Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Savaşın ardından İsrail’in gözünden Hizbullah

Yayınlanma

Editörün notu: El-Ahbar gazetesi köşe yazarı Ali Haydar, İsrail’in son savaşın ardından Hizbullah’ı tamamen ortadan kalkmış bir tehlike olarak değil, şekil değiştirmiş ve hâlâ potansiyel barındıran bir tehdit olarak gördüğünü analiz ediyor. İsrail güvenlik birimlerinin tahminlerine göre Hizbullah, Rıdvan Birliği gibi kritik unsurlarını kaybetse de kapasitesinin önemli bir kısmını ve örgütsel bütünlüğünü koruyarak savunma pozisyonuna çekilmiş durumda. Tel Aviv yönetimi, bu geçiş sürecinde siyasi baskı ve askeri operasyonları birleştirerek örgütün toparlanmasını engellemeye çalışsa da, İran faktörü ve bölgesel dinamikler İsrail’in stratejik hedeflerine ulaşmasını zorlaştırıyor. Sonuç olarak İsrail, Trump yönetiminin bölgesel stratejisinde askeri bir araca dönüşürken, Lübnan sahası askeri başarının kalıcı bir siyasi gerçekliğe dönüştürülüp dönüştürülemeyeceği konusunda kritik bir sınav niteliği taşıyor.

***

Savaşın ardından İsrail’in gözünden Hizbullah: Tehdidin çehresi değişti ama tehlike sona ermedi

Ali Haydar

El-Ahbar

13 Ocak 2026

Lübnan sahasındaki son savaş, önceki dönemle tam bir kopuş yaratmadı ancak İsrail’in Hizbullah ve Lübnan’a bakışında yeni bir geçiş evresini başlattı. Temel dönüşüm artık örgütün projelerine yönelik bir tehdit oluşturup oluşturmadığı şeklindeki geleneksel soruyla sınırlı değil; asıl mesele, bu tehdidin doğasının, sınırlarının ve kontrol edilebilme imkânlarının yeniden tanımlanmasıdır. Buradan hareketle İsrail tahmini şu varsayımdan yola çıkıyor: Savaş tehlikeyi sona erdirmeyip şeklini değiştirdi ve düşman zarar gören kapasitesini onarmadan önce kuzey sınırındaki güvenlik ortamını yeniden kurgulamak için nadir bir zaman penceresi açtı.

Bu bakış açısı, düşman varlığının içindeki düşünce yönelimlerini, bir dizi temel soruya yanıt arayarak okumayı zorunlu kılıyor: Savaş Lübnan içinde nasıl bir durum tablosu ortaya çıkardı? Yeni güç dengeleri, eskisi gibi değilse, nasıl görünüyor? Riskler ve fırsatlar ne yöne hareket ediyor? İç ve bölgesel kısıtlamalar ağında İsrail’in önündeki seçenekler neler? Ve en önemlisi: Askeri başarı istikrarlı bir gerçekliğe dönüştürülebilir mi, yoksa bölge açık bir yıpratma savaşına veya ertelenmiş bir patlamaya mı sürükleniyor?

İsrail perspektifinden bakıldığında savaş, Lübnan içinde ikili bir gerçeklik doğurdu. Bir yanda, Hizbullah’ın İsrail ile çatışma denklemlerine ilişkin ritmini ve şartlarını dayatabilen bir aktör olarak konumu geriledi. Diğer yanda, Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü’nün tahminlerine göre bu gerileme, örgütün yenilgisi, çöküşü veya dağılması noktasına varmadı; yalnızca örgütsel yapısını veya sürekliliğini sağlayan unsurları kaybetmeden savunma ve onarım pozisyonuna çekilmesiyle sınırlı kaldı.

İsrail’in okumasına göre bu değişim, yeni otoriteleriyle Lübnan devletine, Lübnan’daki Direniş’i hedef alan planla uyumlanmak için daha geniş bir siyasi alan tanıdı. Fakat bu süreç, Lübnan içindeki dengeler ve mevcut güç denklemleri nedeniyle hâlâ tökezliyor ve sınırlı sonuçlar veriyor; bu durum ne ABD Başkanı Donald Trump’ı ne de düşman Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu memnun etti.

Bununla birlikte İsrail’in tahmini, en belirgin askeri başarının, son derece tehlikeli bir tehdit modelinin sökülmesi olduğunu savunuyor. Bu başarı, Hizbullah’ın caydırıcılık ve savunma unsurlarını güçlendiren en önemli nitelikli eklemelerden sayılan, temas hattı yakınındaki yer üstü ve yer altı tahkimatları içindeki Rıdvan Birliği’nin geniş yayılım ağının ortadan kaldırılmasıyla temsil ediliyor.

Sonuçların bu yönüne odaklanılması, örgütün kapsamlı kapasitesini yok etmedeki başarısızlığın ve İsrail güvenlik birimlerinin savaşın ilk aşamalarında pazarladığı yıkım oranlarından geri adım atmasının ardından geldi. Nitekim Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü, Albay Gabi Siboni ve Tuğgeneral Erez Winner’ın (5/1/2026) aktardığına göre, siyasi ve medya anlatısının yüzde 70 ila 80 arasındaki daha yüksek oranlara odaklanmayı sürdürmesine rağmen, güvenlik birimlerinin tahminleri Hizbullah’ın çeşitli alanlardaki kapasitesinin yaklaşık yüzde 40’ını kaybettiğine işaret ediyor.

Buna dayanarak Hizbullah, İsrail hesaplarında hâlâ bir engel ve mevcut bir tehdit teşkil ediyor; zira farklı bir formatta da olsa tehdit seviyesini ayakta tutan organize bir savaş gücünü ve füze ateş kapasitesini muhafaza ediyor.

Bu tablo içinde örgüt, İsrail’in stratejik hesaplarında ileri bir konumu işgal etmeyi sürdürüyor. İran İslam Cumhuriyeti’nin örgüte her düzeyde destek vermeye devam etmesi, ondan vazgeçmesi için sunulan tüm cazip teklifleri reddetmesi ve bu yoldan dönmesi amacıyla yapılan baskı ve tehditlere direnmesiyle birlikte, İsrail bilincindeki bu endişe artıyor.

Yukarıdakilerden hareketle, düşman varlığındaki tahmin ve karar alma çevreleri, Hizbullah’ın askeri ve caydırıcı gerilemesinin, en azından orta vadede eski seviyesine olmasa bile, tersine dönebilir geçici bir durum olmasından korkuyor. Sonuç olarak düşman; sahadaki, iç siyasetteki, Suriye’deki ve bölgesel düzeydeki değişkenleri, Amerikan değişkenine ek olarak siyasi ve güvenlik açısından kazanca tahvil etmek amacıyla kullanma girişimlerini sürdürüyor.

Bu bağlamda İsrail, kendini karmaşık bir fırsatlar ve riskler karışımı karşısında buluyor. Zaman faktörünü, Direniş’in tam olarak toparlanmasını engelleyerek bir fırsata dönüştürmeye çalışıyor; bu, mevcut aşamada en yüksek öncelik ve hem düşman hem de içerideki Direniş karşıtları için en tehlikeli senaryolardan biri sayılıyor. Aynı zamanda mevcut çatışma kurallarını pekiştirmeye ve genişletmeye çalışıyorlar.

Ancak riskler de bir o kadar belirgin; bu çabaların, özellikle Direniş’in “Uli’l-Be’s” savaşından çıkardığı dersler ve Lübnan siyasi otoritesinin Direniş’e karşı pratik tutumundaki kararsızlık hali göz önüne alındığında, toparlanma sürecini ve kapasite inşasını umulan düzeyde engelleyememesinden endişe ediliyor. Ayrıca zaman faktörü ve bunun Amerikan yönetiminin Lübnan gerçeğine yaklaşımı üzerindeki muhtemel etkisine dair kaygılar da mevcut.

Buradan hareketle İsrail’in seçenekleri, keskin olmayan geniş bir alternatifler yelpazesine dağılıyor. Bunların başında, ABD üzerinden yürütülen baskıcı siyasi sürecin tüketilmesi geliyor; bu, Lübnan hükümetine “havuç ve sopa” mantığıyla baskı uygulanmasını ve yıllar sonra ilk kez Lübnan ile doğrudan iletişim kanalları açılmasını, buna paralel olarak askeri saldırıların etkili ve artan bir tempoda sürdürülmesini içeriyor. Fakat İsrail tahmin birimlerinin gözünde bu seçeneğin etkinliği, Lübnan devletinin uygulama kapasitesine bağlı kalıyor ki bu birimler söz konusu kapasiteye büyük ölçüde şüpheyle yaklaşıyor.

Eş zamanlı olarak, güçlenmeyi önlemek adına İsrail saldırıları devam ediyor ancak bu yol, ucu açık bir stratejiye dönüşme riski taşıyor. Havadan ve karadan geniş çaplı askeri harekât seçeneği ise, ister inisiyatif ister yanıt olarak olsun, masada hazır bir ihtimal olarak duruyor. Ancak İsrail, bu seçeneğin yalnızca askeri değil, siyasi ve bölgesel açıdan da yüksek maliyetinin farkında; bu da onu tamamen ihtimal dışı bırakmasa da Amerikan kararının belirleyici faktör olduğu çoklu etkenlere bağlı kılıyor.

Bu çerçevede, İran tehdidinin Tel Aviv’deki güvenlik ve siyasi sistemin öncelikler listesinde yeniden zirveye oturmasıyla temsil edilen bölgesel bir değişken öne çıkıyor. Kanal 14’ün işaret ettiği üzere, önceki varsayımların aşınmasının ardından öncelikler sıralaması yeniden gözden geçiriliyor. Hizbullah ile geniş çaplı bir savaş ihtimalinin yanı sıra, daha önce öncelik Lübnan’dayken, şimdi derhal olmasa bile İran’ın merkezi sahaya dönüşebileceğini öngören tahminler güçleniyor. Bu durum, Washington ve Tel Aviv’in beklentilerinden daha hızlı görünen İran’ın süratli rehabilitasyonuna bağlanıyor.

Yukarıdakiler ışığında senaryolar İran ve Lübnan arasında veya her ikisini kapsayacak şekilde çeşitleniyor. Bu bağlamda, Lübnan’ın çevresinden yalıtılmış bir saha olmadığı, aksine İsrail’in karşı karşıya olduğu daha geniş meydan okumaların gölgesinde bölgesel rekabet kapısından etkilendiği ve etkilediği gerçeği öne çıkıyor. Buna ek olarak, Trump yönetimi altındaki Amerika’nın vizyonu, bölgesel düzenin İsrail’e hizmet edecek şekilde yeniden şekillendirilmesine dayanıyor; ancak Tel Aviv’de dolaşan tahminlere göre, aynı zamanda çatışmaların kontrolsüz patlamalarla değil, hesaplı bir kademelenmeyle yönetilmesini tercih ediyor.

Özetle İsrail’in tahmini, savaşın nadir bir pencere açtığını görüyor; ancak başarı sadece Hizbullah’a verilen zararın boyutuyla değil, İsrail’in bu zararın toparlanma yolunda geçici bir durağa dönüşmesini engelleme kapasitesiyle ölçülüyor. Siyasi baskı ile askeri infazı birleştirmekte başarısız olunursa, öngörülebilir gelecekte muhtemel alternatif istikrar olmayacaktır. Çeşitli senaryolara göre Lübnan sahası, İsrail’in gücü geçici bir askeri başarıya değil, sürdürülebilir bir gerçekliğe dönüştürme kapasitesi için merkezi bir sınav olmaya devam ediyor. Fakat kesin olan tek şey şu ki İsrail, her zamankinden daha fazla, Trump’ın Lübnan ve Direniş’e yönelik stratejisinde askeri bir araca dönüşmüş durumda.

Ortadoğu

ABD, Orta Doğu’ya üçüncü uçak gemisini gönderiyor

Yayınlanma

ABD ordusu, Başkan Donald Trump’ın İran’a yönelik yeni saldırıların ufukta olabileceği uyarısında bulunmasının ardından, Orta Doğu’ya üçüncü bir uçak gemisi saldırı grubunu sevk ediyor.

Özel bir amfibi saldırı grubunu da içeren bu sevkiyat, ABD’deki ara seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte İran’a karşı Trump’ın savaşının hızla değişen dinamiklerini vurguluyor.

Trump, savaşın birkaç hafta süreceği yönündeki ilk vaatlerine rağmen, ara seçimlerden sonra gerginliğin tırmanmasının hâlâ geçerli bir seçenek olduğunu belirtti.

Şu anda Orta Doğu’ya doğru yol alan gemi grubu, toplamda 7.000’den fazla denizci ve 2.000 Deniz Piyadesi’ni taşıyor.

Bu gruba, USS Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu ve iki amfibi çıkarma gemisinden oluşan USS Makin Island amfibi hazırlık grubu da dahil.

Hassas askeri operasyonlar hakkında konuşmak üzere isminin açıklanmaması koşuluyla konuşan bir ABD’li yetkiliye göre, bu durum Ekim ayı sonuna kadar bölgede üç uçak gemisinin bulunacağı anlamına gelebilir.

Orta Doğu’da halihazırda bulunan personel de hesaba katıldığında, bu hamle ABD’nin deniz kuvvetleri varlığını 20.000’den fazla denizci ve deniz piyadesi ile yüzlerce uçağa ulaşacak şekilde alışılmadık derecede yüksek bir seviyeye çıkaracak.

Donanma, Nisan ayında 2003 yılından bu yana ilk kez Orta Doğu’da üç uçak gemisi saldırı grubu bulundurmuştu.

USS George HW Bush ve USS George Washington uçak gemileri, USS Boxer amfibi hazırlık grubu ile birlikte şu anda bölgede bulunuyor.

USS George Washington genellikle Pasifik Okyanusu’nda görevlendirilir fakat zorlu görev süresi boyunca mürettebatın 260 günden fazla süreyle aralıksız denizde kalmasına neden olan USS Abraham Lincoln’ün yerini almak üzere Orta Doğu’ya sevk edildi.

Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu bölgeye ulaştığında, Washington’un Japonya açıklarına kaydırılması muhtemel.

Perşembe günü Time dergisinde yayınlanan bir röportajda Trump, yeni saldırı olasılıklarına değindi ve 3 Kasım ara seçimlerinden sonra İran’a yönelik bombardımanı yoğunlaştırmasının “mümkün” olduğunu söyledi.

Israrla sorulunca Trump, stratejisi hakkında daha fazla ayrıntıya giremeyeceğini söyledi.

Trump, “Bunu size söyleyemem çünkü bakın, siz ‘nereyi bombalayacaksınız?’ diye soruyorsunuz,” dedi.

Pazartesi günü yapılan röportajda, İran’dan gelen son ateşkes teklifini reddettiğini belirterek, “bir yıl önce onaylamayacağı şeyleri bugün de onaylamayacağını” söyledi.

Trump, örnek olarak İran’ın önemli bir enerji nakil koridoru olan Hürmüz Boğazı’nı “açma” teklifini gösterdi ama teklifin genel olarak “yeterince iyi olmadığını” belirtti.

Giderek daha fazla tepki çeken bu savaşın Kasım ayında Cumhuriyetçilerin şansını zora sokup sokmayacağu sorulduğunda Trump, ilk başta “Mümkün” diye yanıt verdi. Fakat ardından, “İran’ın nükleer silahı olmayacağı için bu durum yardımcı olmalı,” diye ekledi.

Başkan, “dünya çapında da dahil olmak üzere” “halkın %100’ünün” İran’ın nükleer saldırı kapasitesine sahip olmasına karşı olduğunu söyledi ve “Yani, bu şekilde ifade ederseniz, faydası olur. Bunu söylemezseniz, zararı olabilir,” diye konuştu.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Şam’dan yalanlama: Hizbullah ile Türkiye’de görüşmedik

Yayınlanma

Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam ile Hizbullah heyetlerinin gerilimi düşürmek için Türkiye’de gizlice görüştüğü yönündeki Reuters haberini yalanladı. Haberde yer alan iddiaya göre heyetler Türk istihbaratının davetiyle eylülde en az bir kez bir araya geldi ve Şam yönetimi örgüte Lübnan’a askeri müdahalede bulunmama güvencesi sundu.

Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam’daki yeni hükümet yetkilileri ile Lübnan merkezli Hizbullah temsilcilerinin Türkiye’de bir araya geldiği yönündeki iddiaları yalanladı.

Bakanlığa bağlı Dış Medya Dairesi, 1 Ekim’de yaptığı açıklamada, söz konusu haberlerin gerçek dışı ve dayanaksız olduğunu belirterek herhangi bir temasın gerçekleşmediğini duyurdu.

Reuters haber ajansı aynı gün yayımladığı haberde, iki tarafın aralarındaki gerilimi düşürmek amacıyla eylül ayında Türkiye’de en az bir kez gizli toplantı yaptığını aktarmıştı.

Ajans, haberini ikisi Suriyeli, biri ABD’li yetkili ve biri Hizbullah’a yakın üst düzey Lübnanlı güvenlik kaynağı olmak üzere altı kişiye dayandırdı.

Habere göre buluşma, Türk güvenlik ve istihbarat kurumlarının davetiyle düzenlendi. Toplantıda Hizbullah temsilcilerinin yanı sıra Suriye istihbaratından ve Dışişleri Bakanlığından yetkililer yer aldı.

Ajansa konuşan ABD’li kaynak, görüşmenin anlaşmazlıkları gidermeye odaklandığını ve iyi geçtiğini söyledi.

Görüşmeye katıldığı öne sürülen Suriyeli bir yetkili, tarafların birbirlerine karşı düşmanlık beslemedikleri hususunda uzlaştığını aktardı. Buna göre Şam yönetimi, Hizbullah’ı silahsızlandırma gerekçesiyle Lübnan topraklarına askeri müdahalede bulunmayacağına dair örgüte güvence verdi.

Washington ise Suriye’nin Hizbullah’a karşı harekete geçmesini istiyor. ABD Başkanı Donald Trump, Şam yönetiminin örgüte askeri saldırı düzenlemesi gerektiği yönündeki talebini kamuoyu önünde birden fazla kez paylaştı.

Haberde aktarılan uzlaşma arayışına karşın Suriyeli heyet, Hizbullah’ın sınır ötesi silah kaçakçılığını durdurmasını ve özellikle Suriye’nin güneyindeki uyuyan hücrelerini lağvetmesini talep etti.

Hizbullah ise eski Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad yönetiminin Aralık 2024’te devrilmesinden bu yana ülke topraklarında hücreleri olduğu iddiasını reddediyor.

Şam yönetimi hafta başında roket saldırısı hazırlığı içindeki bir Hizbullah hücresinin yakalandığını ileri sürmüştü. Hizbullah bu iddia karşısında, “Suriye topraklarında hiçbir şekilde varlığımız yok ve orada herhangi bir güvenlik veya askeri faaliyette yer almıyoruz” açıklamasını yaptı.

Toplantı iddiasına ilişkin sorular karşısında Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Suriye Dışişleri Bakanlığı ve ABD Dışişleri Bakanlığı sessizliğini korurken Hizbullah’ın basın bürosu yorum yapmaktan kaçındı.

Suriye’deki yeni iktidar yapısı ile Hizbullah arasındaki temas iddiaları, tarafların geçmişteki yoğun çatışma geçmişine dayanıyor.

Hizbullah iç savaş boyunca Esad ordusu saflarında savaştı; Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) çekirdeğini oluşturan Nusra Cephesi ve Ahrar eş-Şam gibi gruplarla doğrudan karşı karşıya geldi.

Esad iktidarını Aralık 2024’te deviren HTŞ, mevcut Suriye Savunma Bakanlığında belirleyici konum taşıyor.

Nusra Cephesi, iç savaşın ilk evrelerinde Lübnan’ın kuzey ve doğu sınırlarını ele geçirmiş, ardından Lübnan ordusu ve Hizbullah birliklerince bu hatlardan püskürtülmüştü. Grup aynı dönemde Beyrut dahil Lübnan genelinde bombalı saldırılar ve suikastlar düzenledi.

Esad yönetiminin çöküşüyle Hizbullah’ın Suriye’deki etkinliği sona ererken, yeni Şam güçlerinin Lübnan sınırına askeri tahkimat yaptığı kaydediliyor.

Sınıra sevk edilen askeri birlikler arasında, geçmiş çatışma döneminde ülkeye giren yabancı savaşçıların da yer aldığı belirtiliyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump’ın damadının şirketi İsrail ordusunun tedarikçisine ortak çıktı

Yayınlanma

CNN’in haberine göre Jared Kushner’ın yatırım şirketi Affinity Partners, İsrail ordusuna silah ve teçhizat sağlayan firmalarda pay sahibi olan Phoenix Financial grubunun en büyük hissedarı kalmayı sürdürdü. Kushner’ın Gazze müzakerelerinde resmi kadro almadan gönüllü diplomat olarak yer alması, şirketteki 1 milyar doları aşan hisse değeri nedeniyle tartışma yarattı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner, Gazze’deki savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakerelerde rol üstlenirken yatırım şirketi Affinity Partners üzerinden İsrailli finans grubu Phoenix Financial ile ticari bağlarını korudu.

CNN tarafından İsrail’deki mali kayıtlar incelenerek yapılan araştırma, Phoenix’in İsrail ordusuna silah, insansız hava aracı, savaş gemisi ve yıkım ekipmanı tedarik eden en az dokuz şirkette pay sahibi olduğunu ortaya koydu.

Bu şirketlerin tamamının hisse değeri geçen yıl artış kaydetti. Kuruluşların birçoğu, Gazze’deki çatışmaların ürünlerine yönelik talebi yükselttiğini açıkladı.

Affinity Partners, Trump’ın Ocak 2025’te başkanlık görevine başlamasından hemen önce Phoenix’teki payını neredeyse iki katına taşıdı.

Şirket, Temmuz 2026’da bu hisselerin dörtte birini 340 milyon doları aşkın bir bedelle elden çıkardı. Bu işlemden elde edilen gelir, satılan paylar için başlangıçta ödenen tutarın beş katını aştı.

Satışın ardından Phoenix’in en büyük hissedarı kalmayı sürdüren Affinity’nin elindeki yüzde 7,4’lük payın piyasa değeri temmuz ayı itibarıyla 1 milyar doların üzerine çıktı. Kushner, Phoenix’i daha önce şirketinin “en iyi yatırımı” olarak nitelendirmişti.

İncelenen belgelere göre Phoenix, İsrail’in en büyük savunma sanayisi şirketi Elbit Systems’e en az 265 milyon dolarlık yatırım yaptı. Elbit, İsrail ordusuna mühimmat, tank sistemleri ve askeri teçhizat temin ediyor.

İsrailli finans grubunun portföyünde İHA kameraları üreten NextVision, topçu mühimmatı tapası imal eden Reshef Technologies ve tank parçaları geliştiren Ashot Ashkelon da yer alıyor.

Phoenix ayrıca savaş gemisi üreticisi Israel Shipyards ile birlikte Boeing ve Caterpillar’da da hisse sahibi. İsrail ordusu operasyonlarda Boeing’in ürettiği uçak ve mühimmatları, Gazze’deki yıkımlarda ise Caterpillar üretimi iş makinelerini kullanıyor.

Kushner’ın şirketi Affinity doğrudan bu savunma kuruluşlarına ortak olmasa da Phoenix’in ana hissedarı sıfatıyla grubun mali kazancından pay alma imkanını koruyor.

Kushner, Trump yönetiminde resmi bir kadro almadan, gönüllü temsilci sıfatıyla diplomatik görüşmelere katılıyor. Bu konum, resmi bir kamu görevinde zorunlu tutulan mali bildirim ve çıkar çatışması yükümlülüklerine tabi olmamasını sağlıyor.

CNN, Kushner’ın yürüttüğü diplomatik temasların söz konusu yatırımları doğrudan etkilediğine dair somut bir veriye ulaşmadığını duyurdu.

Fakat Gazze müzakerelerinde görev üstlenen bir ismin, İsrail ordusunun tedarikçilerine sermaye aktaran bir grupta ana hissedar olması çıkar çatışması tartışmalarına yol açtı.

Kushner’ın avukatı, müvekkilinin Phoenix’in yönetim kurulunda yer almadığını, yatırım kararlarına müdahale etmediğini ve ticari girişimleriyle diplomatik temasları arasında bağ olmadığını savundu.

CNN ise Kushner’ın Eylül 2025’te Forbes dergisine verdiği mülakatta Phoenix yönetimiyle “çok aktif bir diyalog” sürdürdüğünü ve şirket yöneticileriyle birkaç haftada bir temas kurduğunu söylediğini aktardı.

Avukatı bu temasların tek tek yatırımlarla değil, genel piyasa eğilimleriyle sınırlı olduğunu öne sürerken diplomatik mesainin artmasıyla birlikte şirket yönetimiyle görüşmelerin seyreldiğini kaydetti.

Beyaz Saray Sözcüsü Anna Kelly, Kushner’ın şahsi ticari işlerinin gönüllü diplomatik vazifeleriyle bağlantısı bulunmadığını dile getirdi.

Phoenix ise hissedarlarına sunduğu değerin temel faaliyet performansından beslendiğini belirterek haberdeki ayrıntılı bulgular hakkında değerlendirme yapmadı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English