Bizi Takip Edin

Avrupa

Polonya’da rütbe alamayan genç subaylar ve güvenlik bürokrasisinde koltuk kavgaları

Yayınlanma

Polonya İç Güvenlik Teşkilatı (ABW) ve Dış İstihbarat Teşkilatında (AW) göreve başlaması planlanan 136 aday, 7 Kasım’da verilmesi gereken ilk subay rütbelerini alamadı. Törenin yapılacağı gün, Başbakan Donald Tusk, X hesabında paylaştığı bir videoyla törenin iptal edildiğini duyurdu.

Tusk’a göre her yıl 11 Kasım (Polonya’nın Bağımsızlık Günü) öncesinde istihbarat subaylarına rütbe verilmesine ilişkin belgeler onay için Cumhurbaşkanlığına gönderiliyor.

Fakat bu kez Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki kararnameyi imzalamadı. Tusk, bunu “hükümete karşı yürüttüğü savaşın devamı” olarak niteleyip videoyu şu sözlerle bitirdi: “Cumhurbaşkanı olmak için seçim kazanmak yetmez.”

Bunun üzerine Nawrocki de kendi açıklamasını yayımladı ve şöyle başladı: “Başbakan olmak için X’te video paylaşmak yetmez. Devlet yönetmeyi de bilmeli, parti çıkarlarının üstüne devletin çıkarlarını koymalısın.”

Cumhurbaşkanı, hükümetin güvenlik kurumlarının başkanlarıyla yapılması planlanan dört toplantıyı iptal ettiğini belirtti. Bu toplantılarda “ulusal güvenliğe ilişkin önemli konuların” ele alınması ve subay terfileriyle ilgili kararların alınması gerektiğini söyleyen Nawrocki, “Devlet çıkarlarının yerini parti çıkarları aldı” diye ekledi.

Tartışma kamuoyuna taşınınca, kabine üyeleriyle Cumhurbaşkanlığı karşılıklı açıklamalarda bulundu. Bakanlar Kurulu üyesi ve İstihbarattan Sorumlu Bakan Tomasz Siemoniak, Cumhurbaşkanı’nın “bilgi eksikliği” iddiasının gerçeği yansıtmadığını söyledi:

“Kendisi, selefleri gibi, tüm ilgili bilgilere ulaşabiliyor; aynı şekilde Cumhurbaşkanlığındaki yetkili görevliler de.”

90’lar tekerrür ediyor

Cumhurbaşkanlığı Sarayının, onlarca genç istihbarat subayını göreve başlatmayı belki yeni entrikaların habercisi. Görünüşe göre Nawrocki’nin amacı, istihbarat kurumları -özellikle de PiS’li siyasetçilerin yolsuzluk soruşturmalarında görev alan ve gözaltıları gerçekleştiren ABW- üzerinde kontrol kurmak.

Nawrocki, yasal yetkisi olmadığı halde, istihbarat şeflerini saraya çağırdı. Neyse ki istihbarat başkanları bu “davetleri” reddetti. Zira bu tür toplantılar, 1994’teki meşhur “Drawsko yemeği”ni hatırlatıyor: O zaman da dönemin cumhurbaşkanı Lech Wałęsa, generallerle yaptığı gayri resmi görüşmede, Savunma Bakanı’na kazan kaldırmalarını talep etmişti. Nawrocki’nin istihbaratı kendine bağlamayı başarması hâlinde, Cumhurbaşkanlığına yerleştirdiği PiS’li (eski iktidar partisi Hukuk ve Adalet) dostları istihbarat kurumlarının faaliyetlerine dair bilgi sahibi olacak, soruşturmaları yönlendirebilecek. Böylece PiS dönemi yolsuzluklarının hesabı tamamen kapanacak.

Ancak sorun bununla da bitmiyor. Bu operasyonun arkasında, PiS’e yakın tarihçi ve kamuoyunda “Lex Tusk” olarak anılan yasanın mimarı, Ulusal Güvenlik Bürosu (BBN) Başkanı Sławomir Cenckiewicz var. Cenckiewicz, 2023’te Donald Tusk ve Radosław Sikorski’nin iktidara gelmesini engellemeye çalışmıştı. Şu da var; Cenckiewicz, Polonya Silahlı Kuvvetlerinin savunma planlarına ilişkin devlet sırrını ifşa ettiği gerekçesiyle “devlet sırrını ihlal” suçlamasıyla yargılanıyor ve gizli bilgilere erişim yetkisi elinden alınmış durumda. Buna rağmen BBN başkanı yapıldı.

PiS’in en büyük korkusu… Eski Adalet Bakanı Ziobro ve CPK skandalları

Aşağıdaki birkaç yolsuzluk davası yukarıdaki tabloyu ve PiS ve Nawrocki’nin hırsını açıklayabilir. Polonya’da eski Adalet Bakanı ve Başsavcı olarak görev yapan Zbigniew Ziobro, PiS hükümeti içinde kritik bir figür olarak görülüyordu. Şu anda kendisiyle ilgili 26 ayrı suçlamanın yer aldığı bir soruşturma yürütülüyor; suçlamalar arasında kamu bütçesinin kötüye kullanımı, görevini kötüye kullanma ve organize suç örgütü kurma ve yönetme yer alıyor.

Savcılar, Ziobro’nun, bakanlığına bağlı olarak işlettiği “Adalet Fonu” kaynaklarını -kurbanlara veya suçla mücadeleye yönelik olması gereken bu fonu- kendi siyasi çıkarları ve bazı yakın çevrelerine menfaat sağlamak üzere kullandığını iddia ediyor.

İddialar arasında, yaklaşık 150 milyon zloti (yaklaşık 35 ila 42 milyon avro) değerindeki fonun usulsüz biçimde yönlendirilmiş olması bulunuyor. Ayrıca Ziobro’nun bu fonları kullanarak, İsrail üretimi olan Pegasus casus yazılımının alımını finanse ettiği iddiası önemli bir yer tutuyor. Savcılara göre, Ziobro yalnızca tek başına hareket etmemiş; bakanlığında görevli, yakın çevresinde bulunan isimler ve fonlardan yarar sağlamış kurumlar da bu “örgüt”ün parçası olarak hareket etmiş. Bakanlık kaynakları, belgeler, tanık ifadeleri ve teknik deliller bu yapı hakkında soruşturma yürütülmesine imkân vermiş.

28 Ekim’de tarihinde savcılık, Ziobro’nun dokunulmazlığının kaldırılmasına yönelik talepte bulundu. Bu talepte, Ziobro’nun tutuklanabilmesi veya soruşturma sürecine daha etkin şekilde dahil olabilmesi için meclis onayının gerekli olduğu belirtildi. 7 Kasım’da ise alt meclis (Sejm) Ziobro’nun dokunulmazlığını kaldırdı ve üç ayrı başlık altında tutuklama ve geçici gözaltı izni verdi.

Bir de CPK mevzuu var. Polonya’da kendi başına büyük bir altyapı hamlesi olarak planlanan CPK, ülkenin başkenti Varşova’nın yaklaşık 40 km güneybatısında yer alması öngörülen, bir havalimanı, yüksek hızlı demiryolu ve karayolu ağı entegre projesi.

Yaklaşık 160 hektar büyüklüğünde bir arsa, CPK doğrultusunda stratejik bir konumda bulunuyordu. Bu arsa, 2023 yılının sonlarına doğru, eski hükümet dönemi içerisinde, devlet kurumlarından (Krajowy Ośrodek Wsparcia Rolnictwa-KOWR gibi) özel bir şirkete satıldı. Satış fiyatı yaklaşık 22,76 milyon zloti olarak belirlendi. Ancak uzmanlara göre, arsanın CPK planları çerçevesinde değeri ciddi biçimde yükselebilirdi; bazı değerlendirmelere göre 400 milyon zloti düzeyine ulaşabilirdi. Son günlerde satışa konu arsanın devlet mülkiyetine geri alınması için girişimler başlatıldı. KOWR ile arsa alıcısı arasında satış bedeliyle geri devretme anlaşmaları yapıldığı bildirildi. Soruşturma devam ediyor; ilgili eski bakan ve kurum yöneticileri hakkında soruşturma açıldığı belirtildi.

Skandal bir türlü kapanmak bilmiyor. Bugünkü hükümetin bu satışı geri çevirmekteki beceriksizliğini gösteren haberler yayımlansa bile, dönüp işin başına- yani, KOWR’un araziyi Dawtona adlı tarım devinin bir aile ferdine, CPK hayata geçerse değerinin yalnızca birkaç yüzdesine denk gelecek bir fiyata satmasına geri dönmek gerekiyor.

Yeni ayrıntılar ve bağlantılar ortaya çıktıkça, olayın kahramanlarının açıklamaları arasındaki çelişkiler de bir bir açığa çıkıyor. Wirtualna Polska portalı geçen cuma günü, Dawtona’nın 2023 seçim kampanyası sırasında -yani CPK planına dâhil arazinin satılmasından hemen önce- bazı PiS’li politikacıların, aralarında Robert Telus’un da bulunduğu, yüzlerinin basılı olduğu özel meyve püresi tüpleri hazırladığını bildirdi. Bu kampanya malzemeleri çok düşük bir fiyatla üretilmişti. Ancak bu harcamanın seçim kampanyasıyla ilişkilendirilememesi için fatura seçim komitesine başka bir şirket tarafından kesildi.

Bu hikâyenin her yeni bölümü PiS için tehlikeli. Çünkü, CPK arazisinin satıldığı iş insanı ailesiyle Tarım Bakanlığı arasındaki bağları ortaya seriyor. Üstelik, satış işlemi tamamlanırken sadece Telus’un Dawtona’yı ziyaret ettiği değil, firmanın yöneticilerinin de Tarım Bakanlığı’na sık sık gittiği ortaya çıktı. Bu, eski bakanın “hiçbir şeyden haberim yoktu” savunmasını zayıflatıyor.

Bu arazi hikâyesi, KOWR, onu denetleyen Tarım Bakanlığı, görüş bildiren Devlet Su İşleri ve satışı durdurmak isteyen CPK şirketi arasındaki çıkar ağını ortaya koydu. Dahası, PiS’in kendini “büyük yatırımların partisi” olarak sunan anlatısını da sarsıyor. CPK gibi projeleri sahiplenen partinin bu kadar derin bir yolsuzlukla anılması, kimliğine doğrudan darbe niteliğinde. O kadar ki, Donald Tusk’un “CPK, Cały PiS kradnie (Bütün PiS çalıyor)” şeklinde kullandığı kısaltma, kamuoyunda yer etti bile.

Ancak bu mesele Başbakan Donald Tusk elini rahatlatmıyor. Hükümetin CPK temsilcisi Maciej Lasek ve CPK şirketinin yöneticileri görevlerini doğru biçimde yerine getirmiş görünse de, ne savcılık ne de bugün Polonya Halk Partisi’ne (PSL) bağlı olan KOWR yönetimi, soruşturmayı başlatmakta acele etti. KOWR, arazinin geri alım hakkını kullanmakta isteksiz davrandı; savcılık ise ancak Wirtualna Polska’nın haberinden sonra soruşturma açtı. PiS şimdi bu gecikmeleri öne çıkararak kendi dahlini bulanıklaştırmaya çalışıyor. Oysa tüm bu olay, Telus’un bakanlığı döneminde alınan kararlar olmasa hiç yaşanmayacaktı.

Yine de bu durumdan asıl kazançlı çıkan taraf, sık sık “PiS ve PO aynı madalyonun iki yüzü” söylemini kullanan ve PiS’in seçmen tabanına oynayan Konfederacja (Konfederasyon) Partisi olabilir.

Avrupa

Ukrayna’ya bütçe desteği çıkmadı: AB kredileri öne çekmeye yanaşmıyor

Yayınlanma

Avrupa Birliği, artan askeri harcamalar nedeniyle ek bütçe desteği isteyen Ukrayna’nın talebini geri çevirerek Kiev’i diğer müttefiklere yönlendirdi. Ukrayna tarafı 27 milyar euroluk yeni finansman açığı bildirirken Brüksel kredilerin öne çekilmesinin 2027 yılında dengeleri bozacağı görüşünde.

Avrupa Birliği (AB), artan askeri harcamalar nedeniyle bütçesinde 27 milyar euroluk ayeni bir açıkla karşılaşan Ukrayna’nın ek finansman talebini geri çevirdi.

Bloomberg’in konuya aşina kaynaklara dayandırdığı habere göre Brüksel, kredilerin öne çekilerek erken ödenmesinin 2027 yılında mali sorunlar yaratacağını belirterek Kiev yönetimini Kanada, Norveç ve Japonya gibi diğer ortaklara yönlendirdi.

Ukrayna yönetimi, tırmanan savaş maliyetleri sebebiyle 27 milyar euro (yaklaşık 30,4 milyar dolar) düzeyinde ek finansman açığı oluştuğunu bildirmiş ve AB’den kredi dilimlerinin serbest bırakılmasını hızlandırmasını istemişti.

Habere göre AB yetkilileri, 2027 yılı için planlanan kredi paketinden 45 milyar euroluk kısmı süratle tahsis etmeyi planlıyor; fakat bu aktarım en erken gelecek yılın başında yapılabilecek.

Birlik bünyesinde Ukrayna’nın ek bütçe ve savunma ihtiyaçlarının tespitine yönelik çalışmaların da eş zamanlı yürütülmesi öngörülüyor.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ile Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen arasında geçen hafta yapılan görüşmede finansman başlığının gerginliğe yol açtığı aktarıldı.

Von der Leyen, temasın ardından yaptığı açıklamada Ukrayna’ya ek savunma desteği sağlanacağını teyit ederken bütçe yardımlarının devamının Ukrayna Parlamentosu’ndaki reform sürecine bağlı olduğunu kaydetti.

Von der Leyen, AB’nin elinde yıl sonuna kadar kullanılabilecek 37 milyar euro kaldığını dile getirdi.

Ukrayna Başbakanı Sergey Koretskiy eylül ayında yaptığı değerlendirmede kamu maliyesinin durumunu kritik seviyeye yakın olarak nitelendirmişti.

Ukrayna Maliye Bakanlığı, 2026 ile 2029 yılları arasında yaklaşık 146 milyar dolarlık dış finansmana ihtiyaç duyulacağını hesaplıyor.

Uluslararası Para Fonu (IMF) ise Ukrayna’nın 2029 yılına kadar 54 milyar dolara varan finansman açığıyla karşı karşıya kalacağını öngörüyor.

Buna karşılık AB Komisyonu’nun Ekonomiden Sorumlu Üyesi Valdis Dombrovskis, Ukrayna’nın 2026 yılı bütçe ihtiyaçlarının büyük ölçüde güvence altına alındığını savundu.

Dombrovskis, sahadaki gereksinimin Kiev’in iddia ettiği kadar acil olmayabileceğini belirterek Avrupa Komisyonu ile IMF’nin 27 milyar dolarlık açık hesabını henüz teyit etmediğini bildirdi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

AB’ye geri dönüş Londra’ya serbest ticaret anlaşmalarını feda ettirebilir

Yayınlanma

İngiltere’de yeni Başbakan Andy Burnham’ın AB’ye geri dönüş olasılığını gündeme alması, İşçi Partili eski hükümet yetkililerinin maliyet uyarılarına yol açtı. Bloomberg’ün haberinde, Margaret Thatcher döneminde kazanılan bütçe indiriminin kalkması halinde Londra’nın yıllık 5 milyar sterlin ek harcamayla karşılaşacağı ve Brexit sonrası imzalanan üçüncü ülke anlaşmalarının iptal edileceği kaydedildi.

İngiltere’nin Avrupa Birliği’ne (AB) tam üye olarak geri dönmesi durumunda, ülkenin her yıl yaklaşık 5 milyar sterlin (6,6 milyar dolar) ek harcama yapmak zorunda kalabileceği belirtildi.

Bloomberg’in eski Başbakan Keir Starmer yönetiminde görev almış İşçi Partili yetkililere dayandırdığı habere göre, olası bir geri dönüş Londra açısından ciddi bir mali yük ve ticari tavizler getirecek.

Söz konusu maliyet artışının temel nedenlerinden birini, eski Başbakan Margaret Thatcher döneminde elde edilen bütçe indiriminin kaldırılma ihtimali oluşturuyor.

İngiltere’nin ortak AB bütçesine yaptığı net katkıyı yüzde 66 oranında düşüren bu mekanizmanın yürürlükten kalkması, Starmer’ın eski çalışma arkadaşlarına göre İngiliz ekonomisine doğrudan ek yük getirecek.

Yetkililer mali faturaya karşılık Brüksel’in bazı başlıklarda taviz verebileceğini dile getiriyor.

Bu kapsamda AB yönetiminin, İngiltere’yi Schengen Bölgesi’ne katılmaya ya da euro para birimine geçmeye zorlamayabileceği değerlendiriliyor.

Buna karşın üyeliğe dönüş doğrudan mali harcamaların ötesinde kapsamlı ticari zorunlulukları da beraberinde getirecek.

Haberde, Londra’nın AB’den ayrıldıktan sonra üçüncü ülkelerle imzaladığı bütün bağımsız ticaret anlaşmalarını iptal etmek zorunda kalacağına dikkat çekildi.

Temmuz ayı sonunda başbakanlık görevinden ayrıldığını duyuran Keir Starmer’ın yerine geçen yeni Başbakan Andy Burnham, bir sonraki genel seçimlerde İngiltere’nin birliğe geri dönüşü için kampanya başlatabileceğini açıklamıştı.

Yıl sonunda düzenlenmesi planlanan zirvede ele alacağı üç seçeneği paylaşan Burnham; tam üyelik, AB tek pazarına erişim ve gümrük birliğine katılım başlıklarını değerlendireceğini bildirdi.

Starmer da başbakanlığı öncesinde Brexit sürecine destek vermemiş, ayrılık koşullarının yumuşatılmasını savunarak sürecin iptalini de seçenekler arasına alan ikinci bir teyit referandumu düzenlenmesi için çaba göstermişti.

İngiltere’de 23 Haziran 2016 tarihinde yapılan referandumda seçmenlerin yüzde 51,9’u birlikten ayrılma yönünde oy kullanmıştı.

Ülke, 47 yıllık üyeliğin ardından 31 Ocak 2020’de AB’den resmen ayrıldı. Londra, üyelik sürecinde çeşitli ayrıcalıklar ve istisnalar içeren özel bir statüye sahipti.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Hamburg Limanı, NATO askeri lojistiği için modernize edilecek

Yayınlanma

Almanya, Hamburg Limanı’nı hem ekonomik rekabet gücünü artırmak hem de NATO’nun savunma lojistiğine hizmet etmek amacıyla genişletmeye hazırlanıyor. Federal hükümetin 2028 yılından itibaren kaynak aktaracağı projeyle rıhtımlar yenilenecek, gemi dönüş alanı 600 metreye çıkarılacak.

Almanya’nın en büyük limanı konumundaki Hamburg Limanı, hem ülke ekonomisini canlandırma hem de NATO’nun askeri lojistik ihtiyaçlarını karşılama hedefiyle kapsamlı bir yenileme sürecine giriyor.

Bild gazetesinin haberine göre limanın, 2028 yılından itibaren özel bir federal fondan mali destek alması planlanıyor.

Hamburg liman sahalarının devlet teşvik haritasına dahil edilmesine ilişkin resmi kararın bu yılın sonuna kadar çıkması bekleniyor.

Projeyle birlikte rıhtım duvarlarının yenilenmesi, eskiyen vinçlerin modern alternatifleriyle değiştirilmesi ve bağlantı yollarının geliştirilmesi hedefleniyor.

Yatırımların temel amacını, limanın Avrupa’nın önde gelen lojistik merkezleri arasındaki konumunu yeniden güçlendirmek oluşturuyor.

Liman altyapısında sivil ve askeri hedefleri birleştiren “çift kullanım” yaklaşımı öne çıkıyor.

Plan çerçevesinde inşa edilecek altyapı, standart konteyner trafiğini hızlandırmanın yanı sıra olası bir kriz anında NATO’ya ait ağır askeri teçhizat ve zırhlı araçların sevkiyatına da kesintisiz lojistik zemin hazırlayacak.

Gazetenin aktardığı ayrıntılara göre 2030’lu yıllara kadar gemi manevra alanının çapının 600 metreye çıkarılması öngörülüyor. Bu genişletme adımı, yeni nesil mega konteyner gemilerinin limana güvenli şekilde yanaşabilmesini sağlayacak.

Liman idaresi, yılın başında kaydedilen yük trafiğindeki gerileme ve pazar payı kaybının ardından toparlanma işaretleri görüldüğünü bildirdi.

İyileşme sürecinde, liman işletmecisi HHLA şirketinin bir buçuk yıldır kilit hissedarları arasında yer alan dünyanın en büyük deniz taşımacılığı firması MSC belirleyici rol oynuyor.

Şirket, HHLA terminalleri üzerinden gerçekleştirdiği elleçleme hacmini artırma taahhüdünde bulundu.

Hamburg eyalet yönetimi ise büyük taşımacılık şirketlerine bağımlılığı dengelemek adına yük trafiğini çeşitlendirme arayışını sürdürüyor.

Hamburg Ekonomi Senatörü Melanie Leonhard, kentin Avrupa, Güney Amerika ve Hindistan ile ticari bağlarını genişletmeyi hedeflediklerini açıkladı.

Almanya’nın liman hamlesi, savunma harcamalarındaki genel artış eğilimiyle eşzamanlı ilerliyor.

2025 yılında Avrupa’da savunmaya en fazla bütçe ayıran ülke olan Almanya’nın, ordunun imkanlarını geliştirerek 2030’a kadar kıtanın önde gelen askeri gücüne dönüşebileceği belirtiliyor.

ABD merkezli Foreign Affairs dergisi şubat ayındaki değerlendirmesinde, Berlin’in bu askeri yükselişinin Avrupa’yı güçlendirmek yerine kıta içinde yeni bölünmelere yol açabileceği uyarısına yer vermişti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English