Görüş
Polonya İzlenimleri

17-21 Nisan 2023 tarihlerinde Avrupa Birliği’nin üye ve üyeliğe aday ülkeler kapsamında geliştirdiği Erasmus+ akademik hareketlilik programı burslusu olarak 5 gün süreyle Polonya’da Lublin ve Varşova şehirlerinde bulunarak hem akademik faaliyetler gerçekleştirme, hem de bu ülke tarihi, kültürü, insanları ve siyaseti hakkında daha fazla bilgi edinme şansı yakaladım. Öncelikle ekonomik açıdan zor bir dönemde bunu yapabilmemi sağlayan Avrupa Birliği’nin bu programının ne kadar önemli ve gerekli olduğunu belirtmem gerekiyor. Zira Türk lirasının son yıllardaki muazzam değer kaybı nedeniyle Türkiye’den akademisyenlerin ekonomik açıdan herhangi bir destek almadan artık Avrupa’ya giderek kültür seyahati gerçekleştirmeleri veya akademik temaslarda bulunmaları kolay değil.
Bu yazıda, beğenerek takip ettiğim Harici.com.tr için Polonya izlenimlerimi yazıya dökmek ve bu yeni ve başarılı dış politika portalına farklı bir katkı sunmak istedim. Yazıyı, kendi koordine ettiğim dış politika inisiyatifi olan Uluslararası Politika Akademisi’nden de paylaşarak, bu değerli girişimin tanınmasına katkıda bulunmayı planlıyorum. Hiç şüphesiz ki, 21. yüzyılın küresel Türkiye’sini yaratmak için, dünyadaki siyasi, diplomatik ve ekonomik gelişmeleri daha iyi anlamamıza yardımcı olan bu tarz girişimlere fazlasıyla ihtiyaç var.
Erasmus+ Programı
Avrupa Birliği’nin 2021-2027 döneminde üye ve üyeliğe aday ülkelere yönelik olarak çeşitli projeler aracılığıyla hibe faaliyetleri gerçekleştirmesini sağlayan Erasmus+ programı, yaklaşık 28,4 milyar avroluk bütçesiyle Türkiye ve diğer aday ülkelerden insanlar için çok önemli bir kaynak sunmaktadır. Erasmus+ akademik hareketlilik programı ise, bu doğrultuda yükseköğretim sektöründeki öğrenci, idari personel ve akademik personelin yeterliliklerinin geliştirilmesi ve bu kişilere yurt dışında mesleki gelişim fırsatları sunulmasını amaçlayan bir programdır. Türkiye’deki üniversitelerimiz, son yıllarda Avrupa’daki muhatap kurumlarla iyi ilişkiler geliştirerek pek çok Erasmus+ anlaşması imzalamış ve bu sayede Türk öğrenci ve yükseköğretim personelinin Avrupa’ya gidişlerinde ciddi bir artış yaşanmıştır. Benzer şekilde, Avrupa ülkelerinden öğrenciler ve yükseköğretim personelinin ülkemize gelişlerinde de gözle görülür bir artış yaşanmaktadır.
İşte benim Polonya’da Lublin’deki II. Jean Paul Katolik Üniversitesi veya kısa ismiyle KUL’a gidişimi sağlayan da, Erasmus+ akademik hareketlilik programı kapsamında kazandığım burs olmuştur. Bu ortak proje nedeniyle Avrupa Birliği ve Türkiye’yi kutlamak gerekirken, verilen hibenin (yaklaşık 751 avro) çok yeterli olmadığını ve hayat pahalılığı nedeniyle bu paranın ancak uçak ve otel masraflarına yettiğini, bu anlamda kişinin kendisinin de -ziyaretin hakkını verebilmek ve önemli akademik ve kültürel merkezleri ziyaret edebilmek adına- ciddi bir harcama yapması gerektiğini belirtmek zorundayım. Ancak Türkiye’nin bu programı sürdürmesi bence her şekilde faydalı; zira Türk öğrenci ve akademisyenlerin gelişimi açısından Osmanlı’dan başlayan bir gelenek olan Avrupa’daki ilerlemelerin yakından gözlemlenmesi hususu çok önemli ve dahası gerekli. Bu bağlamda, Brexit süreciyle Avrupa Birliği’nden ayrılan Birleşik Krallık/İngiltere’nin kendi Commonwealth ülkelerine özgü Alan Turing programını başlatması güzel bir girişim olsa da, Erasmus+ programından ayrılmanın Avrupa’daki gelişmelerin takibi açısından ciddi bir dezavantaj yaratacağını da belirtmek gerekir. Umarız Türkiye bu konuda aday statüsünü korur ve Türk öğrenciler ve idari ve akademik personel Erasmus+ programından faydalanmaya devam eder. Ancak bunun yanında, kuşkusuz, çok boyutlu dış politikanın hakkını verebilmek adına Türk dünyası ülkeleri ve keza İslam dünyası ülkeleriyle de benzer programların geliştirilmesi son derece faydalı olabilir.
Lublin ve II. Jean Paul Katolik Üniversitesi
17 Nisan akşamı Varşova’ya inişimden sonra direk geçtiğim Polonya’nın doğusundan Lublin şehri, yaklaşık 350.000 kişinin yaşadığı küçük bir şehir olmasına karşın, akademik faaliyetler ve özellikle de öğrencilik hayatı açısından ideal bir yer. 2023 yılı için Avrupa gençlik başkenti (European youth capital) seçilen Lublin, Ukrayna sınırına yakın olması sebebiyle son dönemde Rusya-Ukrayna Savaşı bağlamında askeri-stratejik açıdan da önem kazanmıştır. Polonya’nın en büyük 9. şehri olduğu ifade edilen Lublin, Polonya’nın doğusundaki en büyük şehir olmasının yanı sıra, Lublin Voyvodalığı’nın da başkenti durumundadır. Sosyal ve ilahi bilimlerde iyi konumda olan KUL ve Maria Curie-Sklodowska Üniversitesi başta olmak üzere tam 5 üniversitenin bulunduğu Lublin, bu anlamda tam bir öğrenci ve üniversite şehridir. Ben de bağlantılarımı kullanarak Türk üniversitelerinin burada yeni bağlantılar kurması ve anlaşmalar yapmasına yardımcı olmaya çalışacağım.
Lublin, demografik anlamda küçük bir şehir olmasına karşın, ülkemiz ve Avrupa’da büyük şehirlerde olan her türlü aktivitenin varlığıyla da dikkat çeken ve beğeni toplayan bir yer. Tipik bir Avrupa kenti olan Lublin, güzel mimarisi, tarihi zenginliği ve hareketli yaşamıyla dikkat çekiyor. Çok sayıda Polonyalı ve uluslararası öğrencinin varlığı şehri çok hareketli hale getirirken, Katolisizm’in yoğun etkisine karşın insanların oldukça özgür olduğu ve diledikleri gibi yaşayabildiklerini de belirtmek lazım. Nitekim içki ve tütün ürünlerinin rahatlıkla bulunabildiği, çok sayıda restoran, eğlence yerleri ve hatta casinoların bulunduğu, bu anlamda gençlere ve turistlere eğlence imkânları sunan Lublin, bunun yanı sıra isteyenler için tarihi kiliseleriyle dindar bir hayat inşa edebilme olanağı da sağlıyor. Türkiye’de de belki de en çok ihtiyacını duyduğumuz şey, insanların birbirlerini hor görmeden ve aşağılamadan özgürce yaşayabilmelerini sağlayacak demokratik bir düzen ve açık bir piyasa sistemi. Bunu Katolik dünyası başarabilmişken, İslam dünyasının geride kalması ise çok üzücü.
18 Nisan günü KUL Üniversitesi’ndeki derslerim ve konferansım için sabah erkenden üniversitenin kapısına geliyorum. Ne mutlu ki, Uluslararası Ofis’ten görevli arkadaşlar beni gayet iyi şekilde karşıladılar ve tüm süreçle yakından ilgilendiler. Benzer şekilde, görevli bir personel sayesinde üniversitenin kampüsü ve tarihçesi hakkında da son derece detaylı ve önemli bilgiler edindim. 1918 yılında kurulan ve 5 yıl önce 100. yıldönümünü kutlayan II. Jean Paul Katolik Üniversitesi veya kısa ismiyle KUL, komünist dönemde çeşitli baskılara rağmen varlığını sürdürebilmiş ve bu nedenle Polonya’da siyasi etkisi güçlü olan bir kurum. Vatikan ve dünya Katoliklerinin siyasi ve ekonomik olarak desteklediği bir özel üniversite olan KUL, buna karşın Polonya’nın komünizmden kurtulması ve demokratikleşmesi yönünde gösterdiği çabalar nedeniyle sonradan devlet üniversitesi statüsü de kazanmış olan farklı ve özel bir yükseköğretim kurumu. Yaklaşık 20.000 öğrencisi olan kurumda, Vatikan ve Katolik Kilisesi’nin burslusu olarak eğitim alan çok sayıda öğrenci de bulunuyor. Papa II. Jean Paul’un geçmişte senelerce bizzat ders verdiği ve bu anlamda özellikle Teoloji alanında önemli bir kurum olan KUL’un bahçesinde, Polonyalı Papa II. Jean Paul’un etkileyici bir heykeli de bulunuyor. 1980’lerin başında aşırı milliyetçi terörist Mehmet Ali Ağca’nın suikast düzenlemeye çalıştığı Jean Paul, Polonya’da ve Katolik dünyasında halen çok sevilen ve sayılan bir isim ve üniversitenin gelişimine de büyük katkı sağlamış. Bu bağlamda, Jean Paul’ün vefatı öncesinde üniversitenin bahçesinde heykelinin dikildiğini de gördüğünü belirtmem gerekiyor.

Bir dönem uzun süre askeri tesis olarak kullanılan üniversite bahçesinin ise manastır havası olan son derece dingin bir yer olduğunu söylemem gerekir. Nitekim öğrenciler de sıcak günlerde bu bahçede ders yapılmasını çok seviyorlarmış. KUL’da Erasmus+ programı ile üniversiteye gelen bazı Türk öğrenciler de mevcutmuş. Ancak benim ziyaretim sırasında Türk öğrencilere rastlayamadım.
Üniversitedeki derslerim ve konferansım gayet başarılı geçerken, Rektör Yardımcısı olan ve daha önce İstanbul’u iki defa ziyaret eden değerli meslektaşım ve arkadaşım Beata Piskorska ile Polonya ve üniversitenin durumu hakkında da görüş alışverişi yapma imkânı buldum. Türkiye ile ilişkiler ve Avrupa Komşuluk Politikası hakkında oldukça bilgi sahibi bir akademisyen olan Piskorska, Uluslararası Politika Akademisi’ne ve editörlüğünü yaptığım uluslararası kitap projelerine de zaman zaman katkı yapıyor. Onun gayretleriyle üniversitede onuruma verilen öğlen yemeği ise tek kelimeyle muhteşemdi. Polonyalı dostlarımız, Türkiye’den gelen misafirlerin alışık olmayabilecekleri domuz eti kokusunu da düşünerek yemekleri tavuk etiyle hazırlamayı dahi düşünmüşlerdi. Konferansta Türkiye’nin Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sürecinde takip ettiği dış politikayı anlatmayı çalıştım. Derslerimde ise Küba Füze Krizi konusunu işledim. Zira kısa bir süre önce 2022 yılı Kasım ayında Lublin şehri dışına iki füze düşmüş ve bu konu ciddi bir krize neden olmuştu. Daha önemlisi, şimdilerde Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin izlediği dış politikaya benzer şekilde Rus tehdidi nedeniyle ABD’ye çok yakın bir politika izleyen Polonyalı dostlarımıza, bunun iyi ve kötü olası etkilerini Türkiye örneğinden yola çıkarak anlatmaya çalıştım. Bu bağlamda, Batı kamuoyunda gördüğüm temel eksiklik, Rusya’nın Ukrayna işgaline yönelik tepkilerin rasyonellik temelinden ziyade duygusallık temelinde gelişmesi. Elbette Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunmak en doğal hakkımız ve hatta görevimiz olmalı; ancak önemli bir askeri güç ve hatta bir nükleer süper güç olan Rusya’ya yönelik karşıtlığı mantıksal düzlemden kopmadan götürmek gerekiyor. Ayrıca Rusya’ya olan karşıtlığın Rusya kültürü ve insanına karşı değil, Moskova’nın politikalarına yönelik olduğunun da altını kalınca çizmek gerekiyor. Ancak tarihsel-kültürel sebeplerin de etkisiyle, Polonya’daki Rus karşıtlığının çok güçlü ve duygusal maddi temelleri mevcut. Bu anlamda, ülkede milyonlarca Ukraynalı mültecinin bulunması da bu konudaki duyarlılıkları artırıyor. Nitekim Lublin ve Varşova’da pek çok yerde destek amacıyla asılmış Ukrayna bayraklarını görmek ve Ukraynalı öğrenci ve çalışanlara rast gelmek olası.
Ziyaretim kapsamında Lublin’de kurulmuş olan yeni bir düşünce kuruluşu (think-tank) olan Institute of Central Europe’u (Instytut Europy Srodkowej) da ziyaret etme fırsatım oldu. Hükümet destekli bir düşünce kuruluşu olan kurum, Türkiye’den de Prof. Dr. Hüseyin Bağcı gibi duayen bir isimle ilişkiler geliştirmeyi başarmış ve kendisini daha önce birçok aktivitelerine dahil etmiş. KUL ve Maria Curie-Sklodowska Üniversitesi’nden uzmanları olan kurum, daha çok Avrupa, NATO, Rusya ve Balkanlar konularında uzmanlaşmaya gayret ediyor. Kurumun genel çizgisinin Batıcı ve ABD’ye yakın olduğunu söylemek mümkün. Ayrıca kurumun 2022 yılı içerisinde Türkiye’nin Balkanlar’daki etkisi hakkında bir policy paper yayınlamış olması da takdire değer. Umuyoruz bu kurumla Türkiye’deki düşünce kuruluşları arasında da yakın ilişkiler geliştirilebilir. Zira Polonya ve Türkiye, çok farklı gözükmelerine karşın aslında birbirlerine benzeyen ülkeler. ABD ve Rusya ile ilişkilerdeki zor denklem ve nüfusun bir bölümünün dindar (Katolik vs. Sünni İslam farkına rağmen) olması gibi konularda iki ülkenin ortak özellikleri olduğunu söylemek mümkün.
Lublin’deki son günümde Lublin Kalesi içerisinde oldukça kapsamlı müzeyi de gezme fırsatı buldum. Bana rehberlik eden ve daha önce İstanbul’da ağırladığımız Polonyalı akademisyen dostum Prof. Dr. Krzysztof Motyka’ya da bu vesileyle teşekkür ediyorum. Kale içerisinde Avrupa sanat tarihi açısından önemli sayılabilecek çok güzel bazı portreler ve sanat eserleri gördüğümü belirtmeliyim. Ayrıca müze içerisinde benim “Küçük Ayasofya” adını verdiğim muhteşem bir tarihi şapel de var. Burayı Lublin’e gelen herkes ziyaret etmeli; zira inanılmaz bir akustiği ve etkileyiciliği olan bir yapı. Erasmus ziyaretlerini sadece ders verme ve yeme-içmeden farklı kılan işte bu tip kültürel aktiviteler. Bu nedenle, ülkelerin elitleri ve halkları arasındaki bağları kuvvetlendirmek için, bu gibi aktiviteler daha yoğun yapılmalı ve finansal açıdan daha iyi desteklenmeli. Müzenin özellikle Polonyalı sanatçılar koleksiyonu ise tek kelimeyle muhteşemdi ve daha önce hiç duymadığım bazı ünlü ressamların ve tabloların adlarını ve stillerini öğrenmemi sağladı. Ek olarak, Osmanlı tarihi ders kitaplarında adı geçen Polonya Kralı III. Jan Sobieski’nin de müzede birkaç güzel portresinin bulunduğunu söyleyebilirim.
Sonuç olarak, KUL’a çok yakın olan Maria Curie-Sklodowska Üniversitesi’ni de kısa süre gezme imkânı bulduğum Lublin, gerçekten de tipik bir Avrupa şehri olarak gelişim ve başarı isteyen öğrencileri ve girişimcileri çekmesi muhtemel ve geleceği daha parlak olabilecek bir şehir. Ancak elbette Rusya-Ukrayna Savaşı’nın bazı olumsuz etkilerini de şehirde hissetmek mümkün. Örneğin, çok sayıda Ukraynalı’nın ülkeye gelmesi neticesinde -Polonya’da yaklaşık 1,5 milyon Ukraynalının kaldığı tahmin ediliyor- konut fiyatlarının ve enflasyonun çok artması, göçmen Ukraynalıların yaşadıkları ekonomik zorluklar ve Rusya’nın Ukraynalı nüfus yoğunluğu olan Polonya şehirlerine yönelik istihbarat faaliyetleri yürütmeye başlaması gibi sorunlar gerçekten mevcut. Bu bağlamda, Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılar sorununa benzeyen bir sorunun ilerleyen aylarda Polonya’da gelişmesi -ki bu yönde sinyaller başlamış bile- ve aynı Türkiye’deki göçmen karşıtı akımlar gibi Ukraynalı karşıtı eğilimlerin artması riski de mevcut. Ayrıca halkın genel olarak yardımsever olduğu ve çok sayıda öğrenci olması sebebiyle İngilizce konuşmaya alıştığını da söylemek mümkün. Ayrıca şehirde tek tük de olsa Türkler görmek mümkün ki, Türkler genelde gastronomi (kebap) sektöründe iş yapıyorlar.
Varşova
20 Nisan gününü geçirdiğim Varşova ise, Polonya’nın başkenti olarak elbette daha görkemli ve büyük bir şehir. Yaklaşık 1,8 milyon nüfusu olan Varşova, Warszawa Centralna adı verilen Varşova Merkez Tren İstasyonu’ndan çıkar çıkmaz ihtişamlı binalarıyla sizi karşılıyor. İkinci Dünya Savaşı’nda şehrin tamamen yıkılmış olması nedeniyle genelde komünist dönemde yapılan bu binalar, mimari açıdan kuşkusuz harikulade. Şehirde çok güzel kilise ve binalar mevcut. Ayrıca çok sayıda turist ve yabancının gelmesi nedeniyle Lublin’e kıyasla daha büyük oteller var. Ancak ilginç bir şekilde halk İngilizce konuşmak konusunda ya daha isteksiz, ya da daha yetersiz. Zira sokakta adres sorduğum birçok insan yanıt vermekten imtina ediyordu. Ancak özellikle gençlerin İngilizceleri iyi seviyede. Ayrıca tren istasyonundan iner inmez Ukrayna’ya destek amacıyla bağış kampanyası düzenleyen genç kızlar karşınıza çıkıyor. Ukrayna konusunun ülkenin en önemli dış politika sorunu olduğu su götürmez bir gerçek.
Varşova’da yemek yemek ve aileme hediyeler almak için girdiğim Złote Tarasy adlı alışveriş merkezi ise bu tarz modern veya postmodern denebilecek yapıların her yerde aynı olduğunu düşündürdü. Zira İstanbul’daki birçok avm’de de benzer bir iç düzenleme görmek mümkün. Ayrıca bizdeki BiTaksi programına benzeyen Bolt programı burada çok popüler ve oldukça iyi işliyor. Bu sayede hemen ihtiyacınız olan taksiyi çağırabiliyor ve dahası, kilometre hesabına göre ne kadar ödemeniz gerektiğini önceden görerek ve ödemeyi de baştan yaparak içiniz rahat seyahat edebiliyorsunuz. Ayrıca Varşova merkezde bir Türk marketi görünce de mutlu olduğumu belirtmeliyim. Ayrıca hem Lublin, hem de Varşova’da her yerde Zabka marketleri olduğunu söylemeliyim.
Maalesef yalnızca 1 gün geçirebildiğim Varşova’yı keşfetmeyi sonraki seyahatlerime bırakarak 21 Nisan sabahı Türkiye’ye dönmek için yola çıkıyorum. Elbette çok güzel anıları geride bırakarak…
Polonyalılar ve Polonya
Türkiye’de pek bilinmeyen bir halk olan Polonyalılar, Türkiye’ye yönelik olarak özel bir sevgi ya da ön yargısı olmayan bir Katolik Avrupa halkı. Yaklaşık 40 milyon nüfusu olan Polonya’nın Avrupa’nın geleceğinde önemli bir yeri olacağı muhakkak. Ancak elbette Avrupa’nın en gelişmiş veya demokratik ülkesinden söz etmediğimizi de hatırlatmak gerekir. Polonyalılar, Slav ve Avrupa halklarının karışımı olarak değerlendirilebilecek genelde beyaz tenli ve sarışın insanlar. İlk intiba olarak, insanların Türkiye’ye kıyasla biraz daha az sosyal ve kendi işlerine odaklı olduğunu söylemek mümkün. Çok uzun boylu insanlar olduğu gibi, genelde boy ortalaması sanki Türkiye’ye benzer.
Polonya dili benim kulağıma oldukça melodik gelen ve biraz Rusça’yı anımsatan bir dil olsa da, bu dil hakkında çeşitli ön yargı ve şakalar da mevcut. Örneğin, bir meslektaşımın anlattığı fıkraya göre, Polonya dilini duyan yabancılar, bu dili konuşan insanların birilerine suikast planlamaya çalıştığı düşüncesine kapılabilirler! Ülkemizde pek bilinmeyen Polonya tarihini öğrenmek isteyenler kısa süre önce Türkçe’ye çevrilen ve Alfa Yayınları’nca yayımlanan Anna J. Prazmowska imzalı “Polonya Tarihi” adlı kitabı okuyabilirler.
Genelde ırkçılıkla itham edilen bir halk olan Polonyalıların turist ve ülkelerinde yaşayan yabancılardan sanki “Roma’da yaşayacaksan Romalı gibi davranman gerekir” beklentisi içerisinde olduğunu düşünüyorum. Zira eskiden Fransa’da olduğu gibi İngilizce sorulara yanıt vermeme ya da isteksiz davranma durumu sıklıkla gözlemlenebiliyor. Ayrıca ülkede Müslüman, Hintli ve Afrika kökenli öğrenci ve çalışanlar görmek de mümkün ki, bu sayede ırkçılığın azalması da mümkündür. Zira daha birkaç sene öncesinde Legia Varşova maçlarında Afrikalı oyunculara yönelik olarak sahaya muz kabuğu atıldığı günler çok da uzakta değil. Ancak gelişmekte olan bir ülke olan Polonya’nın geleceğinde ırkçılık ve yobazlığın etkisinin daha az olacağı kanaatindeyim.
Rusya-Ukrayna Savaşı’na Bakış ve Ukraynalı Mülteciler
Polonya izlenimlerimin diplomatik açıdan en önemli unsuru, kuşkusuz, Rusya-Ukrayna Savaşı veya daha doğru ifadeyle Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline yönelik bakış konusudur. Polonyalılar, neredeyse tamamen Ukrayna’yı destekleseler, bu ülkenin toprak bütünlüğünü ve halkın haklı direnişini savunsalar da, kuşkusuz, bu politikalarının ne ölçüde doğru olduğunu konusunda bir yandan da kendilerini sorguluyorlar. ABD’ye yönelik yakınlık ve sempati ve dahası tarihsel husumet nedeniyle Rusya karşıtlığı çok yüksek seviyelerde olsa da, NATO’nun genişlemesi yönünde Moskova’ya daha önce verilen sözlerin tutulmadığı yönündeki eleştiriler de burada dikkate alınıyor. Ancak akademik dünyadaki genel kanı, Rusya’nın otoriter siyasi sistemi ve kötü ekonomik düzeni nedeniyle müttefiklerini giderek kaybettiği ve bu ülkelerin Batı dünyası kurumlarıyla (Avrupa Birliği ve NATO) ilişkiler geliştirebilme haklarının olduğu yönünde. Bu anlamda, Polonyalılar, Ukrayna’nın savaşı kazanmasını ve topraklarını geri kazanmasını istiyorlar. Bu bağlamda ABD ve AB’nin desteğine ek olarak Türkiye’nin de sürece aktif katkı sunması da onlar için çok önemli. Nisan ayı sonunda veya Mayıs ayında Ukrayna’nın topraklarını geri kazanmak için Rusya’ya karşı büyük bir taarruz başlatması da beklenen bir gelişme.
Ukraynalı mülteciler konusunda da genel olarak son derece ılımlı ve hoşgörülü bir tavır olsa da, mültecilerin zor yaşam koşulları nedeniyle suça yönelmeleri neticesinde, ilerleyen aylarda/yıllarda savaşın çok uzaması durumunda mülteci/sığınmacı karşıtlığı bu ülkede de artabilir yönünde haklı endişeler mevcut. Nitekim Lublin ve Varşova’da konuştuğum bazı insanlar daha şimdiden Ukraynalılardan şikâyet ediyor ve onların güvenilmez olduklarını ifade ediyorlardı. Oysa elbette burada asıl mesele Ukraynalıların güvenilmezliğinden ziyade mültecilerin içerisinde bulundukları zor koşullar olsa gerek.
Tarihte birçok defa Rus işgaline uğrayan Polonya, bu ülkeye yönelik olarak tarihsel bir husumet besliyor. Bu anlamda, Türkiye’ye benzer şekilde tarihin iki ülke ilişkileri açısından olumsuz bir faktör olduğunu söylemek mümkün. Lakin günümüzde, tarihsel husumetten ziyade Rusya’nın uluslararası hukuka aykırı tutumları daha ön planda. Ayrıca Katolisizm’in tarihsel olarak ve komünizmin yıkılışı sürecinde çok etkin olduğu Polonya’da, Ortodoks Rusya’ya bakış da elbette Katolik halklara yaklaşım kadar yakın olmayabilir. Bu durumu Moskova açısından da söylemek mümkün.
Sonuçta, Polonya’nın Ukrayna konusundaki desteğinin devam edeceği ve bu konuda ABD ve AB ile uyumlu politikalar geliştirilerek, Soğuk Savaş dönemindeki Türkiye’ye benzer şekilde bir anlamda NATO’nun “kanat ülkesi” olunacağı beklenebilir. Bu durumda ise, kuşkusuz, askeri-güvenlik kültürünün artacağı yeni bir dönemi öngörmek yerinde olur. Ancak Lublin’de beklentimin aksine sokaklarda dolaşan eli silahlı askerler ve tanklar görmediğimi de belirtmem gerekiyor. Bu gruplar, şimdilerde daha çok Beyaz Rusya (Belarus) sınırına konuşlanmış durumdaymış.
Türkiye’ye Bakış
Daha önce de belirttiğim üzere, Polonya’da Türkiye’ye yönelik olarak özel bir sempati veya antipatinin olmadığını söyleyebilirim. Polonyalılar, Türkiye’yi önemli bir medeniyetin temsilcisi olarak görüyor ve ciddiye alıyorlar. Tarihsel olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun Lehistan’ın paylaşılmasını tanımaması olumlu bir etken. Günümüzde Türkiye’nin AB üyeliğine yönelik büyük bir beklenti ve desteğin olduğunu ise söyleyemem. Ancak Türkiye’nin Batı kampında tutulması gerektiği yönündeki görüş de bu ülke akademik dünyasında ağır basıyor. Fakat bu bağlamda Türkiye’nin Ukrayna işgaline rağmen Rusya ile yakın ilişkilerini sürdürmeye devam etmesi genelde eleştiriler alıyor. Nitekim konferans ve dersimde en çok sorulan konulardan birisi bu oldu. Ben de, Türkiye’nin enerji bağımlılığı, Rusya’nın daha da saldırganlaşmasını önlemek ve küresel etkileri olabilecek büyük bir gıda krizini “tahıl anlaşması” sayesinde önlemek gibi saiklerle hareket ettiğini ve aslında siyaseten Ukrayna’yı desteklediğini açıklamaya çalıştım.
Bir diğer sorulan konu ise Kürt Sorunu oldu. Tüm Avrupa’da olduğu gibi Polonya’da da Kürt nüfus var ve bunlar genelde Türkiye’deki rejime muhalif ve ülkemizden kaçan insanlardan oluşuyor. Bu bağlamda, Kürt Sorunu’nun Türkiye’ye bakışı Avrupa’da olumsuz etkileyen en önemli konulardan birisi olduğu aşikâr. Polonya üzerinde çok etkili bir ülke olan ABD’nin son yıllarda çok Kürt yanlısı politikalar geliştirmesi de bu konuda Polonyalıları etkiliyor olsa gerek. Ancak yakın zamanda Türkiye’den drone (siha) satın alan Polonya’nın genel anlamda Türkiye ile ilişkileri geliştirmek isteyen bir devlet olduğu söylenebilir.
Elbette sıklıkla sorulan bir diğer konu da 14 Mayıs’taki Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri oldu. Polonyalı meslektaşlarımız, benim yorumlarımı dikkatle dinlerken, muhalefetin seçimleri kazanabileceği konusundaki şüphelerini de açıkça belirttiler ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın güçlü liderliğine vurgu yaptılar. Ayrıca muhalefetin dış politikaya yaklaşımı ve özellikle de Rusya-Ukrayna Krizi’ne bakışları Polonyalı muhataplarımızın merakını uyandırdı ve ilgisini çekti.
Varşova Gettosu İsyanı’nın 80. Yıldönümü
Gerek Lublin, gerekse Varşova’da bulunduğum süreçte en çok dikkatimi çeken olaylardan birisi de, dindar şekilde giyinmiş olan kalabalık Yahudi topluluklarını görmem oldu. Tarihsel olarak Yahudi nüfusu olan bir ülke olsa dahi, bu kadar yoğun dindar Yahudi toplulukları görmem tam da beni şaşırtacaktı ki, yerel gazetelerden bu yılın Nazi birliklerine karşı 1943 yılında çıkarılan Varşova Gettosu Ayaklanması’nın 80. yıldönümü olduğunu öğrendim. Bu nedenle, birçok kişi, Yahudi halkına destek amacıyla yakalarına sarı renkte özel bir sembol takmışlardı. Çok istememe rağmen, zaman sıkıntısı nedeniyle Lublin’deki Majdanek toplama kampı müzesi ve Varşova’daki Ayaklanma Müzesi’ni ise gezme imkânım olmadı. Bunları inşallah bir sonraki ziyaretimde gezeceğim. Ancak Yahudiler konusunda ülke genelinde epey duyarlılığın olduğunu söylemek mümkün.
Sonuç
Sonuç olarak, 2023 yılı Nisan ayındaki Polonya ziyaretim, benim açımdan oldukça eğlenceli ve öğretici oldu. Bu anlamda tüm öğrenci, akademisyen ve idari personele Erasmus+ programına katılım konusunda daha aktif olmalarını tavsiye ediyorum. Ayrıca Türkiye ile Polonya arasındaki yükseköğretim kurumları arasındaki ilişkileri geliştirmek konusunda da elimden geleni yapacağım ve kişisel bağlantılarımı kullanacağım. Daha iyi ilişkiler konusunda kilit konu ise Rusya’nın Ukrayna politikasına yönelik ortak tepkiler geliştirebilmek olacaktır ki, Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin’in seçim öncesinde Akkuyu Nükleer Santrali’nin açılışına katılmasının beklendiği bir ortamda bunun kolay olmadığını da samimiyetle belirtmem gerekiyor.
Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ
İstanbul Kent Üniversitesi Öğretim Üyesi
Uluslararası Politika Akademisi (UPA) Kurucu Genel Koordinatörü
www.ozanormeci.com / politikaakademisi.org
Görüş
Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4

Uranyum
Neticede, gelinen noktada çok açık ki olası bir anlaşmanın esas olarak iki düğüm noktası var. Birincisi Hürmüz, ikincisi zenginleştirilmiş uranyumun akıbeti.
Bu uranyum meselesi Aragçi’nin Moskova ziyaretinde de gündeme geldi ve Aragçi’nin iddiasına göre (daha sonra Rusya da bunu doğruladı) Putin, eğer çatışmanın bitmesine katkısı olacaksa, zenginleştirilmiş uranyumun UAEK yerine Rosatom’a teslim edilmesini teklif etti.
Bunun tamamen yeni bir teklif olduğu ileri sürülemez. Epstein koalisyonunun İran’a geçen yılki saldırısı sırasında da Rusya’nın benzer bir teklifte bulunduğu o zaman çokça yazılıp çizilmişti. Ama teklifin niteliğinden çok İran’da yarattığı tartışma daha büyük önem taşıyor.
Kuşkusuz meselenin, İran’ın nükleer silah geliştirme kapasitesiyle bir ilişkisi var. Rusya’nın kategorik tutumu, nükleer silahların yayılmasını önlemektir ve bu tutum değişmeyecek. Bir diğer “muhafazakar” güç olan Çin için de aynı şey geçerlidir. Ancak “revizyonist” ABD ve “müttefikleri” için bu söylenemez. ABD’nin nükleer silahların yayılmasını önleme anlaşmasından ayrılmasından başka “nükleer eşiği yükseltme” girişimleri de sır değil. Şaka veya abartı değil bu; 2016’da yayınlanan Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS) raporu (“Thinking about the Unthinkable in a Highly Profilerated World”) tam da bunu söylüyordu; rapora göre nükleer eşik “yükselir”, yani nükleer silahlanma mevcut 9 nükleer güce ilaveten baz ülkeler olarak Suudi Arabistan, İran, Türkiye, Güney Kore, Japonya ve Polonya’ya da yayılırsa, çatışmacı devletlerin “nükleer eşiğin altında çatışmaya girme eğiliminin daha yüksek olacağını” ileri sürüyordu. (Bu raporu 2024’te ayrıntılı olarak incelemiştim.)
Gene de bu meselenin İran’da bir siyasi mücadele alanı olduğunu unutmamak gerek. Putin’in, zenginleştirilmiş uranyumun Rosatom’a teslim edilmesi önerisinden yukarıda söz etmiştim. Her ne kadar ABD yönetiminin iki ucu, Rubio ve JD Vance buna açıkça karşı çıktılarsa da (ABD’nin uranyumun kendisine teslimi için direttiği, ancak en optimal durumda UAEK’na verilmesine razı olacağı mesajını da verdiği anlaşılıyor) Aragçi belli ki buradan bir uzlaşma çıkabileceği inancıyla, üstelik de Devrim muhafızları ve Hamaney’in buna karşı olduğunu bildiği halde, 15 Mayıs’ta Yeni Delhi’de teklifi “Moskova ile görüşmeye hazır olduklarını” söyledi. 24 Mayıs’ta bu defa El Arabiya, İran’daki kaynaklarına dayanarak (bunun gerçekten mi böyle olduğunun bir önemi yok) uranyumun Rusya’ya değil de Çin’e verilebileceğini yazdı. Eğer uzlaşmacılar arasında gerçekten böyle bir eğilim doğduysa, bunun tek anlamı, yönetim içinde Rusya ve Çin arasında kutuplaşma yaratarak yeni bir oldubitti çabası olduğuna kuşku yok; antiemperyalist kanat da bu düşüncede olacak ki Reuters’in 21 Mayıs’ta yazdığına göre tam bu aşamada Mücteba Hamaney, uranyumun İran dışına çıkarılmasını en yüksek ruhani (yani siyasi) otorite sıfatıyla yasakladı.
Yeni kabuk ve altındaki
ABD’nin siyasi hedefi, ateşkes denilen şeyle geçen yaklaşık iki ayda kabuk değiştirmiş, askeri hedefi de buna uygun şekilde değişmiştir. Artık siyasi hedef, rejim değişikliği gibi olmayacak bir duaya amin demekten vazgeçip İran’da antiemperyalist kanadın doğrudan değil ama dolaylı tasfiyesi, yani Devrim muhafızları vb.nin iktidardan büsbütün uzaklaştırılıp “reformistlerin” uzlaşmacı hükümetinin kurulmasıdır.
1 Nisan’da Ruhani’nin “barışa hazır olmalıyız” çağrısı, 2 Nisan’da Hazrati’nin, Hürmüz boğazının egemenliğini paylaşmaya yönelik çıkışı, 3 Nisan’da Cevat Zarif’in Foreign Affairs’teki, Epstein koalisyonunun saldırısı arifesinde Umman’ın arabuluculuğunda varılan mutabakata (ABD’nin belirsiz bir miktar tazminat ödemesi şartıyla) geri dönmeyi savunan makalesi, yeni kabuğu içinde bu değişmeyen siyasi hedefe hızlı bir uyum çabasıydı. Özellikle uzlaşmacıların ideolojik önderi sayılabilecek Zarif’in makalesi, yazdıklarıyla ABD’ye çağrı, yayınlandığı yerle de bu çağrının karşılık gördüğü anlamına geliyordu.
Bu durumun Pakistan’daki ilk tur ve yapılamayan ikinci tur görüşmelerinde uzlaşmacı ve liberal kanatlar arasındaki gerginliği tırmandırdığına daha önce değinmiştim. The Wall Street Journal’ın bütün bu aylar boyunca en isabetli gözlemi de o günlerde yayınlandı: 25 Nisan’da İran yönetici çevrelerinde ABD’yle anlaşma yönünde olası tavizler konusunda ciddi bir ihtilaf olduğunu yazdı. Dediğine göre gerilim nisan ayındaki görüşmeler sırasında sürekli şekilde gözlenmiş ancak özellikle son bir haftada derinleşmişti; İran yönetimi aktif çatışmalar devam ederken siyasi retoriğinde bir bütünlük sağlamıştı ama bu bütünlük artık zayıflamaktaydı, zira görüşmelerde gündemin ilk sırasına yaptırımların kaldırılması meselesi çıkıyordu. Başka deyişle bu savaş kışkırtıcısı paçavra, İran yönetimindeki ihtilaftan gayet memnun görünüyordu; yaptırımların kaldırılması birinci sırayı aldığına göre (ve bu, müteakip defalar söylendiği gibi, İran’da uzlaşmacıların yükselmesi halinde ABD’nin sınırlı ve dolaylı olarak kabul edebileceği bir şarttır) antiemperyalistlerin savunduğu egemenlik ve uranyum meselesi ikinci plana itilmiş demekti.
Ertesi gün Pezeşkiyan’ın açıklamaları bu gözlemi doğruladı. Pezeşkiyan, İran ve ABD arasında diyaloğun yeniden başlaması için İran gemilerine ve limanlarına yönelik ambargonun kaldırılması gerektiğini, “ABD’nin baskı taktiğine devam etmesinin, Tahran’la diplomatik sürece girme niyetiyle çeliştiğini” ve böyle çelişkilerin “İran toplumunda ve yetkililerindeki güvensizliği güçlendirdiğini” söyledi. Mealen şöyle çevrilebilir: onlarla değil bizimle anlaşabilirsiniz çünkü biz anlaşmak istiyoruz, ancak bunun için önümüzü açmalısınız.
Gözlem isabetli ancak varılan sonuç yanlıştı; ihtilaf derinleşiyordu ama hiç değilse bu aşamada uzlaşmacılar geriliyor ve antiemperyalist kanat, Mücteba Hamaney’in de nüfuzuyla yükseliyordu.
Sadece Journal veya Post değil, El Cezire’den El Arabiya’ya kadar hemen bütün uluslararası kanallar bu ihtilafı tıpkı Journal gibi doğru gözlemlediler ancak yanlış yorumladılar. Örneğin 3 Mayıs’ta El Cezire, İran’ın savaşı bitirmek için üç aşamalı bir teklif sunduğunu ileri sürdü. Buna göre birinci aşamada taraflar 30 gün içinde mütarekeyi kalıcı barışa çevirecek; bu sürede Hürmüz’den geçişler tedricen yeniden başlayacak, abluka da aynı şekilde kaldırılacak, bu arada karşılıklı saldırmazlık anlaşması (veya mutabakatı veya memorandumu) imzalanacak. İkinci aşamada İran nükleer meseleyi görüşmeye başlayacak; bu çerçevede uranyum zenginleştirmeyi 15 yıla kadar donduracak; bundan sonrasında sıfır depolama şartıyla (halihazırda yüzde 60 olan zenginleştirme oranını) yüzde 3,6’ya düşürecek. Nükleer altyapı sökülmeyecek ama yaptırımlar aşamalı kaldırılacak. Üçüncü aşamada daha geniş bir formatta Ortadoğu’da güvenlik görüşmelerine başlanacak.
Eğer böyle bir teklif var idiyse bu ancak uzlaşmacılardan gelmiş olabilirdi ve gene ancak antiemperyalist kanadın onayı alınmadan sunulmuş olabilirdi. Oysa aynı gün Tasnim (genellikle Devrim muhafızlarına yakın olduğu ileri sürülür) İran’ın 14 maddelik bir barış planı gönderdiğini duyurdu. Bu, yukarıda ekleriyle sıraladığım 8 maddenin revizyonunu andırıyordu; uranyum meselesi görüşme konusu olarak anılmıyordu bile, dahası “sınır bölgelerinden ABD askeri birliklerinin çıkarılmasını” da şart koşuyordu. Haberi ilk Tasnim’in vermesi, Fars’ın haberinde ise teklifin “içeride devlet organlarının mutabakatının ardından” sunulduğunun vurgulanması da teklifin içeriği kadar önemliydi, zira çok kuşkulu olsa bile bir mutabakata varılması için öncesinde mutabakatsızlık olması gerekir; dahası bu durumda mutabakat ifadesi gerçekte örtük biçimde mutabakatsızlığın itirafıdır.
Nitekim 17 Mayıs’ta İran silahlı kuvvetleri birleşik komutanlığı, herhangi bir uzlaşma olacaksa ancak İran’da antiemperyalist kanadın talepleri çerçevesinde olabileceğini bir kez daha vurguladı: “Yakında İran körfezinin güneyindeki bütün ABD askeri üsleri deaktive edilecek. Yeni Düzen inşa edeceğiz.” Birleşik komutanlık 25 Mayıs’ta da ABD’nin üç İran gemisine ve Bandar-Abbas limanında füze rampasına saldırısının ardından (İran iki gün sonra Kuveyt’teki ABD üssünü vurarak buna cevap verdi) ABD Ortadoğu’da ve İran yakınlarında askeri maceralarına devam ettikçe bir mutabakatın söz konusu olamayacağını açıkladı ve ekledi: “Petrolün varil başına 200 dolara çıkmasına hazır olun.”
Buna karşılık uzlaşmacı kanat geri çekilmiş değil; Pezeşkiyan’ın 31 Mayıs’taki “halka gerçekleri açıklayalım” açıklaması tam bir garabet. Dahası bu ve benzer açıklamalar, siyasi olarak Ruhani’nin ve ideolojik olarak Zarif’in başını çektiği uzlaşmacı kanadın da vites yükseltmeye çalıştığına yorulmalı.
Bu yakın zamanda başarılı olur mu, bilinmez; ama ABD siyaseti realist olmak zorunda. Siyasi hedefte kabuk değişikliği bununla ilgilidir: ABD artık “rejim” değişikliğinin yerine uzlaşmacıların iktidarına razıdır. Ancak Hamaney’in mirası, bedelini kendi ölümüyle ödeyerek antiemperyalist kanadın yükselişinin önünü açması, ve mirasçılarının siyasette sadece geçici bir süre için ve askeri durum gerektirdiği ölçüde tayin edici olmakla kalmayıp uzlaşmacılara karşı iktidar mücadelesinde sürekli (ancak doğrudan çatışmadan kaçınarak) el yükseltmesi, buna karşılık İran’da yeni baştan oluşan milli birlik, siyasi konsolidasyon ve 5’inci kol faaliyetinin zayıflığı açıkça gösteriyor ki, ABD’nin bu hedefe kısa zamanda varması mümkün değil. Bu durumda askeri strateji siyasi hedefin yeni kabuğuna uymakta sıkıntı yaşıyor.
Görüş
Yeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu

15 Mayıs 2026 tarihinde Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’de düzenlenen BRICS Dışişleri Bakanları Toplantısı sıradan bir diplomatik toplantı olmanın çok ötesinde bir anlam taşıyor. Bu toplantıda BRICS’in 2026 yılında nasıl bir dünya düzeni tasavvur ettiğini gösteren en kapsamlı siyasi belgelerden birine imza atıldı. Belgenin satır aralarına bakıldığında yalnızca bir dışişleri bakanları toplantısı olmasının ötesinde Batı merkezli mevcut uluslararası sisteme yönelik kapsamlı bir alternatif vizyonun ana hatları da ortaya konmaktadır. Bu belge aslında son yıllarda hızlanan küresel güç mücadelesinin değişen dengelerin ve yükselen yeni dünya düzeninin siyasi manifestolarından biri olarak okunmalıdır.
Belgenin tamamına hâkim olan temel tema, “Küresel Güney’in Yükselişi”dir. BRICS üyeleri mevcut uluslararası düzenin adil olmadığını, yeterince temsil edici olmadığını, gelişmekte olan ülkelerin çıkarlarını yansıtmadığını savunuyor. Bu nedenle BM, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü (WTO) gibi kurumların yeniden yapılandırılması gerektiğini vurguluyorlar. Böylece BRICS artık kendisini Batı dışındaki dünyanın sözcüsü olarak konumlandırıyor. Bugün dünya, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası sistemin ciddi bir meşruiyet ve temsil krizine sürüklendiği bir dönemden geçiyor. Ukrayna savaşı, İran savaşı, Lübnan savaşı, Gazze krizi, küresel ticaret savaşları, yaptırımların silaha dönüşmesi, enerji güvenliği sorunları ve teknolojik rekabet gibi gelişmeler mevcut sistemin artık küresel gerçeklikleri yansıtmakta zorlandığını ortaya koyuyor. BRICS ülkeleri de tam olarak bu noktadan hareket ediyor ve Yeni Delhi Sonuç Belgesi ile dünyaya açık bir mesaj veriyor: “Mevcut düzen artık sürdürülebilir değil.”
Belgenin en dikkat çekici yönlerinden biri BRICS’in kendisini artık sadece ekonomik bir iş birliği platformu olarak görmediğini açık biçimde ortaya koymasıdır. Kuruluşundan bu yana uzun süre ekonomik kalkınma, ticaret ve finans konularına odaklanan BRICS, bugün çok daha iddialı bir noktaya gelmiş durumda. Yeni Delhi Sonuç Belgesinde ekonomi kadar güvenlik, jeopolitik krizler, yapay zekâ, siber güvenlik, iklim politikaları, enerji dönüşümü ve uluslararası yönetişim reformları da merkezi bir yer tutuyor. Bu durum BRICS’in küresel siyasette kurucu aktör olma hedefinin giderek güçlendiğini gösteriyor. Belgenin satır aralarına bakıldığında en güçlü vurgu “çok kutuplu dünya” kavramında ortaya çıkıyor. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra yaklaşık yirmi yıl boyunca Batı merkezli ve büyük ölçüde Amerikan liderliğinde şekillenen uluslararası düzenin artık tek seçenek olmadığı düşüncesi BRICS’in temel yaklaşımını oluşturuyor. Bildiri boyunca tekrar tekrar kullanılan “daha adil”, “daha temsilî”, “daha demokratik” ve “daha kapsayıcı” uluslararası sistem ifadeleri aslında mevcut küresel güç dağılımına yönelik doğrudan bir eleştiri niteliği taşıyor.
Özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi reformuna ilişkin bölümler son derece önemlidir. Belgenin en kritik siyasi bölümlerinden biri BM reformu çağrısıdır. BRICS ülkeleri mevcut yapının bugünün gerçeklerini yansıtmadığını açıkça ifade ediyor. Afrika’nın, Latin Amerika’nın ve yükselen Asya güçlerinin karar alma mekanizmalarında yeterince temsil edilmediğini savunuyorlar. Daha da dikkat çekici olan ise Çin ve Rusya’nın, Hindistan ve Brezilya’nın Güvenlik Konseyi’nde daha büyük rol üstlenmesi gerektiğine ilişkin desteğini yeniden açıklamış olmasıdır. Bu durum bize öncelikle Hindistan ve Brezilya’nın küresel güç statüsüne yükseldiğini göstermektedir. Ardından BRICS içindeki siyasi uyumun arttığını kanıtlamaktadır. Son olarak da II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan düzenin sorgulandığını görüyoruz.
Belgede öne çıkan bir diğer unsur ise ABD ve Batı’nın yaptırım politikalarına yönelik sert eleştiridir. Son yıllarda ekonomik yaptırımların dış politika aracı olarak yoğun şekilde kullanılması BRICS ülkelerinde ortak bir rahatsızlık yarattı. Metinde tek taraflı yaptırımların uluslararası hukuka aykırı olduğu ve özellikle gelişmekte olan ülkelerin ekonomik kalkınmasını olumsuz etkilediği vurgulanıyor. Bu ifade doğrudan isim vermese de ABD’nin İran’a yönelik yaptırımları, Rusya yaptırımları, Venezuela yaptırımları, Küba ambargosu gibi uygulamalara yöneltilmiş güçlü bir eleştiri olarak okunabilir. Bu yaklaşım, BRICS’in uzun süredir dile getirdiği “ekonominin silahlaştırılması” eleştirisinin devamı niteliğindedir. Aslında bildirinin en stratejik bölümlerinden biri de burada ortaya çıkıyor. Çünkü BRICS artık sadece mevcut finansal sisteme eleştiri getirmiyor. Aynı zamanda alternatif mekanizmalar geliştirmeye çalışıyor. Sınır ötesi ödeme sistemleri, yerel para birimleriyle ticaret, finansal entegrasyon ve Yeni Kalkınma Bankası’nın güçlendirilmesi gibi başlıklar dolar merkezli küresel ekonomik yapıya karşı uzun vadeli bir alternatif oluşturma arayışının işaretleri olarak okunabilir. Henüz doların yerini alabilecek bir sistemden söz etmek mümkün değil. Ancak BRICS’in attığı adımlar mevcut finansal düzenin tek seçenek olmadığını göstermeye başlıyor.
Yeni Delhi Belgesi’nin yine önemli siyasi bölümlerinden biri ise Gazze ve Filistin meselesidir. Gazze konusunda en güçlü BRICS duruşlarından birine şahit oluyoruz. Belgede Gazze ve Filistin konusunda oldukça sert ifadeler yer almaktadır. 1967 sınırları temelinde bağımsız Filistin devleti vurgusu dikkat çekmektedir. Ayrıca Güney Afrika’nın İsrail aleyhine açtığı dava ve Uluslararası Adalet Divanı kararları belgede doğrudan hatırlatılmaktadır. BRICS ülkeleri son dönemdeki saldırılar ve insani kriz karşısında şimdiye kadarki en net ortak duruşlarından birini sergilemiştir. Ateşkes çağrısı, insani yardımların engelsiz ulaştırılması talebi Filistin devletinin desteklenmesi ve uluslararası hukuka vurgu yapılması bildirinin en güçlü siyasi mesajları arasında yer alıyor. Bu durum, BRICS’in küresel krizlerde daha görünür ve daha etkili bir siyasi aktör olma isteğinin de göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Öte yandan metin BRICS içindeki farklılıkları da tamamen gizlemiyor. Özellikle Orta Doğu konusunda üyeler arasında farklı görüşlerin bulunduğu açık şekilde ifade ediliyor. Bu durum önemli çünkü günümüzde BRICS yalnızca Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan bir yapı değil. İran, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Etiyopya ve Endonezya gibi yeni üyelerle birlikte çok daha karmaşık bir jeopolitik yapıya dönüşmüş durumda. Belgede ilginç şekilde bazı konularda ortak tutum yerine farklı görüşlerin bulunduğu açıkça belirtilmektedir. Özellikle İran, Körfez ülkeleri, Yemen gibi meselelerde üyelerin farklı pozisyonları olduğu kabul edilmiştir. Buna rağmen birliğin ortak zemin oluşturabilmesi BRICS’in diplomatik kapasitesinin arttığını gösteriyor. Bu açıdan değerlendirildiğinde Yeni Delhi süreci aynı zamanda Hindistan’ın önemli bir diplomasi başarısını temsil etmektedir. BRICS’in son genişleme dalgasıyla birlikte İran, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır, Etiyopya Endonezya gibi yeni üyelerin birliğe katılması bir yandan platformun jeopolitik çeşitliliğini artırırken diğer yandan ortak karar alma süreçlerini daha karmaşık hâle getirmiştir. Özellikle İran savaşının devam ettiği bir dönemde İran ile Körfez ülkeleri arasındaki derin görüş ayrılıkları nedeniyle birçok uzman, BRICS’in ortak bir siyasi zemin oluşturmakta zorlanacağını ve toplantının ciddi diplomatik gerilimlere sahne olacağını öngörmekteydi. Ancak tüm bu farklılıklara rağmen Hindistan, çıkarları ve öncelikleri birbirinden ayrışan üyeleri aynı platform etrafında bir araya getirmeyi başararak BRICS’in parçalanmak yerine diyalog üretme kapasitesini koruduğunu göstermiştir. Bu bağlamda Yeni Delhi’de ortaya çıkan sonuç yalnızca yayımlanan ortak metnin içeriğiyle sınırlı değildir. Asıl dikkat çekici başarı son derece hassas ve kutuplaştırıcı bir kriz ortamında bazı konularda doğrudan karşı karşıya gelen üyelerin diğer konular üzerinde uzlaşarak BRICS çatısı altında müzakere etmeyi sürdürmelerini sağlayan diplomatik zeminin korunabilmiş olmasıdır.
Ayrıca belgenin en önemli mesajlarından biri teknoloji alanında ortaya çıkıyor. Yapay zekâ, dijital altyapılar, veri güvenliği ve siber güvenlik gibi başlıkların geniş şekilde ele alınması tesadüf değildir. Çünkü geleceğin küresel güç mücadelesi teknolojik üstünlük üzerinden de şekillenecektir. BRICS ülkeleri bu gerçeğin farkında olduklarını ve teknoloji yarışında ortak hareket etmek istediklerini açıkça ortaya koyuyorlar. Özellikle yapay zekâ yönetişimi konusunda Batı merkezli normlara alternatif üretme arayışı dikkat çekiyor. Enerji ve iklim politikaları konusunda da BRICS’in farklı bir yaklaşım geliştirdiği görülüyor. Batılı ülkelerin sıklıkla vurguladığı hızlı enerji dönüşümü yerine “adil enerji dönüşümü” kavramı öne çıkarılıyor. Bu yaklaşımın temelinde gelişmekte olan ülkelerin ekonomik büyüme ihtiyaçlarının göz ardı edilmemesi gerektiği düşüncesi bulunuyor. BRICS ülkeleri çevresel sorumluluk ile kalkınma hakkı arasında denge kurulmasını savunuyor. Bu da küresel iklim tartışmalarında önümüzdeki yıllarda daha belirgin hale gelecek önemli bir ayrışma alanına işaret ediyor.
Tüm bu başlıklar bir arada değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo oldukça nettir. BRICS artık sadece ekonomik çıkarların korunduğu bir platform değildir. BRICS, uluslararası sistemin nasıl işlemesi gerektiğine dair kendi vizyonunu oluşturmaya başlayan bir güç merkezidir. Bu vizyonun temelinde daha fazla temsil daha fazla egemen eşitlik daha fazla çok kutupluluk ve gelişmekte olan ülkelerin küresel karar alma süreçlerinde daha fazla söz sahibi olması hedefi yer almaktadır.
BRICS Dışişleri Bakanları Toplantısında masaya konulan Yeni Delhi Belgesi bir toplantı sonuç metninden öte küresel siyasette yaşanan tarihî dönüşümün önemli belgelerinden biridir. Dünya tek merkezli yapıdan hızla uzaklaşırken BRICS de bu dönüşümün en güçlü siyasi ve ekonomik taşıyıcılarından biri haline gelmektedir. Bugün hâlâ uluslararası sistemin birçok kuralı Batı tarafından belirleniyor olabilir. Ancak Yeni Delhi’den yükselen mesaj şudur: O kuralların yeniden yazılması için artık çok daha fazla aktör masada yer almak istemektedir. BRICS artık ekonomik kulüp olmaktan çıkıyor. Bu yapı siyasi, diplomatik, finansal ve teknolojik bir güç merkezine dönüşüyor. Küresel Güney’in ortak sesi ve pusulası olma iddiası güçleniyor. Batı merkezli kurumlara hem alternatif hem de onları dönüştürmeye çalışan bir strateji izleniyor. BRICS henüz BM, IMF, Dünya Bankası veya WTO’nun yerine geçecek kurumlar kurmuyor. Lakin bu kurumların kurallarını ve güç dağılımını değiştirmeye çalışıyor.
Dönem Başkanı Hindistan’ın Dışişleri Bakanları Toplantısı 2026 Yeni Delhi Belgesi, BRICS’in 20 yıllık tarihindeki en kapsamlı stratejik belgelerden biri olarak değerlendirilebilir. Metin; ABD ve Batı’nın liderlik ettiği tek kutuplu dönemin sona erdiği, yükselen güçlerin daha fazla söz sahibi olmak istediği ve Küresel Güney’in uluslararası sistemde kalıcı bir ağırlık oluşturma arayışının hızlandığı bir dönemin siyasi manifestosu niteliğindedir.
Belgenin özü tek bir cümleyle özetlenebilir: BRICS, mevcut uluslararası düzenin kurallarına uyum sağlayan bir platform olmakla birlikte bu kuralları yeniden yazmak isteyen küresel bir aktöre dönüşmektedir.
Umur Tugay Yücel-Siyaset Bilimci – “Amerikan Gücünün Gerilemesi ve Yükselen Güçler” (Çin-Rusya-Hindistan-Brezilya) kitabının yazarıdır.
X: @umur_tugay
Görüş
Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3

Finoluktan provokatörlüğe terfi
Geçerken değinmek gerek, zira bu, Britanya’nın tıpkı Ukrayna çatışmasında olduğu gibi yangına uzaktan benzin püskürtüp ellerini ovuşturarak izlemesi gibi Epstein koalisyonunun İran’a saldırısında da parmağını kıpırdatmadan (askeri olarak parmağını kıpırdatmaya mecali yok zaten) fişekleme rolü oynadığını gösteriyor.
2 Nisan’da Bloomberg, Britanya hükümetinin Avrupa, Ortadoğu ve Asya’dan 40 devletin ayrıca Avustralya ve Kanada’nın katılımıyla Hürmüz boğazının açılması için ABD’nin olmadığı online bir toplantı örgütlediğini ve bu “koalisyonun”, ABD’nin İran’a saldırılarını Hürmüz’le ilgili ardına bakmadan durdurabileceği endişesiyle, bu meseleyi kendileri çözmeyi de görüştüklerini yazdı. (Sadece iki gün sonra The New York Times bu toplantıda donanma eskortu, mayın temizliği, hava eskortu ve İran’a ekonomik ve diplomatik baskı seçeneklerinin çıktığını, ilk üçü çok pahalı olduğu için sonuncusunda karar kıldıklarını, yani hiçbir şeye karar veremediklerini hikaye etti gerçi; ama önemli olan sonucun bu olması değil, ABD iradesi dışında, onun arkasından dolanarak toplantı örgütlenmesiydi.) Ertesi gün bu defa Politico, Trump’ın NATO üyelerine İran’da bize katılmıyorsunuz diye azarı ve tehdidi sonrası şu üyelerin ABD’ye karşı “birleştiklerini” ileri sürdü: Britanya, İsveç, Finlandiya, Norveç, Danimarka, Estonya, İzlanda, Letonya, Litvanya, Hollanda. Gerçekte bunlar için “üyeler” demek fazla; bunlar sadece Britanya’dır. Trump’ın Britanya öfkesi de, büyük ölçüde, mesela Baltık devletleri gibi manik-obsesif cüceleri ABD manyetik alanından kendi alanına sokup gütmeye başlamış olması yüzündendir.
Her ne kadar ayrı bir yazının konusuysa da, bu başlığı fazla uzatmadan not etmekte yarar var: ABD ve Britanya arasındaki Trump’ın öfke patlamalarına yol açan bu ince gerilim, Britanya’nın ABD’yi veya ABD’ye karşı onun geleneksel müttefiklerini dolaylı yoldan kışkırtıp avantaj sağlama çabası, bana hep 1950’lerdeki Britanya-ABD gerilimini hatırlatır. O gerilimin nedenleri ve sonuçları tamamen farklıdır; ama 2000’lerde “ABD’nin finosu” diye anılan Britanya’nın en güçsüz olduğu bu dönemde bile gerçekte finodan çok fazlası olduğu bellidir.
Karşılıklı şartlar
Gene de hakkını teslim etmeli: ABD, askeri stratejisini değiştirmeye çalıştığı ilk haftalarda henüz “müttefiklerinin” kaygılarını umursamıyor değildi — belki de ABD başkanı “öldürdük bitirdik ordu donanma bırakmadık” diye höykürürken İran’ın ABD şartlarında bir anlaşmaya razı olacağına gerçekten inanıyordu. 25 Mart’ta The New York Times’ın açıkladığı ABD’nin (ilk) 15 maddesi, bana bunu düşündürüyor. Bir açıdan burnu Kaf dağında bir küstahlık, diğer bir açıdan ise endişeli bir görüşme arayışı anlamına gelen 15 madde şöyleydi (hem daha sonraki talepler de bunların etrafında döndüğü, hem de nihai mutabakat olursa eğer tarafların ne kadar taviz verdiklerini tartabilmek için hem ABD’nin hem İran’ın bu ilk şartlarını eksiksiz aktaracağım):
- Hürmüz boğazındaki blokajın açılması ve “serbest seyrüsefer”;
- İran’ın füze programının sayı ve mesafe olarak sınırlanması;
- füzelerin sadece savunma amaçlı konuşlandırılması;
- mevcut nükleer potansiyelinden vazgeçilmesi;
- nükleer silah yapma niyetinden vazgeçilmesi;
- İran topraklarında nükleer malzeme zenginleştirilmesinin yasaklanması;
- bütün zenginleştirilen malzemenin UAEK’na verilmesi;
- nükleer tesislerin tasfiyesi;
- UAEK’na nükleer faaliyetin kontrolü imkânı verilmesi;
- bölgedeki İran yanlısı güçlerin desteklenmesinden vazgeçilmesi;
- Ortadoğu’daki savaşçıların finansman ve silahlandırılmasına son verilmesi;
- İran’a karşı bütün yaptırımların kaldırılması;
- Buşehr’deki sivil nükleer programın geliştirilmesi için ABD’nin yardımda bulunması;
- yaptırımların geri getirilmeyeceğinin garanti edilmesi;
- barış planının görüşülmesi için bir aylık mütareke.
Bu adı konulmamış kapitülasyon teklifinin kabul edilmesi mümkün değildi. Nitekim İran Press TV aracılığıyla derhal kendi teklifleriyle cevap verdi:
- Düşmanın saldırganlık ve terör eylemlerinin son bulması;
- savaşın tekrar etmeyeceği objektif şartların yaratılması;
- kesin ve garantili savaş tazminatı;
- bölgede bu çatışmaya katılan bütün direniş gruplarına karşı bütün cephelerde savaşın durması;
- İran’ın Hürmüz boğazında yegane ve meşru hak sahibi olarak egemenliğinin tanınması.
Bunların medya yoluyla psikolojik savaş değil İran yönetiminin üzerinde çalıştığı ve gönüllü yahut metazori görüş birliğine vardığı maddeler olduğu, 1 Nisan’da İran’ın Moskova büyükelçisi Kazım Calali’nin neredeyse kelimesi kelimesine aynı şartların altını çizmesiyle tekrar açığa çıktı.
Demek ki bu karşılıklı tekliflerin kabul edilmesi mümkün değildi. 28 Şubat’tan beri Epstein koalisyonunun saldırganlığının en canhıraş borazanı olan The Wall Street Journal aynı gün İran’ın da ABD’ye ateşkes görüşmeleri için “çok yüksek” talepler sürdüğünü yazdı ve bu kapsamda, İran’ın taleplerinin, Press TV’nin yukarıda saydığım beş maddesinden çok daha ağır olduğu ortaya çıktı. Bunlar arasında bölgedeki bütün ABD üslerinin kapatılması da vardı; ayrıca direniş grupları arasında Hizbullah somutlanmıştı. Gazeteye göre (lafın gelişi gazete diyorum) ABD yönetiminden üst düzey bir yetkilinin andığı İran’ın diğer taleplerini eklediğimizde şöyle olur:
- Hürmüz’de geçen gemilerden İran’ın aidat almasına imkân verecek yeni bir düzenleme;
- İran’a yönelik bütün yaptırımların kalkması;
- İran’ın nükleer programının meşruiyetinin kabul edilmesi ve sınırlama girişimlerinden vazgeçilmesi.
Journal’a konuşan “yetkiliye” göre bunlar “gerçekçi olmayan, aptalca” taleplerdi.
İran’ın görüşme heyetinden meclis başkanı Galibaf’ın 8 Nisan’daki formülasyonu daha dar ve bu açıdan uzlaşmacılara daha yakındı; burada Hizbullah, yaptırımlar ve tazminattan söz edilmiyordu ama uranyum zenginleştirme hakkı net olarak zikrediliyordu.[1]
Eğer İran’ın (Medvedev’in deyişiyle) elindeki nükleer silah (Hürmüz boğazı) denemesini başarıyla yaptığını kabul edersek, gerçekte siyasi açıdan üstün pozisyonda olan İran’dı ve elini en yukarıdan açması gayet mantıklıydı; ABD’nin olanca küstahlığına rağmen ilki 26 Mart’ta ve 10 günlük olmak üzere arka arkaya ateşkes uzatmalarının bu taleplerin arkasından gelmesi ve İran’ın misillemelerini sürekli olarak önemsiz göstermeye çalışması boşuna değildir. Centcom’un İran’a ve İran gemilerine saldırılarının ardından her defasında “ateşkesin yürürlükte” olduğunu açıklaması da bu kapsamda değerlendirilmeli.
Dahası, İran’ın psikolojik savaşta ABD’nin çok gerisinde kalmadığını ileri sürmek bile mümkündür. 8 Nisan’da Aragçi, İran’ın bütün şartlarının ABD tarafından kabul edildiğini açıkladı; bunlar şöyleydi: temel saldırmazlık taahhüdü, Hürmüz’de İran kontrolünün devamı, uranyum zenginleştirme, bütün temel ve tali yaptırımların iptali, BM GK ve UAEK’nun bütün kararlarının uygulamasının durdurulması, İran’a tazminat, Amerikan kuvvetlerinin bölgeden çıkması ve Lübnan’daki islami direniş de dahil bütün cephelerde savaşın durdurulması. Bu kadarı mümkün değildi, ama ABD askeri belirsizlik içinde kuru bir yalanlamayla geçiştirip 11 Nisan’da İslamabad görüşmelerine tıpış tıpış katılmak zorunda kaldı.
İran heyeti görüşmelerde geri adım atmadı. Her ne kadar spekülatif ise de, bana öyle geliyor ki, hükümet kanadı bu konuda uzlaşmaya teşne olmasına rağmen Mücteba Hamaney’in uranyumun akıbetiyle ilgili doğrudan müdahalesi heyetin dik durmasına yardımcı oldu.
ABD ise bu arada alabildiğine esnemiş görünüyordu; ancak şimdi bir Hollywood fotoğrafına ihtiyacı vardı ve daha önce uranyumun kontrolünün UAEK’na bırakılmasını isterken şimdi kendisine teslim edilmesini şart koşuyordu; buna karşılık (Reuters’in aynı günkü haberine bakılırsa) İran’ın Katar ve başka yabancı bankalardaki varlıkları üzerinde blokajın kaldırılmasını kabul etmişti.
Hürmüz, hukuk ve başka şeyler
Böylece Hürmüz’ün açılması meselesi ABD’nin iki temel önceliğinden biri haline geldi.
ABD başkanı İran’ın boğazı mayınladığını iddia ediyor; Centcom ise geçen gün böyle bir bilgileri olmadığını açıkladı. Şaşırtıcı gelebilir, ancak ben, ABD ordu açıklamalarının gerçeğe daha yakın olduğunu düşünüyorum. Bunun bir nedeni, ABD ordusunun hiç kuşkusuz emperyalist saldırganlığın doğrudan vasıtası olsa bile kurumsal bağımsızlığını korumayı başarması ve bu sayede Pentagon’da Hegseth gibi ne idüğü belirsiz bir “savaş bakanına” rağmen sadece askeri meselelere değil siyasi meselelere de daha realist ve nesnel bakmasıdır. Nitekim İran silahlı kuvvetleri birleşik komutanlığı da boğazın mayınlanması tehdidini daha 23 Mart’ta ileriye dönük bir alternatif olarak ve şu sözlerle duyurmuştu: “Düşmanın İran kıyılarına veya adalarına her tür saldırı girişiminin sonucu, normal askeri uygulamaya uygun olarak, İran körfezindeki ve kıyılarındaki bütün geçişlerin ve ulaştırma hatlarının yüzer mayınlar dahil muhtelif deniz mayınlarıyla mayınlanması olacaktır.” İran’ın tehdidinin havada kalmayacağına kuşku yoktur.
Oysa Hürmüz 28 Şubat’tan önce zaten açıktı; Epstein koalisyonunun saldırganlığı olmasaydı gene açık kalacaktı. Dahası, ilk ateşkesin ardından Aragçi, boğazı kısmi olarak tekrar açtıklarını açıklamıştı.[2] Tekrar ve kesin şekilde kapatma kararı ise 13 Nisan’da ABD ablukasının başlamasının ardından 18 Nisan’da alındı.
İran’ın Hürmüz kavgasında düşman cephesini ustalıkla daralttığını da buna eklemek gerek. Irak, Pakistan, diğer “müslüman” ülkeler, doğal ki Çin ve Rusya’dan başka Hindistan’a da boğazın açılması diplomasiyle savaşı bir arada yürütme ustalığı sayılmalıdır. Böylece, ABD’nin şişirdiği “uluslararası koalisyon” hikayesi, Hindistan’ın İran’a ait silahsız bir fırkateyni apar topar gönderip sırtlanların önüne atması ve 80 denizcinin ölümüne neden olmasına rağmen, İran’ın bu hamlesiyle Hindistan’ı kısmen tarafsızlaştırması üzerine hepten suya düştü.
Hürmüz boğazının hukuki statüsü, mesela Karadeniz boğazları gibi tanımlanmış değildir; ancak genel kabul gören deniz hukuku açısından ilkesel olarak deniz ve su yollarının uluslararası ticarete ve sivil seyrüsefere açık olması beklenir. Bununla birlikte gene hukuki açıdan Montrö konvansiyonunun bir emsal teşkil ettiği ve savaş halinde İran’a kendi karasuları içindeki bu su yolunu kapatma hakkını dolaylı olarak verdiği de ileri sürülebilir.
Meselenin bu hukuki yanı tamamen anlamsız değil, ancak çatışma devam ederken hukuka takılmak da saçmalık. Mevcut durum şundan ibaret: uluslararası bir saldırganlığa maruz kalan İran, elindeki bütün vasıtalarla, bu meyanda Hürmüz çevresindeki egemenliğini de kullanarak, saldırganlığa direniyor. Dahası bu egemenlik, İran’a direniş için muazzam bir silah sunuyor. Rusya Güvenlik Konseyi başkan yardımcısı Medvedev’in 8 Nisan’daki sözleri son derece yerindedir: “Şu kesin olarak söylenebilir: İran kendi nükleer silah denemesini yaptı. Silahın adı Hürmüz boğazı.”
Hukuk ancak çatışmayı bitirirken akla gelir. Bu durumda Hürmüz için üç alternatif söz konusu olabilir.
Birincisi, boğazın İran’ın egemenlik bölgesi olarak tanınması ve seyrüsefer güvenliğinin de (geçen gemilerden güvenlik, çevre veya başka gerekçelerle aidat toplanması dahil) tamamen İran’ın keyfiyetine bırakılmasıdır.[3] Bu tamamen imkansız değil; mevcut durumu zikretmekten dahi kaçınarak fiilen kabul edebilirler.
İkinci alternatif, boğaz güvenliğinin kıyısı bulunan iki ülkeye (İran ve Umman) bölünmesidir. Bu da mümkün, kaldı ki 27 Şubat’ta ABD yönetiminin Epstein koalisyonu saldırısının hemen arifesinde İran’ın siyasi gardını düşürmek için Umman üzerinden kabul ettiği yaklaşım da buydu.
Üçüncü alternatif, Körfez monarşileri artı İran’ın, İran Körfezi ve Hürmüz boğazı için bir bölgesel pakt kurmasıdır. İran’ın daha Irak savaşından 2010’lara kadar çağrısı buydu; bu çağrı arka planda ABD ve ortaklarının bölge üzerinde nüfuz ve kuvvetinin yerine bölge ülkelerinin iradesinin geçirilmesini öngörüyordu. Bütün Körfez monarşilerinin on yıllar boyunca karşı çıktığı bu çağrı, nisan ortasında Suudi Arabistan tarafından dile getirildi. Ne var ki bu, o zaman olduğu gibi bugün de, propagandif açıdan tutarlı ise bile siyasi açıdan imkansızdır; böyle bir bölgesel güvenlik ortaklığının yaşaması mümkün değildir; bu sadece çatışmayı ötelemek için geçici hukuki bir gevezelik olur ve hasbelkader gerçekleşirse de bundan başka anlam taşımaz.
Her halükarda üçüncü alternatif en uzak ihtimaldir, ancak tamamen imkansız da sayılamaz. 2 Nisan’da İran enformasyon konseyi başkanı İlyas Hazreti, şu sözlerle, İran’ın, Hürmüz boğazını kullanan ülkelerle boğazın kontrolüne yönelik anlaşma yapma fikrini değerlendirdiğini söylemişti: “İran, Hürmüz boğazını caydırıcı bir şekilde kontrolü altında tutmakta ve bu boğazı kullanan ülkelerle bir kontrol anlaşması ve paktı oluşturma fikrini incelemektedir.” Bu, eğer Körfez monarşileri arasında yarılmayı derinleştirme girişimi değilse, İran yönetiminde en azından bir kesimin boğazın egemenliğini başka devletlerle paylaşma düşüncesinde olduğuna işaret ediyordu.
Bununla birlikte, İran için ideal yaklaşım birincisidir; ama ikincisi de İran’ın egemenliğini sınırlamadığı için optimal kabul edilebilir. Bagai’nin yukarıda aktardığın 25 Mayıs tarihli açıklamasında Hürmüz’ün güvenliği için en büyük sorumluluğu İran ve Umman’ın taşıdıklarını da vurgulaması da, İran’da yönetimin hiç değilse bir kanadının bu optimal çözüm üzerinde durduğuna işaret ediyor.
Ve sadece onların da değil. Associated Press 8 Nisan’da İran ve Umman’ın birlikte Hürmüz’den geçişlerden aidat almayı kararlaştırdıklarını ileri sürerken bu ikisi arasında herhangi bir anlaşma olmadığına göre ajans belki de ABD’nin örtük bir teklifini gündeme getiriyordu. İran dışişleri 25 Mayıs’ta bu projenin arkasında durmaya devam ettiğini gösterdi; sözcü Bagai, İran ve Umman’ı “çizginin aynı tarafında” diye tanımladı ve Avrupalı şeylerin boğazın idaresine katılabilecekleri iddialarını yalanlamakla birlikte İran ve Umman’ın boğazın güvenliği için “en büyük sorumluluğu taşıdıklarını” vurguladı.
Antiemperyalist kanat bu formüle kategorik olarak karşı çıkmayabilir; ancak bugünkü aşamada bu “nükleer silahı” kullanmaya devam etme kararlılığını koruyor. Bu açıdan, Tasnim’in 17 Nisan’daki programatik pozisyonu daha sonra da mütemadiyen teyit edildi. Tasnim, serbest seyrüseferin ancak Lübnan’da ateşkes ve İran’a deniz ablukasının kaldırılması halinde ve gemilerin kendilerinin ve taşıdıkları yüklerin “saldırgan devletlerle hiçbir ilişkisi olmaması” şartıyla izin alması, keza geçiş güzergahının İran makamları tarafından belirlenmesi şartıyla mümkün olacağını açıklamıştı.
Dolayısıyla eğer ABD, Hürmüz üzerinde bir uzlaşmaya varmak istiyorsa, ancak ikincisi mümkün olabilir; ama Umman’ın 27 Şubat’ta düştüğü durumun ardından tekrar buna ikna edilmesi de herhalde başka bir sorun olacaktır.
[1] Bir sinizm örneği olarak eklemek gerek. İran’ın saldırganlık yüzünden uğradığı zarar 250 milyar dolardan fazla olduğu halde Reuters’in 19 Nisan’da yayınladığı Wood Mackenzie ve Kpler’in “dünya ekonomisinin uğradığı zarar” tahmini sadece 50 milyar dolardı. Demek ki İran dünyada değil, İranlılar insan değil, İran’daki de servet değil.
[2] Gerçi daha sonra uzlaşmacı kanadın Aragçi’nin ağzından boğazın açıldığını söyleyerek antiemperyalist kanadı oldubittiye getirmek istediği ortaya çıktı. 19 Nisan’da Devrim muhafızlarına yakın bir telegram kanalından şu mesaj geçti: “Biz boğazı, liderimiz imam Hamaney’in emriyle açarız, bir takım ahmakların tweetleriyle değil.” Bu açıklama ilk anda ABD’nin narsist ve hödük başkanına yorulmuştu; ama The Wall Street Journal, neredeyse açıkça, gerçekte Aragçi’nin ima edildiğini ileri sürdü. Bunun doğru olma ihtimali vardır.
[3] İran parlamentosu milli güvenlik ve dış siyaset komisyonu üyesi Alaaddin Borucerdi, 22 Mart’ta, Hürmüz’ün kontrolü için yeni bir yaklaşım geliştirdiklerini, bunun ilk adımının her geçen gemiden 2 milyon dolar almak olduğunu söylemişti. Borucerdi daha sonraki açıklamalarında da ücretli geçiş fikrinin arkasında durdu. 25 Mayıs’ta İran dışişleri sözcüsü Bagai ise, seyrüsefer yapan gemilerden transit geçiş ücreti değil “güvenlik, çevre ve deniz seyrüsefer idaresi için ödemesi” alacaklarını söyledi. Belli ki İran, meselenin hukuk boyutunu düşünmeye başlamıştı ama hukuki formülasyonun biçimi de antiemperyalist ve uzlaşmacı taraflar arasındaki mücadele alanı.
Görüş1 hafta önceXi liderliğinde yükselen Çin diplomasisi: Bütün yollar Pekin’e çıkıyor
Görüş2 hafta önceÇok kutupluluğun çift yönlü asimetrisi: Yeni dünya dengesini nasıl bulacak?
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1
Dünya Basını2 hafta önceABD’li iktisatçı Wolff: Küresel güney artık yeni bir dünya düzeni kuruyor
Görüş4 gün önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3
Diplomasi1 hafta önceErmenistan ve ABD, Trump koridoru projesi için anlaşma imzaladı
Görüş2 hafta önceYakut Türkleri Lenin’i tartışıyor
Asya2 hafta önceÇin, Japonya ve Filipinler’in sınır görüşmelerine genişletilmiş deniz devriyeleriyle karşılık verdi












