bir askeri endüstriye sahip. Üretim kabiliyetleri sınırlı, deniz gücü İran Savaşı’nın ilk günlerinde imha edildi. Hava gücü Şah döneminden kalma eski uçaklarla dolu. Toplam 10 milyar dolarlık yıllık savunma bütçesine sahip. Buna rağmen İran, SİHA/SİDA temelli bir güvenlik doktrini geliştirdi. Ukrayna Savaşı’nda kendini ispat eden Shahed SİHA’ları Ortadoğu’da da onlarca stratejik hedefi başarıyla imha etti. Dahası, hava sahasındaki yoğunluğuyla hava savunma sistemlerini tüketerek daha pahalı balistik füzelerin büyük hasarlar vermesini sağladı. İngiliz düşünce kuruluşu RUSI’ye göre bu şekilde ABD-İsrail ortaklığının hava savunma mühimmatlarının önemli bir kısmı tüketildi. İran’ın İDA teknolojileri Hürmüz boğazının kapatılmasına, Amerikan donanmasının bölgeye yaklaşamamasına yol açtı. ABD’nin 20 yıldır yaptığı simülasyonlara göre İran İDA’ları, Amerikan donanmasına tahmin edilemez boyutlarda hasar verebilecek kabiliyetlere sahip.
İran’ın vekil güçleri olarak bilinen Direniş Ekseni’nin İsrail’le kara çatışmasına giren üyesi Hizbullah, her geçen gün FPV SİHA kullanımını arttırıyor. İsrail ordusunun yüksek teknolojili zırhlı araçları ve bu araçların pasif / aktif koruma sistemleri FPV SİHA’lara karşı çaresiz kalıyor.
Unutmamak gerekir ki Hizbullah, Suriye’nin düşüşünden bu yana İran’dan destek alamaz hale geldi. İran’ın kendisi de yukarıda bahsettiğim gerekçelerden ötürü Rusya ve Çin gibi müttefiklerinden net bir destek alamıyor. Ancak buna rağmen aynı Ukrayna gibi kendi üretimiyle düşman ülkelere ciddi kayıplar verdirebiliyor.
Özetle; küreselleşmenin yarattığı karmaşık ilişkiler dolayısıyla devler tarafından yalnız bırakılan orta kuvvetteki ülkeler, savunma teknolojilerinin taarruz teknolojilerine kıyasla daha hızlı gelişmesi sayesinde kendilerini korumayı başarıyorlar. SİHA/SİDA teknolojileri sayesinde bu kuvvetteki ülkelerle savaşmak daha pahalı ve tercih edilmez politikalara dönüşüyor. Bu görüntü, Ukrayna Savaşı’ndan Rusya’nın kabiliyetleriyle açıklanmaya çalışılsa da ABD’nin İran’da benzer bir çıkmaza sürüklenmesi bunun bir istisna yerine dönemin normu olduğunu gözler önüne seriyor. Bu nedenle, yaşanan çatışma ortamlarından doğru dersler çıkarılırsa küresel çaptaki çatışmaların büyük savaşlara evrilmesi söz konusu olmayabilir. Bölgesel çatışmalar olacaktır, özellikle modern strateji ve savaş konseptleri konusunda ödevlerini yapmayan ülkelerin ağır bedeller ödemesi söz konusu olabilir.
Eğer orta boyutlu ülkeler kendilerini koruyamazsa zaten bu çok kutupluluğun sonu, Soğuk Savaş gibi iki kutuplu bir düzenin başladığı anlamına gelir. Bu dönemin belki de önemli bir özelliği denklemlerin, ittifakların ve hatta düşmanlıkların hızlı bir biçimde değişebiliyor oluşudur. Çok kutupluluğun en azından ilk dönemindeki dengeler, o kadar da kötümser olmamak gerektiğini gösteriyor. Çok kutupluluk Dünya Savaşı getirecek diye bir kaide yok!
Dünya Basını2 hafta önceProf. Mearsheimer: Trump, İran savaşını sonlandırmak için Çin’den yardım istedi
Dünya Basını2 hafta önceİktisat tarihçisi Chance: Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı
Diplomasi2 hafta önceXi ve Putin ‘çok kutuplu bir dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler’ çağrısı yaptı
Amerika2 hafta önceBolivyalı işçi ve köylüler başkent La Paz’ı kuşattı
Asya2 hafta önceLai, Tayvan’ın “özgürlüğünden vazgeçmeyeceğini” söyledi, yeni İHA bütçeleri sözü verdi
Asya2 hafta önceRusya ve Çin arasındaki ticaret hacmi 240 milyar dolara ulaştı
Asya2 hafta önceİran’daki savaş yuan için küresel ticarette fırsat penceresi açtı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran yetenekleri sınırlı olduğu için değil, stratejik sebeplerle kendini dizginliyor











