Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Prof. Sachs: Küresel ekonomi mutlak bir kırılmanın eşiğinde

Yayınlanma

Columbia Üniversitesi Sürdürülebilir Kalkınma Merkezi Direktörü Profesör Jeffrey Sachs, küresel ekonominin ABD’nin sürdürülemez hegemonya arayışı ve jeopolitik çatışmalar nedeniyle mutlak bir parçalanmanın eşiğinde olduğunu bildirdi. Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen’a değerlendirmelerde bulunan Sachs; Avrupa’nın Rusya ile bağlarını kopararak stratejik bir intihara sürüklendiğini, ABD’nin ise iktisadi rasyonaliteyi terk ederek ekonomiyi bir savaş enstrümanına dönüştürdüğünü kaydetti.

Dünyaca ünlü iktisatçı ve Columbia Üniversitesi Sürdürülebilir Kalkınma Merkezi Direktörü Profesör Jeffrey Sachs, Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen ile gerçekleştirdiği mülakatta, küresel ekonomi ve uluslararası ilişkilerin geleceğine dair karamsar bir tablo çizdi.

Sachs, halihazırda devam eden Rusya-Ukrayna savaşı, Ortadoğu’daki gerilimler ve ABD’nin Çin’e karşı yürüttüğü ekonomik savaşın, son on yıllarda inşa edilen küresel ekonomik entegrasyonu geri dönülemez bir şekilde parçaladığını vurguladı.

Küresel sistemin yapı taşlarını oluşturan deniz taşımacılığı koridorları, doğal kaynak erişimi ve teknoloji transferi gibi unsurların artık birer silah olarak kullanıldığını belirten Sachs, dünyanın büyük bir ekonomik çöküşün eşiğinde durduğunu ifade etti.

“Avrupa ekonomik olarak tamamen başıboş kalmış durumda”

Profesör Sachs, küresel ekonomideki en büyük yapısal hasarın Avrupa ve Rusya arasındaki bağların kopmasıyla yaşandığını kaydetti.

Avrupa’nın on yıllar boyunca en önemli enerji ve doğal kaynak tedarikçisi olan Rusya ile ilişkilerini sonlandırmasının, kıta ekonomisi için “kendi kendine zarar verme” niteliği taşıdığını dile getiren Sachs, bu durumun nesiller boyu onarılamayacak bir tahribat yarattığını söyledi.

Avrupa’nın bu süreçte en büyük kaybeden olduğunu vurgulayan Sachs, “Avrupa, ana doğal kaynak tedarikçisi olan Rusya ile bağlarını kopardı ve şu an elinde kalan tek şey istikrarsız, saldırgan ve küçümseyici bir tutum sergileyen Amerika Birleşik Devletleri’dir” değerlendirmesinde bulundu.

Avrupa’nın iktisadi bir akıntıya kapıldığını ve stratejik özerkliğini yitirdiğini belirten Sachs, ticaret ve yatırım ilişkilerinin artık bölgeselleştiğini ifade etti.

Asya ve Afrika içinde karşılıklı yatırımların güçlendiğine dikkat çeken profesör, Avrupa’nın ise bu yeni coğrafi gerçeklikte dışlandığını kaydetti. Sachs, bu eğilimin önümüzdeki aylarda veya haftalarda değişmeyecek kadar derin bir nitelik taşıdığını sözlerine ekledi.

“Küresel ekonomi mutlak bir kırılmanın eşiğinde duruyor”

Küresel dengelerin pamuk ipliğine bağlı olduğunu söyleyen Sachs, özellikle ABD’nin İran ile doğrudan bir savaşa girme riskinin yüzde 50 veya daha yüksek bir ihtimal olduğunu belirtti. Böyle bir çatışmanın sonuçlarının her koşulda yıkıcı olacağını ifade eden Sachs, “Bu kulağa melodramatik gelebilir ancak gerçektir; küresel ekonomi günlerle veya haftalarla ölçülebilecek bir zaman dilimi içinde dengede durmaya çalışıyor” uyarısında bulundu.

Washington yönetiminin kurumsal yapısını yitirdiğini ve İsrail’in “kontrolden çıkmış bir savaş devletine” dönüştüğünü dile getiren Sachs, ABD’nin artık sahip olmadığı bir üstünlüğü korumak adına rejim değişikliği operasyonlarına ve savaşlara başvurduğunu kaydetti.

Sachs, entegre bir dünya ekonomisinin parçalanmasının reel bir gerçeklik olduğunu ve yakın gelecekte eski haline dönmesinin beklenmediğini vurguladı.

Dijital ekonominin doğası gereği ABD’nin güvenlik gerekçeleriyle Çin’den kopuk, ABD merkezli bir blok oluşturmaya çalıştığını belirten Sachs, bu durumun küresel ticaret sistemini uzun yıllar boyunca felce uğratacağını bildirdi.

“Ekonomi artık refah için değil güç için yönetiliyor”

Jeffrey Sachs, mülakatta iktisat biliminin tarihsel gelişimi ile günümüzdeki sapmalar arasındaki uçuruma da değindi. Kırk altı yıldır uluslararası ticaret dersleri verdiğini hatırlatan Sachs, Adam Smith’in “Ulusların Zenginliği” eserinin 250. yıldönümünde, Smith’in ortaya koyduğu “karşılıklı fayda” ilkesinin yerini “kazan-kaybet” mantığına bıraktığını söyledi.

Smith’in açık ticaretin tüm uluslar için bir refah kaynağı olduğu yönündeki hümanist yaklaşımının Washington’daki stratejistler tarafından terk edildiğini belirten Sachs, “Ekonomi, uluslararası ilişkiler uzmanları tarafından ele geçirildi ve Amerikan hegemonyasını korumak için bir enstrüman haline getirildi” dedi.

Sachs, Biden yönetiminin Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ve Savaş Bakanlığı Müsteşarı Elbridge Colby gibi isimlerin, ekonomiyi sadece jeopolitik üstünlük kurma aracı olarak gördüklerini kaydetti. Bu yaklaşımın iktisadi açıdan “akıl dışı ve yıkıcı” olduğunu ifade eden profesör, küresel refahın temelini oluşturan serbest ticaret yapısının güvenlik gerekçeleriyle yerle bir edildiğini vurguladı.

Sachs, “Küreselleşme başarısız olmadı; aksine gelişmekte olan ülkeler için hızlı bir ilerleme sağladığı için başarılı oldu. Ancak bu başarı, ABD’nin küresel üretimdeki payını azalttığı için Washington’daki stratejistleri telaşlandırdı. Onlar Amerikan halkının refahını değil, Amerikan tahakkümünü korumak istiyorlar” ifadelerini kullandı.

“ABD bugün dünyanın en tehlikeli ülkesi haline geldi”

Profesör Sachs, ABD’nin küresel hakimiyet hırsı ile gerçeklik arasındaki uçurumun büyük bir tehlike yarattığını belirtti.

Washington’daki siyasi sınıfın yozlaşmış ve paradan güç alan bir yapıya büründüğünü belirten Sachs, bu kadroların hem Amerikan halkının gerçek sorunlarından hem de dünyanın değişen dinamiklerinden otuz yıl geride kaldığını söyledi.

Gallup verilerine atıfta bulunan Sachs, Amerikan halkının sadece beşte birinin ülkenin doğru yolda olduğuna inandığını, büyük çoğunluğun ise gidişattan memnuniyetsiz olduğunu hatırlattı.

ABD’nin kendi yanılsamalarını takip ederken dünyaya büyük zararlar verdiğini ifade eden Sachs, “Bir ülke elde edemeyeceği küresel hakimiyet hayalinin peşinden koştuğunda ve gerçeklikle arasındaki boşluğu hayalleriyle doldurmaya çalıştığında ortaya sadece yıkım çıkar” dedi.

Sachs, ABD’nin bu süreçte “küçük ortağı” olarak tanımladığı İsrail tarafından da kışkırtıldığını ve her iki ülkenin de rasyonel olmayan, tarihsel ve dini saplantılarla hareket ettiğini ileri sürdü.

“Asya bu sürecin tek ve nihai kazananı olacak”

Deniz yollarındaki seyrüsefer serbestisinin ve uluslararası hukuk ilkelerinin ABD tarafından bizzat ihlal edildiğini belirten Sachs, Trump’ın “gemilere el koyma ve kargoları yağmalama” söylemlerinin aslında Washington’da kapalı kapılar ardında konuşulan bir “korsanlık” zihniyetinin dışavurumu olduğunu kaydetti.

Venezuela, Küba ve İran’a yönelik ablukaların bu zihniyetin bir parçası olduğunu söyleyen Sachs, ancak bu yöntemin Asya’da işleyemeyeceğini vurguladı.

Sachs, ABD’nin askeri ve teknolojik üstünlüğünün artık eskisi kadar etkileyici olmadığını, Rusya, Çin, Kuzey Kore ve İran’ın askeri kapasitelerinin yükseldiğini ifade etti.

ABD’nin pahalı ve hantal silah sistemlerinin günümüzün teknolojik harp gereklerine uygun olmadığını belirten profesör, “Asya’ya yaklaştıkça ABD’nin etkisi hızla azalıyor. Çin, devasa bir donanma ve yapay zeka destekli çok gelişmiş bir askeri yapı inşa ediyor. ABD’nin Asya’da artık hegemonya kurma şansı kalmadı” değerlendirmesinde bulundu.

Çin’in kendi bölgesinde, örneğin Tayvan konusunda bir hamle yapması durumunda ABD’nin buna karşılık verebilecek bir askeri kapasitesinin veya tedarik zinciri derinliğinin bulunmadığını söyleyen Sachs, Amerikan savunma sanayiinin de bu gerçekliği kabul ettiğini ancak çözüm üretmekten uzak olduğunu bildirdi.

Sachs, Avrupa’nın coğrafi gerçekleri ve değişen güç dengelerini anlayacak yeni bir siyasi girişim ortaya koymadığı sürece ekonomik ve stratejik olarak tamamen devre dışı kalacağını belirterek sözlerini tamamladı.

Jeffrey Sachs, mevcut Amerikan yönetiminin izlediği yolun rasyonel olmadığını ve dünyanın en tehlikeli aktörü haline geldiğini yineleyerek, küresel durumun önümüzdeki birkaç hafta içinde fiziksel altyapıların ağır hasar göreceği bir topyekun savaşla çok daha kötüleşebileceği uyarısını yaptı.

Profesör Sachs, hem Avrupa hem de ABD’deki siyasi elitlerin 34 yıl önce Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla oluşan “tek kutuplu dünya” illüzyonuna takılıp kaldıklarını, oysa o gün bile tam anlamıyla gerçek olmayan bu durumun bugün tamamen bir hayalden ibaret olduğunu ifade etti.

Dünya Basını

Tarihçi Emmanuel Todd: Mevcut sistemde oy vermek bir illüzyondan ibaret

Yayınlanma

Fransız tarihçi, sosyolog ve antropolog Emmanuel Todd, Fréquence Populaire kanalına verdiği mülakatta küresel jeopolitik dengeler, Ukrayna savaşı, Avrupa Birliği’nin geleceği ve Fransa’nın sosyo-ekonomik yapısına dair değerlendirmelerde bulundu. Batı dünyasının derin bir çöküş ve nihilizm sarmalında olduğunu savunan Todd, küresel sistemin merkezinin doğuya ve yeni yükselen güçlere kaydığını belirtti.

Fransız entelektüel dünyasının en önemli isimlerinden tarihçi, sosyolog ve antropolog Emmanuel Todd, Fréquence Populaire kanalına verdiği özel mülakatta, küresel ölçekte yaşanan askeri, ekonomik ve demografik kırılmaları çok boyutlu bir analizle ele aldı.

Son dönemde üzerinde çalıştığı yeni akademik projelerden küresel çatışma bölgelerine kadar geniş bir yelpazede konuşan Todd, Batı ittifakının rasyonelliğini yitirdiğini ve kaçınılmaz bir çöküşe doğru ilerlediğini savundu.

“Ukrayna’yı Avrupa Birliği’ne davet etmek bir ölüm fermanıdır”

Küresel jeopolitik gelişmeleri ve Ukrayna’daki savaşı değerlendiren Todd, Batı bloğunun kendi içinde bir sıkılaşma ve katılaşma yaşadığını ancak bu durumun rasyonel bir temele dayanmadığını dile getirdi.

Ukrayna’nın varoluşunu tamamen Rusya karşıtlığı üzerine kurduğunu belirten sosyolog, Kiev yönetiminin Batı’dan silah ve mali destek aldığı sürece savaşı sürdüreceğini, zira bunun mevcut Ukrayna ulusal kimliğinin yegane anlamı haline geldiğini savundu.

Avrupa Birliği ve ABD’nin Ukrayna’daki savaşı sürdürme kararlılığının arkasında yıkıcı bir mantık olduğunu ifade eden Todd, “Avrupa ve ABD, son Ukraynalıya kadar savaşmaya karar vermiş görünüyor” dedi. Ukrayna’nın Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinin başlatılması yönündeki vaatleri sert bir dille eleştiren Todd, bu durumun ülkeyi Rusya için daha büyük bir hedef haline getirmekten başka bir işe yaramayacağını vurgulayarak şu ifadeleri kullandı:

“Ukrayna’ya Avrupa Birliği’ne katılım teklif etmek, onu kesin olarak ölüm cezasına çarptırmaktır. Onu Ruslar için daha da açık bir hedef haline getirmektir. Bu, hayal gücünü zorlayan bir sinizm, bilinçsizlik ve gaddarlıktır.”

“Avrupa Birliği varoluş sebebini kaybettiği için savaşa sığınıyor”

Avrupa Birliği’nin içsel bir patlamanın eşiğinde olduğunu ve toplumsal refahı sağlama misyonunu yitirdiğini savunan Todd, birliğin içine düştüğü boşluğu savaş retoriğiyle doldurmaya çalıştığını kaydetti.

Estonyalı siyasetçi Kaja Kallas’ın Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi olarak atanmasının bu dönüşümün en somut nişanesi olduğunu belirten Todd, “Avrupa Birliği varoluş sebebini kaybetti ve bu yüzden savaşı yeni bir varoluş sebebi olarak benimsiyor” değerlendirmesinde bulundu.

Almanya’nın askeri sanayisini ve finansal gücünü bu savaş için seferber etmesini küresel dengeler açısından kritik bir eşik olarak gören Todd, Fransa ve İngiltere’nin askeri-endüstriyel kapasitesinin Rusya’yı tek başına endişelendirecek düzeyde olmadığını ancak Alman sanayisinin devreye girmesinin durumu değiştirdiğini ekledi.

“Batı dünyası derin bir nihilizm ve akıl tutulması yaşıyor”

Batı ittifakının hamlelerini rasyonel bir satranç oyuncusu gibi planlayamadığını, buna karşın Rusya, İran ve Çin’in uzun vadeli ve stratejik bir akılla hareket ettiğini belirten Todd, Batılı liderlerin günübirlik ve tutarsız kararlar aldığını savundu.

Batı’nın küresel ekonomik ve askeri üstünlüğünü kaybetmenin yarattığı travmayı atlatamadığını ifade eden Todd, şu tespitleri paylaştı:

“Karşımızda hastalıklı, son derece şiddetli, küresel güç kaybını çok kötü deneyimleyen ve son derece tehlikeli davranan bir Batı var. Biz sol liberal insanlar için otoriter rejimlerin rasyonel ve sakin kalması için dua etmek zorunda kalıyor olmak son derece tuhaf ve endişe vericidir.”

Todd, kendi geliştirdiği “nihilizm” kavramının bugün sadece ABD için değil, tüm Avrupa elitleri için geçerli olduğunu söyledi. Kendi halkını ve üreticisini korumayan, Rusya ve Körfez kaynaklı ucuz enerjiden mahrum kalarak sanayisini baltalayan Avrupa yönetimlerinin adeta bir “kendini imha” süreci yürüttüğünü belirten Todd, bu durumu “hizmetkarlık, sadizm ve nihilizmin bir karışımı” olarak tanımladı.

“Mevcut sistemde oy vermek bir illüzyondan ibaret”

Fransa’nın iç siyasi durumunu ve yaklaşan seçim süreçlerini değerlendiren Todd, Fransız halkının büyük bir aldatmaca içinde olduğunu savundu.

Ülkenin para politikası, gümrük ve ticaret üzerindeki egemenlik haklarını Avrupa Birliği’ne devretmiş olması nedeniyle cumhurbaşkanlığı makamının işlevsizleştiğini söyleyen ünlü düşünür, “Oy vermeye gitmek, sanki cumhurbaşkanının Avrupa’da bir gücü varmış gibi davranmaktır. Oysa biz para birimimiz ve ticaret politikamız üzerindeki tüm kontrolü gönüllü olarak kaybettik. Bu makam artık bir eyalet valiliği ya da büyükşehir belediye başkanlığı seviyesine inmiştir” dedi.

Fransız siyasetindeki muhalif hareketleri de eleştiren Todd, aşırı sağcı Rassemblement National (Ulusal Birlik) partisinin giderek merkez sağ elitlerin çizgisine kaydığına, Jean-Luc Mélenchon liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) hareketinin ise sınıf siyaseti yerine etnik ve dini tartışmaları merkeze alarak mevcut oligarşik sisteme hizmet ettiğine dikkat çekti.

“Emeklilik yaşını tartışırken hayatta olmayan bir sosyal modeli savunuyoruz”

Fransa’da infial yaratan emeklilik yaşının yükseltilmesi tartışmalarına demografik bir perspektiften yaklaşan Todd, ortalama ömür beklentisinin arttığı bir toplumda çalışma süresinin uzatılmasının kaçınılmaz olduğunu belirtti.

Ancak bu reformun yüksek emekli maaşlarından yapılacak ciddi kesintilerle dengelenmesi gerektiğini vurguladı. Mevcut sosyal refah sisteminin sürdürülemez olduğunu ifade eden Todd, şunları söyledi:

“İnsanlar sürekli Fransız sosyal modelini korumaktan bahsediyor ama bu model zaten artık mevcut değil. Tamamen borçlanmayla finanse edilen ve ülkenin üretim kaynaklarının parça parça yok olduğu bir sisteme nasıl sosyal model diyebiliriz? Fransız sosyal modeli şu an sadece borç ve krediyle ayakta duruyor.”

“Göç ve ölüm arasında bir tercih yapmak gerekirse, belirsizliği seçmeliyiz”

Fransa Ulusal İstatistik ve Ekonomik Çalışmalar Enstitüsü’nün (INSEE) nüfusun yaşlanması ve doğurganlık oranlarının düşmesine ilişkin verilerini değerlendiren Todd, demografik daralmanın tüm Batı dünyasının ortak kaderi olduğunu söyledi.

Yaşlanan nüfusun demokratik sistemde çok büyük bir seçmen ağırlığına ulaştığını ve bunun toplumsal dinamizmi tıkadığını belirten Todd, göç tartışmalarına ilişkin yorumda bulundu:

“Göç şüphesiz kontrol edilmesi gereken endişe verici bir olgudur ve insanların mahallelerinin değişmesinden rahatsız olmasını anlıyorum. Ancak hayatın gerçek tercihleri harika bir seçenek ile berbat bir seçenek arasında olmaz. Genelde kötü olan ile daha kötü olan arasında olur. Eğer bir ülke için tercih ölüm ile belirsizlik arasındaysa, ben belirsizliği seçmeyi öneririm. Göç, belirsizliktir.”

Todd, Fransa’da sağlık sisteminin gerilemesi ve temel ilaçların hammaddelerinin Hindistan ile Çin’den ithal edilmesi nedeniyle gelecekte yaşlı ölümlerinin artabileceğini, bunun da acı bir biçimde demografik dengeleri göç olmadan eşitleyebileceğini ifade etti.

“İran, Batı’nın dayattığı tüm kalıpları yıkan bir modernleşme yaşıyor”

Küresel dengelerde İran’ın sanılandan çok daha hayati ve modern bir aktör olduğunu belirten Todd, ülkede doğurganlık oranının kadın başına 1,35’e gerilediğini ve bu yönüyle Almanya ile Japonya’ya benzediğini aktardı.

Batı medyasının İran’ı yalnızca teokratik ve geri kalmış bir ülke olarak yansıtmasının büyük bir hata olduğunu dile getiren Todd, ülkenin entelektüel ve teknolojik kapasitesine şu sözlerle dikkat çekti:

“İran’da yükseköğrenim mezunlarının yüzde 30’u mühendislik fakültelerinden çıkıyor. Bu oran Fransa’da yüzde 15, ABD’de ise sadece yüzde 7’dir. Biz her yıl Fransa’nın üç katı kadar bilim insanı ve mühendis yetiştiren bir ülkeye nükleer teknoloji üzerinde çalışamazsınız diyerek kurallar dikte etmeye çalışıyoruz. Bu inanılmaz bir akıl dışılıktır.”

Todd, askeri ve teknolojik üstünlüğün Batı’dan Doğu’ya kaydığı bu tarihi dönemeçte, Rusya, Çin ve İran ittifakının nihai hedefinin askeri bir çatışmadan ziyade, Batı finansal ve siyasi sisteminin kendi iç çelişkileriyle çöktüğünü görmek olduğunu belirterek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İsrail basını, ABD-İran anlaşmasını nasıl yorumladı?

Yayınlanma

ABD ve İran arasında imzalanması beklenen mutabakat zaptı, İsrail basınında geniş yankı uyandırdı. Maariv ve Haaretz gazeteleri ile güvenlik uzmanları, taslağın İsrail’in ulusal güvenliğini tehlikeye attığını savunuyor.

ABD ile İran arasında imzalanması gündemde olan mutabakat zaptı, İsrail’in önde gelen medya organlarında ve güvenlik çevrelerinde derin bir endişe ve tepkiyle karşılandı.

Maariv ve Haaretz gazetelerinde yayımlanan analizlerde, Washington yönetiminin Tahran’a nükleer program, balistik füzeler Direniş Ekseni güçleri konusunda ciddi tavizler verdiği savunulurken, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun “İran tehdidini tamamen sonlandırma” yönündeki vaatlerinin boşa çıktığı belirtiliyor.

Güvenlik uzmanları, iki aylık geçici müzakere ve ateşkes sürecinin İran’a zaman kazandıracağı ve İsrail’in askeri hareket alanını daraltacağı uyarısında bulunuyor.

“Trump’ın İran anlaşması her İsrailliye ve Amerikalıya ihanet ediyor”

Maariv gazetesinde Danny Zaken imzasıyla yayımlanan analizde, Beyaz Saray’da gazetecilere brifing veren üst düzey bir ABD’li yetkilinin nükleer konuda gerçekleri çarpıttığı ileri sürüldü.

Makalede, “Santrifüjler kalacak, zenginleştirilmiş uranyum uzaklaştırılmayacak ve Trump’ın kendisi ertesi gün onunla çelişti” ifadelerine yer verildi.

Zaken, nükleer tesislerin imha edileceği yönündeki iddiaların aksine İran’ın sivil düzeyde uranyum zenginleştirme onayı aldığını ve mutabakatın İsrail için büyük riskler barındırdığını kaydetti.

Yazıda, üst düzey bir ABD’li diplomatik yetkilinin İsrail tarafına, “Anlaşmaya imza atan taraf olmayacaksınız ancak atacağınız her adımı ABD ile koordine etmek zorunda kalacaksınız” dediği aktarıldı.

Anlaşmanın mali boyutunda da İran’ın kazançlı çıktığı belirtilen makalede, “Petrol ihracatına yönelik yaptırımların kaldırılması, Devrim Muhafızları’na, yaptırımları baypas ederek kazandıklarından çok daha fazla, on milyarlarca dolarlık bir kaynak akıtacaktır” tespiti paylaşıldı.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in yaptırımların kaldırılmasının tehlikeli olduğuna yönelik uyarısının kabul görmediği, eski Başkan Barack Obama’nın ise bir mülakatta Trump’ın elde ettiği sonuçlarla alay ettiği bildirildi. Ayrıca mutabakatın Hizbullah’a can simidi olacağı ve Lübnan ile İsrail arasında bir anlaşma yapılmasını engelleyeceği savunuldu.

Aynı gazetede yazan Zina Rakhamilova ise Pakistan’ın yayımladığı mutabakat zaptı detaylarına atıfta bulunarak, İsrail halkının son üç yıldır sürekli olağanüstü hal altında yaşadığını ve büyük fedakarlıklar yaptığını hatırlattı.

Yazar, 22 Mart’ta Tel Aviv’de bir apartmana İran füzesi isabet ettiğini belirterek şu ifadelere yer verdi:

“Eğer bu detaylar doğruysa, Trump’ın İran anlaşması her Amerikalıya, her İranlıya, her İsrailliye ve rejimin terör ile baskısının her bir kurbanına ihanettir. Yıllar süren savaş ve fedakarlıktan sonra, değiştireceğimiz söylenen gerçeğin ta kendisine dönüyor olabiliriz.”

Rakhamilova, Aralık 2025’te İran’da başlayan protestolar sırasında, 8-9 Ocak 2026 tarihlerinde internet kesintisi altında 36 bin 500 İranlının katledildiğini, bu rejimin aynı zamanda Hamas ve Hizbullah’ı finanse ettiğini yazdı.

Makalede, 60 günlük müzakere sürecinin Tahran’a sadece zaman kazandıracağı ifade edildi.

“İran bölgesel politikaları dikte etme aşamasına geçiyor”

Haaretz gazetesinde Zvi Bar’el imzasıyla yayımlanan analizde, mevcut belgenin nihai bir anlaşma değil, 60 günlük bir ateşkes döneminde yürütülecek müzakerelerin zeminini oluşturan bir çalışma kağıdı olduğu vurgulandı.

Bar’el, Trump’ın mart ayında Pakistan aracılığıyla Tahran’a ilettiği 15 maddelik ültimatomdan geriye pek bir şey kalmadığını belirtti.

Makalede, “Balistik füze programı, Trump ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun vaatlerinin merkezinde yer alan bir konuydu ancak görünüşe göre hiçbir aşamada hiç tartışılmayacak” denildi.

İran’ın Irak, Lübnan ve Yemen’deki müttefikleriyle bağlarının da müzakere dışı kaldığı aktarıldı. Bar’el, Tahran’ın askeri adımları ve jeopolitik konumunu kullanarak “hayatta kalmanın zafer anlamına geldiği” aşamayı aştığını kaydederek, “Bu geçiş, İran’ın bir ekonomik güç ve bölgesel politikaları dikte eden bir güç haline gelmeyi planladığı bir sonraki aşamaya işaret ediyor” değerlendirmesinde bulundu.

Yazıda ayrıca, İran’ın yeni lideri Mücteba Hamaney’in babasının “kahramanca esneklik” kavramıyla büyümesine rağmen kendi konumunu pekiştirmek için daha sert koşullar öne sürebileceği belirtildi.

“Netanyahu kazanılan her türlü savunma avantajını sıfırlıyor”

Haaretz’de yayımlanan bir diğer analizde Esther Solomon, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun kendi retoriğinin tuzağına düştüğünü yazdı.

Netanyahu’nun 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyon başlattığı gece, “Operasyonun amacı İran’daki Ayetullah rejiminden gelen tehdidi sona erdirmektir” dediğini hatırlatan Solomon, 15 hafta sonra tarafların mutabakata yakın olduğunu belirtti.

Makalede, “Anlaşma taslağı Tahran’ın seyreltilmiş uranyumu kendi topraklarında tutmasına izin veriyor” tespiti paylaşılarak, bu durumun inandırıcılıktan uzak olduğu savunuldu. Solomon, “Netanyahu, son üç yılda kazanılan ulusal savunma avantajlarını nötralize eden bir tablo sunuyor” ifadelerini kullandı.

Trump’ın pazar günkü Beyrut saldırısından sonra Netanyahu’ya çok öfkelendiği ve onun için “hiçbir muhakeme yeteneği yok” dediği iddia edildi.

Yazıda ayrıca, Netanyahu’nun pazar günü Beyrut’un Dahiye mahallesini bombalatmasının, mutabakat zaptının imzalanmasını zorlaştırma ve aşırı sağcı müttefiklerini memnun etme çabası olduğu öne sürüldü.

Netanyahu’nun 19 Mart’ta düzenlediği basın toplantısındaki “Liderlerin görevi, durum rahatsız edici olsa bile insanlara gerçeği söylemektir” sözlerine atıfta bulunulan makalede, başbakanın bu sözün arkasında durmadığı ifade edildi.

“Müzakereler sürdüğü müddetçe İsrail’in elleri bağlı kalacak”

Kudüs Dış İlişkiler ve Güvenlik Merkezi (JCFA) analisti Yoni Ben Menachem, Kanal 14 televizyonuna verdiği demeçte, belgenin kalıcı bir anlaşma değil, iki aylık bir müzakere süreci öngören bir mutabakat zaptı olduğunu vurguladı.

Ben Menachem, “Bu bir anlaşma değil, mutabakat zaptıdır” diyerek, 2015’teki nükleer anlaşma müzakerelerinin bir buçuk yıl sürdüğünü hatırlattı ve kısa sürede kesin bir sonuca ulaşılmasının zor olduğunu belirtti.

İsrail’in metnin resmi taslağına henüz sahip olmadığını ve bilgileri istihbarat kaynakları ile Trump yönetiminden aldığını ifade eden analist, “ABD ile İran arasında müzakereler sürdüğü müddetçe ellerimiz bağlı” uyarısında bulundu.

Ben Menachem, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım ve Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri ile görüşerek Lübnan’ın da mutabakat kapsamında olduğunu ilettiğini aktardı.

Yeni Mossad Başkanı Tümgeneral Roman Gofman’ın en önemli görevinin İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek olacağını dile getiren analist, “Başbakan İran’ın nükleer silahı olmayacağını söylediğinde, bu sözleri ciddiye almak gerekir” dedi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Ray Dalio, küresel borç ve yapay zeka balonuna karşı uyardı

Yayınlanma

Bloomberg televizyonuna konuk olan Bridgewater Associates Kurucusu Ray Dalio, küresel ekonomiyi şekillendiren para politikaları, bütçe açıkları, jeopolitik riskler ve yapay zeka teknolojilerindeki ‘spekülatif köpükleri’ değerlendirdi. ABD ekonomisinin bütçe dengesizliği nedeniyle geri dönüşü olmayan bir borç sarmalına girdiğini belirten ünlü milyarder, tahvil piyasalarında ve jeopolitik arenada yaşanabilecek olası krizlere karşı kritik uyarılarda bulundu.

Bloomberg televizyonuna konuk olan dünyanın en büyük serbest fonlarından Bridgewater Associates’ın kurucusu ve milyarder yatırımcı Ray Dalio, küresel ekonomiyi derinden sarsan beş temel güce ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Bloomberg sunucusu Frae’nin sorularını yanıtlayan ünlü finansçı; para ve borç dinamikleri, içsel düzen ve düzensizlik, küresel güç çatışmaları, doğa olayları ve teknolojik dönüşümün küresel piyasaların geleceğini nasıl şekillendirdiğini ayrıntılı şekilde analiz etti.

Dalio, özellikle ABD’nin mevcut mali politikalarının sürdürülemez bir borç sarmalı yarattığına dikkat çekerek, ülkenin geri dönüşü olmayan bir finansal eşiği çoktan aştığını iddia etti.

Bloomberg sunucusu Frae’nin, ABD hükümetinin 7 trilyon dolarlık devasa harcamasına karşılık yalnızca 5 trilyon dolarlık bir vergi gelirine sahip olduğunu hatırlatması ve bu durumun kaçınılmaz bir krizi beraberinde getirip getirmeyeceğini sorması üzerine Ray Dalio, bu dengesizliğin mutlak bir krizle sonuçlanacağını vurguladı.

ABD’nin mali açıdan kritik sınırı geride bıraktığını ifade eden Dalio, bu durumu tıp dünyasından bir örnekle açıkladı.

“Geri dönüşü olmayan noktayı çoktan geçtik”

Milyarder yatırımcı, “Evet, geri dönüşü olmayan noktayı çoktan geçtik. Buradaki dinamik, borç ödemelerinin devlet harcamalarını sıkıştırmaya başlamasıyla ilgilidir. Bu durum, tıpkı dolaşım sistemindeki damar plaklarının birikerek kan akışını engellemesine benzer. Borçların ekonomideki nakit akışını sıkıştırması da tamamen aynı türden bir olaydır ve bu süreç matematiksel olarak ölçülebilir. Şu anda bu tıkanıklığın yaşandığına bizzat şahit oluyoruz” ifadelerini kullandı.

ABD bütçesindeki yüksek açığın tahvil piyasalarında doğrudan bir arz ve talep dengesizliği yarattığını kaydeden Dalio, bütçe açığının kapatılabilmesi için sürekli yeni tahvillerin ihraç edilerek satılması gerektiğini belirtti.

Yatırımcıların tahvilleri artık kötü bir yatırım aracı olarak görmeye başladığını vurgulayan Bridgewater Associates Kurucusu, “Bütçe açığı demek, sürekli yeni devlet tahvillerinin satılması gerektiği anlamına gelir. Bu da piyasada çok ciddi bir arz-talep sorunu yaratır. Tahvil piyasasında bu durumun gerçekleştiğini zaten görüyoruz. Tahviller uzun süredir kötü bir yatırım seçeneği haline geldi, faiz oranları üzerinde yukarı yönlü bir baskı oluştu ve borçlanma ihtiyacı daha da arttı. Küresel ekonomiyi şekillendiren beş faktörden biri olan bu dinamik şu an fiilen işliyor” dedi.

Dalio, kamuoyunun bu tehlikeyi sanki tarihte daha önce hiç yaşanmamış bir durum gibi ele almasından yakındı ve insanların, damarlardaki plak birikimi gibi yavaş yavaş büyüyen bu riski ve maruz kaldıkları tehlikeyi tam olarak idrak edemediğini sözlerine ekledi.

Özellikle ABD’deki siyasi takvime işaret eden ünlü yatırımcı, ekonomi açısından son derece kırılgan bir döneme girildiğini öne sürdü. Dalio, “Özellikle ara seçimlerin sonrasından başlayıp başkanlık seçimi öncesine kadar uzanan dönemi mali açıdan olağanüstü kırılgan bir süreç olarak görüyorum. Çünkü bu dönemde borç sorunu ile vergiler başta olmak üzere pek çok alanı doğrudan etkileyecek şiddetli bir siyasi çatışma ortamı bir araya gelecek” öngörüsünde bulundu.

Piyasalarda bu kırılmanın ne zaman ve ne şekilde belirginleşeceğine dair ipuçları da veren Dalio, kriz anının yaklaştığını gösteren işaretleri tarihsel perspektiften aktardı.

Tahvil piyasasındaki kırılmanın hem piyasa hareketlerinden hem de doğrudan getiri eğrilerinden okunabileceğini belirten Ray Dalio, kısa vadeli faizlerin yapay şekilde aşağıda tutulmaya çalışılmasına rağmen uzun vadeli tahvil faizlerinin hızla yükseldiğine dikkat çekti.

Dalio, “Şu anda bu durumun bazı işaretlerini zaten görüyoruz. Buna paralel olarak ABD dolarında bir zayıflama yaşanıyor; altın ve diğer alternatif varlıklara doğru belirgin bir yönelim gerçekleşiyor” değerlendirmesini yaptı.

Uzun vadeli faizlerdeki yükselişin hisse senedi piyasasını da kaçınılmaz olarak baskılayacağını belirten Dalio, hisse senetleri yükselirken tahvillerin değer kaybetmesinin, hisse senetlerinin gelecekteki tahmini getirilerini tahvillerin getirilerine kıyasla oldukça düşük bir seviyeye gerilettiğini ifade etti.

“Bir kişinin borcu, başka bir kişinin varlığıdır”

Bu faiz baskısının hisse senedi piyasası üzerinde ciddi bir daralma yaratacağını dile getiren Dalio, merkez bankalarının böyle bir senaryoda çaresiz kalacağını savundu.

Ünlü finansçı, “Bu durum, Federal Rezerv veya herhangi bir merkez bankasının kolayca yönetemeyeceği klasik bir ekonomik dinamiktir. Çünkü piyasa hızla stagflasyonist bir ortama doğru sürüklenecektir” uyarısında bulundu.

Yaşanan stagflasyonist süreçle mücadele eden Fed’in sıkılaştırma ve gevşeme politikaları arasında sıkışıp kaldığını belirten Dalio, bu ekonomik açmazın toplumsal sınıflar üzerinde çok farklı etkiler yarattığını vurguladı.

Servet eşitsizliğinin zirve yaptığı bir ekonomide, hisse senedine sahip olanlar ile olmayanlar arasındaki uçurumun derinleştiğini ifade eden Dalio, bu durumun çok büyük siyasi yansımaları olacağını kaydetti.

Mevcut ABD yönetiminin faiz indirimleri konusundaki açık taleplerine değinen Bloomberg sunucusu Frae, bağımsızlık vurgusu yapan yeni Fed Başkanı Kevin Warsh’un tarih boyunca merkez bankası başkanlarını sınayan tahvil piyasası tarafından büyük bir teste tabi tutulup tutulmayacağını sordu.

Ray Dalio bu soruya, piyasanın kendi kuralları olduğunu hatırlatarak yanıt verdi:

“Elbette büyük bir test kapıda. Unutmamak gerekir ki, bir kişinin borcu aslında başka bir kişinin varlığıdır. Eğer bir tahvil yatırımcısına yeterince yüksek bir reel getiri sunmuyorsa, o tahviller piyasada takdir görmez. İnsanlar bir tahvili neden portföyünde tutar? Sadece reel bir getiri elde etmek için. Dolayısıyla günün sonunda o tahvile sahip olup olmayacağına bizzat piyasanın kendisi karar verecektir.”

ABD’de Fed ile Hazine Bakanlığı’nın borç servis maliyetlerini düşük tutmak adına ortak hareket ettiği ve merkez bankasının bağımsızlığının fiilen aşındığı 1930’lu yıllara benzer bir döneme girilip girilmediği yönündeki soruyu yanıtlayan Dalio, gidişatın tam olarak bu yönde olduğunu doğruladı.

Bu süreci daha önce parasal genişleme dönemlerinde de defalarca tecrübe ettiklerini belirten Dalio, şu ifadeleri kullandı:

“Kesinlikle tam olarak bu tür bir geleceğe doğru ilerliyoruz. Finansal baskılama adı verilen bu yöntemin temel amacı, doğrudan varlık alımları ve benzeri müdahalelerle tahvil getirilerini yapay bir şekilde aşağı çekmektir. Hatta bazen paranın ülke dışına kaçmasını engellemek için döviz kontrolleri ve sermaye kısıtlamaları gibi tedbirlere de başvurulur. Buradaki yegane hedef, reel faiz oranlarını zorla düşük seviyelerde tutmaktır.”

Finansal baskılama süreçlerine genellikle devlet gelirlerini artırmak amacıyla yüksek vergiler ve yüksek enflasyon oranlarının eşlik ettiğini anlatan Dalio, paranın değerini korumak için alternatif alanlara kaçmaya çalışacağını söyledi.

Tarihsel örneklere atıfta bulunan milyarder yatırımcı, “Böyle dönemlerde paranın başka yatırım araçlarına yönelmesini engellemek için geçmişte altının yasadışı ilan edildiğini, döviz kontrollerinin devreye sokulduğunu gördük. Şu an için işlerin o kadar uç noktalara varacağını söylemiyorum ama önümüzdeki gerçek şu ki, tahvil piyasası ya insanları tatmin edecek düzeyde yüksek bir reel getiri sunarak temelden iyi bir yatırım olacak ya da piyasa bu şekilde manipüle edilerek tamamen cazibesiz hale getirilecek. Her iki senaryoda da tahviller görece cazibesini yitirecektir ve para kaçınılmaz olarak başka yönlere kayacaktır. Sistemin işleyiş mekanizması tam olarak budur” açıklamasında bulundu.

“ABD’nin artık bir savaşı göze alamayacağı çok açık”

Küresel ölçekte Hürmüz Boğazı’nın ABD için büyük bir risk oluşturduğunu çok erken dönemde dile getiren Dalio, bu durumun şu sıralar göz ardı edildiğini belirtti.

Bloomberg sunucusunun bu krizi 1956 yılındaki Süveyş Krizi’ne benzeterek, “Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolün kaybedilmesi durumunda ABD’nin de tıpkı o dönemin İngiltere’si gibi bir güven krizi yaşayıp yaşamayacağı” yönündeki sorusu üzerine Dalio, küresel güç dengelerindeki aşınmayı gözler önüne serdi.

Sürekli dünyayı gezdiğini ve küresel liderlerle görüştüğünü belirten Dalio, yakın zamanda Asya’da bir ay, Çin’de ise on gün geçirdiğini aktardı.

Dünya genelinde, ABD’nin başta Çin olmak üzere diğer büyük güçlerin baskılarına karşı koyup koyamayacağı ve müttefiklerini savunmak için bir savaşa girip giremeyeceği sorusunun yüksek sesle tartışıldığını ifade eden Dalio, “Asya’da görüştüğüm tüm liderler bana çok açık bir şekilde ABD’nin yeni bir savaşı göze alamayacağını söyledi. Çünkü Amerikan halkı yeni bir savaşın getireceği hayat pahalılığı yükünü omuzlamak istemiyor, askerlerinin ölmesini istemiyor ve her şeyin bir an önce hızlıca bitmesini arzuluyor. Ayrıca bir ülkenin gücü sınırlarının ötesine bu kadar çok taşmamalıdır. ABD aynı anda hem Ortadoğu’da hem de Asya’da nasıl savaşabilir? Gücünü ve kaynaklarını çok fazla dağıtıyor, sınırlarını aşırı zorluyor” dedi.

Bu küresel gerçeğin, Çin’e karşı yürütülen çevreleme politikasına güvenen aktörler için çok ciddi jeopolitik sonuçlar doğuracağını belirten Dalio, Tayvan konusunun sadece siyasi bir mesele olmadığını, doğrudan küresel yarı iletken ve mikroçip arzı ile ilişkili olduğunu vurguladı.

Çin hükümetinin elinde muazzam bir koz bulunduğunu söyleyen ünlü yatırımcı, “Örneğin Çin hükümeti tamamen kendi inisiyatifiyle Tayvan’a yönelik bir abluka kararı alabilir ve sadece bir hafta boyunca dünyaya mikroçip çıkışını durdurabilir. Piyasaya böyle bir sinyalin verildiğini hayal edin; tüm teknoloji sektörü, yapay zeka hisseleri ve diğer bütün piyasalar anında çökecektir. Hisse senedi piyasalarında devasa bir çöküş yaşanacaktır” şeklinde konuştu.

“Serveti harcayamazsınız, harcamak için onu paraya dönüştürmelisiniz”

Devasa askeri harcamalara, bütçe açıklarına ve yapay zeka alanındaki egemenlik yarışına değinen Bloomberg sunucusunun, Alphabet gibi devlerin borçlanma ve hisse senedi ihraçlarını 85 milyar dolara kadar çıkarmasının tahvil piyasasında diğer sektörleri dışlama etkisi yaratıp yaratmayacağı sorusunu yanıtlayan Dalio, büyük teknolojik devrimlerin her zaman spekülatif balonlar ürettiğini ifade etti.

Bu durumun kaçınılmaz olduğunu belirten Dalio, “Tarihteki tüm büyük teknolojik kırılmalar balonlar yaratmıştır. Çünkü hiç kimse bu yeni sürecin sınırlarını tam olarak doğru tahmin edemez. Pazar payı elde edebilmek için ya milyarlarca dolar harcamak ve aşırıya kaçıp kaçmadığınızı umursamamak zorundasınızdır ya da yeterince para harcamayıp pazar payınızı rakiplerinize kaptırırsınız. Yoğun rekabetin olduğu bu süreçler son derece belirsizdir” yorumunu yaptı.

İnsanların teknolojiye yatırım yapmak ile o teknolojiyi geliştiren şirketlerin hisselerini satın almayı birbirine karıştırdığını söyleyen Dalio, hisselerin aşırı pahalı olabileceğini ve bunun büyük bir risk barındırdığını belirtti.

Servet birikimi ile reel gelir arasındaki kritik farka değinen milyarder finansçı, kağıt üzerindeki servetin nasıl kolayca yaratılabildiğini somut bir örnekle açıkladı:

“Gelir ile serveti birbirinden kesin olarak ayırmak gerekir. 1 milyar dolar değerlemeye sahip bir şirket için 50 milyon dolar fon topladığınızda, bu durum kağıt üzerinde 1 milyar dolarlık bir varlık olarak kaydedilir ve siz bir anda milyarder olursunuz. Oysa sisteme giren gerçek nakit sadece 50 milyon dolardır. Gerçek şu ki, serveti doğrudan harcayamazsınız. Serveti harcayabilmek için önce onu satıp paraya dönüştürmeniz gerekir; çünkü piyasada sadece para harcanabilir. Dolayısıyla, mevcut para miktarına kıyasla kağıt üzerinde çok fazla servet biriktiğinde sistem ciddi bir kırılganlık kazanır. İnsanlar sahip oldukları bu serveti nakit paraya dönüştürmek istediğinde ise o spekülatif balonlar kaçınılmaz olarak patlar.”

Spekülatif balonların patlamasını tetikleyen unsurların genellikle borç sorunları veya servet vergisi gibi uygulamalar olduğunu belirten Dalio, hükümetlerin servet vergisi getirmesi durumunda varlık sahiplerinin bu vergileri ödeyebilmek için ellerindeki varlıkları satıp nakit paraya dönüştürmek zorunda kalacağını anlattı.

Dalio, üretkenlik artışı sağlayan mucizevi teknolojilerin uzun vadede verimliliğe büyük katkı sunduğunu kabul etmekle birlikte, bu sürecin toplumsal sınıflar arasındaki servet uçurumunu dramatik biçimde büyüteceğine dikkat çekti.

Nüfusun çok küçük bir kesiminin inanılmaz bir refah düzeyine ulaşacağını, büyük bir çoğunluğun ise bu sürecin tamamen dışında kalacağını ifade eden ünlü yatırımcı, siyaset kurumunun bu sorunları çözmek için ortak bir paydada buluşabileceği konusunda hiç de iyimser olmadığını kaydetti.

Teknolojik gelişmelerin ve piyasadaki köpüğün nihayetinde büyük bir balon patlamasıyla sonuçlanacağını öngören Dalio, balonları ölçmek için kendi geliştirdiği özel göstergeler olduğunu aktardı.

Dalio, “Bir balonun varlığını ölçebiliriz. Elimde piyasadaki aşırı sahiplenme oranlarını, yatırımcı duyarlılığını ve diğer dinamikleri izleyen pek çok gösterge var. Şu anda bu göstergelerin, henüz tamamen aynı noktada olmasak da, 2000 yılındaki teknoloji balonu ve 1929 yılındaki büyük çöküş seviyelerine oldukça yaklaştığını görüyoruz” dedi.

Bir balonun oluşumu ile onun patlaması arasında iki farklı aşama olduğunu belirten Dalio, patlamanın genellikle borç krizlerinde olduğu gibi nakit ihtiyacı nedeniyle varlıkların zorunlu olarak satılmasıyla tetiklendiğini anlattı.

Japonya’daki varlık balonu, 1929 çöküşü ve 2000 yılındaki teknoloji balonu örneklerinin tamamında, sürecin sonsuza kadar süremeyeceğini anlayan merkez bankalarının para politikasını sıkılaştırmasının rol oynadığını belirten milyarder yatırımcı, “Piyasa zamanlamasını doğru yapabilmek için hem balonun yapısını anlamak hem de o balonun patlama anını, yani servetin nakit paraya dönüştürülme ihtiyacını iyi gözlemlemek gerekir. Süreç, arkasındaki teknoloji ne kadar harika olursa olsun, tam olarak bu döngüyü izlemektedir” diyerek sözlerini tamamladı.

Dalio, kendi kurduğu aile ofisinde de bu analiz yöntemlerini ve göstergeleri aktif olarak kullandıklarını belirtti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English