Ortadoğu
Savaşın ardından İsrail’in gözünden Hizbullah

Editörün notu: El-Ahbar gazetesi köşe yazarı Ali Haydar, İsrail’in son savaşın ardından Hizbullah’ı tamamen ortadan kalkmış bir tehlike olarak değil, şekil değiştirmiş ve hâlâ potansiyel barındıran bir tehdit olarak gördüğünü analiz ediyor. İsrail güvenlik birimlerinin tahminlerine göre Hizbullah, Rıdvan Birliği gibi kritik unsurlarını kaybetse de kapasitesinin önemli bir kısmını ve örgütsel bütünlüğünü koruyarak savunma pozisyonuna çekilmiş durumda. Tel Aviv yönetimi, bu geçiş sürecinde siyasi baskı ve askeri operasyonları birleştirerek örgütün toparlanmasını engellemeye çalışsa da, İran faktörü ve bölgesel dinamikler İsrail’in stratejik hedeflerine ulaşmasını zorlaştırıyor. Sonuç olarak İsrail, Trump yönetiminin bölgesel stratejisinde askeri bir araca dönüşürken, Lübnan sahası askeri başarının kalıcı bir siyasi gerçekliğe dönüştürülüp dönüştürülemeyeceği konusunda kritik bir sınav niteliği taşıyor.
***
Savaşın ardından İsrail’in gözünden Hizbullah: Tehdidin çehresi değişti ama tehlike sona ermedi
Ali Haydar
13 Ocak 2026
Lübnan sahasındaki son savaş, önceki dönemle tam bir kopuş yaratmadı ancak İsrail’in Hizbullah ve Lübnan’a bakışında yeni bir geçiş evresini başlattı. Temel dönüşüm artık örgütün projelerine yönelik bir tehdit oluşturup oluşturmadığı şeklindeki geleneksel soruyla sınırlı değil; asıl mesele, bu tehdidin doğasının, sınırlarının ve kontrol edilebilme imkânlarının yeniden tanımlanmasıdır. Buradan hareketle İsrail tahmini şu varsayımdan yola çıkıyor: Savaş tehlikeyi sona erdirmeyip şeklini değiştirdi ve düşman zarar gören kapasitesini onarmadan önce kuzey sınırındaki güvenlik ortamını yeniden kurgulamak için nadir bir zaman penceresi açtı.
Bu bakış açısı, düşman varlığının içindeki düşünce yönelimlerini, bir dizi temel soruya yanıt arayarak okumayı zorunlu kılıyor: Savaş Lübnan içinde nasıl bir durum tablosu ortaya çıkardı? Yeni güç dengeleri, eskisi gibi değilse, nasıl görünüyor? Riskler ve fırsatlar ne yöne hareket ediyor? İç ve bölgesel kısıtlamalar ağında İsrail’in önündeki seçenekler neler? Ve en önemlisi: Askeri başarı istikrarlı bir gerçekliğe dönüştürülebilir mi, yoksa bölge açık bir yıpratma savaşına veya ertelenmiş bir patlamaya mı sürükleniyor?
İsrail perspektifinden bakıldığında savaş, Lübnan içinde ikili bir gerçeklik doğurdu. Bir yanda, Hizbullah’ın İsrail ile çatışma denklemlerine ilişkin ritmini ve şartlarını dayatabilen bir aktör olarak konumu geriledi. Diğer yanda, Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü’nün tahminlerine göre bu gerileme, örgütün yenilgisi, çöküşü veya dağılması noktasına varmadı; yalnızca örgütsel yapısını veya sürekliliğini sağlayan unsurları kaybetmeden savunma ve onarım pozisyonuna çekilmesiyle sınırlı kaldı.
İsrail’in okumasına göre bu değişim, yeni otoriteleriyle Lübnan devletine, Lübnan’daki Direniş’i hedef alan planla uyumlanmak için daha geniş bir siyasi alan tanıdı. Fakat bu süreç, Lübnan içindeki dengeler ve mevcut güç denklemleri nedeniyle hâlâ tökezliyor ve sınırlı sonuçlar veriyor; bu durum ne ABD Başkanı Donald Trump’ı ne de düşman Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu memnun etti.
Bununla birlikte İsrail’in tahmini, en belirgin askeri başarının, son derece tehlikeli bir tehdit modelinin sökülmesi olduğunu savunuyor. Bu başarı, Hizbullah’ın caydırıcılık ve savunma unsurlarını güçlendiren en önemli nitelikli eklemelerden sayılan, temas hattı yakınındaki yer üstü ve yer altı tahkimatları içindeki Rıdvan Birliği’nin geniş yayılım ağının ortadan kaldırılmasıyla temsil ediliyor.
Sonuçların bu yönüne odaklanılması, örgütün kapsamlı kapasitesini yok etmedeki başarısızlığın ve İsrail güvenlik birimlerinin savaşın ilk aşamalarında pazarladığı yıkım oranlarından geri adım atmasının ardından geldi. Nitekim Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü, Albay Gabi Siboni ve Tuğgeneral Erez Winner’ın (5/1/2026) aktardığına göre, siyasi ve medya anlatısının yüzde 70 ila 80 arasındaki daha yüksek oranlara odaklanmayı sürdürmesine rağmen, güvenlik birimlerinin tahminleri Hizbullah’ın çeşitli alanlardaki kapasitesinin yaklaşık yüzde 40’ını kaybettiğine işaret ediyor.
Buna dayanarak Hizbullah, İsrail hesaplarında hâlâ bir engel ve mevcut bir tehdit teşkil ediyor; zira farklı bir formatta da olsa tehdit seviyesini ayakta tutan organize bir savaş gücünü ve füze ateş kapasitesini muhafaza ediyor.
Bu tablo içinde örgüt, İsrail’in stratejik hesaplarında ileri bir konumu işgal etmeyi sürdürüyor. İran İslam Cumhuriyeti’nin örgüte her düzeyde destek vermeye devam etmesi, ondan vazgeçmesi için sunulan tüm cazip teklifleri reddetmesi ve bu yoldan dönmesi amacıyla yapılan baskı ve tehditlere direnmesiyle birlikte, İsrail bilincindeki bu endişe artıyor.
Yukarıdakilerden hareketle, düşman varlığındaki tahmin ve karar alma çevreleri, Hizbullah’ın askeri ve caydırıcı gerilemesinin, en azından orta vadede eski seviyesine olmasa bile, tersine dönebilir geçici bir durum olmasından korkuyor. Sonuç olarak düşman; sahadaki, iç siyasetteki, Suriye’deki ve bölgesel düzeydeki değişkenleri, Amerikan değişkenine ek olarak siyasi ve güvenlik açısından kazanca tahvil etmek amacıyla kullanma girişimlerini sürdürüyor.
Bu bağlamda İsrail, kendini karmaşık bir fırsatlar ve riskler karışımı karşısında buluyor. Zaman faktörünü, Direniş’in tam olarak toparlanmasını engelleyerek bir fırsata dönüştürmeye çalışıyor; bu, mevcut aşamada en yüksek öncelik ve hem düşman hem de içerideki Direniş karşıtları için en tehlikeli senaryolardan biri sayılıyor. Aynı zamanda mevcut çatışma kurallarını pekiştirmeye ve genişletmeye çalışıyorlar.
Ancak riskler de bir o kadar belirgin; bu çabaların, özellikle Direniş’in “Uli’l-Be’s” savaşından çıkardığı dersler ve Lübnan siyasi otoritesinin Direniş’e karşı pratik tutumundaki kararsızlık hali göz önüne alındığında, toparlanma sürecini ve kapasite inşasını umulan düzeyde engelleyememesinden endişe ediliyor. Ayrıca zaman faktörü ve bunun Amerikan yönetiminin Lübnan gerçeğine yaklaşımı üzerindeki muhtemel etkisine dair kaygılar da mevcut.
Buradan hareketle İsrail’in seçenekleri, keskin olmayan geniş bir alternatifler yelpazesine dağılıyor. Bunların başında, ABD üzerinden yürütülen baskıcı siyasi sürecin tüketilmesi geliyor; bu, Lübnan hükümetine “havuç ve sopa” mantığıyla baskı uygulanmasını ve yıllar sonra ilk kez Lübnan ile doğrudan iletişim kanalları açılmasını, buna paralel olarak askeri saldırıların etkili ve artan bir tempoda sürdürülmesini içeriyor. Fakat İsrail tahmin birimlerinin gözünde bu seçeneğin etkinliği, Lübnan devletinin uygulama kapasitesine bağlı kalıyor ki bu birimler söz konusu kapasiteye büyük ölçüde şüpheyle yaklaşıyor.
Eş zamanlı olarak, güçlenmeyi önlemek adına İsrail saldırıları devam ediyor ancak bu yol, ucu açık bir stratejiye dönüşme riski taşıyor. Havadan ve karadan geniş çaplı askeri harekât seçeneği ise, ister inisiyatif ister yanıt olarak olsun, masada hazır bir ihtimal olarak duruyor. Ancak İsrail, bu seçeneğin yalnızca askeri değil, siyasi ve bölgesel açıdan da yüksek maliyetinin farkında; bu da onu tamamen ihtimal dışı bırakmasa da Amerikan kararının belirleyici faktör olduğu çoklu etkenlere bağlı kılıyor.
Bu çerçevede, İran tehdidinin Tel Aviv’deki güvenlik ve siyasi sistemin öncelikler listesinde yeniden zirveye oturmasıyla temsil edilen bölgesel bir değişken öne çıkıyor. Kanal 14’ün işaret ettiği üzere, önceki varsayımların aşınmasının ardından öncelikler sıralaması yeniden gözden geçiriliyor. Hizbullah ile geniş çaplı bir savaş ihtimalinin yanı sıra, daha önce öncelik Lübnan’dayken, şimdi derhal olmasa bile İran’ın merkezi sahaya dönüşebileceğini öngören tahminler güçleniyor. Bu durum, Washington ve Tel Aviv’in beklentilerinden daha hızlı görünen İran’ın süratli rehabilitasyonuna bağlanıyor.
Yukarıdakiler ışığında senaryolar İran ve Lübnan arasında veya her ikisini kapsayacak şekilde çeşitleniyor. Bu bağlamda, Lübnan’ın çevresinden yalıtılmış bir saha olmadığı, aksine İsrail’in karşı karşıya olduğu daha geniş meydan okumaların gölgesinde bölgesel rekabet kapısından etkilendiği ve etkilediği gerçeği öne çıkıyor. Buna ek olarak, Trump yönetimi altındaki Amerika’nın vizyonu, bölgesel düzenin İsrail’e hizmet edecek şekilde yeniden şekillendirilmesine dayanıyor; ancak Tel Aviv’de dolaşan tahminlere göre, aynı zamanda çatışmaların kontrolsüz patlamalarla değil, hesaplı bir kademelenmeyle yönetilmesini tercih ediyor.
Özetle İsrail’in tahmini, savaşın nadir bir pencere açtığını görüyor; ancak başarı sadece Hizbullah’a verilen zararın boyutuyla değil, İsrail’in bu zararın toparlanma yolunda geçici bir durağa dönüşmesini engelleme kapasitesiyle ölçülüyor. Siyasi baskı ile askeri infazı birleştirmekte başarısız olunursa, öngörülebilir gelecekte muhtemel alternatif istikrar olmayacaktır. Çeşitli senaryolara göre Lübnan sahası, İsrail’in gücü geçici bir askeri başarıya değil, sürdürülebilir bir gerçekliğe dönüştürme kapasitesi için merkezi bir sınav olmaya devam ediyor. Fakat kesin olan tek şey şu ki İsrail, her zamankinden daha fazla, Trump’ın Lübnan ve Direniş’e yönelik stratejisinde askeri bir araca dönüşmüş durumda.
Ortadoğu
Barrack, Golan Tepeleri açıklamasından çark etti

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack, İsrail’in BM kararlarını ihlal ederek Golan Tepeleri’ni hâlâ işgal ettiği yönündeki açıklamalarından geri adım attı.
Barrack, Golan üzerindeki İsrail egemenliğini tanıyan ABD politikasının değişmediğini belirterek, yaptığı açıklamaların söz konusu bölgenin tarihsel durumunu yansıttığını ve BM’nin tutumunu desteklemek amacıyla yapılmadığını savundu
İsrail, 1967 Savaşı’nda Golan Tepeleri’ni Suriye’den ele geçirdi ve 1981’de burayı ilhak etti. Birleşmiş Milletler ve uluslararası toplumun büyük çoğunluğu, bu bölgeyi işgal altındaki Suriye toprağı olarak kabul ediyor ve İsrail’in ilhakını tanımıyor.
2019 yılında Trump, on yıllardır süren ABD politikasını tersine çevirerek, İsrail’in bu bölge üzerindeki egemenliğini tanımıştı.
Büyükelçi, cuma günü Lübnan asıllı Avustralyalı girişimci Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, İsrail’in söz konusu bölgeyi “hâlâ” işgal ettiğini söylemişti.
Barrack daha sonra bunun, Golan konusunda “Birleşmiş Milletler’in tutumuna bir destek değil”, bölgenin tarihsel statüsüne ilişkin bir açıklama olduğunu söyledi.
Pazar günü Associated Press’e yaptığı açıklamada, “Golan’a ilişkin ABD politikası 2019 yılında Başkan Trump tarafından belirlenmiştir ve bu politika değişmemiştir,” dedi.
Barrack, son İsrail-Hizbullah savaşının ardından İsrail güçlerinin güneyin bazı bölgelerini işgal ettiği Lübnan’da neden ilhakın gerçekleşmeyeceğini öngördüğünü açıklamayı amaçladığını ve toprak haritaları yerine müzakere yoluyla varılan anlaşmaların daha kalıcı olduğunu savunmak istediğini belirtti.
Ayrıca Golan’ı, “zorla ele geçirilen toprakların nesiller boyu ihtilaf konusu olmaya devam ettiği”ne dair bir örnek olarak gösterdiğini de ekledi.
Cuma günkü röportajda Barrack, geçen hafta başında İsrail’in Suriye’nin kuzeyindeki Ebu Zuhur hava üssüne düzenlediği saldırıları da eleştirmişti. İsrailli yetkililer, saldırıların Türkiye’nin üste varlık kurmasını engellemeyi amaçladığını belirtmişti.
Barrack’ın Golan ile ilgili açıklamaları Washington’da da tepkilere yol açtı.
Floridalı Cumhuriyetçi Senatör Rick Scott, X platformunda, büyükelçinin Trump’ın bu bölge üzerindeki İsrail egemenliğini tanıdığını “unutmuş” gibi göründüğünü yazdı.
Öte yandan Barrack, İsrail’in geri çekilmesi ve Hizbullah’ın silahsızlandırılması konusunda İsrail ile Lübnan arasında devam eden müzakerelere ilişkin değerlendirmesine yöneltilen eleştirilere yanıt verdi.
Barrack, “(Müzakere) masasında iki kişinin –Hizbullah ve İran’ın– eksik olduğunu” söylemişti.
Bu sözler, Barrack’ın Tahran ve Hizbullah’ın ABD destekli müzakerelere katılması gerektiğini kastettiği yönünde spekülasyonlara yol açtı.
Pazar günü Barrack, ABD’nin Hizbullah ile müzakere etmediğini vurguladı fakat “söz konusu silahların İran tarafından tedarik edildiğini ve finanse edildiğini” belirttiğini, bunun da bu silahların akıbetine ilişkin müzakereleri zorlaştırdığını ifade etti.
Barrack, AP’ye verdiği demeçte şunları söyledi:
“Sorunun zorluğunu anlatıyordum, yeni bir müzakere masası önermiyordum. Hizbullah, yabancı terör örgütü olarak tanımlanmıştır. Biz onunla müzakere etmiyoruz ve söylediklerimin hiçbir kısmı aksini ima etmiyor.”
Ayrıca, Lübnan’ın güneyindeki Şii topluluklara Tahran’ın sağladığı mali desteğin yerini kimin alacağını sorgulayan açıklamalarını da savundu ve bu tür soruları gündeme getirmenin “kimseye bir hak tanımak anlamına gelmediğini” belirtti.
Ortadoğu
İran askeri doktrinini savunmadan taarruza kaydırdı

İran ordusu, ülkenin askeri doktrininin savunma odaklı yapıdan taarruz niteliğine kaydığını duyurdu. Tuğgeneral Muhammed Ekreminiya, yeni yaklaşım çerçevesinde Tahran’ın her türlü saldırgan eyleme derhal ve daha geniş çaplı yanıt vereceğini açıkladı.
İran ordusu, ülkenin askeri doktrininin savunma esaslı yaklaşımdan taarruz doktrinine doğru kaydığını bildirdi. İran Ordusu Sözcüsü Tuğgeneral Muhammed Ekreminiya, Donya-e Eqtesad gazetesine konuştu.
Söz konusu değişimin ABD ve İsrail ile yaşanan son çatışmalar sırasında görünür hale geldiğini belirten Ekreminiya, İran’ın gelen saldırılara çok daha hızlı tepki vermeye ve daha kapsamlı karşı saldırılar düzenlemeye başladığını kaydetti.
Ekreminiya, “Ülkenin askeri doktrini savunmadan taarruza doğru ilerliyor” değerlendirmesini yaptı.
Taarruz odaklı yeni yaklaşımın mutlaka önleyici operasyonlar icra edileceği anlamına gelmediğini vurgulayan Ekreminiya, buna karşılık son çatışma sırasında İran’ın, düşman kanadından gelecek saldırı henüz başlamadan önce Ürdün’deki bir ABD üssünü vurduğunu ifade etti.
Ordu sözcüsü, İran’ın benimsediği yeni yaklaşımın ülkeye yönelik her türlü saldırgan eyleme anında karşılık verilmesini öngördüğünü, verilecek yanıtın ise bizzat saldırının kendisinden çok daha kapsamlı olabileceğini dile getirdi.
ABD, İsrail ile birlikte şubat ayı sonunda İran’a yönelik savaş başlattı. Saldırılar 28 Şubat’ta başlarken, Tahran yönetimi de buna karşılık bölgedeki İsrail hedefleri ile ABD askeri tesislerine misilleme darbeleri indirdi.
Taraflar nisan ayında geçici bir ateşkes mutabakatına vardı. Ateşkesin ardından taraflar, diğer ülkelerin arabuluculuğunda müzakereleri sürdürdü.
Tahran ve Washington 18 Haziran’da bir mutabakat zaptı imzaladı ancak kısa süre sonra çatışmalar yeniden başladı. Ateşkesin bozulmasının ardından İran, Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını duyurdu.
ABD Başkanı Donald Trump ise bu karara karşılık olarak boğazı Amerikan toprağı ilan etti ve Truth Social isimli sosyal medya platformundaki hesabından buna dair bir görsel paylaştı.
Donald Trump, 20 Ağustos’ta İran’a karşı eşi benzeri görülmemiş bir tecrit tehdidinde bulunarak en yıkıcı ekonomik operasyonun başlatıldığını açıkladı. Trump paylaşımında, “İran İslam Cumhuriyeti’ne bir anlaşmaya varabilmesi için benden daha büyük bir fırsat sunan hiç kimse olmadı. Kendileri açısından bir trajedi olarak, bu fırsatı değerlendirmediler” ifadelerine yer verdi.
Ortadoğu
Mekke Anlaşması için İran iddiası: Tahran teklifi inceliyor

İran Parlamentosu resmi haber ajansının başkanı Mehdi Rahimi, Tahran’ın Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na katılım daveti aldığını açıkladı. Henüz üye ülkelerin dışişleri bakanlıklarınca resmi olarak doğrulanmayan teklifin Tahran yönetimi tarafından değerlendirildiği bildirildi.
İran Parlamentosunun resmi haber ajansının başkanı Mehdi Rahimi, 23 Ağustos’ta el-Meyadin’e verdiği mülakatta, Tahran’ın Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye tarafından imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na katılım daveti aldığını ve bu teklifi değerlendirdiğini açıkladı.
Rahimi, “Batı Asya ülkelerinin bölgesel bir güvenlik şemsiyesi oluşturma çabalarını” memnuniyetle karşıladıklarını belirterek İran’ın uzun süredir bu yönde bir girişimi savunduğunu ifade etti. İran’la yaşanan son savaşın, Washington’ın bölgedeki müttefiklerine güvenlik sağlama vaatlerini yerine getirmek yerine Batı Asya’yı istikrarsızlaştırdığını herkese gösterdiğini ekledi.
İran’ın ittifaka davet edildiği yönündeki açıklama, ülkenin Dışişleri Bakanlığı veya anlaşmanın tarafı olan üç üye ülke tarafından henüz resmi olarak doğrulanmadı.
Söz konusu ortak savunma anlaşması, 7 Ağustos’ta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif tarafından imzalandı. NATO Antlaşması’nın 5. maddesine benzer bir ortak savunma ilkesi getiren anlaşmaya göre, üç ülkeden herhangi birine yönelik saldırı tüm üyelere yapılmış kabul edilecek.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, 10 Ağustos’ta yaptığı açıklamada Tahran’ın ittifakın kurulmasından “endişe duyması için herhangi bir neden bulunmadığını” söylemişti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suudi Arabistan merkezli Şarku’l Avsat gazetesinde 12 Ağustos’ta yayımlanan yazılı mülakatında, anlaşmanın yalnızca mevcut üyelerle sınırlı olmadığını ve Ankara’nın paktın bütün bölge ülkelerini kapsayacak biçimde genişlemesini istediğini belirtmişti.
Erdoğan mülakatta şu ifadeleri kullandı: “Vizyonumuz üç ülkeyle sınırlı değil. Anlaşmanın büyümesini, belki bir gün bölgedeki bütün ülkelerin bu şemsiye altında bir araya gelmesi için uygun koşulların oluşmasını arzuluyoruz. Bu, bölgede kalıcı istikrarın sağlanması yönünde atılabilecek en uygun adım olacaktır.”
Erdoğan ayrıca girişimin “günübirlik ortaya çıkmadığını”, teklifin üç imzacı ülke ile diğer bölge devletleri arasında daha önce de defalarca gündeme geldiğini vurguladı.
Anlaşmanın, ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş ile bunun zincirleme küresel etkilerine verilmiş bir tepki olarak görülmesinin yanlış olacağını kaydetti.
Ortak savunma anlaşmasına yönelik girişimler, ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı savaşın ardından hız kazandı. İran’ın misillemelerinin ABD üslerine ev sahipliği yapan Körfez ülkelerini ağır biçimde vurması, bu ülkelerde Washington’ın sağladığı güvenlik şemsiyesinin değeri konusunda kuşkular doğurdu.
Erdoğan’ın üçlü savunma anlaşmasının yeni katılımlara açık olduğunu duyurmasının ardından üç Suudi kaynak, Middle East Eye’a yaptıkları açıklamada Riyad’ın Mısır’ın pakta dahil edilmesine karşı çıktığını aktardı.
Kaynaklar, bu yaklaşımın gerekçesi olarak Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi yönetiminin bölgesel tercihlerinden duyulan rahatsızlığı ve Kahire’nin geçmişte sahip olduğu stratejik ve askeri ağırlığı artık taşımadığı yönündeki değerlendirmeyi gösterdi.
Tahran Mekke paktına katılım için kurucu rol talep etti
Öte yandan İran’da Düzenin Maslahatını Teşhis Komitesi Genel Sekreteri Tümgeneral Muhsin Rızai, ülkesinin Mekke paktına ancak anlaşmanın prensiplerini belirleyen bir “kurucu ortak” olarak katılabileceğini söyledi.
Rızai, 22 Ağustos’ta devlet televizyonu IRINN’e yaptığı açıklamada İran ve Mısır’ın bu tür düzenlemelerin dışında bırakılamayacağını, iki ülkenin anlaşmanın temel prensiplerinin şekillendirilmesinde rol oynaması gerektiğini belirtti.
Rızai, “İran ve Mısır bu tür anlaşmalarda yer almamazlık edemez ancak kurucu olarak, orada imzalanan belgelerin fikirsel çerçevesini oluşturan taraflar olarak yer almalıdırlar” dedi.
Mekke paktına değinen Rızai, “bu dostların” kendi aralarında bir anlaşma yapıp ardından İran’dan bunu onaylamasını istemelerinin kabul edilemez olduğunu söyledi.
İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney’in kıdemli danışmanlarından Rızai, girişimin ABD’nin bölgedeki etkisinin zayıflaması ve Washington’ın rolünü azaltma kararı olarak tanımladığı gelişmelerden kaynaklandığını savundu.
Rızai, “Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan’daki dostlarımız ve kardeşlerimiz bir anlaşma imzaladı. Neden? Çünkü Amerika onlara ‘Hoşça kalın, gidiyoruz’ dedi” ifadelerini kullandı.
Rızai, ülkelerin ABD’nin bölgedeki varlığının azalmasıyla oluşan boşluğu doldurmaya çalıştığını, bu boşluğun da İran’ın Washington ile yürüttüğü mücadele sonucunda ortaya çıktığını söyledi.
“Amerika’nın bölgedeki zayıflığı ve ortaya çıkan boşluk, İran milletinin savaş ganimetidir” diyen Rızai, diğer ülkelerin de ABD’nin geri çekilmesi olarak nitelediği gelişmelerden yararlanmaya çalıştığını belirtti.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, 10 Ağustos’taki açıklamasında anlaşmaya ilişkin büyük ölçüde tarafsız bir tutum sergilemiş ve paktı bölgedeki güvenlik anlayışının değiştiğinin bir göstergesi olarak nitelendirmişti.
Bekayi, İran’ın üç kurucu ülkeyle temas halinde olduğunu ve girişim hakkında bilgilendirildiğini söylerken, Tahran’ın anlaşmaya katılma ihtimaline de açık kapı bırakmıştı.
Galibaf: ABD İsrail uğruna müttefiklerinin güvenliğini zayıflatıyor
Bölgesel güvenliğe ilişkin ayrı bir açıklama da İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf’tan geldi.
Galibaf, 22 Ağustos’ta X platformundaki paylaşımında Tahran’ın yeni bölgesel güvenlik ve ekonomik düzenlemelerin oluşturulmasına ilişkin komşu ülkelerden mesajlar aldığını söyledi.
Bu temasların ABD’nin “İsrail uğruna” müttefiklerinin güvenliğini zayıflattığı bir dönemde gerçekleştiğini belirten Galibaf’ın açıklaması, Washington ile Tahran arasındaki gerilimin sürdüğü bir döneme rastladı.
ABD Başkanı Donald Trump da 19 Ağustos’ta sosyal medya hesabından İran’a karşı “bir ülkeye karşı şimdiye kadar uygulanan en yıkıcı ekonomik operasyonu” başlatma sözü vermişti.
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Dünya Basını6 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Rusya1 hafta önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Amerika3 gün önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı










