Görüş
Polonya İzlenimleri

17-21 Nisan 2023 tarihlerinde Avrupa Birliği’nin üye ve üyeliğe aday ülkeler kapsamında geliştirdiği Erasmus+ akademik hareketlilik programı burslusu olarak 5 gün süreyle Polonya’da Lublin ve Varşova şehirlerinde bulunarak hem akademik faaliyetler gerçekleştirme, hem de bu ülke tarihi, kültürü, insanları ve siyaseti hakkında daha fazla bilgi edinme şansı yakaladım. Öncelikle ekonomik açıdan zor bir dönemde bunu yapabilmemi sağlayan Avrupa Birliği’nin bu programının ne kadar önemli ve gerekli olduğunu belirtmem gerekiyor. Zira Türk lirasının son yıllardaki muazzam değer kaybı nedeniyle Türkiye’den akademisyenlerin ekonomik açıdan herhangi bir destek almadan artık Avrupa’ya giderek kültür seyahati gerçekleştirmeleri veya akademik temaslarda bulunmaları kolay değil.
Bu yazıda, beğenerek takip ettiğim Harici.com.tr için Polonya izlenimlerimi yazıya dökmek ve bu yeni ve başarılı dış politika portalına farklı bir katkı sunmak istedim. Yazıyı, kendi koordine ettiğim dış politika inisiyatifi olan Uluslararası Politika Akademisi’nden de paylaşarak, bu değerli girişimin tanınmasına katkıda bulunmayı planlıyorum. Hiç şüphesiz ki, 21. yüzyılın küresel Türkiye’sini yaratmak için, dünyadaki siyasi, diplomatik ve ekonomik gelişmeleri daha iyi anlamamıza yardımcı olan bu tarz girişimlere fazlasıyla ihtiyaç var.
Erasmus+ Programı
Avrupa Birliği’nin 2021-2027 döneminde üye ve üyeliğe aday ülkelere yönelik olarak çeşitli projeler aracılığıyla hibe faaliyetleri gerçekleştirmesini sağlayan Erasmus+ programı, yaklaşık 28,4 milyar avroluk bütçesiyle Türkiye ve diğer aday ülkelerden insanlar için çok önemli bir kaynak sunmaktadır. Erasmus+ akademik hareketlilik programı ise, bu doğrultuda yükseköğretim sektöründeki öğrenci, idari personel ve akademik personelin yeterliliklerinin geliştirilmesi ve bu kişilere yurt dışında mesleki gelişim fırsatları sunulmasını amaçlayan bir programdır. Türkiye’deki üniversitelerimiz, son yıllarda Avrupa’daki muhatap kurumlarla iyi ilişkiler geliştirerek pek çok Erasmus+ anlaşması imzalamış ve bu sayede Türk öğrenci ve yükseköğretim personelinin Avrupa’ya gidişlerinde ciddi bir artış yaşanmıştır. Benzer şekilde, Avrupa ülkelerinden öğrenciler ve yükseköğretim personelinin ülkemize gelişlerinde de gözle görülür bir artış yaşanmaktadır.
İşte benim Polonya’da Lublin’deki II. Jean Paul Katolik Üniversitesi veya kısa ismiyle KUL’a gidişimi sağlayan da, Erasmus+ akademik hareketlilik programı kapsamında kazandığım burs olmuştur. Bu ortak proje nedeniyle Avrupa Birliği ve Türkiye’yi kutlamak gerekirken, verilen hibenin (yaklaşık 751 avro) çok yeterli olmadığını ve hayat pahalılığı nedeniyle bu paranın ancak uçak ve otel masraflarına yettiğini, bu anlamda kişinin kendisinin de -ziyaretin hakkını verebilmek ve önemli akademik ve kültürel merkezleri ziyaret edebilmek adına- ciddi bir harcama yapması gerektiğini belirtmek zorundayım. Ancak Türkiye’nin bu programı sürdürmesi bence her şekilde faydalı; zira Türk öğrenci ve akademisyenlerin gelişimi açısından Osmanlı’dan başlayan bir gelenek olan Avrupa’daki ilerlemelerin yakından gözlemlenmesi hususu çok önemli ve dahası gerekli. Bu bağlamda, Brexit süreciyle Avrupa Birliği’nden ayrılan Birleşik Krallık/İngiltere’nin kendi Commonwealth ülkelerine özgü Alan Turing programını başlatması güzel bir girişim olsa da, Erasmus+ programından ayrılmanın Avrupa’daki gelişmelerin takibi açısından ciddi bir dezavantaj yaratacağını da belirtmek gerekir. Umarız Türkiye bu konuda aday statüsünü korur ve Türk öğrenciler ve idari ve akademik personel Erasmus+ programından faydalanmaya devam eder. Ancak bunun yanında, kuşkusuz, çok boyutlu dış politikanın hakkını verebilmek adına Türk dünyası ülkeleri ve keza İslam dünyası ülkeleriyle de benzer programların geliştirilmesi son derece faydalı olabilir.
Lublin ve II. Jean Paul Katolik Üniversitesi
17 Nisan akşamı Varşova’ya inişimden sonra direk geçtiğim Polonya’nın doğusundan Lublin şehri, yaklaşık 350.000 kişinin yaşadığı küçük bir şehir olmasına karşın, akademik faaliyetler ve özellikle de öğrencilik hayatı açısından ideal bir yer. 2023 yılı için Avrupa gençlik başkenti (European youth capital) seçilen Lublin, Ukrayna sınırına yakın olması sebebiyle son dönemde Rusya-Ukrayna Savaşı bağlamında askeri-stratejik açıdan da önem kazanmıştır. Polonya’nın en büyük 9. şehri olduğu ifade edilen Lublin, Polonya’nın doğusundaki en büyük şehir olmasının yanı sıra, Lublin Voyvodalığı’nın da başkenti durumundadır. Sosyal ve ilahi bilimlerde iyi konumda olan KUL ve Maria Curie-Sklodowska Üniversitesi başta olmak üzere tam 5 üniversitenin bulunduğu Lublin, bu anlamda tam bir öğrenci ve üniversite şehridir. Ben de bağlantılarımı kullanarak Türk üniversitelerinin burada yeni bağlantılar kurması ve anlaşmalar yapmasına yardımcı olmaya çalışacağım.
Lublin, demografik anlamda küçük bir şehir olmasına karşın, ülkemiz ve Avrupa’da büyük şehirlerde olan her türlü aktivitenin varlığıyla da dikkat çeken ve beğeni toplayan bir yer. Tipik bir Avrupa kenti olan Lublin, güzel mimarisi, tarihi zenginliği ve hareketli yaşamıyla dikkat çekiyor. Çok sayıda Polonyalı ve uluslararası öğrencinin varlığı şehri çok hareketli hale getirirken, Katolisizm’in yoğun etkisine karşın insanların oldukça özgür olduğu ve diledikleri gibi yaşayabildiklerini de belirtmek lazım. Nitekim içki ve tütün ürünlerinin rahatlıkla bulunabildiği, çok sayıda restoran, eğlence yerleri ve hatta casinoların bulunduğu, bu anlamda gençlere ve turistlere eğlence imkânları sunan Lublin, bunun yanı sıra isteyenler için tarihi kiliseleriyle dindar bir hayat inşa edebilme olanağı da sağlıyor. Türkiye’de de belki de en çok ihtiyacını duyduğumuz şey, insanların birbirlerini hor görmeden ve aşağılamadan özgürce yaşayabilmelerini sağlayacak demokratik bir düzen ve açık bir piyasa sistemi. Bunu Katolik dünyası başarabilmişken, İslam dünyasının geride kalması ise çok üzücü.
18 Nisan günü KUL Üniversitesi’ndeki derslerim ve konferansım için sabah erkenden üniversitenin kapısına geliyorum. Ne mutlu ki, Uluslararası Ofis’ten görevli arkadaşlar beni gayet iyi şekilde karşıladılar ve tüm süreçle yakından ilgilendiler. Benzer şekilde, görevli bir personel sayesinde üniversitenin kampüsü ve tarihçesi hakkında da son derece detaylı ve önemli bilgiler edindim. 1918 yılında kurulan ve 5 yıl önce 100. yıldönümünü kutlayan II. Jean Paul Katolik Üniversitesi veya kısa ismiyle KUL, komünist dönemde çeşitli baskılara rağmen varlığını sürdürebilmiş ve bu nedenle Polonya’da siyasi etkisi güçlü olan bir kurum. Vatikan ve dünya Katoliklerinin siyasi ve ekonomik olarak desteklediği bir özel üniversite olan KUL, buna karşın Polonya’nın komünizmden kurtulması ve demokratikleşmesi yönünde gösterdiği çabalar nedeniyle sonradan devlet üniversitesi statüsü de kazanmış olan farklı ve özel bir yükseköğretim kurumu. Yaklaşık 20.000 öğrencisi olan kurumda, Vatikan ve Katolik Kilisesi’nin burslusu olarak eğitim alan çok sayıda öğrenci de bulunuyor. Papa II. Jean Paul’un geçmişte senelerce bizzat ders verdiği ve bu anlamda özellikle Teoloji alanında önemli bir kurum olan KUL’un bahçesinde, Polonyalı Papa II. Jean Paul’un etkileyici bir heykeli de bulunuyor. 1980’lerin başında aşırı milliyetçi terörist Mehmet Ali Ağca’nın suikast düzenlemeye çalıştığı Jean Paul, Polonya’da ve Katolik dünyasında halen çok sevilen ve sayılan bir isim ve üniversitenin gelişimine de büyük katkı sağlamış. Bu bağlamda, Jean Paul’ün vefatı öncesinde üniversitenin bahçesinde heykelinin dikildiğini de gördüğünü belirtmem gerekiyor.

Bir dönem uzun süre askeri tesis olarak kullanılan üniversite bahçesinin ise manastır havası olan son derece dingin bir yer olduğunu söylemem gerekir. Nitekim öğrenciler de sıcak günlerde bu bahçede ders yapılmasını çok seviyorlarmış. KUL’da Erasmus+ programı ile üniversiteye gelen bazı Türk öğrenciler de mevcutmuş. Ancak benim ziyaretim sırasında Türk öğrencilere rastlayamadım.
Üniversitedeki derslerim ve konferansım gayet başarılı geçerken, Rektör Yardımcısı olan ve daha önce İstanbul’u iki defa ziyaret eden değerli meslektaşım ve arkadaşım Beata Piskorska ile Polonya ve üniversitenin durumu hakkında da görüş alışverişi yapma imkânı buldum. Türkiye ile ilişkiler ve Avrupa Komşuluk Politikası hakkında oldukça bilgi sahibi bir akademisyen olan Piskorska, Uluslararası Politika Akademisi’ne ve editörlüğünü yaptığım uluslararası kitap projelerine de zaman zaman katkı yapıyor. Onun gayretleriyle üniversitede onuruma verilen öğlen yemeği ise tek kelimeyle muhteşemdi. Polonyalı dostlarımız, Türkiye’den gelen misafirlerin alışık olmayabilecekleri domuz eti kokusunu da düşünerek yemekleri tavuk etiyle hazırlamayı dahi düşünmüşlerdi. Konferansta Türkiye’nin Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sürecinde takip ettiği dış politikayı anlatmayı çalıştım. Derslerimde ise Küba Füze Krizi konusunu işledim. Zira kısa bir süre önce 2022 yılı Kasım ayında Lublin şehri dışına iki füze düşmüş ve bu konu ciddi bir krize neden olmuştu. Daha önemlisi, şimdilerde Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin izlediği dış politikaya benzer şekilde Rus tehdidi nedeniyle ABD’ye çok yakın bir politika izleyen Polonyalı dostlarımıza, bunun iyi ve kötü olası etkilerini Türkiye örneğinden yola çıkarak anlatmaya çalıştım. Bu bağlamda, Batı kamuoyunda gördüğüm temel eksiklik, Rusya’nın Ukrayna işgaline yönelik tepkilerin rasyonellik temelinden ziyade duygusallık temelinde gelişmesi. Elbette Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunmak en doğal hakkımız ve hatta görevimiz olmalı; ancak önemli bir askeri güç ve hatta bir nükleer süper güç olan Rusya’ya yönelik karşıtlığı mantıksal düzlemden kopmadan götürmek gerekiyor. Ayrıca Rusya’ya olan karşıtlığın Rusya kültürü ve insanına karşı değil, Moskova’nın politikalarına yönelik olduğunun da altını kalınca çizmek gerekiyor. Ancak tarihsel-kültürel sebeplerin de etkisiyle, Polonya’daki Rus karşıtlığının çok güçlü ve duygusal maddi temelleri mevcut. Bu anlamda, ülkede milyonlarca Ukraynalı mültecinin bulunması da bu konudaki duyarlılıkları artırıyor. Nitekim Lublin ve Varşova’da pek çok yerde destek amacıyla asılmış Ukrayna bayraklarını görmek ve Ukraynalı öğrenci ve çalışanlara rast gelmek olası.
Ziyaretim kapsamında Lublin’de kurulmuş olan yeni bir düşünce kuruluşu (think-tank) olan Institute of Central Europe’u (Instytut Europy Srodkowej) da ziyaret etme fırsatım oldu. Hükümet destekli bir düşünce kuruluşu olan kurum, Türkiye’den de Prof. Dr. Hüseyin Bağcı gibi duayen bir isimle ilişkiler geliştirmeyi başarmış ve kendisini daha önce birçok aktivitelerine dahil etmiş. KUL ve Maria Curie-Sklodowska Üniversitesi’nden uzmanları olan kurum, daha çok Avrupa, NATO, Rusya ve Balkanlar konularında uzmanlaşmaya gayret ediyor. Kurumun genel çizgisinin Batıcı ve ABD’ye yakın olduğunu söylemek mümkün. Ayrıca kurumun 2022 yılı içerisinde Türkiye’nin Balkanlar’daki etkisi hakkında bir policy paper yayınlamış olması da takdire değer. Umuyoruz bu kurumla Türkiye’deki düşünce kuruluşları arasında da yakın ilişkiler geliştirilebilir. Zira Polonya ve Türkiye, çok farklı gözükmelerine karşın aslında birbirlerine benzeyen ülkeler. ABD ve Rusya ile ilişkilerdeki zor denklem ve nüfusun bir bölümünün dindar (Katolik vs. Sünni İslam farkına rağmen) olması gibi konularda iki ülkenin ortak özellikleri olduğunu söylemek mümkün.
Lublin’deki son günümde Lublin Kalesi içerisinde oldukça kapsamlı müzeyi de gezme fırsatı buldum. Bana rehberlik eden ve daha önce İstanbul’da ağırladığımız Polonyalı akademisyen dostum Prof. Dr. Krzysztof Motyka’ya da bu vesileyle teşekkür ediyorum. Kale içerisinde Avrupa sanat tarihi açısından önemli sayılabilecek çok güzel bazı portreler ve sanat eserleri gördüğümü belirtmeliyim. Ayrıca müze içerisinde benim “Küçük Ayasofya” adını verdiğim muhteşem bir tarihi şapel de var. Burayı Lublin’e gelen herkes ziyaret etmeli; zira inanılmaz bir akustiği ve etkileyiciliği olan bir yapı. Erasmus ziyaretlerini sadece ders verme ve yeme-içmeden farklı kılan işte bu tip kültürel aktiviteler. Bu nedenle, ülkelerin elitleri ve halkları arasındaki bağları kuvvetlendirmek için, bu gibi aktiviteler daha yoğun yapılmalı ve finansal açıdan daha iyi desteklenmeli. Müzenin özellikle Polonyalı sanatçılar koleksiyonu ise tek kelimeyle muhteşemdi ve daha önce hiç duymadığım bazı ünlü ressamların ve tabloların adlarını ve stillerini öğrenmemi sağladı. Ek olarak, Osmanlı tarihi ders kitaplarında adı geçen Polonya Kralı III. Jan Sobieski’nin de müzede birkaç güzel portresinin bulunduğunu söyleyebilirim.
Sonuç olarak, KUL’a çok yakın olan Maria Curie-Sklodowska Üniversitesi’ni de kısa süre gezme imkânı bulduğum Lublin, gerçekten de tipik bir Avrupa şehri olarak gelişim ve başarı isteyen öğrencileri ve girişimcileri çekmesi muhtemel ve geleceği daha parlak olabilecek bir şehir. Ancak elbette Rusya-Ukrayna Savaşı’nın bazı olumsuz etkilerini de şehirde hissetmek mümkün. Örneğin, çok sayıda Ukraynalı’nın ülkeye gelmesi neticesinde -Polonya’da yaklaşık 1,5 milyon Ukraynalının kaldığı tahmin ediliyor- konut fiyatlarının ve enflasyonun çok artması, göçmen Ukraynalıların yaşadıkları ekonomik zorluklar ve Rusya’nın Ukraynalı nüfus yoğunluğu olan Polonya şehirlerine yönelik istihbarat faaliyetleri yürütmeye başlaması gibi sorunlar gerçekten mevcut. Bu bağlamda, Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılar sorununa benzeyen bir sorunun ilerleyen aylarda Polonya’da gelişmesi -ki bu yönde sinyaller başlamış bile- ve aynı Türkiye’deki göçmen karşıtı akımlar gibi Ukraynalı karşıtı eğilimlerin artması riski de mevcut. Ayrıca halkın genel olarak yardımsever olduğu ve çok sayıda öğrenci olması sebebiyle İngilizce konuşmaya alıştığını da söylemek mümkün. Ayrıca şehirde tek tük de olsa Türkler görmek mümkün ki, Türkler genelde gastronomi (kebap) sektöründe iş yapıyorlar.
Varşova
20 Nisan gününü geçirdiğim Varşova ise, Polonya’nın başkenti olarak elbette daha görkemli ve büyük bir şehir. Yaklaşık 1,8 milyon nüfusu olan Varşova, Warszawa Centralna adı verilen Varşova Merkez Tren İstasyonu’ndan çıkar çıkmaz ihtişamlı binalarıyla sizi karşılıyor. İkinci Dünya Savaşı’nda şehrin tamamen yıkılmış olması nedeniyle genelde komünist dönemde yapılan bu binalar, mimari açıdan kuşkusuz harikulade. Şehirde çok güzel kilise ve binalar mevcut. Ayrıca çok sayıda turist ve yabancının gelmesi nedeniyle Lublin’e kıyasla daha büyük oteller var. Ancak ilginç bir şekilde halk İngilizce konuşmak konusunda ya daha isteksiz, ya da daha yetersiz. Zira sokakta adres sorduğum birçok insan yanıt vermekten imtina ediyordu. Ancak özellikle gençlerin İngilizceleri iyi seviyede. Ayrıca tren istasyonundan iner inmez Ukrayna’ya destek amacıyla bağış kampanyası düzenleyen genç kızlar karşınıza çıkıyor. Ukrayna konusunun ülkenin en önemli dış politika sorunu olduğu su götürmez bir gerçek.
Varşova’da yemek yemek ve aileme hediyeler almak için girdiğim Złote Tarasy adlı alışveriş merkezi ise bu tarz modern veya postmodern denebilecek yapıların her yerde aynı olduğunu düşündürdü. Zira İstanbul’daki birçok avm’de de benzer bir iç düzenleme görmek mümkün. Ayrıca bizdeki BiTaksi programına benzeyen Bolt programı burada çok popüler ve oldukça iyi işliyor. Bu sayede hemen ihtiyacınız olan taksiyi çağırabiliyor ve dahası, kilometre hesabına göre ne kadar ödemeniz gerektiğini önceden görerek ve ödemeyi de baştan yaparak içiniz rahat seyahat edebiliyorsunuz. Ayrıca Varşova merkezde bir Türk marketi görünce de mutlu olduğumu belirtmeliyim. Ayrıca hem Lublin, hem de Varşova’da her yerde Zabka marketleri olduğunu söylemeliyim.
Maalesef yalnızca 1 gün geçirebildiğim Varşova’yı keşfetmeyi sonraki seyahatlerime bırakarak 21 Nisan sabahı Türkiye’ye dönmek için yola çıkıyorum. Elbette çok güzel anıları geride bırakarak…
Polonyalılar ve Polonya
Türkiye’de pek bilinmeyen bir halk olan Polonyalılar, Türkiye’ye yönelik olarak özel bir sevgi ya da ön yargısı olmayan bir Katolik Avrupa halkı. Yaklaşık 40 milyon nüfusu olan Polonya’nın Avrupa’nın geleceğinde önemli bir yeri olacağı muhakkak. Ancak elbette Avrupa’nın en gelişmiş veya demokratik ülkesinden söz etmediğimizi de hatırlatmak gerekir. Polonyalılar, Slav ve Avrupa halklarının karışımı olarak değerlendirilebilecek genelde beyaz tenli ve sarışın insanlar. İlk intiba olarak, insanların Türkiye’ye kıyasla biraz daha az sosyal ve kendi işlerine odaklı olduğunu söylemek mümkün. Çok uzun boylu insanlar olduğu gibi, genelde boy ortalaması sanki Türkiye’ye benzer.
Polonya dili benim kulağıma oldukça melodik gelen ve biraz Rusça’yı anımsatan bir dil olsa da, bu dil hakkında çeşitli ön yargı ve şakalar da mevcut. Örneğin, bir meslektaşımın anlattığı fıkraya göre, Polonya dilini duyan yabancılar, bu dili konuşan insanların birilerine suikast planlamaya çalıştığı düşüncesine kapılabilirler! Ülkemizde pek bilinmeyen Polonya tarihini öğrenmek isteyenler kısa süre önce Türkçe’ye çevrilen ve Alfa Yayınları’nca yayımlanan Anna J. Prazmowska imzalı “Polonya Tarihi” adlı kitabı okuyabilirler.
Genelde ırkçılıkla itham edilen bir halk olan Polonyalıların turist ve ülkelerinde yaşayan yabancılardan sanki “Roma’da yaşayacaksan Romalı gibi davranman gerekir” beklentisi içerisinde olduğunu düşünüyorum. Zira eskiden Fransa’da olduğu gibi İngilizce sorulara yanıt vermeme ya da isteksiz davranma durumu sıklıkla gözlemlenebiliyor. Ayrıca ülkede Müslüman, Hintli ve Afrika kökenli öğrenci ve çalışanlar görmek de mümkün ki, bu sayede ırkçılığın azalması da mümkündür. Zira daha birkaç sene öncesinde Legia Varşova maçlarında Afrikalı oyunculara yönelik olarak sahaya muz kabuğu atıldığı günler çok da uzakta değil. Ancak gelişmekte olan bir ülke olan Polonya’nın geleceğinde ırkçılık ve yobazlığın etkisinin daha az olacağı kanaatindeyim.
Rusya-Ukrayna Savaşı’na Bakış ve Ukraynalı Mülteciler
Polonya izlenimlerimin diplomatik açıdan en önemli unsuru, kuşkusuz, Rusya-Ukrayna Savaşı veya daha doğru ifadeyle Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline yönelik bakış konusudur. Polonyalılar, neredeyse tamamen Ukrayna’yı destekleseler, bu ülkenin toprak bütünlüğünü ve halkın haklı direnişini savunsalar da, kuşkusuz, bu politikalarının ne ölçüde doğru olduğunu konusunda bir yandan da kendilerini sorguluyorlar. ABD’ye yönelik yakınlık ve sempati ve dahası tarihsel husumet nedeniyle Rusya karşıtlığı çok yüksek seviyelerde olsa da, NATO’nun genişlemesi yönünde Moskova’ya daha önce verilen sözlerin tutulmadığı yönündeki eleştiriler de burada dikkate alınıyor. Ancak akademik dünyadaki genel kanı, Rusya’nın otoriter siyasi sistemi ve kötü ekonomik düzeni nedeniyle müttefiklerini giderek kaybettiği ve bu ülkelerin Batı dünyası kurumlarıyla (Avrupa Birliği ve NATO) ilişkiler geliştirebilme haklarının olduğu yönünde. Bu anlamda, Polonyalılar, Ukrayna’nın savaşı kazanmasını ve topraklarını geri kazanmasını istiyorlar. Bu bağlamda ABD ve AB’nin desteğine ek olarak Türkiye’nin de sürece aktif katkı sunması da onlar için çok önemli. Nisan ayı sonunda veya Mayıs ayında Ukrayna’nın topraklarını geri kazanmak için Rusya’ya karşı büyük bir taarruz başlatması da beklenen bir gelişme.
Ukraynalı mülteciler konusunda da genel olarak son derece ılımlı ve hoşgörülü bir tavır olsa da, mültecilerin zor yaşam koşulları nedeniyle suça yönelmeleri neticesinde, ilerleyen aylarda/yıllarda savaşın çok uzaması durumunda mülteci/sığınmacı karşıtlığı bu ülkede de artabilir yönünde haklı endişeler mevcut. Nitekim Lublin ve Varşova’da konuştuğum bazı insanlar daha şimdiden Ukraynalılardan şikâyet ediyor ve onların güvenilmez olduklarını ifade ediyorlardı. Oysa elbette burada asıl mesele Ukraynalıların güvenilmezliğinden ziyade mültecilerin içerisinde bulundukları zor koşullar olsa gerek.
Tarihte birçok defa Rus işgaline uğrayan Polonya, bu ülkeye yönelik olarak tarihsel bir husumet besliyor. Bu anlamda, Türkiye’ye benzer şekilde tarihin iki ülke ilişkileri açısından olumsuz bir faktör olduğunu söylemek mümkün. Lakin günümüzde, tarihsel husumetten ziyade Rusya’nın uluslararası hukuka aykırı tutumları daha ön planda. Ayrıca Katolisizm’in tarihsel olarak ve komünizmin yıkılışı sürecinde çok etkin olduğu Polonya’da, Ortodoks Rusya’ya bakış da elbette Katolik halklara yaklaşım kadar yakın olmayabilir. Bu durumu Moskova açısından da söylemek mümkün.
Sonuçta, Polonya’nın Ukrayna konusundaki desteğinin devam edeceği ve bu konuda ABD ve AB ile uyumlu politikalar geliştirilerek, Soğuk Savaş dönemindeki Türkiye’ye benzer şekilde bir anlamda NATO’nun “kanat ülkesi” olunacağı beklenebilir. Bu durumda ise, kuşkusuz, askeri-güvenlik kültürünün artacağı yeni bir dönemi öngörmek yerinde olur. Ancak Lublin’de beklentimin aksine sokaklarda dolaşan eli silahlı askerler ve tanklar görmediğimi de belirtmem gerekiyor. Bu gruplar, şimdilerde daha çok Beyaz Rusya (Belarus) sınırına konuşlanmış durumdaymış.
Türkiye’ye Bakış
Daha önce de belirttiğim üzere, Polonya’da Türkiye’ye yönelik olarak özel bir sempati veya antipatinin olmadığını söyleyebilirim. Polonyalılar, Türkiye’yi önemli bir medeniyetin temsilcisi olarak görüyor ve ciddiye alıyorlar. Tarihsel olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun Lehistan’ın paylaşılmasını tanımaması olumlu bir etken. Günümüzde Türkiye’nin AB üyeliğine yönelik büyük bir beklenti ve desteğin olduğunu ise söyleyemem. Ancak Türkiye’nin Batı kampında tutulması gerektiği yönündeki görüş de bu ülke akademik dünyasında ağır basıyor. Fakat bu bağlamda Türkiye’nin Ukrayna işgaline rağmen Rusya ile yakın ilişkilerini sürdürmeye devam etmesi genelde eleştiriler alıyor. Nitekim konferans ve dersimde en çok sorulan konulardan birisi bu oldu. Ben de, Türkiye’nin enerji bağımlılığı, Rusya’nın daha da saldırganlaşmasını önlemek ve küresel etkileri olabilecek büyük bir gıda krizini “tahıl anlaşması” sayesinde önlemek gibi saiklerle hareket ettiğini ve aslında siyaseten Ukrayna’yı desteklediğini açıklamaya çalıştım.
Bir diğer sorulan konu ise Kürt Sorunu oldu. Tüm Avrupa’da olduğu gibi Polonya’da da Kürt nüfus var ve bunlar genelde Türkiye’deki rejime muhalif ve ülkemizden kaçan insanlardan oluşuyor. Bu bağlamda, Kürt Sorunu’nun Türkiye’ye bakışı Avrupa’da olumsuz etkileyen en önemli konulardan birisi olduğu aşikâr. Polonya üzerinde çok etkili bir ülke olan ABD’nin son yıllarda çok Kürt yanlısı politikalar geliştirmesi de bu konuda Polonyalıları etkiliyor olsa gerek. Ancak yakın zamanda Türkiye’den drone (siha) satın alan Polonya’nın genel anlamda Türkiye ile ilişkileri geliştirmek isteyen bir devlet olduğu söylenebilir.
Elbette sıklıkla sorulan bir diğer konu da 14 Mayıs’taki Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri oldu. Polonyalı meslektaşlarımız, benim yorumlarımı dikkatle dinlerken, muhalefetin seçimleri kazanabileceği konusundaki şüphelerini de açıkça belirttiler ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın güçlü liderliğine vurgu yaptılar. Ayrıca muhalefetin dış politikaya yaklaşımı ve özellikle de Rusya-Ukrayna Krizi’ne bakışları Polonyalı muhataplarımızın merakını uyandırdı ve ilgisini çekti.
Varşova Gettosu İsyanı’nın 80. Yıldönümü
Gerek Lublin, gerekse Varşova’da bulunduğum süreçte en çok dikkatimi çeken olaylardan birisi de, dindar şekilde giyinmiş olan kalabalık Yahudi topluluklarını görmem oldu. Tarihsel olarak Yahudi nüfusu olan bir ülke olsa dahi, bu kadar yoğun dindar Yahudi toplulukları görmem tam da beni şaşırtacaktı ki, yerel gazetelerden bu yılın Nazi birliklerine karşı 1943 yılında çıkarılan Varşova Gettosu Ayaklanması’nın 80. yıldönümü olduğunu öğrendim. Bu nedenle, birçok kişi, Yahudi halkına destek amacıyla yakalarına sarı renkte özel bir sembol takmışlardı. Çok istememe rağmen, zaman sıkıntısı nedeniyle Lublin’deki Majdanek toplama kampı müzesi ve Varşova’daki Ayaklanma Müzesi’ni ise gezme imkânım olmadı. Bunları inşallah bir sonraki ziyaretimde gezeceğim. Ancak Yahudiler konusunda ülke genelinde epey duyarlılığın olduğunu söylemek mümkün.
Sonuç
Sonuç olarak, 2023 yılı Nisan ayındaki Polonya ziyaretim, benim açımdan oldukça eğlenceli ve öğretici oldu. Bu anlamda tüm öğrenci, akademisyen ve idari personele Erasmus+ programına katılım konusunda daha aktif olmalarını tavsiye ediyorum. Ayrıca Türkiye ile Polonya arasındaki yükseköğretim kurumları arasındaki ilişkileri geliştirmek konusunda da elimden geleni yapacağım ve kişisel bağlantılarımı kullanacağım. Daha iyi ilişkiler konusunda kilit konu ise Rusya’nın Ukrayna politikasına yönelik ortak tepkiler geliştirebilmek olacaktır ki, Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin’in seçim öncesinde Akkuyu Nükleer Santrali’nin açılışına katılmasının beklendiği bir ortamda bunun kolay olmadığını da samimiyetle belirtmem gerekiyor.
Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
İstanbul Kent Üniversitesi Öğretim Üyesi
Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü
www.ozanormeci.com / politikaakademisi.org
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum










