Bizi Takip Edin

AVRUPA

Polexit kapıda mı?

Yayınlanma

Polonya’nın Almanya ve Brüksel ile arasındaki çekişme, daha geniş ölçekte Brexit Britanyasının Avrupa’ya açtığı savaşın bir tezahürü.

Nazi işgali altındaki Polonya topraklarında işlenen suçların büyüklüğü göz önüne alındığında II. Dünya Savaşı’nın hatırası Polonya için hâlâ canlı. Savaş sonrasında Polonya-Almanya ilişkilerinin şekillenişi, savaş dönemine dair tartışmaların ve aynı zamanda savaşın sona ermesinden sonraki ilk yıllarda meydana gelen değişikliklerin gölgesinde gerçekleşti.

Sınır konusu geçen yüzyılda tartışmalıydı. Başlangıçta Oder ve Nysa Łużycka’yı esas alan sınır, Sovyetler Birliği’nin kurgusuydu. Alman Demokratik Cumhuriyeti (Doğu Almanya), Polonya’nın batı sınırının dokunulmazlığını 1950’ye kadar garanti altına almıştı, ancak 1991’e kadar bu muhafaza edildi.

Mesele Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra yeniden gündeme geldi. Aralık 1991’de Alman parlamentosu, iki ülke arasındaki sınırın kalıcılığını ve dokunulmazlığını onaylayan düzenlemeleri kabul etti.

Almanya tarafından Sovyetler Birliği’ne ve dolaylı olarak Polonya’ya ödenecek savaş tazminatı konusu, son yıllarda tekrar gündeme getirildi. Hasarın büyüklüğü göz önüne alındığında tazminatın toplamı, savaş ve işgal sırasında Polonya’ya verilen tahmini zarardan çok daha düşüktü.

Nitekim Polonya, Nazilerin imha politikasından en çok zarar gören ülke olmuştu. 1939 ve 1945 yılları arasında yaklaşık 6 milyon Polonya vatandaşı öldü, Nazilerin harap ettiği başkent Varşova başta olmak üzere birçok şehir neredeyse tamamen yerle bir oldu.

Almanya aleyhine bugün ortaya çıkan iddialar, ödenmemiş faturaların bir tezahürü olarak öne çıkıyor.

Tazminat konusu

Son aylarda Polonya Başbakanı Mateusz Morawiecki ve iktidardaki Hukuk ve Adalet Partisi (PiS) Almanya’dan İkinci Savaş’ın tazminatını istiyor.

Morawiecki, 10 Eylül’de Der Spiegel’e verdiği mülakatta talebin gerekçesini şöyle detaylandırdı: “6,2 trilyon zloti o kadar da fantastik bir miktar değil. Tüm Federal Almanya Cumhuriyeti’nin bütçesi, yani federal hükümetin bütçesi ile eyaletlerin bütçesiyle neredeyse aynı büyüklükte. Polonya, İkinci Dünya Savaşı’nda en çok ıstırap çeken ama zararı tazmin edilmemiş tek ülkedir. Önce Berlin hükümetine diplomatik bir nota ile hitap edeceğiz. […] Almanların, Polonya’nın 1953’te Doğu Almanya ile yaptığı anlaşmada tazminat talebinden caydığı yönündeki analizlerinin de yanlış olduğu kanaatindeyiz. Bir kere Polonya’yı bunu yapmaya zorlayan Sovyetler Birliği’ydi. Polonyalılar sosyalistlerden tazminat talep edemediler. Moskova, Varşova’daki sırdaşı Bolesław Bierut’u anlaşmaya zorladı ve konu Polonya parlamentosunun önüne bile gelmedi. Birleşmiş Milletler’e (BM) herhangi bir onay belgesi sunulmadı. Anlaşmayı tanımıyoruz. Polonya’daki kurbanların yarısının Yahudi kökenli vatandaşlar olması nedeniyle görüşmeleri Berlin’de yapmak ve İsrailli temsilcileri de davet etmek istiyoruz. Daha sonraki bir aşamada iddialarımızı uluslararası mahkemelere de taşımamız mümkün.

Temmuz ayında ise Polonya Başbakan Yardımcısı ve PiS lideri Jaroslaw Kaczynski, Polonya’daki birçok insanın Almanya’ya karşı “Stockholm sendromundan” mustarip olduğunu söyledi. Gruetz kentinde seçmenlerle bir araya gelen Kaczynski, “Birçok Polonyalı, Stockholm sendromu denen şeyden, yani kurbanın cellada olan aşkından mustarip. Bundan kurtulmamız gerek. Ders çıkarmamız gerek” ifadelerini kullandı.

Almanya’nın Varşova ile hesaplaşmadığına işaret eden Kaczynski, konunun sadece İkinci Dünya Savaşı’nda işlenen suçlardan tazminat almakla ilgili olmadığını belirtti. Savaştan sonra yüz binlerce savaş suçlusunun Almanya’da hüküm giymediğini ve hatta birçoğunun makam sahibi olduğunu dile getiren Kaczynski, “Burada manevi tazminattan da söz ediyoruz” diye konuştu.

Başbakan Yardımcısı, Berlin’in savaştan sonra 70 ayrı ülkeye tazminat ödediğini anımsatarak, “Mesela Meksika. Hiçbir zarar görmemiş olan bu tür ülkeler bile cüzi de olsa tazminat aldılar. İtalya tazminat aldı ama biz alamadık. Bu burada kalmaz” dedi.

Varşova ya da sağcı PiS hükümeti, tazminat konusunu özünde Almanya ile yaşadığı jeopolitik çekişmede bir kart olarak kullanıyor. Nitekim Almanya da geçmiş travmaların üzerine giderek yakın zaman önce Adolf Hitler’in yardımcılarından Bernd Freytag von Loringhoven’in oğlu Arndt von Loringhoven’i Polonya’ya büyükelçi olarak atamıştı.

Polexit mi?

Almanya’nın lokomotifi olduğu Avrupa Birliği, Polonya’yı Anayasa Mahkemesi yargıçlarının seçilmesi sürecinde haddinden fazla etkisi olduğunu ve dolayısıyla mahkemenin aldığı kararların hukuka değil, hükümetin siyasi iradesine dayandığı gerekçesiyle Varşova’yı “hukukun üstünlüğünün altını oymakla” suçluyor.

7 Ekim 2021’de Polonya Anayasa Mahkemesi, Brüksel’i kızdıran bir karar çıkardı. AB’nin bazı yasalarının Polonya Anayasası ile çeliştiğine karar veren mahkeme, gerekçeli kararda, artık ülkenin AB üyeliğinin ve imzalanan anlaşmaların, en yüksek hukuki yetkinin AB mahkemelerine devredilmesi gerektiği anlamına gelmediğini belirtti.

AB Komisyonu’nun Adaletten Sorumlu Üyesi Didier Reynders, aynı gün “Brüksel, Polonya’da AB hukukuna saygı gösterilmesini sağlamak için tüm araçları kullanacaktır. AB hukukunun ulusal hukuktan önce gelmesi ilkesi ve AB yargısı tarafından alınan kararların bağlayıcı niteliği, devletler konfederasyonunun merkezinde yer alır” açıklamasını yaptı.

Şu anda AB fonlarını kaybetmek istemeyen Varşova da Brexit’e şahit olan Brüksel de Polonya’nın AB’den ayrılmasını istemiyor. Ancak Berlin ve Brüksel, durumu kendi lehine çevirmek için önümüzdeki yıl yapılacak genel seçimlerde eski AB Komisyonu Başkanı Donald Tusk’ı destekliyor.

Diğer yandan sonra aylarda hem Avrupa Parlamentosu hem de Varşova, ilk önce ödemelerin yapılacağı ve bunun yargı reformundan bağımsız bir süreç olduğu taahhüdünü verdi.

Fakat daha sonra Varşova ve Brüksel arasında uyum fonlarına ilişkin görüşmelerin sürdüğü teyit edildi. Polonya’nın AB Daimî Temsilcisi Andrzej Sadoś, PAP ajansına verdiği demeçte şunları söyledi: “Fonlar ve Bölgesel Politikalar Bakanı Grzegorz Puda’nın daha ileri programların kabul edildiğini ve Varşova’nın düzenlemelere uygun olarak bir sonraki programlar için uygun ilerlemeleri sağlayacağına söz verdiğini teyit edebilirim. Görüşmelerin birkaç ay içinde neticelendirilmesi bekleniyor.”

Bunun yanında Cumhurbaşkanı Andrzej Duda daha temkinli davrandı. TVP Info’ya mülakat veren Duda, şu ifadeleri kullandı: “Bu basında çıkan haberler doğrulanırsa AB kurumlarının Polonya siyasetine müdahale ettiği ve Polonya toplumunu, ülke yetkililerini koltuklarından etmeye zorladığı açığa çıkacaktır.”

Polonya Başsavcısı Zbigniew Ziobro ise daha açık konuşarak “AB fonlarının bloke edilmesinden sorumlu olanlar Platforma Obywatelska [Sivil Platform] ve Donald Tusk ve onlara Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de dahil olmak üzere büyük destek veren Alman politikacılardır” dedi.

Hem muhalefet hem de Avrupa Komisyonu, fonların Donald Tusk ve ekibi seçimleri kazanır kazanmaz verileceğini ima ediyor. Ayrıca ülkede gayri resmi seçim kampanyası halihazırda devam ediyor ve Berlin ve Brüksel’in desteklediği Donald Tusk’ın eli şimdilik güçlü görünüyor.

Brexit Britanyası ve Polonya

Varşova ile Brüksel arasındaki çekişme daha geniş ölçekte Brexit Britanyasının Avrupa’ya açtığı savaşın bir tezahürü.

Polonya, şu anda Litvanya, Letonya ve Estonya’nın yer aldığı Üç Deniz Girişimi’ne liderlik ediyor. İstihbarat bağlantılı Rus think-tank kuruluşu Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nden akademisyen Vladimir Kozin, Üç Deniz projesinin ana sponsorlarının ABD ve Büyük Britanya olduğuna vurgu yapıyor.

AB’den ayrılmasından bu yana Britanya, AB’ye alternatif olarak hem Polonya’yı hem de Ukrayna’yı içerecek yeni bir siyasi, ekonomik ve askeri ittifak kurmayı teklif ediyor…

AVRUPA

Macaristan ve Slovakya’dan Ukrayna’ya Lukoil tepkisi

Yayınlanma

Ukrayna yönetimi, Rus enerji şirketi Lukoil’i yaptırım listesine alınca sevkiyatların durmasına neden oldu.

Slovakya Başbakanı Robert Fico 20 Temmuz Cumartesi günü Ukraynalı mevkidaşıyla yaptığı telefon görüşmesinde karara tepki göstererek, Slovakya’nın Ukrayna-Rusya ilişkilerinin “rehinesi” olmayacağını söyledi.

Slovakya ve Macaristan, Ukrayna’nın geçen ay Rus enerji şirketinin kaynaklarının kendi toprakları üzerinden geçişine yasak getirmesinin ardından bu hafta kilit tedarikçi Lukoil’den petrol almayı durdurduklarını açıkladı.

Slovakya için bu durum, Macar petrol ve gaz grubu MOL’un sahibi olduğu Slovnaft rafinerisi için bazı tedariklerde kayıp anlamına geliyordu.

Slovakya hükümetinden cumartesi günü yapılan açıklamada Fico’nun Ukrayna Başbakanı Denis Şmıhal ile telefonda görüştüğü ve Slovakya’nın “Ukrayna-Rusya ilişkilerinin rehinesi olma” niyetinde olmadığını söylediği belirtildi.

Hükümet, Slovnaft’ın işlemek için ihtiyaç duyulandan %40 daha az petrol alacağını, bunun da Slovak pazarlarını vuracağını ve Slovnaft’tan Ukrayna’ya giden dizel tedarikinin durmasına yol açabileceğini söyledi.

Fico’nun ofisinden yapılan açıklamada, “Lukoil’in yaptırım listesine dahil edilmesi, Rusya Federasyonu’na değil ama esas olarak bazı (Avrupa Birliği) üye ülkelerine zarar veren anlamsız yaptırımların bir başka örneğidir ve bu kabul edilemez,” denildi.

AB halihazırda Rus ham petrolüne yaptırım uygularken, Slovakya gibi bazı ülkeler alternatif kaynaklara geçişte daha fazla zamana sahip olmak için muafiyetlere sahip.

Macaristan ve Slovakya AB’den arabuluculuk istedi

Macaristan Dışişleri Bakanı Péter Szijjártó 22 Temmuz Pazartesi günü yaptığı açıklamada, Kiev’in Rus Lukoil grubunu yaptırım listesine alarak iki ülkeye petrol sevkiyatını durdurmasının ardından Macaristan ve Slovakya’nın Avrupa Komisyonu’ndan Ukrayna ile istişare prosedürüne aracılık etmesini istediklerini söyledi.

Slovakya ve Macaristan geçen hafta Ukrayna üzerinden Lukoil’den petrol alımını durdurduklarını açıkladıktan sonra Kiev üzerindeki baskıyı artırdılar.

Szijjártó, Macaristan’ın Rus gruptan yılda 2 milyon metrik ton petrol aldığını ve bunun toplam petrol ithalatının yaklaşık üçte biri olduğunu söyledi.

Szijjártó Brüksel’de gazetecilere yaptığı açıklamada, “Dün Ukrayna Dışişleri Bakanı ile görüştüm. Her petrol transferine izin verdiklerini söyledi ama bu doğru değil,” dedi.

İki ülkenin Avrupa Komisyonu ile bir istişare süreci başlattığını belirten Szijjártó, Komisyon’un yanıt vermek için üç günü olduğunu da sözlerine ekledi.

Szijjártó, istişare sürecinin sonuç vermemesi halinde Macaristan ve Slovakya’nın konuyu kendi seçtikleri uluslararası bir mahkemeye götüreceklerini söyledi.

Okumaya Devam Et

AVRUPA

AB dışişleri bakanları Budapeşte’de değil Brüksel’de toplanacak

Yayınlanma

AB’nin diplomasi şefi Josep Borrell 22 Temmuz Pazartesi günü yaptığı açıklamada, Macaristan’ın Ukrayna konusundaki tartışmalı “tek başına diplomatik çabalarına” bir karşı çıkış olarak, AB’nin gayri resmi dışişleri ve savunma bakanları toplantısının Budapeşte yerine Brüksel’de yapılacağını söyledi.

Pazartesi günü Brüksel’de yapılan dışişleri bakanları toplantısının ardından gazetecilere yaptığı açıklamada Borrell, “Sembolik de olsa bir sinyal göndermemiz gerekiyor,” dedi ve toplantı yerinin değiştirildiğini duyurdu.

Borrell ayrıca, Macaristan’ın AB birliğine karşı konuşmak için tekrarladığı koordinasyonsuz adımların “bazı resmi sonuçları olması gerektiğini” söyledi.

Diplomasi şefi, “Fakat boykot kelimesini reddediyorum, toplantı gerçekleşecek ve Macaristan orada olacak,” diye ekledi.

Budapeşte’nin “barış diplomasisi” topun ağzında

AB ülkelerinin Macaristan ve Başbakan Viktor Orbán’ı Ukrayna, Rusya, Çin ve Florida’ya (Donald Trump’ın yaşadığı yer) yönelik kendi ilan ettiği “barış misyonları” nedeniyle kınamasının ardından böyle bir Macaristan 31 Aralık’a kadar AB Konseyi dönem başkanlığını yürütecek.

Bu adım, bazı AB üye ülkelerinin Macaristan’ın AB dönem başkanlığı sırasında Budapeşte’de planlanan gayri resmi toplantılara katılımlarını azaltacaklarını açıklamalarının ardından geldi.

Avrupa Komisyonu  geçtiğimiz hafta Komisyon üyelerinden, Orbán’ın Ukrayna konusundaki diplomatik tek başına çabalarını protesto etmek amacıyla Macaristan’ın altı aylık AB dönemi boyunca gayri resmi bakanlık toplantılarına katılmamalarını istemişti.

AB’nin gayri resmi dışişleri ve savunma bakanları toplantısı 28-30 Ağustos’ta yapılacak.

Bazı AB ülkeleri toplantının Kiev’de yapılmasını istemiş

Bazı AB diplomatlarına göre 13 üye ülke toplantının Budapeşte’de yapılmasını isterken, beşi katılmayacağını söyledi ve sekizi de kararı Borrell’e bıraktı. Hatta bazıları Borrell’in toplantıyı Budapeşte yerine sembolik olarak Kiev’de yapabileceği fikrini ortaya atmıştı. Fakat bu fikri destekleyenler azınlıkta kaldı.

Nihayetinde Slovakya ve Macaristan hariç 25 AB ülkesinin Orbán’ın girişiminin kınanmasını desteklemesi üzerine Borrell kararını uygulamaya karar verdi.

Slovakya İçişleri Bakanı Matus Sutaj Estok pazartesi günü Budapeşte’de yapılacak ayrı ve gayri resmi AB içişleri bakanları toplantısı öncesinde gazetecilere yaptığı açıklamada, “Macaristan’ı ve barış girişimini tamamen destekliyoruz,” dedi.

Macar Dışişleri Bakanı: Kendimi anaokulunda gibi hissettim

Bazı AB diplomatlarına göre, bloğun üye ülkelerinin çoğunluğu pazartesi günkü görüşmeler sırasında toplantı salonunda Macaristan Dışişleri Bakanı Péter Szijjártó’ya yönelik öfkelerini dile getirdiler.

Szijjártó toplantı sonrasında yaptığı açıklamada, “Ne kadar da harika yanıtlar verdiler. Kimsenin duygularını incitmek istemem ama kendimi bir anaokulunda gibi hissediyorum,” dedi.

Borrell toplantı sonrasında yaptığı açıklamada, Macaristan’ın AB antlaşmalarının 24.3 maddesine bağlı olduğunu ve buna göre tüm üyelerin bloğun dış politikasını “sadakat ve karşılıklı dayanışma ruhu içinde aktif ve kayıtsız şartsız” desteklemesi gerektiğini söyledi. Daha önce de bazı üye devletler tarafından atıfta bulunulan söz konusu maddenin ne “süs” ne de “boş laf” olduğunu sözlerine ekledi.

Orbán’ın eylemlerinin yasal bir ihlal anlamına gelip gelmeyeceği sorusuna cevap veren Borrell, “Bana göre, yaşananların sadık bir işbirliği eksikliği alanına ait olduğu açık,” dedi.

Okumaya Devam Et

AVRUPA

Leeds’teki isyan neden çıktı?

Yayınlanma

Birleşik Krallık’ın Leeds kentinde geçen hafta “göçmen isyanı” olarak nitelendirilen bir eylem dizisi başladı. Eylemlerde bazı polis arabaları da devrilirken, kimi dükkanlarda yangın çıktı, çok sayıda kişi gözaltına alındı.

Özellikle sosyal medyada, eylem görüntüleri ile birlikte “göçmenlerin İngiltere’yi ele geçirdiğine” yönelik iddialar da gündeme geldi.

Hafta sonu ile birlikte, Leeds’teki öfkenin kaynaklarına ilişkin daha net bilgiler gelmeye başladı. Mirror’da yer alan bir videoda, iki çocuğun polis marifetiyle ailelerinden zorla koparılarak evlerinden alındığı görülüyor.

Mirror, çocukların, çaresiz ebeveynleri onları tutmaya çalışırken evlerinden sürüklendiğini gösteren videonun Leeds ayaklanmalarına neden olabileceğini öne sürdü.

Leeds’in Harehills bölgesinde “çocuk koruma” biriminin eyleminin, bir devriye arabasının tavanı üzerine devrildiği ve bir otobüsün ateşe verildiği bölge sakinleri ve polis arasındaki şiddetli huzursuzluğu tetiklediğine inanılıyor.

Videoda futbol forması giyen ilkokul çağındaki bir çocuk, bir polis onu evden çıkarırken kıvrılarak kurtulmaya çalışırken görülüyor. Çocuk gözle görülür şekilde üzgün görünüyor ve bağırıyor ya da ağlıyor gibi görünüyor. Saniyeler önce genç bir kız da evden alınarak bekleyen bir polis minibüsüne götürülüyor.

Batı Yorkshire Polisi bölgedeki gerginliği yatıştırmaya yönelik bir açıklama yaptı. Emniyet Müdür Yardımcısı Pat Twiggs, “Leeds, Harehills’de gece boyunca yaşanan kargaşanın ardından anlaşılabilir bir şekilde çok sayıda spekülasyon, yorum ve endişe yaşanmıştır. Görevlilerimiz dün saat 17:00 sularında Çocuk Sosyal Hizmetlerinden gelen bir çağrıya yanıt vermiş, sosyal hizmet görevlileri bir çocuk koruma meselesiyle ilgilenirken düşmanca bir tavırla karşılaştıklarını bildirmişlerdir,” dedi.

Duruma müdahale eden memurların saldırıya uğradığını ve Çocuk Sosyal Bakım personelinin güvenli bir yere çekilmesine yardımcı olduklarını kaydeden polis şefi, “Olaylar tırmandıkça araçlara zarar verildi ve birkaç yangın çıkarıldı. Durumu sürekli olarak değerlendirdik ve uzman asayiş memurlarını görevlendirmeye karar verdik ve ardından büyük bir grup tarafından tuğla ve füze yağmuruna tutulduk,” iddiasında bulundu.

Twiggs, “tek hedefin” polis olduğu açıkça görüldüğü için memurların geçici olarak geri çekilmesine karar verildiğini aktardı. Polis şefi bunun ardından durumun yatıştırılması için “daha fazla toplumsal arabuluculuk” yapıldığını kaydetti.

Götürülen çocukların aileleriyle görüşen Mirror, ailenin “çocukların geri verilmesi için yalvardığını” ve babanın “Lütfen çocuklarımı geri getirin. Onları geri istiyorum. Çocuklarımı neden aldınız?” diye ağladığını yazdı.

Şiddet olaylarının ardından “dehşete düşen” bölge sakinleri yardım istedi. Miller Kadiri isimli bir dükkân sahibi, kapısının birkaç metre ötesinde bir otobüs ateşe verilirken yerel halkın dükkânını nasıl koruduğunu anlattı.

Daily Mail ise devlet tarafından götürülen çocukların ailesinin Roman olduğunu yazdı.

Çocukların babası, perşembe günü şehirde yaşanan isyan gecesinin ardından cuma gecesi Roman toplumu üyelerinin aileyle dayanışma için Leeds’te toplanmasının ardından gözyaşlarına hakim olamadı ve çocukların geri verilmesi için yalvardı.

Daily Mail’e konuşan bir aile dostu, babanın perşembe gecesi patlak veren ayaklanmaları durdurmaya çalıştığını ve “sükunet istediğini” söyledi.

Roman toplumu üyeleri cuma günü aileyle dayanışma amacıyla bir araya gelerek barışçıl bir protesto gösterisi düzenledi ve çocukların evden çıkarılması kararına karşı “Lütfen çocukları geri getirin!” sloganları attı.

Polisin çocukları perşembe günü öğleden sonra kırmızı tuğlalı teraslı bir evden çıkardığı, çünkü ebeveynlerinin cumartesi günü onlarla birlikte Romanya’ya uçacakları bildirildi.

Sosyal Hizmetlerin, nisan ayında dokuz aylık bir bebek olan başka bir çocuğun başından yaralandığı olaydan sonra çocukların refahı konusunda endişe duyduğu ileri sürüldü.

Babanın patronu 44 yaşındaki Neculai Tudorache, dokuz aylık bebeğin başka bir çocuk tarafından “yanlışlıkla” kafasının üzerine düşürülmesinin ardından sosyal hizmetlerin uyarıldığını iddia etti.

Baba, Mirror’a yaptığı açıklamada çocuklarına asla zarar vermediğini söylerken, onların geri dönmesini beklemek üzere “açlık grevine” başladı.

Görgü tanıkları, bir polis minibüsüne bindirildiği görülen bir çocuğun götürülmesinin perşembe gecesi isyanı başlatan olay olduğunu söyledi.

Daily Mail’e göre olay Leeds’teki Roman topluluğundan büyük ilgi ve destek gördü ve azınlık etnik gruba yönelik altta yatan önyargılara ilişkin endişeleri yeniden alevlendirdi.

Daily Mirror’a konuşan yerel toplum liderlerinden Stefania Banu, “Anne ve baba çocuklarını geri alana kadar yemek yemeyi reddediyor. Biz onlara tam destek veriyoruz,” dedi.

Banu, “Yetkililerin davayı gözden geçirmeleri halinde bunun düzeltilebilecek bir haksızlık olduğuna inanıyoruz. Ki bunu yapacaklarına söz verdiler,” dedi.

Banu, çocukların evlerinden alınma şeklinin aile için “travmatize edici” olduğunu da sözlerine ekledi.

Bir topluluk lideri Daily Mail’e verdiği demeçte, “Evimizde ve şimdi de burada zulüm görüyoruz. Polis çocukları götürmemeliydi, bu durum ebeveynler, aile ve çocuklar için üzücü,” ifadelerini kullandı.

Perşembe günkü isyandan bu yana Batı Yorkshire kenti sakinleri polis tarafından “zulme uğradıklarını” iddia ediyorlar.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English