Söyleşi
Quinn Slobodian: Ne ulusa, ne imparatorluğa benzeyen teritoryal örgütlenme biçimleri çoğalacak

Donald Trump, JD Vance, Peter Thiel, Elon Musk, Charlie Kirk, Stephen Miller… II. Dünya Savaşı sonrasındaki Amerikan siyasetinde şimdiye kadar görülmedik bir değişime öncülük eden bu isimlerin dünya sahnesine paraşütle bir anda indiğini sananlar yanılıyor. Bazen birbirlerinin ayaklarına bassalar da, bu isimlerin arkasında, temelleri 1970‘lere, yani kapitalizmin büyük krizine uzanan bir ittifak var.
Boston Üniversitesi‘ndeki Frederick S. Pardee Küresel Çalışmalar Okulu‘nda Uluslararası Tarih profesörü Quinn Slobodian, yayımlanan son kitabı Hayek‘s Bastards [Hayek‘in Piçleri] ve daha öncesinde yazdığı Crack-Up Capitalism‘de [Dağılan Kapitalizm] yeni Trump yönetiminin ve onların etrafında toparlanan MAGA ve Silikon Vadisi ekibinin ideolojik soykütüğünü analiz ediyor. 2008 krizinden sonra neoliberalizmin öldüğüne yönelik anlatının aksine, neoliberalizmin bir kolunun sağlam adımlarla yoluna devam ettiğini, üstelik küresel kapitalizmin son dönemdeki eğilimleri ile bir şekilde buluştuklarını vurguluyor. Slobodian, “milliyetçilik ve ulus-devlet, küreselciliğe ve müesses nizama karşı” analizinin doğruluğunu da sorguluyor.
Küreselciler kitabı Türkçeye de çevrilen Slobodian, önümüzdeki ilkbahar aylarında Elon Musk ve “Muskizm”i analiz eden yeni kitabının da yayımlanacağının haberini veriyor. Alt başlığı “Kafası Karışanlar İçin Bir Rehber” olan kitabın temel argümanı, Muskizm‘in teknoloji aracılığıyla egemenlik vaadi olduğu, fakat gerçekliğinin her zaman Musk’a daha fazla bağımlılığa dönüşmesi.
Aynı şeyi Nvidia, Peter Thiel ve Palantir için de söyleyebileceğimizi savunan Slobodian, Silikon Vadisi ideolojisinin özünü, „Size özerklik veriyormuş gibi yapıp aslında daha derin bir bağımlılık yaratmak,“ şeklinde tarif ediyor.
Önce şu meşhur neoliberalizm terimi hakkında konuşalım, zira hem siyasette hem de akademide baskın olan anlatı, özellikle 2008 krizinden sonra hakim olan, neoliberalizmin sona erdiği ya da en iyi ihtimalle tökezlediği ve Brexit ve ikinci Trump yönetimiyle birlikte şimdi neoliberalizm sonrası bir dünyada yaşadığımız yönündeki . Siz Hayek‘in Piçleri kitabınızda, neoliberalizmin çok farklı kollarına ve taşıyıcılarına işaret ediyorsunuz ve bir anlamda, neoliberalizmin öldüğü anlatısını tersine çeviriyorsunuz. Bu konuda ne söylemek istersiniz? Neoliberalizm terimi bize aslında ne anlatıyor? Ve bugün Atlantik’in her iki yakasında da hâlâ neoliberaller tarafından mı yönetiliyoruz?
Evet, yani bu açıkça bazen “kaypak kelimeler” olarak adlandırılan, bir dizi bazen birbiriyle çelişen şekilde kullanılma eğiliminde olan sözcüklerden biri. Bu yüzden terimi en az dört farklı kullanım şekline ayırarak başlamanın her zaman faydalı olduğunu düşünüyorum. Bunları oldukça hızlı bir şekilde özetleyebilirim.
Birincisi, bir tür zaman dilimini tanımlamak için kullanılır. Yani insanlar neoliberal çağa girdiğimizi söyler ve sonra neoliberal çağın bitip bitmediğini sorarlar. Bu bazen 1970’lere veya Reagan ve Thatcher dönemine tarihlenir. Sonra soru şu olur: Büyük mali krizle mi sona erdi? Trump ve Brexit ile mi sona erdi? Ve saire.
Kullanıldığı bir diğer yol da bir tür politika paketini tanımlamaktır. Yani özelleştirme, liberalleşme, kuralsızlaştırma; genellikle Washington Uzlaşısı ile ilişkilendirilir ve insanlar neoliberalizmin bir ülkeye, diyelim ki sosyalizmden sonra veya yapısal uyum altında geldiğinden, sonra bazen neoliberal politikaların uygulanıp sonra geri çekilmesinden bahseder. Yani dünyaya bakıp, bu ülke şu ülkeden daha neoliberal diyebilirsiniz.
Terimin kullanıldığı bir başka yol da insanların kendileriyle ve başkalarıyla kurduğu bir tür ilişkiyi tanımlamaktır. Yani bu “kendi kendinin girişimcisi olma” fikri, takipçiler, servet, prestij vb. kazanarak kendini piyasada kullanılması ve değerlendirilmesi gereken bir varlıklar bütünü olarak görmek… Yani bu bir tür neoliberalizm zihniyeti veya öznelliğidir.
Dördüncü olarak, oldukça belirgin bir entelektüel hareket olarak neoliberalizm var. Yani 1930’lardan beri kendilerine neoliberal diyen ve solda sosyalizm ile sağda katı faşizm arasında bir siyaset felsefesi bulmaya çalışan bir grup insan var. Ve bu tartışmalar Friedrich Hayek, Milton Friedman gibi isimlerle ilişkilendirilir.
Bu insanlar periyodik olarak bir araya gelmiş ve kendilerini bir nevi Hayek ve Friedman‘ın soyundan görmüşlerdir. Bu dördüncü yol, benim konuya giriş biçimim. Yani küresel olarak neoliberalizmin ölümü hakkında büyük laflar etmeye çalışmak veya şu ya da bu politika değişikliğinin etkilerini anlamaya çalışmak yerine, kitaplarımda ve en son kitabım Hayek‘in Piçleri‘nde benimsediğim yaklaşım, konuya bir düşünce tarihçisi gibi yaklaşmaktır. Tıpkı birinin muhafazakâr düşünceyi, anarşist düşünceyi veya sosyalist düşünceyi incelemesi, ortodoksideki bölünmeleri, doktrindeki değişiklikleri bulması gibi. Ben de kendi çalışmamda bu yaklaşımı benimsedim.
Yani benim çıkış noktam bu. Muhtemelen konuyu çoğunlukla bu şekilde konuşacağız. Aksi durumda, genel olarak neoliberalizm hakkında daha büyük açıklamalar yapmaktan memnuniyet duyarım. Ve burada, yani çok kısaca özetlemek gerekirse, bence 2008’den sonra insanlar, kurallara dayalı iktisadi düzen fikrinin sona ermesini bekledi. Aslında ölmedi.
Belirli bir tür çok taraflılığın, merkez bankası güdümlü iktisadi yönetişimin, eşitlik yerine iktisadi özgürlüğe odaklanmanın yeniden doğuşunu gördük. 2016’da, sanırım Trump ile serbest ticaret uzlaşısında ilk çatlakları gördünüz, ama az çok aslında iç politikada hâlâ oldukça liberteryen bir politika vardı. Bidenomics ve Biden, bence neoliberal ekonomi örgütlenme modellerinden oldukça açık bir şekilde kopma girişimiydi ve sonra Trump da bu süreci daha da hızlandırdı sanırım. Yani şimdi Trump‘ın iktisadi politika yürütme şeklinin, özellikle küresel sahnede, neoliberal doktrinle çok az ilgisi var; içeride politika kuralsızlaştırma, vergi indirimleri, gücü girişimcilerin eline vermek ve özel aktörlere devredip kamu otoritelerinden almak olarak kalsa bile.
Belki de, belki de takip etmemiz gereken nokta, 1970’ler civarında Silikon Vadisi elitleri, yeni muhafazakârlar ve liberteryenler tarafından kurulan ittifaktır. Çünkü kitabınız bu akımların farklı akımlar olduğuna da işaret ediyor ama 1970’lerden sonra bir ittifak kuruyorlar. Bunlar Sovyetler Birliği’nin ve dünya komünizminin çöküşünü bir zafer olarak bile görmüyorlar. Çünkü temel endişeleri şöyle özetlenebilir: 20. yüzyılı gömmek. Sanırım Dağılan Kapitalizm kitabınızda, neoliberal düşünürlerin gurularından biri bu ifadeyi kullanıyor. Bu yüzyıla sadece Sovyet sosyalizmi değil, aynı zamanda Batı’nın refah devleti modeli de damgasını vurdu. Mises ve Hayek geleneğini takip eden bu yeni ittifakın, refah devleti ile alıp veremediği ne var? Aslında, bu konuda marjinal değil de ana akım neoliberalizm olarak kabul edilmeleri gerekmez mi?
Bence meselenin ne olduğunu veya neoliberal düşüncedeki temel fay hatlarını anlamanın faydalı yollarından biri, farklı anlarda kendinize “Kime karşı çıkıyorlar?” diye sormaktır. Bilirsiniz, piyasa düzenine, kapitalist istikrara, iktisadi özgürlüğe yönelik en büyük tehdit olarak kimi görüyorlar? Bu sorunun cevabı on yıldan on yıla değişiyor.
Yani 1930’larda, neoliberaller ilk bir araya geldiğinde, klasik anlamda liberalizm, yani siyasi özgürlüğü ve iktisadi özgürlüğü önceliklendiren liberalizm, gerçekten de tüm zamanların en düşük seviyesindeydi. Kolektivizm dünyanın her yerinde yükselişteydi. Yani kendilerini savunmada görüyorlardı ve farklı kolektivizm türlerine karşı savunmak için kullanabilecekleri bir siyaset felsefesi versiyonu bulmaya çalışıyorlardı. Komünistler ve faşistler vardı ve onlar, komünistlere karşı gerektiğinde faşistlerle ittifak kurmaya çok daha istekliydiler.
1960’lara gidelim, dünya sömürgecilikten kurtuluyor. Sömürgecilik sonrası ülkeler artık en büyük korku haline geliyor. 1970’lere gidelim… Küresel güney ülkelerinin yeni uluslararası iktisadi düzen kurma hamlesi büyük bir endişe kaynağı. Büyük bir işçi ayaklanmaları ve grevleri dönemi var.
Dolayısıyla örgütlü emek, neoliberaller için yine bir endişe kaynağı. 1990’lara gelindiğinde, sizin de belirttiğiniz gibi Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle, o eski düşmanların birçoğu yenilgiye uğratıldı. Yani Komünist Parti artık 1990’larda bir endişe kaynağı değil. Neden çabanızı resmi, parti tarzı komünizm hakkında endişelenerek harcayasınız ki? Dünyanın dört bir yanında, İtalya gibi yerlerde bile, 20. yüzyılın derinliklerine kadar varlıklarını sürdürmüşlerdi. Ama 1990’lara gelindiğinde, artık siyasi bir faktör değillerdi. Temelde aynı şey Fransa için de geçerli.
Peki kimden endişe ediyorsunuz? Düşman kim? Analizlerine bu şekilde başladıklarını söyleyebilirim, düşmanın kim olduğunu soruyorlar ve analiz oradan devam ediyor.
Düşmanı yeni toplumsal hareketlerde görüyorlar. Yani feminist hareketlere, ırkçılık karşıtlığına ve pozitif ayrımcılık taleplerine dönüşen sivil haklar hareketinde. Gerçekten de benim için sürprizlerden biri de buydu. Aslında bu, bulmak için yola çıktığım bir şey değildi ama kelimenin tam anlamıyla bir keşifti. 1990’ların başlarındaki haberleri okurken, çevre hareketi ve ekoloji hareketi konusunda çok endişeli olduklarını gördüm.
Bu fikir oldukça yaygındı. Bunu örneğin, Hayek ve diğerleri tarafından entelektüel hareketin taşıyıcısı olması için kurulan Mont Pelerin Cemiyeti‘nin Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonraki ilk toplantısını konu alan bir Wall Street Journal makalesinde görüyorsunuz.
Neden çevrecilikten ve sera etkisi ile küresel ısınma karşıtı hareketlerden endişeliler? Oradaki korku, düşmanın kırmızıdan yeşile dönmüş olması ve şimdi bu düşmanı etkisiz kılmak için yeni muhalefet ve karşı seferberlik biçimleri bulmak gerektiği. Bui Hayek‘in Piçleri‘nde anlattığım ana hikayenin bir parçası; yani neoliberallerin Soğuk Savaş’ın sonunda yeni tehditleri nasıl gördüğü.
Bunun bir kısmı, 70’lerden gelen ve daha fazla kitle desteği kazanmış olan yeni toplumsal hareketlerdi. Diğer şey de, sizin de refah devletine yaptığınız atıfla belirttiğiniz gibi, Margaret Thatcher’ın iktidarda olmasına, Ronald Reagan’ın iktidarda olmasına, Washington Uzlaşısı’nın küresel güneyde uygulanmasına rağmen, refah devletinin sanayileşmiş dünyada fiilen var olmaya devam ettiğini gözlemlemeleriydi. Yani Birleşik Krallık’taki Ulusal Sağlık Hizmeti hâlâ var, Sosyal Güvenlik, Medicare, Medicaid ABD‘de hâlâ var.
Ve devlet bütçesinin, GSYİH’nin devlet tarafından harcanan yüzdesi aslında azalmıyordu. Böylece bu şeyler arasında bir bağlantı görmeye başladılar. 60’lar sonrası toplumsal hareketler ile sosyal devletin devamlılığı arasında bir bağlantı vardı. Bunlar, Sovyet tarzı komünizmin sona ermesinden sonra bile varlığını sürdüren aynı tür bir kompleksin parçası. Sorunun özüne, kökenine inmek için kökünden sökülmesi gereken şey de bu.
Sanırım refah devletini ve sivil haklar hareketlerini, refah devletinin ırksallaştırılması arasında bir bağlantı olarak ve aynı zamanda aile değerlerinin, beyaz aile değerlerinin de çöküşü olarak gördüler. Refah devletinin, beyaz Protestan Amerikan aile değerlerini baltaladığını ve bu değerlerin de kapitalizmin özü olduğunu iddia ediyorlar.
Evet, bu doğru. 1960’ların toplumsal hareketleri ile yeni tür refahçılık arasında bir bağlantı görmekte haksız sayılmazlardı.
Lyndon B. Johnson’ın 1960’ların sonundaki Büyük Toplum programları, gerçekten de ABD‘de oy haklarının genişletilmesinin iktisadi tamamlayıcısıydı. Yani, “ABD‘de eşitlik istiyorsak, bu sadece herkesin oy hakkına sahip olmasıyla olmaz, zira herkes çok eşitsiz başlangıç noktalarından geliyor,” deniyordu. Ne kadar asgari düzeyde olursa olsun, herkes için bir sosyal güvence ağı sağlamanın bir yolunu bulmalısınız.
Neomuhafazakârların ve neoliberallerin zihninde, bekar annelere sosyal yardım sağlamak veya insanların örneğin anlaşmalı boşanma yapmasına izin vermek, doğum kontrol hapları veya kürtaja erişim yoluyla üreme haklarının yayılması… Bu şeyleri hem ahlaki hem de mali tehlikeler olarak gördüler. Yani hem erkek odaklı çekirdek ailenin dokusunu baltalıyorlardı hem de kendi akıllarınca, hükümeti nüfusun bir kısmının serbest cinsel ahlakını finanse etmeye zorlayarak devlet bütçesi üzerinde daha fazla baskı yaratıyorlardı.
Şimdi, onların orantı anlayışı her zaman çok yanlıştı, değil mi? Bekar annelere giden fonların bir şekilde temel bütçe sorunu olduğu kesinlikle doğru değildi. Aslında, mesele daha ziyade askeri harcamalar ve gazilere yapılan harcamalar ve bu tür şeylerdi.
Ama onlar bunu hastalığın, toplumsal hastalığın özü olarak gördüler. Böylece o sorunu çözmeniz gerekiyordu ve o zaman diğerlerinin hepsini de çözmüş olurdunuz.
Eğer entelektüel kökenini takip edersek, hem Dağılan Kapitalizm‘de hem de Hayek‘in Piçleri‘nde incelediğiniz figürler benzer bir entelektüel yörüngeyi, Aydınlanma karşıtı bir geleneği takip ediyor gibi görünüyor. Yani daha ziyade, aşağı yukarı Burke veya Herder tarzı bir düşmanlık veya Nietzsche tarzı bir aristokratik isyan gibi. Irksal, cinsel ve sınıfsal eşitliğe ve evrensel fikirlere karşı düşmanlıkları, entelektüel yörüngelerinde belirleyici bir tema. Buna karşılık, bir tür kültürel tikelciliği ve biyolojik ırkçılığı veya genetiği savunuyorlar ya da doğaya dönmeyi savunuyorlar. Irksal, coğrafi, cinsel ayrımcılığı ve aynı zamanda bir tür neo-kolonyalizmi savunuyorlar. Sadece Dünya’yı kolonileştirmek istemiyorlar, aynı zamanda Mars veya Ay gibi uzayı da kolonize etmek istiyorlar. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dışlandığı veya dışlandığına inanılan bu fikirlerin bugün Batı’da nasıl yeniden moda olduğunu düşünüyorsunuz?
Evet, bence şunu görmek önemli: Eğer sadece neoliberal entelektüellere bakma perspektifini kullanırsanız, diyelim ki 1930’lardan 1990’lara kadar aralarında şaşırtıcı bir birlik düzeyi vardı.
Ortak düşman olduğu için, yani içerideki sosyalistler ve dışarıdaki sosyalistler, bir tür birleşik cephe oluşturma isteği vardı. Herkes gerçek kötü adamların kim olduğunu biliyordu; Moskova’da, Havana’da oturuyorlardı, genellikle Amerikan üniversitelerinin sosyoloji ve tarih bölümlerinde oturuyorlardı.
Fakat Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, bir „yönelim bozukluğu“ anı yaşanıyor; “Gerçekten kazandık mı?” sorusu soruluyor neredeyse. Eğer öyleyse, sosyalizmin sonunun gerçekten gelmesiyle birlikte sosyal düzenden ne bekleyebiliriz?
Veya daha yaygın olarak, hissettikleri şey şuydu: aslında belki de kazanmadık ve düşman sadece şekil değiştirdi. İşte bu ana tepki olarak, neoliberal harekette oldukça ciddi bir bölünme yaşanıyor.
Birinci grup aslında kurallara dayalı bir düzenle çalışmaya istekliydi ve zaferi olduğu gibi kabul etti. Yani belki de örneğin Dünya Ticaret Örgütü‘nü kullanabilir, yatırım hukukunu kullanabilir, hükümetin kontrolünü kullanarak iş dünyası için daha iyi, yoksullar için daha kötü, ama inovasyon için iyi, üreticiler için iyi ve alıcılar için daha kötü bir durum yaratabilirsiniz. Neoliberallerin birçoğu aslında Clinton ile ortaklıklar gördü, Bush ile ortaklıklar gördü, hatta Obama gibi insanlarla bile ortaklıklar gördü.
Şimdi bu izleğin son ürününü ABD‘deki “bolluk hareketi” gibi şeylerde görüyoruz; burada liberteryenler ve neoliberaller aslında hâlâ popülistlerden, ırkçılardan son derece endişeliler. Neoliberalizmi bir tür teknokratik yasa yapma, düzenleme, tasarım projesi olarak sürdürmek istiyorlar; sosyal refahçılık gibi şeylere hiç dikkat etmeden, iklim değişikliğinden bahsetmiyorum bile. Yani bu bir yaklaşım…
Ama bu son zamanlarda hakkında kitaplar yazdığım yaklaşım değil. Hakkında yazdıklarım sizin tarif ettiğiniz, diğer taraf olan ve “Hayır, şimdi o kurumların, BM, DTÖ, mahkeme sistemi olsun, ABD‘deki Enerji Bakanlığı, Eğitim Bakanlığı, her neyse, hükümetin şimdi yeni sosyalistler tarafından ele geçirileceğinden endişeliyiz,” diyen taraf. Yani ilericiler şimdi düzenin mimarisini, iktisadi özgürlüğün çıkarlarına karşı işleyecek yeni bir küreselleşme biçimini bir Truva atı olarak ortaya çıkarmak için kullanacaklar diye düşünenler.
Öte yandan şunu söylemek gerekir ki, bu tamamen bir fantezi değil. 1990’larda BM’ye bakarsanız, ne hakkında konuşuyorlar? İnsan haklarından, kadın haklarından, çevrecilikten bahsediyorlar. Yani eğer sağdan bir kişiyseniz, güçlü bir neoliberal iseniz, endişelenmek ve “uluslararası sistem şimdi sola kaydı ve şimdi ekonomik özgürlüğün peşine düşecek” diye düşünmek için bir nedeniniz olabilir, özellikle Kyoto, Paris Anlaşmaları gibi şeylerle, akıntının beklemedikleri bir şekilde değiştiğinden endişelenmeleri için nedenleri var.
Peki ne yapıyorlar? Sizin tarif ettiğiniz türden şeyler yapıyorlar: Yani diyorlar ki, tamam, düzeni istikrara kavuşturmak ve bu müdahale biçimlerine karşı yeni bir muhalefet yaratmak için ne tür kaynaklar var? İnsanlarla, onların duygularına, derin kimlik duygularına hitap edecek ve onları şimdi tepeden inme ilerici, bilirsiniz, “woke” küreselliğe karşı direniş projelerine çekecek temel bir düzeyde nasıl konuşabiliriz?
Yani, kelimenin tam anlamıyla, insanların ırksal kimliklerine bağlılıklarının, uluslarına bağlılıklarının (ki önceki neoliberal kuşaklar bunu bir sorun olarak görmüştü) olduğunu söylemeye başlıyorlar. Daha önceki neoliberaller, insanların uluslarına ve ırklarına çok bağlı olduklarını söylüyordu. Onları küresel piyasa aktörleri olmaları için eğitmemiz gerektiğini düşünüyorlardı.
Şimdiyse toprağa, deriye, aileye olan bu bağlılık kaynaklarına başvurabileceğiniz ve bunu tepeden inme düzene karşı yeni bir direniş olarak kullanabileceğiniz hissi var. İşte bu, 1990’lardaki „Paleo“ hareketinin projesiydi. Bu videoyu izleyen herkes yeni muhafazakârlığı duymuştur ama muhtemelen Paleo muhafazakârlığı duymamıştır. Aradaki farkı bilmek çok önemli.
Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra yeni muhafazakârlar, Sovyetler Birliği’nin öldüğünü ama Amerikan misyonunun devam ettiğini söylediler. Artık mesele demokrasiyi teşvik etmekti. Artık mesele Amerika’nın kaynaklarını küresel olarak güvence altına almaktı. İnsan haklarını güvence altına almaktı. Balkan savaşları, Somali, Birinci ve İkinci Körfez Savaşı, Afganistan ve Irak ve terörle savaş. İşte yeni muhafazakârlık budur.
Aynı zamanda, Amerikan sağında bunun yanlış olduğunu söyleyen küçük ama önemli bir grup insan vardı. Amerika Soğuk Savaş’ı yaptı ve kazandı. Şimdi Amerika kendi sınırlarına dönmeli ve asıl olarak içerideki düşmana odaklanmalı.
Mevcut Amerikan dış politikasında bu paleo muhafazakâr pozisyonun çok, çok güçlü yankıları var ki bu bence yeni muhafazakârlıktan önemli ölçüde farklı, çünkü evrensel bir egemenlik peşinde değil.
Bu görüş diyor ki, “Putin’in oralarda kendi etki alanı olabilir”, “Xi Jinping’in orada kendi etki alanı olabilir ve biz de kendi içimizdeki tehlikeleri yok etmeye odaklanmalıyız.” Yani liberteryen ve neoliberal hareketin içinde, bunun savaş sonrası, Soğuk Savaş sonrası dönemin doğru bir yorumu olduğunu düşünen ve onlar da artık özgürlük için küçük ölçekli koşulları güvence altına almaya daha fazla odaklanmak isteyenler vardı.
Küreselliğe odaklanmak yerine, sözleşmeye dayalı topluluklar inşa etmek gibi şeylere odaklanılıyordu. Mesela Amerika’nın güneybatısındaki etrafı çevrili siteler gibi. Evet, iktisadi düzenin sağlandığı küçük alanlar. Bunlar, bankacılık sisteminden ayrılmaya, kendi aileni korumaya, kendi çocuklarını eğitmeye dayanıyordu. Uzun zamandır Amerikan sağının belirli bir paranoyak kanadı için yaygın olan şeyler, şimdi liberteryen sağın bazı kesimleri için de çekici hale geliyordu.
Evet, anlaşılan o ki onların gelecek vizyonu, kapitalizme dair bir nevi karamsar bir gelecek vizyonları ve dünyaya dair eskatolojik bir bakış açıları var.
Evet, bence en ilginç şey, Soğuk Savaş’ın sonuyla ilgili en şaşırtıcı ve sezgilere aykırı olan şey buydu: Küresel düzenin artık kalıcı olarak güvence altına alınacağını varsaymak yerine, Soğuk Savaş’ı kazanmış gibi görünen pek çok kişinin, küresel ölçeğin aslında artık terk edilmesi gereken bir şey olduğunu ve tam, gezegen çapında evrensel bir özgürlük bekleyemeyeceğimizi söylemesi.
Bunun yerine, daha çok modern öncesi, feodal bir coğrafi düzene geri dönelim; öyle ki, iktisadi güvenlik ve özgürlük adalarınız olsun ve bunlar diğer güvenlik ve özgürlük adalarıyla alışveriş ve bağlantı içinde olsun. Böylece toplumun büyük bir kısmını kendi haline terk ederek 20. yüzyılın sorununu bir nevi çözmüş olursunuz.
Artık refah devleti olmaz. Eğer “yoksullara karşı sorumluluğumuz yok, taşraya karşı sorumluluğumuz yok” derseniz… Bu, bence dünya seviyesinin altındaki coğrafyanın, sağ için yeniden bölüşümcü sosyalizmin süregelen zorluklarına karşı çözümlerden biri haline geldiğini görmek önemli.
Silikon Vadisi’ne geri dönmek ve kitabınızdan bir alıntı yapmak istiyorum. “Verimlilik, istikrar ve düzen pahasına eşitsizliğin giderilmesine yönelik ısrarlı talepler karşısında şaşkına dönen neoliberaller, ırk, zekâ, toprak ve para konularında doğaya yönelirler. Bunu, ilericilerin artan taleplerine karşı bir siper oluşturmanın ve toplumsal değişimi geri alarak, hem gelenekte hem de genetikte kök saldığını hayal ettikleri cinsiyet, ırk ve kültürel farklılık hiyerarşisine geri dönmenin bir yolu olarak görürler.” Bana öyle geliyor ki Silikon Vadisi ve „tech bro“ denilen kesim, kitabınızda bahsettiğiniz tüm bu “sert” şeylerin vücut bulmuş hali. Yani donanım (hardware), sağlam para (hard currency), genetik… Bunlar maço tipler, IQ takıntıları var, servete ve kapitalizme inançları, eski hiyerarşilere özlemleri, aristokratik isyanları, aklınıza ne gelirse onlara sahipler. Bu durumda, Silikon Vadisi sermayesinin veya Silikon Vadisi teknoloji elitlerinin, aslında liberteryenlerin ve özellikle de Elon Musk ve Peter Thiel’i düşünürsek, Yeni Sağ’ın ihtiyaç duyduğu maddi gücü sağladığını söylüyorsunuz.
Bence bu soruya cevap vermenin birkaç yolu var. Silikon Vadisi’ndeki inanç sistemleri ile, Friedrich Hayek gibi birinin inanç sistemlerinin nasıl örtüştüğünü sorarsanız, aslında ikisi arasında oldukça büyük bir çatışma veya çelişki olduğunu düşünüyorum.
Hayek’in çok ilgilendiği şeylerden biri, bilimle bir tür geçici ve inanca dayalı olmayan bir ilişkimiz olması gerektiğini iddia etmesiydi. Yani bilimsel deney ve keşif sürecine çok, çok sıkı bir şekilde inanıyordu. Aslında neoliberalizmin bir bakıma, bilim insanlarının bir laboratuvarda, bir keşif ve deney alanında birbirleriyle kurdukları ilişkiyi genişletme girişimi olduğunu söyleyebilirim.
Ama o her zaman bu keşiflerin hiçbirinin kalıcı olmayacağını, geçici olarak kabul edilmeleri ve her zaman yerlerine yenilerinin geleceğini varsayardı ve toplumsal bir düzeni başlı başına bir laboratuvar deneyi gibi tasarlamaya çalışmamanız gerektiğini düşünürdü. Yani, toplumsal sorunlara bir bilim insanı gibi yaklaşmanız gerekirken, bilimin toplumsal düzenin planını sunacağını varsaymamalısınız; zira bireycilik, özgürlük gibi şeyler onun için iyi yaşamın ön koşullarıydı.
Bunları laboratuvarda asla kanıtlayamazdınız. Bunun Silikon Vadisi düşüncesinden ve Elon Musk gibi birinin düşüncesinden ayrıldığı nokta, onların gerçek birer teknokrat olmalarıdır. Onlar toplumu mühendislik yoluyla tasarlayabileceğinize ve tasarlamanız gerektiğine inanıyorlar. İktisadi özgürlük ya da kişisel özgürlük onlar için aslında birincil bir ilke ya da müdahalelere karşı savunulması gereken bir değer değil. Aslında verimlilik ve üretkenlik, hürriyet ve özgürlükten daha önemli.
Bu yüzden kitabın adı Hayek‘in Piçleri. Zira bence farklı şekillerde, ister Murray Rothbard’ın ırkçılığı olsun, ister Elon Musk’ın teknokratik mühendislik zihniyeti, Friedrich Hayek gibi birinin düşüncesinde tüm değeriyle yer alan o temel bireycilikten bir tür vazgeçiş söz konusu.
Bununla birlikte, bence, Amerikan ekonomisinin son 25 yıldır tamamen Silikon Vadisi inovasyonları, ürün ve hizmet yaratımı temelinde geliştiği oldukça bariz. Borsa değerlemeleri tamamen teknoloji sektöründeki nispeten az sayıda şirkete bağlı. Yani maddi olarak, ABD‘nin gücü teknoloji dünyasıyla tamamen iç içe geçmiş durumda.
Bu dünyadaki en zengin ve önde gelen insanların iktisadi ve kültürel sermayelerini bu mega projenin arkasına koymaları bence son derece önemli ve orada, sizin de belirttiğiniz gibi, daha başarılı bir dönüştürücü proje için maddi temeli sağladılar.
MAGA (Amerika‘yı Yeniden Büyük Yap) ile birlikte mesele, bu ittifak içinde onu uzun vadede savunulamaz kılacak bazı çelişkiler olup olmadığı. Emin değilim, bence bu ucu açık bir soru, ama belirtmek istediğim nokta şu ki, Silikon Vadisi-Trump ittifakını öncelikle belirli bir felsefe veya ideolojinin örtüşmesine dayalı olarak görmüyorum. Bunun her iki taraf için de daha çok pragmatik bir ittifak olduğunu düşünüyorum ve bence sonuçta ikisinin de şimdilik örtüşen farklı öncelikleri var.
Ama, bilirsiniz, zorlanırsa, aslında çatırdamaya başlayabilir. Son 10 ayda bile bu ittifakın sallantıya girdiği pek çok momente şahit oldunuz.
Bunu şunun için soruyorum, kitaplarınızı okurken bana öyle geliyordu ki bu liberteryen veya neoliberal düşünürler siyasete pek yatkın değillerdi ve Soğuk Savaş’tan sonra belki de, bazı siyasi bağlantılar kurmaya başladılar. Fikirleri için bir kitle tabanı oluşturmaya veya bu yönde bir bahis oynamaya başladılar. Öyle görünüyor ki şimdi Trump 2.0 yönetimi, bu kitle tabanlı örgütlenmeyi gerçekleştirmeye başladı. Yani MAGA ve teknoloji liberteryenleri ve benzerleriyle… Örneğin 2022’deki Ohio seçimlerinde, Charlie Kirk hareketi ve Peter Thiel el ele verip J.D. Vance’in senatör olmasını desteklediler. Yani verimli bir ittifak gibi görünüyor.
Evet, kesinlikle. Yani J.D. Vance, Thiel’in adayıydı. Biliyorsunuz, onun şirketinde çalışıyordu ve şimdi başkan yardımcısı.
Yani bir düzeyde işe yaradı. Bence Trump yönetimindeki sosyal muhafazakârların paleo değerleri ve belirli türdeki düzenleyici kontrole karşı duydukları antipati, Silikon Vadisi’nin vizyonundaki girişimciler için daha fazla serbestlik vizyonuyla da örtüşüyor.
Ama bence bunu ne kadar ileri götürdüğünüze bağlı. Sadece ticaret politikasıyla değil, aynı zamanda diyelim ki bir Hyundai fabrikasındaki tüm mühendisleri toplamak gibi şeyler yaparak yaratılan belirsizlik… Bir tür kendini yok etme biçimi ve bu, teknoloji insanlarını bir noktada rahatsız etmeye başlayabilir.
Ama ilk sorunuza gelirsek, neoliberallerin bir kitle tabanına odaklanması meselesi, bence bu, Hayek‘in Piçleri kitabında kesinlikle işaret etmeye çalıştığım bir şey. Sadece doktrinsel açıdan bakarsanız, neoliberaller ne yapmak istediklerini söylüyorlar diye bakarsanız, 1930’lardan itibaren, temel olarak kitle siyasetine karşı bir güvensizlik görürsünüz. 1930’lar, 40’lar, 50’lerde „eğer insanlara oy hakkı verir ve fikirlerini aracısız bir şekilde ifade etmelerine izin verirseniz, o zaman sosyalizmi seçme eğiliminde“ olacaklarına dair bir inanç görürsünüz. İnsanlar bir nevi, ister kıskançlıktan ister atavistik, kolektivist değerlerden dolayı, doğaları gereği komünist olma eğilimindedirler onlara göre. Siyasetin amacı da, liberallerin uzun zamandır düşündüğü gibi, yeterince koruma mekanizması koymak ve siyasi ifade alanını yeterince daraltmaktır ki, insanlar doğal komünist eğilimlerini ifade edemesinler.
Hayek’in sahip olduğu tutum kesinlikle buydu. Bu yüzden pek çok denge ve denetleme mekanizmasına ihtiyacınız olduğunu düşünüyordu, bu yüzden yasama organının sürekli olarak halktan gelen hamleleri yavaşlatabilecek bağımsız kollarına ihtiyacınız olduğunu düşünüyordu. O, Carl Schmitt gibi, mevzuat ile hukuk arasında bir ayrıma dayanıyordu. Yani mevzuat, hükümetler aracılığıyla gelen şeyler anlamına geliyordu ve hukuk ise her şeyin üzerinde duran ve korunması gereken nihai değerleri temsil eden şeylerdi.
Bunun değişme şekli, özellikle Amerikan popülizminin etkisi altında, 1980’lere gelindiğinde, ve 90’larda, neoliberal hareketin Amerikan kolu, Amerikalıların doğal otorite karşıtı duygusunu ve kendi toprağını işleme ruhunu modern düzenleyici devlete ve modern vergi toplayan devlete karşı kullanmanın yollarını bulmaya çalışmaya başladı.
Amerika‘daki anlamıyla, sadece rahat bırakılmak isteyen insanlar ile özel aktörlere daha fazla güç vermek ve bunu düzenleyici otoritelerin elinden almak isteyen insanlar arasında bir ittifak kurabileceğinizi düşündüler. Kitapta anlattığım zaman, 1990’larda, bu adamın, Murray Rothbard’ın, başkanlığa aday olan Pat Buchanan’a danışmanlık rolü üstlendiği zaman. 1992’de Cumhuriyetçi Parti’nin adaylığı için yarışıyordu ve olaylara çok farklı bir şekilde yaklaştı. “Amerika küresel bir süper güçtür, tüm dünyada bir sorumluluğumuz var ve ayrıca temel düzeyde insan hakları ve sivil haklar normlarına saygı duymalıyız,” demek yerine (ki bu, Reagan döneminde bile Cumhuriyetçi Parti’de ortaya çıkan bir tür uzlaşıydı), “Hayır, işgal ediliyoruz. Amerika üçüncü dünya ülkesine dönüştürülüyor. Dünyanın geri kalanına ne borcumuz var? Önce Amerika. Kendilerini sürekli kötü adam olarak gösterildiğini hisseden genç beyaz erkeklerin taleplerine dikkat etmeliyiz,” dedi.
Yani o, Buchanan ve Rothbard, el ele vererek, bu söylemin yayılmasına yardımcı oldular ki bu söylem şimdi tabii ki Cumhuriyetçi Parti’deki baskın söylem. Bu söylem paradoksal bir şekilde, özellikle beyaz erkekleri modern dünyanın en büyük mağdurları olarak görüyor ve görünüşe göre onları güçsüzleştirmeye çalışan herkese karşı savunulmaları gerektiğini söylüyor. Bu kesinlikle Hayek gibi birinin 1950’lerde siyaset olarak önereceği bir şey değildi.
Neoliberal siyasetin çoğu hukuk sistemleri tasarlamak, temelde insanların ellerinin-kollarının bağlanacağı ve piyasa sürecine müdahale edemeyecekleri her türlü yolu tasarlamakla ilgiliydi. Bir Javier Milei’nin veya belirli şekillerde Bolsonaro’nun neoliberal popülizmi, insanları kemer sıkma odaklı bir programa çekmek için belirli türdeki sosyal meseleleri kullanmaktır ki bu program sonuçta onlar için maddi olarak işleri daha da kötüleştirecektir.
Dağılan Kapitalizm kitabınızda, ulusal egemenliğin perforasyonu [delik açma] kavramını tartışıyorsunuz. Vergilerden, sendikalardan, siyasetten ve seçimlerden kaçış ya çok sayıda küçük devletçik, veya devletler içinde devletin egemenliğini zayıflatan yerleşim bölgeleri yaratmak. Belki de bugün dünyadaki en acil konu olan Gazze hakkında sormak istiyorum, zira biliyorsunuz, Donald Trump tarafından ilan edilen Blair-Kushner planı, aslında Filistin’in iktisadi bölgelere bölünmesini öngörüyor ve bu bölgelerin istihdam yaratacağı, egemenliğin ise uluslararası bir vesayete devredileceği varsayılıyor. Ve kitabınızın tamamında, bu neoliberallerin ve Silikon Vadisi elitlerinin devletlerden, egemenliklerden kaçtığını analiz ediyorsunuz. Dubai’yi seviyorlar, Singapur’u seviyorlar, Hong Kong’u seviyorlar, Honduras’ta veya hatta Somali’de serbest bölgeler yaratmak istiyorlar. Peki, bu sermayenin, bu Silikon Vadisi sermayesinin ve neoliberal liberteryen fantezilerin ulusal egemenliği ortadan kaldırma arzusu, bugün Gazze planı veya Gazze durumu açısından Amerikan jeopolitik hedefleriyle nasıl bu kadar iç içe geçebiliyor? Üstelik, Gazze en son örnek olsa da, kitabınızda da incelediğiniz gibi, tek örnek değil. Zira belirttiğiniz gibi, kitabınızda sanırım yüzlerce ulusal egemenlikten kaçan iktisadi bölge var dünya çapında.
Dağılan Kapitalizm’i kısmen, 2016’dan beri küresel düzen sorununa dair verimsiz olduğunu düşündüğüm bir çerçevelemeye müdahale etmek için yazdım. Brexit ve Trump’tan beri, sürekli olarak bir yanda küreselciliğin diğer yanda milliyetçiliğin olduğunu ve bu ikisinin birbirine alternatif olduğunu duyduk. Küreselleşme döneminin sona erdiği ve sarkacın uluslara geri döndüğü söylendi. Bazı insanlar bunu kutladı, diğerleri eleştirdi, ama benim hissim, bunun Soğuk Savaş’ın sonundan beri küresel siyasi iktisadın örgütlenmesiyle ilgili çok temel bir şeyi gözden kaçırdığıydı.
Berlin Duvarı’nın yıkılışından beri, sadece uluslar ve dünya olmadı; bölgeleri saymıyorum bile, ama aslında yüzlerce değil, binlerce özel iktisadi bölge yaratıldı. Şu anda dünya genelinde 6 binden fazla özel iktisadi bölge var. Bunlar ulusların içinde, farklı yasalara, farklı vergilendirme politikalarına, genellikle farklı iş ve çevre düzenlemelerine sahip küçük nüfuz bölgeleri. Bunlar devlet iktidarından veya ulusal iktidardan kaçış alanları değil. Aslında, çoğunlukla uluslar tarafından mobil sermayeyi çekmek ve onlara daha çekici koşullar sunmak için kullanılıyorlar.
Yetkililerden, düzenlemelerden daha az denetim vb. söz konusu ama Soğuk Savaş’ın sonundan beri, dünya aslında bu galaksi gibi farklı türdeki iktisadi bölgeler tarafından delik deşik edildi. Eğer son on yılın bazı ünlü sağcı popülistlerine bakarsanız, Viktor Orban’a, Matteo Salvini’ye veya Giorgio Meloni’ye; ülkelerine ne yapıyorlar? Bir yandan evet, sınırları sıkılaştırıyorlar ve düzensiz göçe karşı daha agresif hale geliyorlar, ama aynı zamanda özel iktisadi bölgeler yaratıyor ve yabancı sermayeyi çekiyorlar.
Orban, Çin ve Kore’den yatırım çekmek için yeni özel iktisadi bölgeler oluşturdu. Salvini ve Meloni de aynısını yaptı, İtalya’nın tüm güneyini özel iktisadi bölgelere dönüştürdüler. Polonya‘da sağcı PiS [Hukuk ve Adalet] partisi altında özel iktisadi bölge yarattı.
Yani benim demek istediğim, genellikle küresel kapitalizme karşı bir tepki olarak tanımlanan şeyin, yüksek küreselleşmenin araçlarından bazılarını kullanarak sıfır toplamlı rekabet biçimlerini hızlandırdığı: Bazı durumlarda mobil yatırımcılar için daha fazla hak verirken, aynı zamanda sosyal muhafazakâr bir oyun oynamak.
Ve bu tür yüksek neoliberalizm araçlarının kalıcılığı, bence çatışma sonrası Gazze için yapılan planlar gibi bir durumda epey bariz. Eğer bunun bir olasılık olduğundan bahsedebiliyorsak tabii.
Ama önerilere bakarsanız, Netanyahu, Trump, Tony Blair ve Boston Consulting Group’un temelde aynı şey üzerinde anlaştığını görürsünüz: Burası „tek kişi, tek oy“ demokrasisiyle yönetilen bir yer olamaz. 1919’da Woodrow Wilson’dan gelen bu ilkeler, sözde modern dünyanın ilkeleri, tartışılmıyor bile.
Burası bir sanayi parkı veya özel bir yatırım bölgesi gibi işletilecek bir yer olacak. Yönetim, dışarıdan gelen CEO’lar ve kamu görevlileri gibi olacak ve sahada mümkün olduğunca çok yatırım çekmek için koşullar yaratılacak. Ve odak noktası gerçekten altyapı, malların ve sermayenin serbest dolaşımı olacak ve sözde barış dünyası dışında çok az vurgu yapılacak.
Apollo CEO’su, Mısırlı bir milyarder ve Trump’ın bazı milyarder arkadaşları gibi isimler öneriliyor. Yani bu, tam olarak sizin söylediğiniz şey.
Bu iki şey tabii ki bir arada var olabilir ve şaşırmamalıyız. Yani, ABD içinde yeni bir kan ve toprak [blood and soil] dili olabilir, ki kesinlikle var, aynı zamanda bu girişimci maceracılık ve yeni toprakların açılması vizyonu; bunlar ne ulusal egemenlik fikrine ne de eski imparatorluk fikrine uyan şekillerde yeniden biçimlendiriliyor ve yeniden tanımlanıyor. Grönland bunun başka bir iyi örneği. Gayriresmi bir şekilde ilhak edilebileceği ve sonra muhtemelen uydu indirme istasyonları ve madencilik endüstrileri için deneylerin yapıldığı bir yere dönüştürülebileceği fikri. Sonra belki de imtiyazlı şehir [charter city] tarzında metalaştırılmış yeni kolektivite biçimleri.
Bence, siyasi coğrafyanın sadece uluslardan oluşan bir dünyaya geri dönerek daralmasını değil, aksine bu belirsiz ve heterodoks teritoryal örgütlenme biçimlerinin çoğalmasını beklemeye devam etmeliyiz ki bunlar her zaman olduğu gibi, içlerindeki en yoksulları en çok güçsüzleştirme eğilimindedir.
Az önce Avrupa’dan bahsettiniz. Son olarak, Avrupa’ya dönelim çünkü, biliyorsunuz, bu yeni füzyonla bağlantılı görünüyor. Almanya‘da AfD, Hollanda’da PVV gibi partiler ve Viktor Orban gibi isimler illiberal veya popülist olarak görülse de, kitabınızda bu hareketlerin iktisadi programlarına işaret ediyorsunuz ve aslında neoliberal oldukları aşikâr. Yakın zamanda Angelos Chrysogelos’un milli muhafazakârlık üzerine bir makalesini okudum ve o da bu süreci neoliberalizmin teritoryalleştirilmesi olarak tanımlıyor. „Avrupa’da yükselen aşırı sağ“ hakkındaki gazete manşetleri hakkında, neoliberaller üzerine yapılan tartışmalar bağlamında ne söylersiniz?
İlk kitabım, Türkçeye de çevrilen Küreselciler, neoliberalizmin özünün bir tür küresel piyasa düzenini yeniden kurma girişimi olduğu konusunda oldukça güçlü bir argüman sunuyordu. 1930’lardan itibaren, serbest ticaretin ve sermaye hareketinin maksimum düzeyde korunduğu, kurallara dayalı çok taraflı bir düzenlemeye ihtiyacımız olduğunu söyleyen güçlü bir çaba vardı.
Neoliberalizmin bu versiyonunun artık çok az savunucusu var. Yani, birincil talebi serbest ticaretli küresel bir düzenin yeniden yaratılması olan neredeyse kimseyi bulamazsınız.
Sağda ve solda bu fikir itibarını yitirdi. Gerçekten hiç savunucusu yok. DTÖ, Cenevre’de oturan ölü bir ördekten farksız. O zaman soru şu: Neoliberalizmi, o küresel kısmını çıkarıp sadece Çinli yatırımcılar ile Macaristan’daki yerel parti elitleri arasındaki ikili bağları sağlamak olarak yeniden tanımlayabilir misiniz? Bu konuda biraz kararsızım.
Yani, neoliberalizmin mücadelesinin her zaman küresel düzeyde olduğunu öne sürmeye daha yatkınım. Eğer küresel düzey artık devre dışı bırakıldıysa, o zaman bu terimin artık ne kadar yardımcı olduğundan emin değilim. Bence bu yüzden bir yozlaşma, bir mutasyon var.
AfD’den Alice Weidel, partisini liberteryen muhafazakâr bir parti olarak tanımlıyor. Bu onun kendi tanımlama şekli. Ve bir bakıma bunu neoliberalden daha doğru bir tanım olarak buluyorum çünkü orada liberteryen kısmının aslında refah karşıtı, iş dünyası yanlısı, kemer sıkma yanlısı, sağlam para yanlısı olduğunu itiraf ediyor. Muhafazakâr kısmı ise, diğer her şeyi cezalandırıcı göçmen karşıtı politikalarla, sanırım hafriyatçılığı [extractivism] hızlandırarak, sömürü yoluyla işçilerin verimliliğini artırarak finanse edeceklerini söylüyorlar.
Onların kendi dilini takip ederseniz, belki de neoliberal yaftası son bir kez daha diriltmeye çalışmaktan daha çok, şimdiki anın özgüllüğüne daha yakın olabilirsiniz. Bence neoliberalizmin uzun süre etkili olan muhalif niteliği belki de gücünü kaybetmeye başlıyor. Buraya nasıl geldiğimizi anlamak ve sonra hangi terimlerin şimdiki zamanı daha iyi anlamamıza yardımcı olduğunu bulmak daha yararlı olabilir.
Bahsetmeye değer bir başka şey de şu: Avrupa, birleşik bir bölge değil açıkçası. Eğer şu anki zorlu Avrupa iktisadi darboğazını en etkili şekilde kimin yönettiği sorusunu sorarsanız, şu anda cevap, sosyalist bir hükümet altındaki İspanya’dır. Neden? Kısmen göçü memnuniyetle karşıladıkları için (özellikle Latin Amerika’daki İspanyol kökenli insanlardan gelenleri), kısmen Çin yatırımını memnuniyetle karşıladıkları ve yapabildikleri yerde bundan faydalandıkları için, ve kısmen de, biliyorsunuz, daha fazla kurumsal hesap verebilirlik seviyeleri aracılığıyla insanların taleplerine yanıt verdikleri için, aynı zamanda iş dünyasının çıkarlarını sosyal ajandayla uyumlu hale getirerek.
Bence, kuzey Avrupa’da ne yapabilecekleri konusunda çok fazla inkar var. Her zaman yaltaklanmaya alışkın oldukları Amerikalılar ile çekici buldukları ama şimdi çalışmalarına izin verilmediğini hissettikleri Çinliler arasında sıkışmış durumdalar. Oysa İspanyol sosyalistleri gibi ideolojik olarak kendi alanlarını yaratabilen ülkeler, bence şimdiki an hakkında pragmatik olmakta daha özgürler. Bu, neoliberal gibi terimlerin bu karmaşık zamanlarda yolumuzu bulmamıza belki de bir zamanlar olduğu kadar yardımcı olmadığı anlardan biri.
Söyleşi
“Kapitalizmin özgürlükçü bir toplumsal düzene ihtiyacı yoktur”

Geçtiğimiz yıllarda Yordam Kitap’tan yayımlanan ‘Uzlaşmaz Marx’ eseriyle tanıdığımız Alman filozof Michael Quante ile kitabından hareketle, Almanya’nın içinde bulunduğu krizleri ve kargaşa içindeki dünyayı anlamak için felsefenin sunabileceği imkanları konuştuk.
Michael Quante, doktorasını Hegel felsefesi üzerine Münster Westfälische Wilhelms-Universität’te tamamlamıştır. Aynı üniversitenin felsefe bölümünde öğretim üyeliği yapmakta; Centrum für Bioethik (Biyoetik Merkezi) başkanlığı ve Centre for Advanced Studies in Bioethics (İleri Biyoetik Çalışmaları Merkezi) üyeliği görevlerini yürütmektedir. Quante ayrıca Ethical Theory and Moral Practice ve Hegel Studien dergilerinde editörlük görevi üstlenmiştir. Quante’nin özellikle Alman idealizmi (Hegel ve Marx), eylem teorisi, etik ve biyomedikal etik alanlarında çok sayıda kitabı ve makalesi bulunmaktadır.

Ferhan Bayır: Tuhaf zamanlarda yaşıyoruz! İnsanlar, kapitalizmin dünyanın sonunu getireceğini düşünürken, kapitalizmin sonunu düşünemiyor. Kitlelerin bilinçaltındaki politik endişe neden politik bir bilince çıkamıyor?
Michael Quante:
Benim teşhisim biraz farklı. Bence şu anda demokrasinin, Batılı demokratik toplumların derin bir krizini yaşıyoruz ve Aydınlanma’nın aşınmasına tanıklık ediyoruz. Karşı-Aydınlanma çağındayız. Bunun milliyetçilikle, kimlik politikalarıyla ve kültürel antagonizmalarla ilgisi var. Ancak kapitalizm bu gerici akımlarla da gayet iyi yaşayabiliyor; çünkü büyük finansal kaynaklar üzerinden, insanlara hizmet etmeyen, aksine şirketlerin ve küçük grupların çıkarına işleyen kâr mekanizmaları bundan etkilenmiyor. Bu kapitalizmin krizi değil; özgürlükçü toplumsal düzenin krizidir. Kapitalizmin işleyebilmek için özgürlükçü bir toplumsal düzene ihtiyacı yoktur. Kapitalizmin şu anda zayıfladığına inanmıyorum. Bence kapitalizm bugün dünya çapında çirkin yüzünü gösteriyor.
F.B.: Diğer taraftan 2008 krizinden bugüne, Marx bu denli güncel tartışmaların merkezindeyken kapitalizme alternatif sistemlerin konuşulmamasını nasıl yorumluyorsunuz? Sürekli Marx’ın tartışıldığı ama ütopyasız çağda yaşamak paradoks değil mi?
Quante:
Marx, krizler sayesinde güncel bir düşünür olarak keşfedildi ya da yeniden keşfedildi. Ancak bugün eksik olan şey, Marx’ın kapitalizm eleştirisi temelinde politik olarak örgütlenen, büyük ve birleşik bir siyasal hareketin varlığıdır. Yani entelektüel düzeyde bir ilgi ve Marx’ın yaşamaya devam ettiği izole politik gruplar var. Ama toplumsal ya da dünya ölçeğinde politik olarak harekete geçme fikri yok.
Buna bir de yeni medyanın yarattığı giderek daha karmaşık iletişim ve enformasyon ağları ekleniyor. Bu durum, tartışmaların küçük, kapalı baloncuklar içinde, kendi yankı odalarında sürüp gitmesine yol açıyor. Bu tartışmalar, insanların temel sorunlar ve çatışmalar konusunda küresel bir bilinç geliştirmesini sağlamıyor. Buna eşlik eden milliyetçi dönüşle birlikte, bu süreçlerden etkilenen insanlar birbirlerine karşı konumlandırılıyor; kendilerini büyük bir hareketin parçası olarak örgütlemeyi başaramıyorlar.
Marx’ın entelektüel güncelliği, toplumun belirli kesimleri için görünür durumda. Marx’tan alıntı yapmayı seven çok; ama onu gerçekten okuyan az. Adeta bir kilise babası gibi. Ancak toplumsal süreçleri, felsefi-politik bir dünya görüşü aracılığıyla örgütleme ve bir araya getirme fikri artık işlemiyor.
“Marx devrime, Hegel ise reforma dayanıyor. Taktik ve strateji düzeyinde de birbirlerine karşıtlar”
F.B.: Kitabınız, Marksist felsefeyi Hegelci gelenek içinde eleştirel ve aynı zamanda antropolojik bir yaklaşım olarak yeniden kurma girişimi şeklinde tanımlanıyor. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya ve Fransa’da çok sayıda düşünür Marx ile Hegel’i yeniden bir araya getirmeye çalıştı. Sizin Hegel ile Marx arasındaki ilişkiye dair yorumunuz, daha önceki yaklaşımlardan hangi yönleriyle ayrılıyor?
Quante:
Benim yapmaya çalıştığım şey, Batı Marksizmi geleneği içinde yer alıyor. Bu doğru. Benim yaklaşımımın tutarlı biçimde ileri taşıdığı nokta ise, felsefi antropoloji geleneğini çok güçlü bir şekilde merkeze almak. Marx’ın erken dönem insan anlayışını, kapitalizm eleştirisiyle bir araya getirmek ve ayrıca çağdaş sistematik felsefeden bazı teorem ve düşünce kalıplarını da bu çerçeveye dahil etmek. Sanırım daha önce var olmayan kombinasyon tam da bu.
Analitik Marksizm vardı; orada Hegel geleneği hiçbir rol oynamıyordu. Erken dönem yazılara ilgi duyan Hegelci Marksizm vardı. Daha çok geç dönem Marx’la ilgilenen yapısalcılık vardı. Bir de Ortodoks Marksist düşüncede sözde bilimsel dünya görüşü vardı. Ben ise bütün bu geleneklerin en iyi yanlarını bir araya getirmeye çalışıyorum. Burada peşinde olduğum iki farklı amaç var.
Birincisi gerçekten Marx’ı daha iyi anlamak; burada ben bir Marx araştırmacısıyım. İkincisi ise Marx’ın felsefesinin araçlarıyla bugünü daha iyi anlamak. Bunlar tamamen farklı iki hedef. Bu kitapta ikisini de sunuyorum. Marx üzerine yazdığım başka kitaplarda daha çok Marx araştırmacısı olarak çalışıyorum. Ama bu kitapta söylemek istediğim şey şu: Bu düşünürü dikkatle inceleyin; dünyayı daha iyi anlamak için ondan çok şey öğrenilebiliriz.
Her zaman şunu söylüyorum: Marx’ta hazır çözüm reçeteleri bulamazsınız; onları kendiniz geliştirmek zorundasınız. Marx bir kilise babası değil, eleştirel bir filozoftur.

F.B.: Marx ne zaman tartışmaların merkezi figürü olsa aynı zamanda Hegel’e olan ilgilinin de artmasını nasıl yorumlamak gerekir? Marx’ın fikirlerinin derinleştirmek için Hegel kaçınılmaz bir uğrak mı? Yoksa Althusser’in dediği gibi, Marx’ın radikalliğini ehlileştirmek için mi Hegel’e dönüş yapılmaktadır?
Quante:
Bunlar iki farklı soru. İlk olarak şunu söyleyeyim: Ben aynı zamanda bir Hegel araştırmacısıyım ve Hegel konusunda da Marx’ta olduğu gibi paralel bir yol izliyorum. Bir yandan Hegel araştırmacısı olarak, geleneksel Hegel yorumlarından farklı bazı yeni yönler içeren bir yorum geliştiriyorum. Öte yandan Hegelci kavramları sistematik tartışmalarda kullanıyor ve Hegel’in de birlikte düşünülebilecek, çalışılabilecek bir düşünür olduğunu söylüyorum. Yani benim için bunlar, hem araştırdığım hem de kendi felsefemi yapmak için kavramsal araçlar kullandığım iki temel referans düşünür.
Diğer soru ise Hegel ile Marx arasındaki ilişki. Marksizm-Leninizm’de Hegel bir öncü figür olarak görülür ve Hegel’i fazla öne çıkarırsanız resmî Marx yorumundan sapmış olursunuz. Ortodoks Hegel araştırmalarında ise Marx, Hegel’in temel felsefi kavrayışlarını yanlış yorumlayan biri olarak değerlendirilir. Her iki yaklaşımda da Hegel ile Marx birbirine karşıt kutuplar halinde konumlandırılır. Ama bu ikna edici değil, çünkü Marx’ın düşüncesinde çok güçlü Hegelci unsurlar bulunuyor. Aralarındaki ilişki çok daha karmaşık.
Bununla birlikte aralarında temel farklar da var. En önemli farklardan biri şu: Hegel, burjuva toplumunu — dolayısıyla kapitalizmi de — toplumsal açıdan akılcı bir düzenin içine entegre etmeye inanıyordu. Marx ise bunun ortadan kaldırılması gerektiğini düşünüyordu. Burada çok derin bir ayrım söz konusu. Politik açıdan bakıldığında bu, sosyal piyasa ekonomisi ile sol sosyalist fikirler arasındaki farka karşılık geliyor. Yani bu iki filozof aslında iki farklı toplumsal modelin adı haline geliyor.
Bir diğer mesele de politik aktivizmle ilgili. Marx devrime, Hegel ise reforma dayanıyor. Yani taktik ve strateji düzeyinde de birbirlerine karşıtlar. Bu yüzden sol içinde her zaman iki farklı projeyi temsil ettiler; hatta bazen “sol” ile “sol olmayan” arasında bir ayrımı, yani burjuva toplum teorisi ile sol toplum teorisi arasındaki karşıtlığı simgelediler. Ama artık bu tıkanıklıklardan çıkmak gerekiyor.
Bugünün akıllı bir sol siyaseti ne yalnızca Marx’tan ne de yalnızca Hegel’den türetilebilir. Bunlar sadece ilham kaynaklarıdır. Sorumlu bir politika geliştirebilmek için başka düşünürlere, başka bilim alanlarına ve başka yönelimlere de ihtiyacımız var. Sol içindeki bütün bu tartışmalar, büyük düşünürlerin mirası üzerinden yürüyen ve sonu gelmeyen bir kavga haline geliyor. Oysa birlikte politik eylem içinde dayanışma kurmak yerine, bu durum sayısız fraksiyonun ortaya çıkmasına yol açıyor. Bence artık bundan vazgeçmek ve şu soruyu sormak gerekiyor: Felsefenin hangi argümanlarıyla iyi, toplumsal açıdan normatif olarak makul bir politika örgütleyebiliriz?
“Marx için kapitalizm yanlış bir yaşam anlayışına dayandığı için yanlıştır; yanlış bir dağıtım sistemi olduğu için değil”
F.B.: Kitabınızda çarpıcı bir yorumda bulunuyorsunuz “Marx’ın ekonomi politik eleştirisi, bir adalet teorisi değildir”. Bu görüşünüzü biraz açabilir misiniz?
Quante:
Evet, bu Hegel ve Marx’ta ve genel olarak solda, sosyal demokrasi ile sosyalist tasarımlar arasındaki ayrımla çok yakından bağlantılı. Marx, 1875’te SPD’nin ilk parti programını okumuş ve onu eleştirmiştir. Sosyal demokrasiye yönelttiği eleştiride, kapitalizmdeki adalet sorununu yalnızca servetin dağılımı meselesi olarak gördüklerini, dolayısıyla çözümü de yalnızca yeniden dağıtımda aradıklarını söyler. Marx’a göre bu, yeterince derin bir analiz değildir. Kapitalizmin asıl sorunu, insanın yabancılaşmasıdır. Bu yabancılaşma hem kapitalist zengini hem de yoksulu aynı ölçüde etkiler. O, mevcut toplumsal düzen içinde bir yeniden dağıtım değil, toplumsal düzenin kendisinin dönüşmesini ister.
Böylece Hegel ve Marx üzerinden okunabilecek şey, Marksizm içinde yeniden ortaya çıkar. Analitik Marksist gelenekte, John Rawls’un da etkisiyle Marx’ın kapitalizm eleştirisini bir adalet teorisi olarak yeniden kurma fikri vardır. Ancak bu, Marx düşüncesinin antropolojik ve Hegel eleştirisi boyutları göz ardı edilmedikçe ciddi biçimde savunulamaz.
Çünkü Marx için kapitalizm yanlış bir yaşam anlayışına dayandığı için yanlıştır; yanlış bir dağıtım sistemi olduğu için değil. Zengin ile fakirin arasında farklı bir yeniden dağıtım fikrine karşı çıkmazdı; ama bunun sadece bir semptom olduğunu söylerdi. Kapitalizm içinde herkes eşit olsa bile yabancılaşma devam eder. Marx’ın sosyal demokrasiye yönelttiği eleştiri de, bu radikal antropolojik ütopyayı gözden kaçırmalarıdır.
F.B.: Sayısız adaletsizliklerin olduğu dönemde yaşıyoruz. Derin ekonomik eşitsizliğin neden olduğu bölüşüm adaletsizliği, diğer tarafta köklü anayasal geleneğe sahip ülkelerde dahi temel hak ve özgürlüklerin askıya alındığı hukuksal adaletsizlikler dönemindeyiz. En çok adalet teorisine ihtiyacımız varken, Marx’ın bu konuda bize nasıl yardımcı olabilir?
Quante:
Marx elbette adalet sorularına da yardımcı olabilir; çünkü politik ekonomi eleştirisi, sermayenin neden biriktiğini, neden tekelleştiğini ve sermayenin özel mülkiyeti nedeniyle politik müdahalenin neden artık işlevini yitirdiğini açıklar. Çünkü gerçek iktidar artık siyasi kurumlarda değildir. Bunların hepsi Marx’ın analiziyle yeniden kurulabilir.
Ancak Marx’ın başka bir boyutu daha vardır: Kapitalist dünya düzeni doğayı tahrip eder ve insanın kendi yaşamını anlamlı bir bütün olarak kavrayabilmesini engeller. Doğanın tahribi adeta “yeşil Marx”tır; bu, ekolojik sorundur. Bu artık sadece dağıtım adaletiyle ilgili değildir, aynı zamanda kaynakların doğaya zarar vermeden kullanılmasıyla ilgilidir.
Anlam sorunu ise yabancılaşma teorisidir. Burada şunu da söylemek gerekir: Daha önce kimlik politikaları, ezoterik eğilimler, yeniden yükselen milliyetçi ve dini dünya yorumlarından bahsettik. Bunlar bir eksikliğin semptomlarıdır; çünkü insanların gündelik toplumsal yaşam pratiklerinde hayatlarını anlamlı ve başarılı bir şekilde kavrayabilmeleri artık zorlaşmıştır.
Bu ise yalnızca maddi kaynaklarla ilgili bir mesele değildir. Yaşam kalitesi araştırmalarına bakarsanız, insanın hayatını “başarılı” ya da “anlamlı” görmesi zenginlikle doğrudan ilişkili değildir. Burada çok daha derin antropolojik sorular devreye girer. Marx’ta bunları başka yerlerde öğrenmek mümkündür ve bunlar dağıtım ve dağıtımın optimizasyonunun çok ötesine geçer. Sonuçta mesele, insanın kendi hayatıyla ve doğayla nasıl bir ilişki kurmak istediği ve “iyi bir yaşamı” hangi kategoriler içinde tanımladığıdır.
F.B.: Öyleyse, bazı düşünürlerin Marx’ın etik felsefesinin olmadığı görüşüne katılmıyorsunuz. Marx’ın kapitalizm eleştirisinin ahlaki boyutunu nasıl yorumluyorsunuz?
Quante:
Öncelikle şu var: Marx’ın yaşadığı dönemde Avrupa’da yükselen burjuva toplumunu eleştiren, oldukça heterojen bir akım bulunur. Bu akım kapitalizmi ahlaki kavramlarla eleştiriyordu. Marx bu yaklaşımı çeşitli nedenlerle ikna edici bulmaz. Ona göre kapitalizme yönelik eleştiri, normatif yorumlar üzerinden değil, ekonomik yapıların analizi üzerinden kurulmalıdır. Ünlü on birinci tezin anlamı da budur: “Filozoflar dünyayı yalnızca farklı şekillerde yorumladılar; asıl mesele onu değiştirmektir.”
Bununla birlikte Marx’ın ekonomi analizi üzerinden geliştirdiği kapitalizm eleştirisi örtük bir etik boyut da içerir. Yani bu eleştiri aslında etik bir yönelim taşır. Marx, kapitalizmi salt ekonomik terimlerle eleştirilebileceğini düşünmez; onun için ekonomik eleştiri nihayetinde şu soruya dayanır: İnsanlar bu kurumlar içinde iyi ve anlamlı bir yaşam sürebilir mi, süremez mi? Bu ise ekonomik değil, etik bir sorudur. Fakat Marx bunu başlangıç noktası olarak değil, ekonomik eleştirisinin örtük yönlendirici ilkesi olarak kullanır.
Hegel’le birlikte Marx, dönemin ahlak felsefesinin (özellikle Kant ve Fichte’nin) keskin bir eleştirmenidir. Kendisi Hegel üzerinden Aristotelesçi etik geleneğe daha yakındır. Bu, ödev ve adalet etiği değil, iyi yaşam etiğidir. Bu nedenle, yönelim değişimi ortaya çıkar. Marx bu anlamda Hegel gibi, Kantçı özerklik fikri ile Aristotelesçi polis fikrinin bir sentezini oluşturur.
Bu yüzden ben “ahlaki Marx”tan ziyade “etik Marx” demeyi tercih ediyorum; çünkü Hegel’de ve Marx’ta ahlak eleştirisi oldukça serttir. Burada “ahlak” ile kastedilen şey, Kantçı ve Fichteci anlamda, biçimsel, a priori, deneyimden bağımsız ve antropolojik olmayan iyi niyet anlayışıdır.
Bu ise ayrı bir konu.
FB: Bu tartışmanın diğer bir ayağı ise güncel siyasete uzanıyor. Son elli yılda sol partilerin politik ahlakı göz ardı ettiğine ve birçok özgürlük konusunu aşırı sağa bıraktığına dair yorumlar için ne söylersiniz? Özellikle pandemi döneminde sol partilerin daha çok devletin kısıtlamalarını talep ederken, sağ partilerin bireysel özgürlük adına bu uygulamalara itiraz etmesini nasıl yorumlarsınız?
Quante:
Şimdi sizin en başta yaptığınız bir yoruma geri dönerek konuşuyorum. Ben burada Marx’ın felsefesini anlatıyorum, Marksist felsefeyi değil. Konferanslarda sık kullandığım bir slogan var: “Marx’ı Marksizm’in moloz yığınından kurtarmak gerekir.” Çünkü Engels’ten itibaren Marx’ın düşüncesi belirli bir çizgide tek yönlü hale getirilmiştir.
Marksizm içinde de farklı kollar oluşur. Bunlardan biri, “artık felsefe yapmıyoruz, bilim yapıyoruz; ahlak vaaz etmiyoruz, ekonomik yasaları açıklıyoruz” diyen çizgidir. Buna göre bunu yapmayan kişi Marksist değildir, küçük burjuva entelektüelidir. Böyle bir yaklaşım, ahlaki ve etik tartışmaları reddeder ve yalnızca ekonomik çıkarlar üzerine konuşmayı yeterli görür. Bu Marx değildir, Marksizm-Leninizm içinde yer alan belirli bir pozitivist çizgidir.
Bunun yanında Troçkist ve Luxemburgcu gelenek vardır; bu çizgi kendiliğinden kitle örgütlenmesine dayanır, yani oldukça anarşizan bir yapıya sahiptir. Buna karşılık Bolşevik gelenek, merkezi ve devlet temelli planlı politik müdahaleyi esas alır. Bu nedenle bazı sol gruplar devleti siyasal etkinin tek güçlü aracı olarak görürken, anarşist sol devletin bir burjuva tahakküm aygıtı olduğunu savunur. Böylece solda “devlet yanlıları” ve “devlet karşıtları” şeklinde bir ayrım oluşur.
Sol partiler anlamlı yaşam sorusunu ne kadar az gündeme getirirse, o kadar büyük bir boşluk oluşur. Bu boşluğu din, milliyetçilik ve çeşitli ezoterik akımlar doldurarak insanlara gündelik hayatta eksik olan anlam teklifleri sunar. Bu noktada solun geniş bir eğitim ve kültür politikası üretmesi gerekir.
Sık kullandığım bir başka sloganı da söyleyeyim: “Heimat (yurt/aidiyet) kavramını sağa bırakmamalıyız.” Çünkü biz Marksist iktisatçılar olarak bu tür konular hakkında konuşmuyoruz. Bu büyük bir kültürel-politik hatadır. Gramsci veya Walter Benjamin gibi yazarlar bunu anlamıştı. Ancak klasik sol, kendi içindeki fraksiyonlara bölünmüş durumda ve her biri küçük parçalar üzerinden birbirleriyle mücadele ediyor.
Engels’ten itibaren Marksizm’de siyasi ideal çoğu zaman yukarıdan aşağıya işleyen otoriter bir modele dönüşmüştür. Bu da Marx’ın bir filozof olduğu düşüncesiyle uyumlu değildir.
“Biz iki kez emperyalist motivasyonlarla dünya savaşı başlattık ve iki kez Almanya’yı ve Avrupa’yı yıktık”
F.B.: Kitabınızın başında merkez kapitalist ülkelerin sorunlarını artık çevre ülkelere ihraç edemediğinden bahsediyorsunuz. Bugün Almanya da derin ekonomik ve sosyal kriz içinde. Almanya nasıl bir yol izleyecek? Bu sorunlarını nasıl çözebilir?
Quante:
Almanya’da şu anda yaşanan şey, ciddi bir krizdir; hatta iki dünya savaşı arası döneme benzer, demokratik kriz söz konusudur. Büyük belirsizlikler var. Jeopolitik güç dengeleri değişiyor. Pek çok insanın siyasi kurumlara güveni yok. Yönünü kaybetmiş, kaygı içinde olan insanlar var.
Sosyal düşüş endişelerine ve genel huzursuzluğa insanlar çoğunlukla evrensel sol değerlerle değil, dışlayıcı milliyetçi tepki verirler. Asıl sorun budur. Almanya ekonomik olarak, toplum olarak sorunlar yaşıyor, ancak bu dünya çapında ilk 5 ekonomi içinde yer alan bir ülkenin sorunudur; yani bir çöküş senaryosu değildir. Asıl mesele küresel Güney’le karşılaştırmayı yapabilmektir.
Buradaki temel sorun, Almanya’daki insanların demokratik kurumlara ve açık toplum değerlerine artık sahip çıkmamalarıdır. Bunları savunulması gereken değerler olarak değil, kolayca riske atılabilecek şeyler olarak görmeye başlamışlardır. Ayrıca Almanya’da ciddi bir gelir eşitsizliği vardır; ancak çoğu insanın yaşam standardı, küresel Güney ülkeleriyle karşılaştırıldığında oldukça yüksek kabul edilebilir.
Bu nedenle Almanya’daki kriz aslında ekonomik bir çöküş değil, demokrasiyle özdeşleşmenin zayıflaması ve “eski iyi günler”e dönüş umududur. İnsanlar kendilerini değiştirmeden her şeyin yeniden iyi olabileceğine inanmak isterler. Bu ise irrasyoneldir.
Buna ek olarak elbette ekolojik sorunlar vardır; fakat bunlar ulusal değil, küresel sorunlardır. Almanya’ya özgü bir durum değildir. Almanya’nın özel bir özelliği de jeopolitik olarak askeri ittifaklar meselesini ciddiye almak zorunda olmasıdır. Benim kuşağım bunun göz ardı edilebileceğini düşünüyordu; ancak artık bunun acı bir şekilde yeniden tartışılması gerekiyor.
Birçok insan belirsizlik içinde hızlı ve basit cevaplar arıyor. Oysa şu soruyu ciddiyetle düşünmek gerekiyor: saldırganlara karşı kendimizi savunmak istiyor muyuz? Avrupa ise Avrupa’da yaşanabilecek yaşam biçimini korumak istiyorsa kendini savunup savunmayacağını düşünmek zorundadır.
Almanya’nın savaş sonrası toplumu, NATO’nun korumasıyla bu meseleleri düşünmesine gerek olmadığını sanmış ve kendini pasifist bir toplum gibi görmüştür. Bu artık sürdürülebilir değildir.
İç toplumsal düzlemde ise çatışmaların çözülmesi gerekir: gelir dağılımı ve adalet sorunları vardır. Ancak bunlar sınıf savaşı değildir; bu tür metaforlar yanlıştır. Öte yandan bunların tamamı yalnızca ulus-devlet düzeyinde çözülemez. Avrupa’da sosyal politikalar ulusal düzeyde kalmaktadır ve bu tamamen yanlış bir ölçek meselesidir. Avrupa çapında sosyal politikaya ihtiyaç vardır. Aynı şekilde uluslararası adalet ve sağlık politikaları gereklidir.
Dünya şu anda çok daha agresif ve sorunlu bir hale gelmiştir. Bu nedenle Alman toplumu bir yönsüzlük içindedir. Uzun süre geçerli olan anlatılar—sosyal devlet, emek-sermaye uzlaşması, “bir daha asla Alman topraklarından savaş çıkmayacak”, ihracata dayalı ve açık toplum modeli—şu anda çökmektedir. Bu da insanları şu soruyla baş başa bırakıyor: Yaşamaya değer değerler nelerdir?
Bu soruya net cevaplar yok ve insanlar sağın verdiği basit cevaplara yöneliyor; bu cevaplar insanlık dışıdır, ancak karmaşık düşünmeyen insanlar için çekicidir. Bu çekiciliğin nedeni şudur: “Hiçbir şeyi değiştirmene gerek yok, her şeyi eski haline getirebiliriz” vaadi. Ama “eski zamanlar” iyi değildi. Bu bir romantizmdir.
F.B.: Bazı tarihçi ve düşünür, Almanya’nın uzun süredir belirsizlikler içinde kendisini arayan ve kimliğini bulmaya çalışan bir ülke olarak tarif ediyor. Alman filozofu olarak, siz Almanya’yı nasıl tanımlıyorsunuz?
Quante:
Biz iki kez emperyalist motivasyonlarla dünya savaşı başlattık ve iki kez Almanya’yı ve Avrupa’yı yıktık. Bu, benim kuşağımın—45’ten sonra doğan ve benden biraz daha büyük olan insanların—biyografik kimliğinin derin bir parçasıdır: Almanya bir daha asla böyle bir şey yapmamalı ve asla o kadar güçlü olmamalı ki yeniden saldırganlaşmasın.
Aynı zamanda NATO, “ekonomik mucize” sayesinde, kanlı savaşları küresel Güney’de gerçekleşti ve bizzat Amerikalılar tarafından yürütüldü. Özellikle ekolojik krizler, finans krizleri ve benzeri süreçlerle birlikte 2000’lerden itibaren büyük göç hareketleri yaşandı.
Bu göçler şunu ifade ediyor: Küresel Güney’de hiçbir şansı olmayan gruplar, botlarla Avrupa’ya geliyor ve burada sistemleri zorluyor, bir tür rahatsızlık yaratıyor. 2015’te bu durum Almanya’da büyük bir yardımseverlik dalgası doğurdu; ancak üç yıl sonra bu tutum değişti.
Daha geniş bir çerçeveden bakmak gerekir. Biz çok uzun süre, başkalarının bizim için “rahatsız edici” sorunları çözdüğü ve bizim de “ahlaken her şeyi doğru yapan demokratlar” olduğumuz yanılsaması içinde yaşadık. Şimdi ise demokrasinin son derece kırılgan bir şey olduğu ortaya çıkıyor. Demokrasi parlamentoda değil, eğitim süreçlerinde başlar; anaokulundan itibaren başlar.
Bu yüzden ben hep şunu söylüyorum: Marx bugün yaşasaydı proletaryaya seslenmeden önce anaokullarına ve okullara giderdi. Çünkü biz gençleri yaşamlarının ilk on yılında kaybediyoruz. Onlara doğru tutumları kazandıramıyoruz. Bu, Marx’ın kapitalizm eleştirisinde değil, onun felsefi antropolojisinde bulunur.
F.B.: Alain Badiou, AB’yi eleştirdiği bir konuşmasında, “Şahsi olarak uzun süredir Fransa ile Almanya’nın birleşmesinin taraftarıyım… Tek bir ülke, tek bir federal devlet, iki egemen dil. Pekâlâ mümkün bu…böylece felsefe hakikaten Fransız-Alman felsefesi olacak ve belki de en ihtişamlı dönemini yaşayacaktır” diyor. Bunun gerçekleşme ihtimali var mı yoksa nostaljik bir özlem mi?
Quante:
20 yıl önce dokuz meslektaşımla birlikte disiplinler arası bir kitap yazdık. Bu kitapta Avrupa’nın yalnızca serbest dolaşım piyasası olmaktan çıkıp bir Avrupa refah devleti kurması gerektiğini savunduk. Şunu söyledik, Avrupa’da ortak bir sosyal devlet ve Avrupa düzeyinde sosyal kurumlar olmadan, bir süre sonra Avrupa ulusal egoizmler yüzünden dağılır.
Jürgen Habermas ile de aynı fikirdeyim: Eğer özgürlükçü bir yaşam sürmek istiyorsak, Avrupa’nın federal parçalara dönüşmesi gerekir; Avrupa Parlamentosu’nda yalnızca ulusal egoizmler temelinde stratejik ittifaklar kuran yapılarla yetinemeyiz. Ulusal egemenlik, Avrupa düzeyine devredilmelidir.
Burada asıl soru şudur: Avrupa hangi değerleri ve normları temsil ediyor? Bu hiç de açık değildir, hatta oldukça belirsizdir. Ortak bir değer konsensüsü yoktur. Ortada sadece ortak bir düşman vardır. Bu da problemdir. Ve şimdi birden fazla “düşmanımız” var: Rusya, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri. Bu durum büyük bir yönsüzlük ve aşağı doğru düşme korkusu yaratır. İnsanlar bu durumda daha agresif hale gelir. Sorun budur.
Buna karşı tek çözüm eğitim ve aydınlanmadır.
F.B.: Son olarak güncel konuyla ilgili bir soru daha. Kitabınızda Marx’ın temel kavramı olarak yabancılaşmanın altınız çiziyorsunuz. Kapitalist mübadele ilişkisinin neden olduğu yabancılaşmayı aşmak için Marx’ın insani tanınma (anerkennung) kavramını gündeme getiriyorsunuz. Bugünkü yapay zeka teknolojisi karşısında insani tanınma mücadelesi daha da zorlaştı mı? Yoksa yabancılaşmayı aşabilecek yeni imkanlar da sunmakta mı?
Quante:
Şu anda “yapay zekâ” diye bir şey yok. Sadece çok karmaşık hesaplama programları var; bunlar zeki değildir.
Her büyük teknoloji bazı potansiyeller taşır ve bunların kontrol edilmesi gerekir. Teknoloji hiçbir zaman tamamen nötr değildir; içinde riskler barındırır ve ayrıca hem insanın özgürleşmesi hem de baskı altına alınması için kullanılabilir. Bu, teknolojinin dış kullanım boyutudur.
Bence yapay zekânın mevcut imkânlarını küçümsememek gerekir, ama onu bir “şeytan” haline de getirmemek gerekir. Bu felsefi olarak yanlıştır. Ayrıca şu soru önemlidir: Bu tür küresel ağ bağlantılı bilgi teknolojilerinin üretim araçları özel mülkiyette mi olmalı, yoksa toplumsal denetim altında mı?
Bu oldukça Marxçı bir sorudur. Eğer küresel ölçekte ağ bağlantılı bilgi teknolojilerimiz varsa, bunlar teknokratların ya da “otistik” uzmanların elinde değil, kamusal egemenlik altında olmalıdır.
Teknoloji bazı amaçlar için faydalıdır; bizi yüklerden kurtarır. Ama yanlış kullanılırsa çok tehlikeli olabilir. Bu durum bir çekiç için bile geçerlidir; yani basit bir araç için de aynıdır. Her şey onun nasıl kullanıldığına bağlıdır.
Söyleşi
Gazeteci Lynch: Trump, Avrupa sağı için artık bir yük haline geliyor

Dış politika yazarı Lily Lynch, Harici’ye verdiği mülakatta Orta Avrupa ve Balkanlar’ın değişen siyasi manzarasını değerlendirdi. Analizleri New Statesman ve New Left Review başta olmak üzere The Baffler, Noema ve Liberties gibi mecralarda yayımlanan Lynch, mülakatta Macaristan’daki seçim sonuçlarından Sırbistan’ın dış politika tercihlerine kadar geniş bir çerçeve çiziyor.
2025 yılında LA Press Club’dan ödül alan ve makaleleri Best American Essays seçkisine giren yazar, Ukrayna savaşının bölge liderleri üzerindeki etkilerini ve Avrupa genelinde sağ popülizmin girdiği yeni evreyi ele alıyor. Söyleşi, Trump döneminin Avrupa sağı için yarattığı yeni gerçekliklere ve Balkanlar’daki hassas dengelere dair kapsamlı bir bakış sunuyor.
Macaristan ile başlamak istiyorum; özellikle de son dönemde Viktor Orbán ve Fidesz’i andıran, Péter Magyar liderliğindeki sağ popülist Tisza Partisi’nin seçim zaferi üzerinden. Bu zafer Macaristan’ın geleceği için ne ifade ediyor? Orbán’ın yakın çevresini içine alan derin yolsuzluklar ve güç istismarı uluslararası basında da geniş yankı bulmuştu. Seçim listesinin en başındaki üç ana partinin de sağcı olması, oldukça karamsar bir tablo çiziyor.
Magyar’ın kazandığı başarının birkaç önemli gerçeği su yüzüne çıkardığı kanaatindeyim. Bunlardan ilki, sağ fikirlerin Macaristan’da hâlâ geniş kitlelerce benimseniyor olması. Magyar’ın göç gibi konularda Orbán’dan pek de farklı bir duruş sergilememesi bunun en somut göstergesi. Dolayısıyla bu seçimlerde sağ siyaset yenilgiye uğramadı; aksine, bu çizginin Macaristan’da ne kadar kökleşmiş olduğu ve halkın hissiyatını doğrudan yansıttığı bir kez daha tescillendi.
Bununla birlikte, sağ popülizmin belirli bir türünün artık toplumda bir yorgunluk yaratmaya başladığını düşünüyorum. Bu; siyonizmle eklemlenmiş, Orbán’ın da şahsında cisimleşen, Trumpvari, kişi odaklı ve yer yer maskaralık düzeyine varan popülizm türüdür. Magyar’ın başarısı; MAGA (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) tarzı popülizmden kopmuş, belki biraz daha az revizyonist, daha vakur ve ciddi bir sağ siyasete duyulan özlemi fısıldıyor: Göç karşıtı ve muhafazakâr, ancak mevcut statükoyla daha barışık bir siyaset bu.
Seçim sonuçları aynı zamanda Trump markasının giderek daha zehirli bir hal aldığını, Orbán’ın Trump’ı böylesine sahiplenmesinin -hatta seçim öncesinde JD Vance’i kendi adına kampanya yürütmesi için davet edecek kadar ileri gitmesinin- faydadan çok zarar getirdiğini gösteriyor. Trump, özellikle Avrupa’daki sağ için artık bir yük haline geliyor. Trump’ın Grönland’a yönelik tehditlerinden sonra, Avrupa’da hiç kimse hem Trump’ı destekleyip hem de egemenliğe saygı duyduğunu iddia edemez. Oysa kendisini “egemenlik savunucusu” olarak pazarlayan Orbán’ın bir zamanlar vazettiği tam da buydu. Nihayetinde görünen o ki Orbán, yalnızca Brüksel’den gelen müdahalelere karşı çıkıyor, Trump Amerika’sının dayatmalarına ise kapıyı sonuna kadar açıyordu.
Öte yandan, Orbán’ın bilinçli olarak körüklediği kültür savaşı da artık kendisine eskisi kadar getiri sağlamıyor. Kayda değer bir ekonomik başarı sunamayan, yolsuzluk algısının ise bu denli ayyuka çıktığı bir düzende, toplumsal cinsiyet gibi meseleler üzerinden yürüttüğü kültür savaşı hamleleri, onu iktidarda tutmaya yetmedi. Dahası, Orbán’ın toplumu yeniden gelenekselleştirme çabaları da hüsranla sonuçlandı. Hayata geçirdiği doğum yanlısı politikalar oldukça maliyetliydi ancak doğum oranlarını artırmada pek bir varlık gösteremedi. Orbán döneminde kiliseye gidiş oranları, dinin otoritelerce hoş karşılanmadığı sosyalist dönemin bile gerisine düştü.
Sırbistan’a da değinmekte fayda var. Aleksandar Vučić liderliğindeki hükümet, genellikle “çok yönlü dış politika” olarak tanımlanan bir çizgi izliyor gibi görünüyor. Bir yanda AB üyeliği perspektifi, diğer yanda ise Rusya ile tarihsel kökleri olan bağlar… Ancak Ukrayna savaşı sürecinde Moskova’dan gelen açıklamaları, özellikle de Dış İstihbarat Servisi’nin (SVR) üçüncü taraflar aracılığıyla Kiev’e silah teslimatı yapıldığı iddialarına gösterdiği sert tepkiyi nasıl okumalıyız? İki kutup arasında salınan bu “eşik devlet” olma hali ne kadar sürdürülebilir?
Vučić’in Sırbistan’ın karmaşık jeopolitik konumunu nispeten iyi yönettiği bir dönem vardı. Bundan on yıl öncesine dayanan Vučić döneminin altın çağında Sırbistan; Rusya, Çin, Türkiye, ABD ve Bağlantısızlar Hareketi üyesi pek çok Küresel Güney ülkesiyle ilişkilerini aynı anda yürütürken, bir yandan da AB adaylığını koruyabiliyordu. Fakat Şubat 2022, onun için her şeyi değiştirdi. Avrupa’nın ortasında, artık sadece Donbas ile sınırlı kalmayan topyekûn bir savaşın patlak vermesi, Sırbistan’ın politikasını diğer Avrupa ülkeleriyle uyumlu hale getirmesi yönündeki baskıları bir anda artırdı. Bu durum uygulamada; Rusya’ya yaptırım uygulanması, BM Genel Kurulu’ndaki Ukrayna oylamalarında AB ve NATO ülkeleriyle tam bir uyum içinde hareket edilmesi gibi beklentileri beraberinde getirdi.
Vučić’in Sırbistan üzerinden Ukrayna’ya dolaylı silah satışına izin verdiği bir gerçek; bu hamle ona Batı başkentlerinde ciddi bir kredi kazandırdı. Ruslara karşı ise mazeretlere sığındı: Devasa bir baskı altında olduğunu ve Batı’ya temel olarak “hayır” diyemediğini iddia etti. Rusların bir süreliğine, gönülsüzce de olsa bunu sineye çektiğini düşünüyorum. Ancak Vučić’in durduracağına dair söz vermesine rağmen Ukrayna’ya silah akışı kesilmeyince, Rusya cephesinden sert tepkiler gecikmedi.
Belki Çin hariç, artık bu aktörlerin hiçbirinin Vučić’e güvendiğini sanmıyorum. Vučić uzun süre herkesin duymak istediğini söyleyen bir figürdü. Bunun en çarpıcı örneği, Sırbistan’ın BM Genel Kurulu’ndaki bir Ukrayna oylamasında “evet” oyu vermesinin hemen ardından Vučić’in çıkıp bunun “bir hata” olduğunu ve aslında “hayır” oyu vermek istediklerini söylemesiydi. Bu, bilinçli bir muğlaklık stratejisiydi: Hangi mesaja inanmalıydınız? Atılan resmi oya mı, yoksa Vučić’in basına yaptığı açıklamaya mı? Yıllarca bu sanatı ustalıkla icra etti; Washington’a ayrı, Moskova’ya ayrı, Brüksel’e ayrı mesajlar verdi. Bu tür bir belirsizliği bir süre, hatta belki uzunca bir süre idare edebilirsiniz; ancak savaşın her şeyi berraklaştıran bir etkisi vardır. Bir noktada, artık seçim yapmak zorunda kalırsınız.
Vučić aynı zamanda ikinci Trump yönetiminin kaybedenlerinden biri oldu. Bu durum, tam olarak umduğunun aksi yönünde gerçekleşti; zira Sırbistan’ın Trump için doğal bir müttefik olacağını bekliyordu. Aksine, mevcut yönetim tarafından defalarca reddedildi. Vučić, Trump’ın iktidara gelir gelmez Ukrayna’daki savaşı bitireceği beklentisiyle çok yönlü dış politikasına sadık kalmıştı. Trump’ın savaşı bir anda sonlandıracağına gerçekten inandığını düşünüyorum. Eğer bu gerçekleşseydi, üzerindeki AB baskısı hafifleyecek ve işi çok daha kolaylaşacaktı. Uzun lafın kısası, son dönemdeki iki gelişme onun bu çok yönlü yaklaşımını çıkmaza soktu: İlki Şubat 2022’de başlayan topyekûn savaş, ikincisi ise Trump’ın yeniden seçilmesi ve sonrasında Beyaz Saray ile kurulan o müphem ilişkiler.
Burada, son yıllarda periyodik olarak için için kaynayan ve yer yer patlak veren bir fay hattına dönüşen Kosova meselesine de değinmek yerinde olabilir. Kosova’da Aralık ayında yapılan seçimlerde Albin Kurti yeniden başbakanlık koltuğuna oturdu. Bu konuda elinizdeki bilgileri veya gözlemlerinizi paylaşmanız mümkün mü? Önümüzdeki yıllarda burayı çokça konuşacakmışız gibi görünüyor.
Albin Kurti, kariyerini bir anlamda Kosova’nın kuzeyinde “Sırp Belediyeler Birliği” ya da “Sırp Belediyeler Topluluğu” denilen yapının kurulmasına karşı çıkmak üzerine inşa etti. Kosova’nın kuzeyi, Kurti hükümetini meşru kabul etmeyen ve büyük oranda Belgrad’ın ağzına bakan, buna rağmen kendilerini Sırp hükümeti tarafından da terk edilmiş hisseden bir Sırp çoğunluğa ev sahipliği yapıyor. Kosova ile Sırbistan arasında 2013 yılında imzalanan Brüksel Anlaşması uyarınca, Kosova hükümetinin -yine de Priştine’ye bağlı kalacak şekilde- bir tür kısıtlı özyönetim katmanı sağlayan bu Birliği kurması gerekiyor. Karşılığında ise Sırbistan bölgeden elini çekecek ve kontrolü Kosova hükümetine devredecekti.
Bu durum, Kosova’da her zaman büyük bir tartışma konusu oldu; zira bazıları bunun nihai bir Sırp ayrılıkçılığına zemin hazırlayacağına inanıyor. Kurti’nin görevde kalması, bu cephede pek bir ilerleme kaydedilmeyeceği anlamına geliyor. Bu tıkanıklık Batı başkentlerinde Kurti’ye karşı ciddi bir hayal kırıklığı yarattı; nitekim kendisi geçen yıla kadar AB yaptırımları altındaydı.
Mevcut statüko ne kadar gergin olursa olsun, topyekûn bir savaşın kapıda veya kaçınılmaz olduğunu savunanlara katılmıyorum. NATO’nun Kosova’daki barış gücü KFOR bünyesinde yaklaşık 4 bin 500 asker bulunuyor. Yine de yerel ölçekli şiddet olaylarının ara ara nüksedeceğinden eminim; bu zaten her bir iki yılda bir yaşanıyor. Ancak bu şiddet dalgalarının topyekûn bir savaşa evrileceğine pek ihtimal vermiyorum. Tüm o sertleşen duygulara ve güvensizliğe rağmen, Balkanlar’da hiçbir tarafın yeni ve büyük bir savaşa girecek dermanı yok.
Son olarak, Avrupa genelinde yükselen sağ popülist dalgayı nelerin tetiklediğine ve bunun Avrupa’nın geleceğini nasıl şekillendireceğine dair geniş perspektifli değerlendirmenizi merak ediyorum. Giorgia Meloni örneğinde olduğu gibi, o sözde “düzen karşıtı” profil ya doğrudan düzene, yani Brüksel bürokrasisine boyun eğiyor ya da akıl almaz bir yolsuzluk sarmalı üretiyor. Bu gerçekten ilgi çekici bir mesele, görüşlerinizi duymayı çok isterim.
Sağ popülist dalgayı tetikleyen unsurlara dair vereceğim yanıt pek de orijinal sayılmaz. Bu dalganın hemen öncesinde, kurumlara, uzmanlara ve liberalizme olan inancın genel bir krize girmesine yol açan 2007-2008 finansal krizinin gelmiş olması bir tesadüf değil. Bu sarsıntı, “seçkinlere” karşı popülist bir tepkinin yeşermesi için oldukça bereketli bir zemin hazırladı. Elbette bu düzen karşıtı siyasetçiler, “bataklığı kurutma” veya yerleşik güçlerle savaşma vaatleriyle iktidara geliyor; ancak koltuğa oturdukları anda son derece konvansiyonel politikaları benimseyiveriyorlar. Ya da Orbán örneğinde olduğu gibi, yerleşik mutabakattan gerçekten kopuyorlar ancak bu sefer de eleştirdikleri o liberal “seçkinlerden” çok daha derin bir yolsuzluk batağına saplanıyorlar. Siyasette söylem ile uygulama arasında her zaman bir uçurum vardır; fakat bu uçurum, sağ popülizmde hiç olmadığı kadar derinleşiyor.
Söyleşi
‘Sözde uluslararası düzen çöküyor; geriye kalan tek hakikat ulusal çıkarlardır’

İsviçreli gazeteci, Die Weltwoche dergisi Genel Yayın Yönetmeni Roger Köppel, Antalya Diplomasi Forumu kapsamında Harici’ye verdiği bu kapsamlı mülakatta, sarsılan küresel nizamın röntgenini çekiyor. “Kurallara dayalı uluslararası düzenin” çöküşünü realizmin soğukkanlı merceğinden yorumlayan Köppel, modern ittifakların ulusal çıkarlar karşısındaki kırılganlığını çarpıcı tespitlerle dile getiriyor.
İran-İsrail hattındaki gerilimlerden NATO’nun içsel sancılarına, Çin’in yükselen bir alternatif oluşundan teolojinin siyasetle imtihanına kadar pek çok kritik başlık, Köppel’in kendine has ve ödün vermez perspektifiyle yeniden şekilleniyor. Vatikan ile Amerikan sağındaki popülist figürler arasındaki sürtüşmeyi de değerlendiren Köppel, dinin jeopolitik bir enstrüman olarak geri dönüşünü özgün bir dille sorguluyor.
Türkiye’nin bu “kadim ve kutsal” çatışma coğrafyasında üstlendiği merkezi arabuluculuk rolüne özel bir vurgu yapan Köppel, ahlakçı retoriğin ötesinde, sahici bir diplomasinin imkânlarını tartışmaya açıyor. Bu söyleşi, büyük güçlerin gölgesinde yeniden kurulan dünyada, pragmatizmin ve diyaloğun son sığınağına dair bir yol haritası sunuyor.
İran üzerine devam eden görüşmelerle başlamak istiyorum. Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasında Hürmüz Boğazı’na dair bir mutabakat olduğuna dair tartışmalar var; ancak sonrasında işler epey sarpa sardı. Şimdiyse İran, Amerikan tarafının ablukayı kaldırmaması nedeniyle boğazı yeniden kapatacağını iddia ediyor. Daha genel bir çerçeveden bakacak olursak, bu ateşkes süreci hakkında ne düşünüyorsunuz? Önümüzdeki günlerde nasıl bir seyir izleyeceğini öngörüyorsunuz?
Şayet bunu bilseydim, elimde çok kıymetli bir bilgi olurdu. Muhtemelen borsa hareketlerini önceden kestirebildiğim için çok zengin bir adam olurdum. Maalesef ulusal çıkarların, güvenlik kaygılarının ve hatta dini itikatların savaş meydanına indiği, fevkalade müşkül bir vaziyetin içerisindeyiz. Günün sonunda sağduyunun galip gelmesini ve tüm tarafların bu korkunç durumu sükûnete erdirmek için bir yol bulmasını temenni etmekten başka bir şey gelmiyor elden. Fakat bu nasıl başarılabilir… Ben bir İsviçreliyim; burada herhangi bir tavsiyede bulunmak benim için çok ama çok güç. Tüm tarafları anlayabiliyorum. İsrail’in güvenlik kaygılarını anlıyor, buna büyük bir hak veriyorum. Başkan Reagan’dan bu yana İran konusunda oldukça net bir tavır sergileyen Amerikan tutumunu da kavrayabiliyorum. Bir yanda da İran var; en azından Avrupa’nın gözünde, diğer ülkeler için bir tehdit olarak görülebilecek bir yola girmiş -ki burada kelimelerimi ihtiyatla seçiyorum- balistik cephanelikler inşa eden, nükleer patlayıcılar üzerinde deneyler yapan o muazzam medeniyet… Gerçekten çok çetin bir mesele. Yine de bir şekilde iyimserliğimi koruyorum. Bir çözüm bulacaklarına inanıyorum; fakat şu an için bunun nasıl olacağını kestirmek çok güç.
İran savaşı söz konusu olduğunda, Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa arasında bir tür ihtilaf baş göstermişti. Donald Trump’ın, Grönland fiyaskosunun ardından zaten gerilen bağlar sebebiyle Avrupalı müttefiklerinden belli başlı beklentileri vardı. Avrupa’nın neden hiçbir yardım göndermediğini nasıl yorumluyorsunuz? Sizce Trump haklı mıydı? Yoksa Avrupa mı haklıydı? NATO’nun bu iki kanadı arasındaki mevcut durum nedir?
AB ile ABD arasındaki münasebette tanık olduğumuz bu tabloyu, Antalya’daki bu forumda ele alınan o temel meselenin; yani sözde uluslararası düzenin çöküşünün, o nizamın çatırdayışının bir emaresi olarak görüyorum. Bu ittifakların günümüz dünyasında hiçbir ehemmiyet taşımadığını, NATO gibi askeri paktlar düzeyinde bile müşahede edebiliyorsunuz. Ulusal çıkarların hüküm sürdüğü bir dünyadayız. Aslına bakarsanız, tarihin her döneminde ulusal çıkarların hüküm sürdüğüne inanıyorum; ancak bazen büyük bir riyakârlıkla beraber “uluslararası düzen” ya da “kurallara dayalı nizam” üzerine tumturaklı nutuklar atılıyordu. Nihayetinde mesele her daim ulusal çıkarlardan ibaretti. Bugün bunu NATO’da da görüyoruz: Avrupalılar NATO üzerinden konuşmak ya da bu yapıyı kullanmak kendi çıkarlarına uygun düştüğünde “Biz NATO üyesiyiz” diyorlar. Ancak NATO’nun en büyük gücü olan Amerika Birleşik Devletleri çıkıp “Şimdi bize yardım etmek zorundasınız” dediğinde Avrupalılar “Hayır” cevabını veriyor. Bu durumu yargılamak, kim haklı kim haksız demek niyetinde değilim. Sadece şunu belirtmek isterim ki; bu durum bizlere, uluslararası kurallara dayalı sistemlerin ve NATO gibi ittifakların bugün ne bir güvenlik ne de bir nizam sağlayabildiğini gösteriyor. Artık tek geçer akçe ulusal çıkarlar ve ulusal liderlerin bir araya gelip çatışmalara çözüm üretme kabiliyetidir. İşte bu yüzden Antalya’daki bu forum hayati bir önem taşıyor. Zira her an, her dakika yeni çatışmaların patlak verebileceği böylesi bir “ulusal çıkarlar” dünyasında, diplomasiyi yeniden canlandırmak, konuşmak ve bu tür etkileşim platformları oluşturmak fevkalade kıymetli. Bir gün Ukrayna Dışişleri Bakanı’nı, ertesi gün Rusya Dışişleri Bakanı’nı burada ağırlamamız harika bir olay. Keşke Avrupa’da da benzer forumların sayısı artsa. Avrupa Birliği’ne yönelik eleştirim de tam bu noktada: Çok fazla ahlak dersi veriyoruz; sürekli kimin kötü, kimin iyi adam olduğunu dikte etmeye çalışıyoruz fakat diplomasi yoluyla ortak bir zemin, müşterek çözümler bulmak için yeterince çaba sarf etmiyoruz.
Avrupa’nın Rusya veya Çin ile olan ilişkilerine baktığımızda, özellikle de ikinci Trump yönetiminden önceki NATO toplantılarında, bu ülkelerin genel Batı nizamı için birer hasım olduğu hep iddia edilirdi. Fakat şimdi, bilhassa Avrupa ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki bağların kopma noktasına gelmesiyle birlikte, birçok AB üyesinin Çin ile kurulabilecek güvenlik alternatifleri aradığına şahitlik ediyoruz. Özellikle İspanya Başbakanı’nın Çin ziyareti, Emmanuel Macron’un benzer çıkışları ve Keir Starmer’ın Xi Jinping ile görüşmesi bu duruma örnek. Genel olarak bakıldığında, Çin’i Amerika Birleşik Devletleri’ne bir alternatif olarak görüyor musunuz? Sizce Avrupa rotasını Doğu’ya çevirir mi?
Ben tarafsız bir ülke olan İsviçre’den geliyorum. Biz düşman edinmemeye gayret ederiz. Çok küçük bir ülkeyiz; kendimizi savunabilmek mecburiyetindeyiz. İsviçre dünyaya sonuna kadar açıktır; herkesle çalışırız. Hatta son yıllarda tarafsızlığımız bir nebze zedelendi; zira Avrupa Birliği, Rusya’ya yönelik yaptırımlara iştirak etmemiz, hatta Ukrayna’ya silah göndermemiz için İsviçre’ye çok baskı yaptı. Bereket versin ki silah gönderme işine asla girmedik. Hukuki manada katı bir tarafsızlık sergiledik. Ancak yaptırımlar sebebiyle o mutlak bitaraflığımızı bir parça kaybettik. İsviçre dünyaya tamamen açık bir ülke. Bence pek çok Avrupa ülkesi de bu yolu izlemeli ve kendilerini bu tür çatışmacı dünya görüşlerine hapsetmemeli. Elbette başka çıkarlar da söz konusu olabilir. Baltık ülkelerinin Sovyetler Birliği ve Rusya ile olan geçmişlerine bakarsanız durumun çetrefilli olduğunu görürsünüz. Polonya’nın farklı bir geleneği var; onlar kendi yollarını kendileri tayin edecek. Fakat genel olarak söylemem gerekirse, günümüz dünyasında güçlü ikili ilişkilere yatırım yapmalıyız. Avrupa ülkeleri elbette Amerika Birleşik Devletleri ile işbirliği yapmalı, hakeza Çin ile de Rusya ile de. Rusya, Avrupa’nın komşusu; ama Avrupa dediğimiz nedir ki? Avrupa, farklı tarihlere ve farklı ulusal çıkarlara sahip küçük ve orta ölçekli ülkeler topluluğudur. AB ise bu çıkar çokluğunu yönetmek için fazla hantal kalan bir yapı. Bu yüzden İsviçre perspektifinden şunu ısrarla savunuyorum: Rusya ile bir an evvel barışın. Çin ile savaşa ya da çatışmaya girmeyin. Başkalarına ahlak dersi vermeyi, üstten bakıp himayeci bir tavır takınmayı bırakın. Artık büyük güç siyasetinin bir parçası olmayan küçük bir ülkeler grubu olmaya çalışın. Bırakın başkaları “büyük güç” olsun. Bizler büyük ekonomik güçler, bilimsel güçler, diplomasi ve uzlaşı güçleri olabiliriz; dünyanın geri kalanını ise bu gezegende var olan o büyük yırtıcı güçlere bırakabiliriz. Elbette büyük güçlerin büyük dertleri olur. Biz ise daha küçük dertleri olan daha küçük ülkeleriz.
İlk Trump döneminde hâkim olan bir görüş vardı; eğer Avrupa ülkeleri mümkün olduğunca dişini sıkarsa, sonunda Avrupa ile yeniden çalışmaya hevesli bir lider gelecekti; ki o isim Joe Biden oldu. Joe Biden seçildiğinde ise Ukrayna savaşı patlak verdi ve ardından Avrupa ülkelerinin NATO çatısı altında yeniden kenetlendiğine şahit olduk. Ancak şimdi ilişkilerdeki gerilim o kadar şiddetli ki, işler bir daha eskisi gibi olmayabilir. Yine de pek çok uluslararası toplantıda, California Valisi Gavin Newsom gibi -ki kendisi ABD’nin bir sonraki başkanı olabilir- isimlerin “2028’e kadar dişinizi sıkmanız gerek” dediğini duyuyoruz. Sizce bir Demokrat ya da Amerikan yerleşik düzenine daha yakın bir isim başkanlık koltuğuna oturursa, o “kolektif Batı” mefhumu geri döner mi? Avrupa ve ABD ilişkileri eski günlerine kavuşur mu?
Doğrusunu isterseniz, bu manada Trump öncesi döneme dönülmemesini temenni ediyorum. Zira Donald Trump -ki kendisi Amerikan Başkanı’dır- bana göre vakti çoktan gelmiş bir şeyi yaptı: “Rusya ile yeniden konuşmalıyız, diplomasiye yönelmeliyiz” dedi. Biden döneminde diplomasi namına hiçbir şey yoktu. Eğer Gavin Newsom ikinci bir Biden olmak niyetindeyse -yani Rusya ile diplomasiye kapalı, “Batı ve diğerleri” diyerek bizleri dünyanın geri kalanına karşı konumlandıran o kolektif Batı anlayışını sürdürecekse- bunun geleceği fethedebilecek bir felsefe olduğunu düşünmüyorum. Elbette Amerika Birleşik Devletleri devasa bir ülke; adeta bir Godzilla. Ve böyle bir devin çok fazla sorunu vardır. Çin bölgesinde Tayvan ile, Japonya ile bir sürü ittifakı ve angajmanı söz konusu. Kolay değil. Küresel çıkarlarınız olduğunda neler yapabileceğinizi iyi hesaplamanız gerekir. Bence realiteyi domine eden asıl eğilim -ki Trump bunu fark etti- Amerika Birleşik Devletleri’nin tek taraflı tahakküm kurduğu dönemin artık kapanmış olmasıdır. Bu, 1990’da Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonra geçerliydi. O zaman Ruslar yere serilmişti; Çin ise Mao Zedong sonrası hâlâ çok zayıftı, daha yeni toparlanıyordu. Şimdi bambaşka bir dünyadayız. Ekonomik olarak temelde bir numara olan bir Çin var. Çok hızlı büyüyen bir Hindistan var. Rusya toparlandı. Rusya, kendi güvenlik kaygılarının hiçe sayılmasını, NATO’nun doğuya doğru genişlemesini hazmetmiyor. Bunu anlayabiliyorum. Ruslar “Hayır, bunu istemiyoruz” diyorlar. Amerikalılar, Rus veya Çin askeri yapılarının Kanada veya Meksika’da bulunmasına asla müsamaha göstermezdi. Başkan Putin gibi sekiz yıl beklemezler, böyle bir şey olduğunda sekiz saat içinde müdahale ederlerdi. Dolayısıyla Trump, Amerika’nın dünyanın tek hâkimi olacak kadar güçlü olmadığını idrak etti. Bu yüzden kendi birincil nüfuz alanlarına; yani Güney Amerika’ya ve petrolün merkezi olan Ortadoğu’ya odaklanmaya başladı. Çin ile bir rekabeti var ama Trump en nihayetinde bir pragmatisttir. Muhtemelen İran konusunda kendine gereğinden fazla güvendi; bunu anlayabiliyorum. İran’ın nükleer silahlara sahip olması durumunda ne ABD’nin ne de İsrail’in çıkarlarını koruyamaz, bunu istemez de. Bu yüzden bir şeyler yapmak zorundaydılar; ancak belki de güçlerini gözlerinde fazla büyüttüler. Göreceğiz, bilemiyorum ama çok kutuplu bir dünyanın inşa edildiğine tanıklık ediyoruz; bu yüzden de bolca diplomasiye ve pragmatizme muhtacız. Trump’ın pragmatist biri olduğunu düşünüyorum. Biden için aynı şeyi söyleyemem. Gavin Newsom da bir pragmatist gibi durmuyor. Bilemiyorum. Bu yüzden, kim olursa olsun; diplomasiyi ve diyaloğu terk eden, o eski Batı üstünlüğü taslayan tavırlara dönmeyen liderler göreceğimizi umuyorum. Bu durum ne Batı için ne dünyanın geri kalanı ne de hiç kimse için iyi bir şey.
İlk yanıtınızda dini çatışmalardan biraz bahsetmiştiniz. Benim anladığım kadarıyla, Trump ile Papa arasındaki o ufak sürtüşmeye atıfta bulunuyordunuz. Geçtiğimiz hafta bu durum kontrolden çıktı; her iki taraftan gelen açıklamalar oldukça sertti. Donald Trump ve bilhassa Katolik olan J.D. Vance, Papa’ya teolojik meseleler hakkında konuşurken dikkatli olması gerektiğini söyledi ki bu başlı başına ilginç bir durumdu. Sizce bu durum, Donald Trump’ın kendine yönelik eleştirileri hazmedememesinden mi kaynaklanıyor, yoksa arka planda mezhepsel bir çatışma mı görüyorsunuz? Çünkü Palantir’den Peter Thiel gibi figürlerin Roma’da toplantılar yaptığını, Papa ve Deccal hakkında konuştuklarını biliyoruz. Hatta Steve Bannon, Papa Francis’i devirmekten ve Vatikan’ı alaşağı etmekten bahsediyordu. Amerikan popülist sağında Vatikan ile derdi olan pek çok isim var. Genel olarak ne dersiniz; bu bir mezhep meselesi mi?
Aslında ilk cevabımda bir başka İncilî çatışmaya, yani İsrailoğulları ile İsmailoğulları arasındaki kadim kavgaya telmihte bulunmuştum; hani şu büyük peygamber İbrahim’e, medeniyetin o ulu atasından doğan iki büyük kavme dayanan o mesele… Ve tabii ki İslam’ın dünyadaki hükümranlığı döneminde de büyük imparatorluklardan biri olan İran ve diğer tarafta “Tanrı’nın seçilmiş halkı” olan Yahudiler… Dinin Ortadoğu siyasetinin çok büyük bir parçası olduğunu söyleyebilirim. Ancak bu boyutu Batı siyaseti için de dile getirmeniz çok yerinde oldu. Benim tavsiyem, Trump’ın her söylediğini lafzıyla değil, ama onu ciddiye alarak değerlendirmenizdir. Onun kampından veya diğer taraflardan gelen her çıkışı mutlak bir ciddiyetle ele almaya hacet yok. Ben bir Protestanım ama teolojiye ilgi duyarım. Vatikan ile yaşanan bu sözel güreşi, bu ağız dalaşını biraz şaşkınlıkla izledim; ardından Amerikan Başkanı Donald Trump’ın kendini adeta İsa gibi resmettiği o absürt fotoğrafları gördük. Benzer şeylere daha evvel de tanık olmuştuk. Trump’ın aklını yitirdiğini düşünenler var; bunun bir emaresi olmamasını umuyorum. Bilemiyorum, bunu Amerikalıların kendilerinin çözmesi gerek. Ancak bu benim için -ve umarım yanılıyorumdur- Ortadoğu’da işlerin planlandığı gibi gitmediğini fark eden Amerikan liderliğindeki o sinirlilik halinin absürt bir göstergesinden ibaret. Amerikan Başkanı, Ukrayna’daki savaşı bitireceğini söylediği için kendini azımsanmayacak bir baskı altına soktu; savaş ise hâlâ sürüyor. İsrail için bir vizyonu var, Ortadoğu için bir vizyonu var; muazzam bir başarı olan İbrahim Anlaşmaları var ancak bunlar şu an pek de gündemde değil. İran ile bir savaş görüyorsunuz, bir son, bir acil çıkış kapısı bulamıyor gibi. Muhtemelen bu söz düelloları yaşadığı stresin bir semptomu. Öte yandan, Trump’ın şimdiye dek o kadar çok tuhaf şey söylediğine şahit olduk ki, bunu fazla ciddiye almazdım. Elbette Papa’nın vazifesi eleştirmektir; savaş çıkaran güçleri eleştirmek onun görevidir. Ve Tanrı’yı siyasi emellere alet etmenin bir suç olduğunu söylerken de yerden göğe kadar haklıdır; ki bu sadece Hristiyanlar için değil, günümüzün diğer tüm dinleri için de geçerli. Bazı güçler siyaset yapmak için Tanrı’yı kullanıyorlar. Bu her daim tehlikelidir ve bence en büyük kutsala saygısızlıktır. Bir Protestan olarak şunu söyleyebilirim; Tanrı’dan bahsederken aslında kendinden bahseden o güruh çok tehlikeli bir türdür. Bu adamlara karşı ihtiyatlı olmalıyız. Papa bunu söylerken haklı. Trump da elbette kendi argümanını ortaya koymak istiyor. Buna çok fazla kulak asmazdım. Peter Thiel… Roma’daki o konferanslara katıldım, onları dinledim. Evet, oradaydım; gizli toplantılardı, bu yüzden bir şey anlatmam doğru olmaz. Ancak gazetelerde onun ne söylediğine dair çıkan haberleri okuyunca gülümsüyorum. Babam da Katolikti. Peter Thiel’ın Vatikan anlayışı, orayı “Deccal” olarak görmek üzerine kurulu değil. Kendi gazetem için onunla yaptığım mülakatta Deccal ile neyi kastettiğini izah etmişti. Deccal’in, gücü elinde toplayan ve insanların gözünü boyayan küresel bir bürokrasi olduğunu söyledi; “Sizi kıyametten, Armageddon’dan, iklim felaketinden biz kurtaracağız; ebedi barışı biz getireceğiz” diyen bir yapı. Yani Peter Thiel Vatikan’a veya başka bir şeye karşı değil. O, çalışmaları ışığında İncil’in “Deccal” olarak tesmiye ettiği o küresel bürokratik devletten endişe duyuyor. Tabii bu tanımı kabul etmeyecek pek çok ilahiyatçı var; onların Deccal tanımı çok daha dar. Fakat fevkalade ilginç ve entelektüel düzeyi çok yüksek bir konferanstı. Peter Thiel’ı eleştiren pek çok politikacının kendisinin böyle bir konuşma yapabileceğini sanmıyorum. Bu yüzden onu dinlemek benim için çok ufuk açıcıydı.
Son bir soru. Türkiye hakkında olacak. Daha spesifik olarak, bölge genelinde şahit olduğumuz son gelişmeler, Türkiye ve İsrail’in bölgenin yeni rakipleri haline geldiği yeni bir durumu ortaya çıkarıyor. İran biraz daha geri planda kalmış görünüyor. Artık bu durum hem Türkiye hem de İsrail tarafından kabul edildiği için üslup da giderek sertleşiyor. Dün Sayın Tom Barrack buradaydı ve kendisine tam da bu soru sorulduğunda, bunun sadece söylemden ibaret olduğunu ifade etti. Bu ülkelerin savaşmak zorunda olmadığını, savaş yolunda olmadıklarını söyledi. Fakat kendisi bu meselede tabii ki bir taraf ve haliyle bu iki ülkenin böyle bir kavgaya tutuştuğunu görmek istemez. Siz bu konuda ne dersiniz? Yakın gelecekte Ortadoğu’da İsrail ile Türkiye arasında bir çatışma bekliyor musunuz?
Müdahil devlet adamlarının bazı beyanatlarına kulak kabarttığımda, ortada pek bir diplomasi göremiyorum; üslup oldukça çatışmacı. Dün Türk Cumhurbaşkanı’nı dinledik; Erdoğan görüşlerini son derece net bir biçimde ortaya koydu. Hakeza Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da fevkalade vakur ve derinlikli bir şahsiyet olmasına rağmen sert ifadeler kullandı. Korkarım ki şu an burada, İsrail ile muhtemelen Türkiye arasında hâlâ çok ciddi bir çatışma süreci içerisindeyiz. Bir İsviçreli olarak temennim, Cumhurbaşkanı Erdoğan idaresindeki Türkiye’nin -ki burada iç siyasetten bahsetmiyorum, buna karışmak istemem, Türkler kendileri için neyin uygun olduğuna kendileri karar verir- dışarıdan baktığımda, Türkiye’yi uluslararası diplomasinin ana aktörü olarak akıllıca konumlandırmış çok güçlü bir devlet başkanı görüyorum. Umuyorum ki Türkiye, kazandığı bu ağırlığı ve saygınlığı, İsrail’in meşru güvenlik kaygılarını da gözeten bir yol bulmak için kullanabilir. İsrail’i şu manada anlayabiliyorum; son seksen yılda pek çok savaş yaşadılar. Bu savaşları başlatan onlar değildi. İsrail, sorumluluğu Avrupalılara, bilhassa da Almanlara ait olan Holocaust gibi korkunç bir felaketin küllerinden doğdu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu devleti kurdular ama Ortadoğu’daki bazı uluslar bunu kabul etmedi. Savaşlar çıktı; İsrail bu savaşları kazandı, toprak kazandı ve “barış için toprak” felsefesiyle bu toprakları geri verdi. Toprakları verdiler ama barışı alamadılar. Şimdiyse yeni ve daha sert bir siyasi ajanda var; “Hamas katliamından sonra strateji değiştiriyoruz, artık barış için toprağa inanmıyoruz; artık toprak barıştır” diyorlar. Bu bir nevi Rus perspektifine benziyor. Rusya defalarca saldırıya uğradı; kendilerini korumak için bir “güvenlik kuşağına” ihtiyaç duyduklarını söylediler ve meseleye kilometre kare hesabı üzerinden bakmaya başladılar. Sorun şu ki İsrail de aynı şekilde düşünmeye başladı. Ancak özünde yatan meşru güvenlik kaygılarıdır. İsrail’in Pakistan’dan Portekiz’e uzanan bir imparatorluk kurmak isteyen emperyalist bir güç veya devasa bir bölgesel oyuncu niyetinde olduğunu sanmıyorum. Fakat meşru güvenlik kaygıları mevcut. Ve Türkiye, bu dünyanın merkezinde büyük bir arabulucu, muazzam bir diplomatik güç olarak yer alıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsrail’i masaya oturtmanın bir yolunu bulacağını umuyorum. Suriye meselesinde gördüğüm kadarıyla diğer güçlerle büyük bir uzlaşı içerisindeler ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçmişteki başarılarına bakınca, buraya barış getirmek için eşsiz bir konumda olduğunu düşünüyorum. Fakat bu nasıl olur, bilemem. İsviçre’de biz Ortadoğu için “Bu bir İncilî çatışmadır” deriz; yani çözümü çok zordur. Bu çatışma sahasında yaşamadığımız için memnunuz. Avrupa’nın merkezinde yaşıyoruz; orada da pek çok savaş gördük ama Tanrı’ya şükür onlar geride kaldı. Umalım ki geri dönmesinler.
Eğer bu İncilî bir çatışmaysa, o zaman hepimiz hapı yutmuşuz demektir. Hiç iyi bir şey değil bu.
Hayır, eğer bu bir İncilî çatışmaysa hapı yutmuş sayılmayız; zira o zaman hepimizin Tanrı’nın çocukları olduğunu söyleyebiliriz ve Tanrı bu dünyayı insanlar sürekli savaşsın diye yaratmadı. Sadece bir yol bulmalıyız… Mutlaka bir çözümü olmalı, henüz onu bulamadık o kadar.
Birileri teoloji üzerine konuşurken dikkatli olunması gerektiğini söylemişti, sanırım burada durmalıyım.
Katılıyorum.
Teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi5 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Amerika5 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş5 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor












