Bizi Takip Edin

Avrupa

Polexit kapıda mı?

Yayınlanma

Polonya’nın Almanya ve Brüksel ile arasındaki çekişme, daha geniş ölçekte Brexit Britanyasının Avrupa’ya açtığı savaşın bir tezahürü.

Nazi işgali altındaki Polonya topraklarında işlenen suçların büyüklüğü göz önüne alındığında II. Dünya Savaşı’nın hatırası Polonya için hâlâ canlı. Savaş sonrasında Polonya-Almanya ilişkilerinin şekillenişi, savaş dönemine dair tartışmaların ve aynı zamanda savaşın sona ermesinden sonraki ilk yıllarda meydana gelen değişikliklerin gölgesinde gerçekleşti.

Sınır konusu geçen yüzyılda tartışmalıydı. Başlangıçta Oder ve Nysa Łużycka’yı esas alan sınır, Sovyetler Birliği’nin kurgusuydu. Alman Demokratik Cumhuriyeti (Doğu Almanya), Polonya’nın batı sınırının dokunulmazlığını 1950’ye kadar garanti altına almıştı, ancak 1991’e kadar bu muhafaza edildi.

Mesele Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra yeniden gündeme geldi. Aralık 1991’de Alman parlamentosu, iki ülke arasındaki sınırın kalıcılığını ve dokunulmazlığını onaylayan düzenlemeleri kabul etti.

Almanya tarafından Sovyetler Birliği’ne ve dolaylı olarak Polonya’ya ödenecek savaş tazminatı konusu, son yıllarda tekrar gündeme getirildi. Hasarın büyüklüğü göz önüne alındığında tazminatın toplamı, savaş ve işgal sırasında Polonya’ya verilen tahmini zarardan çok daha düşüktü.

Nitekim Polonya, Nazilerin imha politikasından en çok zarar gören ülke olmuştu. 1939 ve 1945 yılları arasında yaklaşık 6 milyon Polonya vatandaşı öldü, Nazilerin harap ettiği başkent Varşova başta olmak üzere birçok şehir neredeyse tamamen yerle bir oldu.

Almanya aleyhine bugün ortaya çıkan iddialar, ödenmemiş faturaların bir tezahürü olarak öne çıkıyor.

Tazminat konusu

Son aylarda Polonya Başbakanı Mateusz Morawiecki ve iktidardaki Hukuk ve Adalet Partisi (PiS) Almanya’dan İkinci Savaş’ın tazminatını istiyor.

Morawiecki, 10 Eylül’de Der Spiegel’e verdiği mülakatta talebin gerekçesini şöyle detaylandırdı: “6,2 trilyon zloti o kadar da fantastik bir miktar değil. Tüm Federal Almanya Cumhuriyeti’nin bütçesi, yani federal hükümetin bütçesi ile eyaletlerin bütçesiyle neredeyse aynı büyüklükte. Polonya, İkinci Dünya Savaşı’nda en çok ıstırap çeken ama zararı tazmin edilmemiş tek ülkedir. Önce Berlin hükümetine diplomatik bir nota ile hitap edeceğiz. […] Almanların, Polonya’nın 1953’te Doğu Almanya ile yaptığı anlaşmada tazminat talebinden caydığı yönündeki analizlerinin de yanlış olduğu kanaatindeyiz. Bir kere Polonya’yı bunu yapmaya zorlayan Sovyetler Birliği’ydi. Polonyalılar sosyalistlerden tazminat talep edemediler. Moskova, Varşova’daki sırdaşı Bolesław Bierut’u anlaşmaya zorladı ve konu Polonya parlamentosunun önüne bile gelmedi. Birleşmiş Milletler’e (BM) herhangi bir onay belgesi sunulmadı. Anlaşmayı tanımıyoruz. Polonya’daki kurbanların yarısının Yahudi kökenli vatandaşlar olması nedeniyle görüşmeleri Berlin’de yapmak ve İsrailli temsilcileri de davet etmek istiyoruz. Daha sonraki bir aşamada iddialarımızı uluslararası mahkemelere de taşımamız mümkün.

Temmuz ayında ise Polonya Başbakan Yardımcısı ve PiS lideri Jaroslaw Kaczynski, Polonya’daki birçok insanın Almanya’ya karşı “Stockholm sendromundan” mustarip olduğunu söyledi. Gruetz kentinde seçmenlerle bir araya gelen Kaczynski, “Birçok Polonyalı, Stockholm sendromu denen şeyden, yani kurbanın cellada olan aşkından mustarip. Bundan kurtulmamız gerek. Ders çıkarmamız gerek” ifadelerini kullandı.

Almanya’nın Varşova ile hesaplaşmadığına işaret eden Kaczynski, konunun sadece İkinci Dünya Savaşı’nda işlenen suçlardan tazminat almakla ilgili olmadığını belirtti. Savaştan sonra yüz binlerce savaş suçlusunun Almanya’da hüküm giymediğini ve hatta birçoğunun makam sahibi olduğunu dile getiren Kaczynski, “Burada manevi tazminattan da söz ediyoruz” diye konuştu.

Başbakan Yardımcısı, Berlin’in savaştan sonra 70 ayrı ülkeye tazminat ödediğini anımsatarak, “Mesela Meksika. Hiçbir zarar görmemiş olan bu tür ülkeler bile cüzi de olsa tazminat aldılar. İtalya tazminat aldı ama biz alamadık. Bu burada kalmaz” dedi.

Varşova ya da sağcı PiS hükümeti, tazminat konusunu özünde Almanya ile yaşadığı jeopolitik çekişmede bir kart olarak kullanıyor. Nitekim Almanya da geçmiş travmaların üzerine giderek yakın zaman önce Adolf Hitler’in yardımcılarından Bernd Freytag von Loringhoven’in oğlu Arndt von Loringhoven’i Polonya’ya büyükelçi olarak atamıştı.

Polexit mi?

Almanya’nın lokomotifi olduğu Avrupa Birliği, Polonya’yı Anayasa Mahkemesi yargıçlarının seçilmesi sürecinde haddinden fazla etkisi olduğunu ve dolayısıyla mahkemenin aldığı kararların hukuka değil, hükümetin siyasi iradesine dayandığı gerekçesiyle Varşova’yı “hukukun üstünlüğünün altını oymakla” suçluyor.

7 Ekim 2021’de Polonya Anayasa Mahkemesi, Brüksel’i kızdıran bir karar çıkardı. AB’nin bazı yasalarının Polonya Anayasası ile çeliştiğine karar veren mahkeme, gerekçeli kararda, artık ülkenin AB üyeliğinin ve imzalanan anlaşmaların, en yüksek hukuki yetkinin AB mahkemelerine devredilmesi gerektiği anlamına gelmediğini belirtti.

AB Komisyonu’nun Adaletten Sorumlu Üyesi Didier Reynders, aynı gün “Brüksel, Polonya’da AB hukukuna saygı gösterilmesini sağlamak için tüm araçları kullanacaktır. AB hukukunun ulusal hukuktan önce gelmesi ilkesi ve AB yargısı tarafından alınan kararların bağlayıcı niteliği, devletler konfederasyonunun merkezinde yer alır” açıklamasını yaptı.

Şu anda AB fonlarını kaybetmek istemeyen Varşova da Brexit’e şahit olan Brüksel de Polonya’nın AB’den ayrılmasını istemiyor. Ancak Berlin ve Brüksel, durumu kendi lehine çevirmek için önümüzdeki yıl yapılacak genel seçimlerde eski AB Komisyonu Başkanı Donald Tusk’ı destekliyor.

Diğer yandan sonra aylarda hem Avrupa Parlamentosu hem de Varşova, ilk önce ödemelerin yapılacağı ve bunun yargı reformundan bağımsız bir süreç olduğu taahhüdünü verdi.

Fakat daha sonra Varşova ve Brüksel arasında uyum fonlarına ilişkin görüşmelerin sürdüğü teyit edildi. Polonya’nın AB Daimî Temsilcisi Andrzej Sadoś, PAP ajansına verdiği demeçte şunları söyledi: “Fonlar ve Bölgesel Politikalar Bakanı Grzegorz Puda’nın daha ileri programların kabul edildiğini ve Varşova’nın düzenlemelere uygun olarak bir sonraki programlar için uygun ilerlemeleri sağlayacağına söz verdiğini teyit edebilirim. Görüşmelerin birkaç ay içinde neticelendirilmesi bekleniyor.”

Bunun yanında Cumhurbaşkanı Andrzej Duda daha temkinli davrandı. TVP Info’ya mülakat veren Duda, şu ifadeleri kullandı: “Bu basında çıkan haberler doğrulanırsa AB kurumlarının Polonya siyasetine müdahale ettiği ve Polonya toplumunu, ülke yetkililerini koltuklarından etmeye zorladığı açığa çıkacaktır.”

Polonya Başsavcısı Zbigniew Ziobro ise daha açık konuşarak “AB fonlarının bloke edilmesinden sorumlu olanlar Platforma Obywatelska [Sivil Platform] ve Donald Tusk ve onlara Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de dahil olmak üzere büyük destek veren Alman politikacılardır” dedi.

Hem muhalefet hem de Avrupa Komisyonu, fonların Donald Tusk ve ekibi seçimleri kazanır kazanmaz verileceğini ima ediyor. Ayrıca ülkede gayri resmi seçim kampanyası halihazırda devam ediyor ve Berlin ve Brüksel’in desteklediği Donald Tusk’ın eli şimdilik güçlü görünüyor.

Brexit Britanyası ve Polonya

Varşova ile Brüksel arasındaki çekişme daha geniş ölçekte Brexit Britanyasının Avrupa’ya açtığı savaşın bir tezahürü.

Polonya, şu anda Litvanya, Letonya ve Estonya’nın yer aldığı Üç Deniz Girişimi’ne liderlik ediyor. İstihbarat bağlantılı Rus think-tank kuruluşu Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nden akademisyen Vladimir Kozin, Üç Deniz projesinin ana sponsorlarının ABD ve Büyük Britanya olduğuna vurgu yapıyor.

AB’den ayrılmasından bu yana Britanya, AB’ye alternatif olarak hem Polonya’yı hem de Ukrayna’yı içerecek yeni bir siyasi, ekonomik ve askeri ittifak kurmayı teklif ediyor…

Avrupa

Avrupa’nın Palantir bağımlılığı

Yayınlanma

Başta Almanya ve Fransa olmak üzere AB ülkeleri Palantir ürünlerine alternatif arayışları yoğunlaştırırken, şirketin “kola gibi bağımlılık yarattığı” da söyleniyor.

POLITICO’ya göre geçen ay Alman ve Fransız güvenlik yetkilileri “Avrupa egemen dijital altyapısı” geliştirme planlarını açıkladıklarında, Atlantik’in her iki yakasındaki teknoloji ve savunma sektörü uzmanları bunun gerçekte Palantir’e karşı bir hamle olduğunda hemfikirdi.

Avrupa genelinde, giderek artan sayıda hükümet yetkilisinin, yerel polislik ve küresel istihbarattan ulusal savunma ve sağlık sistemlerine kadar hükümetin en hassas alanlarının bazılarına çok derinlemesine yerleşmiş olduğuna inandığı ABD merkezli veri analizi şirketine alternatifler aranıyor.

Oysa, Avrupa’nın daha fazla dijital egemenlik elde etmek amacıyla Palantir ile ilişkilerini kesmesini son derece zorlaştıracak olan, tam da bu şirketin günlük iş akışlarındaki hayati işlevleri ve büyük ölçüde rakipsiz veri uzmanlığı.

Fransız dijital egemenlik savunucusu Philippe Latombe, bağımlılık yapması açısından Palantir’i “Coca-Cola’daki şeker”e benzetirken, “Palantir, muazzam miktarda veriyi büyük bir hassasiyetle işleyebiliyor ve sahip olduğu deneyim sayesinde, birçok müşteriyle algoritmalarını geliştirip çeşitli kullanım senaryolarına uyarlama fırsatı buldu,” diyor.

Yine de, Palantir’den kurtulma çabası kıtanın dört bir yanına yayılıyor: Pedro Sánchez hükümetinin devlet destekli şirketlere Palantir’in gelecekteki kamu ihale sözleşmelerinden dışlanmasını talimat verdiği Madrid’den, Fransa’nın iç istihbarat servisi DGSI’nın Palantir yerine Fransız şirketi ChapsVision’ı tercih etmesine kadar.

İngiltere’de ise bir sonraki sınav Şubat 2027’de gerçekleşebilir. O tarihte Andy Burnham liderliğindeki yeni İşçi Partisi hükümeti, Palantir ile imzalanan 330 milyon sterlinlik Ulusal Sağlık Hizmeti Federatif Veri Platformu sözleşmesini feshetme kararı almak zorunda kalacak.

Palantir, Avrupa’da da yayılıyor

Geçen ay Fransız ve Alman istihbarat teşkilatlarının ChapsVision’ı tercih etme kararı, Palantir yönetimi için çifte darbe oldu.

CEO Alex Karp, şirketinin ürünlerinden ani bir şekilde uzaklaşılmasına tepki gösterdi ve Avrupalı rakipler konusunda endişeli olmadığını açıkladı.

Karp, “Neyin işe yaramadığının bir örneği var. Adı da Avrupa,” dedi.

ChapsVision’ın CEO’su Olivier Dellenbach, POLITICO’ya verdiği demeçte, şirketinin Avrupa’da kendi ifadesiyle “Palantir’e karşı içgüdüsel bir reddetme”den faydalandığını söyledi.

Fakat Dellenbach, ChapsVision’ın sadece bir “anti-Palantir” alternatifi olarak görülmesini istemediğini de vurguladı.

Ona göre, hükümetler bunu bir sanayi politikasına dönüştürmedikçe dijital egemenlik boş bir slogan olarak kalacak. Dellenbach, “Daha fazla kamu ihalesine ihtiyacımız var,” dedi.

Fransız havacılık ve savunma şirketi Thales tarafından geliştirilen çözümün mimarlarından biri olan Patrick Moreau’ya göre, Belçika, Almanya, Lüksemburg, Romanya, Hollanda ve Kanada, Fransız Ordusu’nun Artemis AI sistemine şimdiden ilgi gösterdi.

Moreau, “Hepsi, Palantir’in kara kutusunun aksine, NATO standartlarıyla uyumlu, egemen bir çözüm seçebilmek istiyor,” dedi.

Fakat şimdilik, ulusal alternatifler isteyen yetkililer bile, Avrupa’daki ikame pazarının hâlâ parçalanmış durumda olduğunu ve Avrupalı şirketlerin henüz Palantir’in ölçeğine ve başarı geçmişine yetişemediğini kabul ediyor.

NATO komutanı: Avrupa’nın Palantir’e alternatifi yok

NATO’nun Dönüşümden Sorumlu Müttefik Başkomutanı Amiral Pierre Vandier, geçtiğimiz aylarda POLITICO’ya verdiği demeçte, ittifakın Palantir’in savaş alanı yapay zeka teknolojisine karşı geçerli bir alternatifi olmadığını belirtti.

Açıkça konuşabilmek için isminin açıklanmamasını isteyen bir başka NATO yetkilisi ise, Palantir’in sisteminin, hedefleri tespit etmeye yardımcı olmak, hedefi vurmak için hangi silahın kullanılacağı konusunda tavsiyede bulunmak, ne kadar mühimmat gerektiği konusunda bilgi vermek ve stokları yenilemek için otomatik olarak sipariş vermek üzere, yığınla uydu görüntüsünü tarama konusunda eşsiz bir kapasiteye sahip olduğunu söyledi.

Vandier, mayıs ayında yaptığı açıklamada, “Bildiğim kadarıyla, bugün Palantir’in gerçek bir rakibi yok,” demişti.

Yabancı askeri bağımlılıklar üzerine bir rapor kaleme alan Fransız milletvekili Aurélien Saintoul, POLITICO’ya verdiği demeçte, “Peter Thiel, özgürlüğün savunulmasının mutlaka demokrasi gerektirmediğini açıklıyor. O, teknik araçları açıkça kendi siyasi projesine hizmet ettiriyor ve burada teknofaşistlerden bahsediyoruz,” diye konuştu.

İsminin açıklanmasını istemeyen bir Palantir sözcüsü, bu tür suçlamaları “saçma” olarak nitelendirerek, şirket hakkında benzer nitelemelerin yakın zamanda Rusya Dışişleri Bakanlığı tarafından da yapıldığını belirtti.

Sözcü, Ukrayna ordusuna destek sağlamak için devam eden çalışmalara atıfta bulunarak şöyle konuştu:

“Hangi tarafta olduğumuzu ve kimin yanında durduğumuzu biliyoruz. Kuruluşumuzdan bu yana, mahremiyetin ve sivil özgürlüklerin korunması, hem kamu hem de özel sektör kurumlarında çalışmalarımızı yürütme biçimimizin temelini oluşturmuştur. Batılı siyasetçiler, gerçek düşmanın kim olduğu konusunda derinlemesine düşünmeli ve Kremlin’in kuklası haline gelmemelidir.”

Şirketin Avrupalı eleştirmenlerinin çoğu, Palantir meselesinin siyasi ideolojiden çok daha fazla teknolojik egemenlikle ilgili olduğunu savunuyor.

Şirketi Avrupa güvenlik yapılarının en hassas alanlarından bazılarının dışına çıkarmak, daha fazla teknolojik bağımsızlık elde etmek için bir yol haritası sunacak.

Bunun yerine, Avrupa’daki hükümetler yazılım çözümleri sunan bir şirketten kurtulamazlarsa, bu durum, bulut altyapısı ve donanım sağlayan ABD’li teknoloji devlerine olan bağımlılığı azaltma umutlarının ne kadar gerçek dışı olduğunu ortaya koyacak.

Palantir’in Avrupa’daki varlığı, yapay zeka alanında yaşanan mevcut patlamadan çok önce kurulmuştu.

Şirketin büyümesinin en belirgin özelliği, ihtiyaç duyan hükümetlere değerini kanıtlamak için hiçbir krizi boşa harcamamış olmasıydı.

Örneğin Fransa’da, Palantir, Kasım 2015’teki Paris saldırılarının ardından, güvenlik birimlerinin böyle bir trajedinin yaşanmasına nasıl izin verdikleri konusunda kamuoyunda yükselen şiddetli tepkilere yanıt vermek için çabalarken ülkeye girdi.

Yurtiçi istihbarat teşkilatı, 2016 yılında bu veri analizi deviyle bir sözleşme imzaladı.

Benzer bir süreç Almanya’da da yaşandı. Palantir’in ilk büyük ölçekli uygulaması, orta Almanya’daki Hessen eyaletinin başkenti Frankfurt’ta gerçekleşti.

Burada polis teşkilatı 2017 yılında Palantir’in Gotham ürününü satın aldı ve bunu hessenDATA adı altında kullanıma sundu.

Bu sistem, polis memurlarının dağınık bilgileri suçların çözülmesine yardımcı olacak ipuçlarına dönüştürmeleri için hayati bir araç oldu.

Almanya, Palantir yazılımının kullanılıp kullanılmayacağı konusunda hâlâ derin bir bölünme yaşıyor.

Ulusal düzeyde, İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt, Palantir’in kullanımının genişletilmesi için baskı yaptı ve federal düzeyde daha yaygın kullanıma zemin hazırlayabilecek bir yasa tasarısı sundu. 

Fakat bu girişim, koalisyon ortağı Sosyal Demokratlar’ın yanı sıra üst düzey güvenlik yetkililerinin de muhalefetiyle karşılaştı.

Aynı “krizden sözleşmeye” modeli, Covid-19 salgını sırasında Birleşik Krallık’ta da görüldü.

Palantir’in Birleşik Krallık sorumlusu Louis Mosley’e göre, Palantir’in Ulusal Sağlık Servisi (NHS) ile ilişkisi, kriz sırasında verilerin toplanmasına yardımcı olması karşılığında sembolik olarak 1 sterlin ücret ödenmesiyle başladı.

AB’nin polis teşkilatı olan Europol, 2016’dan 2021’e kadar Palantir’in Gotham platformunu kullandıktan sonra nihayetinde bu platformdan vazgeçti.

Bir Europol yetkilisine göre, Palantir ile ilgili sorun ideolojik olmaktan çok pratik nitelikte. Yetkili, platformun pahalı olduğunu, egemenlikle ilgili endişeleri gündeme getirdiğini ve müşterileri güncellemeler konusunda Palantir’e bağımlı bıraktığını belirtti. 

Fakat asıl soru, her kurumun tam kapsamlı Palantir sistemine ihtiyaç duyup duymadığı:

“[Palantir] çok büyük miktarda veriye sahip olduğunuzda ve her şeyi birbirine bağlamak istediğinizde gerçekten çok iyi. Ama bizim durumumuzda durum böyle değil. Çoğu durumda alternatifler yeterince yakın. Eğer bunu kullansaydık, verimliliğimizin önemli ölçüde artacağından emin değilim.”

Palantir’in Avrupa’daki stratejisinin bir parçası, müşteri olarak kazanmayı hedeflediği kurumlardan eski yetkilileri işe almak.

OpenDemocracy, Palantir’in Birleşik Krallık Savunma Bakanlığı’ndan dört eski yetkiliyi, 240 milyon sterlinlik Savunma Bakanlığı ihalesini kazanmadan önce işe aldığını bildirdi.

Ayrıca, Palantir şu anda kıtada savunma alanında yeni iş fırsatları arıyor. 1 Temmuz’da, ilk olarak Pentagon tarafından kullanılan Palantir’in Maven Akıllı Sistemi, NATO’da tam olarak faaliyete geçti.

Bu, sistemin gizli ağda çalışmak üzere güvenlik izni aldığı anlamına geliyor.

NATO’nun açıklamasına göre, bu platform İttifak genelindeki komuta ve kontrol sistemlerini birbirine bağlıyor.

Palantir’in Birleşik Krallık şube başkanı Louis Mosley, “Bunun Avrupa savunması için çok önemli bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum,” dedi.

Ne var ki, Palantir’in Avrupa üzerindeki etkisi, hükümet binalarının veya askeri kışlaların kapılarında bitmiyor. Etkisi, kıtanın endüstriyel mücevherlerinden bazılarına da uzanıyor.

Airbus, 2015 yılında Palantir ile anlaşma imzalayarak Palantir’in Foundry platformunu havacılık veri platformunun omurgası haline getirdi.

Otomobil üreticisi BMW, enerji şirketi British Petroleum ve medya yayıncısı Axel Springer de iş verimliliklerini artırmak için Foundry’yi kullanıyor.

Avrupa, Palantir’in hakimiyetini gevşetmeyi başarsa bile, şirketin en yeni yapay zeka büyük dil modelleri üzerine kurulu iş modeli giderek daha da güçleniyor gibi görünüyor.

30 Haziran’da Amazon Web Services, yeni bir “Forward Deployed Engineering” organizasyonuna 1 milyar dolar yatırım yapacağını açıkladı.

Bu kapsamda, mühendis ekiplerini müşterilerin genel merkezlerine yerleştirerek onlarla birlikte yapay zeka sistemleri geliştirecek.

Birkaç gün sonra Microsoft, 6.000 mühendis ve sektör uzmanını müşteri kuruluşlarına yerleştirmek üzere 2,5 milyar dolarlık bir yatırım duyurdu.

Her iki girişim de, sadece yazılım satmakla kalmayıp mühendisleri alıcının operasyonunun içine yerleştirmeyi amaçlayan Palantir’in öncü modelini takip ediyor.

Hem ürünlerinin gücü hem de uygulandıkları hassas alanlar, Palantir’i Avrupa’nın egemenlik konusunda en mükemmel test örneği haline getiriyor.

Hükümetler ve şirketler, verileri kararlara dönüştürmeye yardımcı olan bir yazılım katmanını değiştirebilirlerse, dijital egemenliklerini bir ölçüde geri kazanmak için bir yol haritasına sahip olabilirler.

Bunu başaramazlarsa, ABD’li teknoloji devlerinin yeni nesil yapay zeka araçlarından vazgeçmek daha da zor hale gelebilir.

Avrupa Parlamentosu Savunma Komitesi üyesi Alman Yeşiller Partisi milletvekili Hannah Neumann şöyle diyor:

“Avrupa’nın kamu kurumları, belirsiz bir siyasi dünya görüşüne sahip küçük bir ABD’li teknoloji milyarderleri çevresi tarafından geliştirilen yazılımlara bağımlı hale gelemez. Bu, demokratik devletin bir kısmını ne seçmenlere ne de parlamentoya hesap veren özel bir istihbarat servisine dış kaynak olarak devretmek gibi olur.”

Okumaya Devam Et

Avrupa

AB, “Made in Europe” konseptini yeniden düzenleyecek

Yayınlanma

AB hükümetleri, Sanayi Hızlandırıcı Yasası’nın (IAA) siyasi açıdan en tartışmalı fikirlerinden biri olan “Made in Europe” konseptini yeniden düzenlemeye çalışıyor.

Bu kapsamda, Avrupa Komisyonu tarafından önerilen geniş kapsamlı “Made in Europe” konseptini, ticaret anlaşmalarına ve ürüne özgü pazar erişimine dayanan, hukuki açıdan daha kesin bir sistemle değiştirmeyi hedefliyorlar.

Geçen hafta İrlanda başkanlığı tarafından dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen en son AB Konseyi uzlaşısı, kamu alımları ve destek programlarında üçüncü ülkelerden gelen ürünlerin ne zaman AB ürünleriyle eşdeğer olarak değerlendirileceğini belirleyecek yeni bir “ortak menşe” kategorisi getiriyor.

Teklif, tüm serbest ticaret ortaklarının aynı statüye sahip olduğunu varsaymak yerine, Dünya Ticaret Örgütü Kamu İhale Anlaşması kapsamındaki ürünlerle, AB’nin müstakil serbest ticaret veya gümrük birliği anlaşmaları kapsamındaki ürünler arasında ayrım yapıyor.

Bir ürünün bu kategoriye girip girmeyeceği, sadece bir ticaret anlaşmasının varlığına değil, bloğun o ürünle ilgili fiili ihale taahhütlerine bağlı olacak.

Konsey uzlaşması, AB ile kamu alımları ve serbest ticaret anlaşmaları olan ülkelerin uygun olup olmayacağına karar verme konusunda Komisyon’a geniş bir takdir yetkisi veren Komisyon’un ikili yaklaşımını yeniden şekillendirmeyi amaçlıyor.

Bu geniş yorum, 80’e yakın ülkenin uygun hale gelebileceği anlamına gelecek ve Fransa gibi AB üye ülkelerinde bu kapsamın genişliği konusunda endişelere yol açacaktı. 

Fakat Sanayi Komiseri Stéphane Séjourné, “Made in Europe” kulübünün sadece 20 ülkeyle sınırlı olabileceğini belirtmişti.

Konsey uzlaşısı, delege yasalar yerine uygulama yasalarının kullanılmasını öngörüyor. Bu sayede AB üyeleri, üçüncü ülkelerin AB ürünlerine karşılıklı muamele uygulayıp uygulamadıklarına veya bağımlılık ve tedarik güvenliği konusundaki endişelere dayanarak, bu ülkelerin programa dahil edilmesi veya çıkarılması konusunda resmi söz hakkına sahip olacak.

IAA’nın genel amacı, kamu kaynaklarından yararlanarak ve tek pazara erişim imkânını kullanarak enerji yoğun sanayileri, net sıfır teknolojilerini ve otomotiv endüstrisini “haksız dış rekabet”ten korumak.

Buna, yerel içerik gerekliliklerini karşılayan veya “Made in Europe” tercihinden yararlanmaya hak kazanan ürünleri desteklemek amacıyla kamu alımlarının kullanılması da dahil.

Sistemin pratikte işler hale gelmesi için, Komisyon’un Access2Markets portalı aracılığıyla “ortak menşe muamelesi”ne hak kazanan ülkeler için ürüne özgü listeler tutması gerekecek.

Konsey, kapsamı belirlemek için bu araca güvenen ihale makamlarının, kamuya açık veritabanında yanlış bilgiler bulunması nedeniyle tek başına AB hukukunu ihlal etmiş sayılmayacağını öneriyor.

AB menşeini tanımlayan IAA’nın son derece önemli III. Bölümü’ne yapılan bir başka değişiklikle, Konsey ayrıca çelik ürünlerinin menşeini belirlemede “eritme ve dökme” kavramını getiriyor.

Bu da önlemi, geçen ay yürürlüğe giren daha sıkı AB çelik ithalat kotaları da dahil olmak üzere mevcut kurallarla uyumlu hale getiriyor.

Tasarıya ekli II. Ek’te Konsey, çelik, çimento ve alüminyum için zorunlu Avrupa menşeli içerik eşiklerini korurken, ilgili yetki devri kararları ve teknik şartnamelerin altı ay öncesinden yürürlükte olmaması durumunda bu eşiklerin 2029’da yürürlüğe girmesinin ertelenmesine izin veriyor.

Bu, IAA’nın uygulanmasına ilişkin zaman çizelgelerinin kayabileceği anlamına gelirken, taslak yönetmeliğin diğer unsurları zorunlu olmaktan çıkıp isteğe bağlı hale geldi.

Bu durum, Avrupa Parlamentosu ile müzakereler öncesinde Konsey’in Komisyon’un orijinal teklifinden ne kadar uzaklaştığını gösteriyor.

Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, yönetmeliğin yıl sonuna kadar kabul edilmesini istiyor. 

Fakat Komisyon’un önerisi, yeniden yazımlar ve gecikmelerin ardından ancak mart ayında ortaya çıkmışken, Konsey hâlâ önemli değişiklikler yapıyor ve Parlamento’nun da eylül ayına kadar tutumunu kesinleştirmesi beklenmediğinden, zaman çizelgesi oldukça sıkışık görünüyor.

Okumaya Devam Et

Avrupa

The Economist: AB Ukrayna’ya kapalı kapılar ardında baskı uyguluyor

Yayınlanma

Avrupa Birliği’ne katılmak isteyen Ukrayna, üyelik için gerekli olan reformların uygulanmasını geciktiriyor. The Economist dergisinin haberine göre Avrupa Birliği yönetimi kamusal alanda bu duruma göz yumarken Kiev yönetimine yönelik baskısını kapalı kapılar ardında sürdürüyor. Haberde, AB’nin gösterdiği diplomatik nezaketin reform sürecinde gerçek bir ilerleme sağlanmasını engelleyebileceği vurgulanıyor.

Avrupa Birliği’ne (AB) katılmayı hedefleyen Ukrayna, üyelik süreci kapsamında hayata geçirmesi gereken reformları geciktiriyor.

The Economist dergisinin aktardığına göre, AB yönetimi kamusal alanda bu duruma göz yumarken diplomatik baskıyı kapalı kapılar ardında yürütüyor.

Ukrayna’nın AB’ye katılım yolculuğunda altı müzakere başlığından (klasöründen) ilki haziran ayında açılmıştı. Bu başlık özellikle hukukun üstünlüğü, yargı reformu, yolsuzlukla mücadele ve kamu yönetimi reformunu kapsıyor. Kiev yönetiminin ilgili kanun tasarılarını altı ay önce kabul etmiş olması gerekiyordu.

Ancak Ukrayna hükümeti parlamentoya sadece dört tasarı sundu ve Ukrayna Parlamentosu (Verhovna Rada) bunlardan yalnızca ikisini kabul etti.

Ukrayna merkezli Yevropeyska Pravda gazetesinin haberine göre, Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy, haziran ayında parlamentodan geçen ve yargıçların dürüstlük denetimi prosedürlerinde değişiklik öngören tartışmalı yasayı imzalayarak yürürlüğe soktu.

The Economist, yaz aylarında eski başkan Vsevolod Knyazev’in rüşvet davasında beş yıl hapis cezasına çarptırıldığı Yargıtay reformu ile Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu (NABU) ve Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı gibi kurumların yetkilerini kısıtlamaya çalışan Başsavcılık reformuna ilişkin tasarılar üzerinde neredeyse hiçbir ilerleme sağlanamadığını kaydetti.

Haberde, AB’nin bu sorunlara göz yumduğu ifade edildi.

Yargı reformunun mali yardımın devamı için temel şartlardan biri olması gerekmesine rağmen, hiçbir ilerleme kaydedilmemesine bakılmaksızın 8 Haziran’da 2,8 milyar euro tutarındaki yedinci kredi diliminin serbest bırakıldığı aktarıldı.

AB baskısını kamuoyuna yansıtmıyor

Dergi, Avrupa Birliği için Ukrayna’yı açıkça eleştirmenin kolay bir görev olmadığını vurguladı. Avrupa Komisyonu temsilcisinin aktardığına göre, Kiev yönetimine yönelik baskı kapalı kapılar ardında yürütülüyor.

Ancak The Economist, bu tür bir diplomatik çekingenliğin gerçek bir ilerlemenin sağlanamaması anlamına gelebileceğini yazdı.

Ukraynalı bir milletvekilinin değerlendirmesine göre, hükümet kanadında “kriterlerin yeniden gözden geçirilebileceği veya gündemden tamamen kaldırılabileceği izlenimi oluşuyor.”

Yargıçların dürüstlük ve akrabalık bağları beyanlarına ilişkin yasa tasarısının ardından AB’nin “Pandora’nın kutusunu açtığını” belirten milletvekili, hassas konuları ilgilendiren her yasa tasarısında artık bu durumun yaşanacağını ifade etti.

The Economist, parlamentodaki milletvekillerinin, siyasileşmekle eleştirilen Devlet Soruşturma Bürosu’nun reformuna ilişkin “içi boşaltılmış” bir yasayı da aynı kolaylıkla geçirebileceklerine karar verebileceklerini kaydetti.

Öte yandan Polonya makamları, Ukraynalı oligarkların AB’ye katılmak istemediğini öne sürdü.

AB, Ukrayna ile üyelik müzakerelerini 2024 yazında başlattı. Avrupa Birliği, ülkeye adaylık statüsünü ise 2022 yazında vermişti.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, katılım sürecinin ülkelerin kendi liyakatine dayalı olacağını ve bu süreçte hiçbir “kestirme yol” bulunmadığını vurgulamıştı.

AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri Marta Kos, haziran ayında yaptığı açıklamada, birliğin aday ülkelerle etkileşimine ilişkin teorik olarak üç senaryo bulunduğunu açıkladı:

  • Ülkelerin tam üyelik sağlandıktan sonra AB entegrasyonuna dahil olduğu mevcut kurallar çerçevesindeki senaryo,
  • Ülkenin gerekli şartları yerine getirmesinin ardından belirli bir alandaki AB politikalarına katıldığı, halen Norveç ve İsviçre için geçerli olan kısmi sektörel entegrasyon senaryosu,
  • Ülkenin “avans olarak” AB’ye alındığı tersine üyelik senaryosu.

Kos, tersine üyelik fikrinin reddedildiğini ve AB ile Ukrayna’nın ikinci senaryo üzerinde çalıştığını belirtti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English