Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Savaşın ardından İsrail’in gözünden Hizbullah

Yayınlanma

Editörün notu: El-Ahbar gazetesi köşe yazarı Ali Haydar, İsrail’in son savaşın ardından Hizbullah’ı tamamen ortadan kalkmış bir tehlike olarak değil, şekil değiştirmiş ve hâlâ potansiyel barındıran bir tehdit olarak gördüğünü analiz ediyor. İsrail güvenlik birimlerinin tahminlerine göre Hizbullah, Rıdvan Birliği gibi kritik unsurlarını kaybetse de kapasitesinin önemli bir kısmını ve örgütsel bütünlüğünü koruyarak savunma pozisyonuna çekilmiş durumda. Tel Aviv yönetimi, bu geçiş sürecinde siyasi baskı ve askeri operasyonları birleştirerek örgütün toparlanmasını engellemeye çalışsa da, İran faktörü ve bölgesel dinamikler İsrail’in stratejik hedeflerine ulaşmasını zorlaştırıyor. Sonuç olarak İsrail, Trump yönetiminin bölgesel stratejisinde askeri bir araca dönüşürken, Lübnan sahası askeri başarının kalıcı bir siyasi gerçekliğe dönüştürülüp dönüştürülemeyeceği konusunda kritik bir sınav niteliği taşıyor.

***

Savaşın ardından İsrail’in gözünden Hizbullah: Tehdidin çehresi değişti ama tehlike sona ermedi

Ali Haydar

El-Ahbar

13 Ocak 2026

Lübnan sahasındaki son savaş, önceki dönemle tam bir kopuş yaratmadı ancak İsrail’in Hizbullah ve Lübnan’a bakışında yeni bir geçiş evresini başlattı. Temel dönüşüm artık örgütün projelerine yönelik bir tehdit oluşturup oluşturmadığı şeklindeki geleneksel soruyla sınırlı değil; asıl mesele, bu tehdidin doğasının, sınırlarının ve kontrol edilebilme imkânlarının yeniden tanımlanmasıdır. Buradan hareketle İsrail tahmini şu varsayımdan yola çıkıyor: Savaş tehlikeyi sona erdirmeyip şeklini değiştirdi ve düşman zarar gören kapasitesini onarmadan önce kuzey sınırındaki güvenlik ortamını yeniden kurgulamak için nadir bir zaman penceresi açtı.

Bu bakış açısı, düşman varlığının içindeki düşünce yönelimlerini, bir dizi temel soruya yanıt arayarak okumayı zorunlu kılıyor: Savaş Lübnan içinde nasıl bir durum tablosu ortaya çıkardı? Yeni güç dengeleri, eskisi gibi değilse, nasıl görünüyor? Riskler ve fırsatlar ne yöne hareket ediyor? İç ve bölgesel kısıtlamalar ağında İsrail’in önündeki seçenekler neler? Ve en önemlisi: Askeri başarı istikrarlı bir gerçekliğe dönüştürülebilir mi, yoksa bölge açık bir yıpratma savaşına veya ertelenmiş bir patlamaya mı sürükleniyor?

İsrail perspektifinden bakıldığında savaş, Lübnan içinde ikili bir gerçeklik doğurdu. Bir yanda, Hizbullah’ın İsrail ile çatışma denklemlerine ilişkin ritmini ve şartlarını dayatabilen bir aktör olarak konumu geriledi. Diğer yanda, Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü’nün tahminlerine göre bu gerileme, örgütün yenilgisi, çöküşü veya dağılması noktasına varmadı; yalnızca örgütsel yapısını veya sürekliliğini sağlayan unsurları kaybetmeden savunma ve onarım pozisyonuna çekilmesiyle sınırlı kaldı.

İsrail’in okumasına göre bu değişim, yeni otoriteleriyle Lübnan devletine, Lübnan’daki Direniş’i hedef alan planla uyumlanmak için daha geniş bir siyasi alan tanıdı. Fakat bu süreç, Lübnan içindeki dengeler ve mevcut güç denklemleri nedeniyle hâlâ tökezliyor ve sınırlı sonuçlar veriyor; bu durum ne ABD Başkanı Donald Trump’ı ne de düşman Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu memnun etti.

Bununla birlikte İsrail’in tahmini, en belirgin askeri başarının, son derece tehlikeli bir tehdit modelinin sökülmesi olduğunu savunuyor. Bu başarı, Hizbullah’ın caydırıcılık ve savunma unsurlarını güçlendiren en önemli nitelikli eklemelerden sayılan, temas hattı yakınındaki yer üstü ve yer altı tahkimatları içindeki Rıdvan Birliği’nin geniş yayılım ağının ortadan kaldırılmasıyla temsil ediliyor.

Sonuçların bu yönüne odaklanılması, örgütün kapsamlı kapasitesini yok etmedeki başarısızlığın ve İsrail güvenlik birimlerinin savaşın ilk aşamalarında pazarladığı yıkım oranlarından geri adım atmasının ardından geldi. Nitekim Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü, Albay Gabi Siboni ve Tuğgeneral Erez Winner’ın (5/1/2026) aktardığına göre, siyasi ve medya anlatısının yüzde 70 ila 80 arasındaki daha yüksek oranlara odaklanmayı sürdürmesine rağmen, güvenlik birimlerinin tahminleri Hizbullah’ın çeşitli alanlardaki kapasitesinin yaklaşık yüzde 40’ını kaybettiğine işaret ediyor.

Buna dayanarak Hizbullah, İsrail hesaplarında hâlâ bir engel ve mevcut bir tehdit teşkil ediyor; zira farklı bir formatta da olsa tehdit seviyesini ayakta tutan organize bir savaş gücünü ve füze ateş kapasitesini muhafaza ediyor.

Bu tablo içinde örgüt, İsrail’in stratejik hesaplarında ileri bir konumu işgal etmeyi sürdürüyor. İran İslam Cumhuriyeti’nin örgüte her düzeyde destek vermeye devam etmesi, ondan vazgeçmesi için sunulan tüm cazip teklifleri reddetmesi ve bu yoldan dönmesi amacıyla yapılan baskı ve tehditlere direnmesiyle birlikte, İsrail bilincindeki bu endişe artıyor.

Yukarıdakilerden hareketle, düşman varlığındaki tahmin ve karar alma çevreleri, Hizbullah’ın askeri ve caydırıcı gerilemesinin, en azından orta vadede eski seviyesine olmasa bile, tersine dönebilir geçici bir durum olmasından korkuyor. Sonuç olarak düşman; sahadaki, iç siyasetteki, Suriye’deki ve bölgesel düzeydeki değişkenleri, Amerikan değişkenine ek olarak siyasi ve güvenlik açısından kazanca tahvil etmek amacıyla kullanma girişimlerini sürdürüyor.

Bu bağlamda İsrail, kendini karmaşık bir fırsatlar ve riskler karışımı karşısında buluyor. Zaman faktörünü, Direniş’in tam olarak toparlanmasını engelleyerek bir fırsata dönüştürmeye çalışıyor; bu, mevcut aşamada en yüksek öncelik ve hem düşman hem de içerideki Direniş karşıtları için en tehlikeli senaryolardan biri sayılıyor. Aynı zamanda mevcut çatışma kurallarını pekiştirmeye ve genişletmeye çalışıyorlar.

Ancak riskler de bir o kadar belirgin; bu çabaların, özellikle Direniş’in “Uli’l-Be’s” savaşından çıkardığı dersler ve Lübnan siyasi otoritesinin Direniş’e karşı pratik tutumundaki kararsızlık hali göz önüne alındığında, toparlanma sürecini ve kapasite inşasını umulan düzeyde engelleyememesinden endişe ediliyor. Ayrıca zaman faktörü ve bunun Amerikan yönetiminin Lübnan gerçeğine yaklaşımı üzerindeki muhtemel etkisine dair kaygılar da mevcut.

Buradan hareketle İsrail’in seçenekleri, keskin olmayan geniş bir alternatifler yelpazesine dağılıyor. Bunların başında, ABD üzerinden yürütülen baskıcı siyasi sürecin tüketilmesi geliyor; bu, Lübnan hükümetine “havuç ve sopa” mantığıyla baskı uygulanmasını ve yıllar sonra ilk kez Lübnan ile doğrudan iletişim kanalları açılmasını, buna paralel olarak askeri saldırıların etkili ve artan bir tempoda sürdürülmesini içeriyor. Fakat İsrail tahmin birimlerinin gözünde bu seçeneğin etkinliği, Lübnan devletinin uygulama kapasitesine bağlı kalıyor ki bu birimler söz konusu kapasiteye büyük ölçüde şüpheyle yaklaşıyor.

Eş zamanlı olarak, güçlenmeyi önlemek adına İsrail saldırıları devam ediyor ancak bu yol, ucu açık bir stratejiye dönüşme riski taşıyor. Havadan ve karadan geniş çaplı askeri harekât seçeneği ise, ister inisiyatif ister yanıt olarak olsun, masada hazır bir ihtimal olarak duruyor. Ancak İsrail, bu seçeneğin yalnızca askeri değil, siyasi ve bölgesel açıdan da yüksek maliyetinin farkında; bu da onu tamamen ihtimal dışı bırakmasa da Amerikan kararının belirleyici faktör olduğu çoklu etkenlere bağlı kılıyor.

Bu çerçevede, İran tehdidinin Tel Aviv’deki güvenlik ve siyasi sistemin öncelikler listesinde yeniden zirveye oturmasıyla temsil edilen bölgesel bir değişken öne çıkıyor. Kanal 14’ün işaret ettiği üzere, önceki varsayımların aşınmasının ardından öncelikler sıralaması yeniden gözden geçiriliyor. Hizbullah ile geniş çaplı bir savaş ihtimalinin yanı sıra, daha önce öncelik Lübnan’dayken, şimdi derhal olmasa bile İran’ın merkezi sahaya dönüşebileceğini öngören tahminler güçleniyor. Bu durum, Washington ve Tel Aviv’in beklentilerinden daha hızlı görünen İran’ın süratli rehabilitasyonuna bağlanıyor.

Yukarıdakiler ışığında senaryolar İran ve Lübnan arasında veya her ikisini kapsayacak şekilde çeşitleniyor. Bu bağlamda, Lübnan’ın çevresinden yalıtılmış bir saha olmadığı, aksine İsrail’in karşı karşıya olduğu daha geniş meydan okumaların gölgesinde bölgesel rekabet kapısından etkilendiği ve etkilediği gerçeği öne çıkıyor. Buna ek olarak, Trump yönetimi altındaki Amerika’nın vizyonu, bölgesel düzenin İsrail’e hizmet edecek şekilde yeniden şekillendirilmesine dayanıyor; ancak Tel Aviv’de dolaşan tahminlere göre, aynı zamanda çatışmaların kontrolsüz patlamalarla değil, hesaplı bir kademelenmeyle yönetilmesini tercih ediyor.

Özetle İsrail’in tahmini, savaşın nadir bir pencere açtığını görüyor; ancak başarı sadece Hizbullah’a verilen zararın boyutuyla değil, İsrail’in bu zararın toparlanma yolunda geçici bir durağa dönüşmesini engelleme kapasitesiyle ölçülüyor. Siyasi baskı ile askeri infazı birleştirmekte başarısız olunursa, öngörülebilir gelecekte muhtemel alternatif istikrar olmayacaktır. Çeşitli senaryolara göre Lübnan sahası, İsrail’in gücü geçici bir askeri başarıya değil, sürdürülebilir bir gerçekliğe dönüştürme kapasitesi için merkezi bir sınav olmaya devam ediyor. Fakat kesin olan tek şey şu ki İsrail, her zamankinden daha fazla, Trump’ın Lübnan ve Direniş’e yönelik stratejisinde askeri bir araca dönüşmüş durumda.

Ortadoğu

Huckabee, “Barış Kurulu” planlarını uygulanabilir bulmuyor

Yayınlanma

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, daha fazla Amerikan desteği olmadan “Barış Kurulu”nun Gazze planını hayata geçirip getiremeyeceğini sorguladı.

POLITICO’nun eline geçen ve büyükelçiliğin perşembe günü Dışişleri Bakanlığı yönetimine gönderdiği bir telgraf, Huckabee tarafından imzalanmış.

Telgraf, söz konusu kuruluşun yanı sıra Kudüs’teki ABD Büyükelçiliği’nin de Gazze’yi silahsızlandırma ve yeniden inşa etme planlarını ilerletmek için yeterli personele sahip olmadığına dair endişeleri dile getiriyor.

Telgrafta belirtildiği üzere, Huckabee’nin soruları, ABD, İsrail ve uluslararası ortaklar arasında koordinasyonu sağlamak üzere kurulan ana merkez olan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin (IGSC), Pentagon’un önümüzdeki yıl boyunca planlandığı gibi personelini azaltmasının ardından faaliyetlerini sürdürüp sürdüremeyeceğine odaklanıyor.

Telgrafta, mevcut planın bu görevlerin siviller tarafından üstlenilmesi olduğu belirtiliyor ve şöyle devam ediliyor:

“Kudüs Büyükelçiliği şu anda bu görevleri üstlenecek kadroya sahip değil fakat ihtiyaç duyulacak insan, mali ve lojistik kaynaklar konusunda bir fikir sahibi olursa bu mümkün olabilir. Barış Kurulu (BoP) personel sayısını artırmak için çalışıyor, ancak IGSC’deki tüm işlevleri yerine getirme kabiliyeti hâlâ belirsiz.”

Ateşkes anlaşmasının üzerinden bir yıldan fazla zaman geçmesine rağmen İsrail’in saldırıları devam ediyor ve Filistinlilerin çoğunluğu hâlâ yerinden edilmiş durumda.

Daha iki hafta önce Huckabee, Fox News’e verdiği demeçte Barış Kurulu’nun “kademeli olarak ilerleyebileceğini ama herhangi bir yavaşlamanın tek nedeninin Hamas olduğunu” ileri sürmüştü.

Elçi, Hamas’ın silahsızlanma taahhüdünü yerine getirmediğini belirtmişti.

ABD’nin liderliğinde ve İsrail’de bulunan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin, Barış Kurulu’nun Gazze Şeridi’ne konuşlandırmayı planladığı Uluslararası İstikrar Gücü’nde kilit bir rol oynaması bekleniyor.

“Hassas ama gizli olmayan” olarak işaretlenen telgrafta Huckabee, koordinasyon merkezindeki çalışmaları yöneten sivillerin, İsrail ordusuyla “özellikle istihbarat paylaşımı konusunda” koordinasyon dinamiklerini “karmaşık hale getirebileceğini” savundu.

“DoW’nin [Pentagon] varlığını azaltmasıyla birlikte roller ve sorumluluklar Dışişleri Bakanlığı ve Barış Kurulu’na nasıl devredilecek?” diye soran ve Dışişleri Bakanlığı’ndan bu soruya yanıt vermesini isteyen elçi şöyle devam etti: “IGSC’nin kritik iş akışlarını nasıl devam ettireceğiz ve bu geçiş başlamadan önce hangi koşulların karşılanması gerekiyor?”

Huckabee ayrıca, Barış Kurulu’nun 11 Ekim’de IGSC’nin finansmanını devralmasının ardından merkezin yeniden yapılandırıldığını da belirtti  Barış Kurulu ise bu yeniden yapılandırmayı doğrulamadı.

Merkez, geçen yıl ABD Merkez Komutanlığı tarafından Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi olarak faaliyete geçirilmiş ve daha sonra yeniden adlandırılmıştı.

Barış Kurulu yaptığı açıklamada, söz konusu telgraf hakkında bilgisi olmadığını ve “Gazze’de insani yardım, güvenlik, yönetişim, hukukun üstünlüğü, altyapı geliştirme ve yeniden yapılanmanın iyileştirilmesi için geliştirilen son derece ayrıntılı planlara güven duyduğunu” belirtti ve “Mevcut kapasitelerimiz ve sistemlerimiz güçlü ve uygulamaya hazır,” dedi.

Telgrafta ayrıca, Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere kurulan ve “Gazze İdaresi Ulusal Komitesi” (NCAG) olarak adlandırılan Filistinli teknokratik yapının, Gazze Şeridi’ndeki yeniden inşa çalışmalarındaki gecikmeler nedeniyle zayıflayabileceği belirtiliyor.

Huckabee, “İnsani yardım, NCAG ve idarenin öncelikleri doğrultusunda artırılmalıdır. Ayrıca, gerilemeyi önlemek ve NCAG’nin güvenilirliğini göstermek için uzun vadeli yeniden inşa çabalarını tamamlayıcı nitelikte olmalıdır,” diye yazdı ve ABD’nin yabancı bağışçılara “insani ihtiyaçları karşılamak için üzerlerine düşen payı yerine getirmeleri” konusunda baskı yapacağını ekledi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Almanya, Lübnan’da Hizbullah karşıtı misyona hazırlanıyor

Yayınlanma

Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr), AB kararı doğrultusunda Lübnan’da Hizbullah karşıtı bir yurtdışı görevi üstlenmeye hazırlanıyor.

German Foreign Policy’nin aktardığı diplomatlara göre Almanya, AB dışişleri bakanlarının geçen hafta karar verdiği, ülkede planlanan AB müdahalesine büyük olasılıkla katılacak.

Bu müdahalenin, yıl sonunda görevini tamamlayacak olan BM gücü UNIFIL’in yerini alması amaçlanıyor.

Bundeswehr, 2006 yılından bu yana UNIFIL’in bir parçası ve bu görevde deniz birimleriyle yer alıyor.

Gelecekteki AB misyonunun amacı, Lübnan’daki Hizbullah’ın etkisini sistematik olarak azaltmak ve “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğunun” oluşmasını önlemek için Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik aygıtını güçlendirmek.

Bu amaçla, misyonun hem askeri hem de sivil bir bileşeni olacak. Özellikle Fransa, uzmanların değerlendirmesine göre, eski himaye bölgesinde daha fazla nüfuz kaybını önlemek ve Orta Doğu’daki konumunu güçlendirmek amacıyla, bir süredir bu misyonu şiddetle savunuyor.

Planlanan AB misyonu, aynı zamanda gelecekte İsrail birliklerinin Lübnan’da “şahitler olmadan” istedikleri gibi hareket etmelerini engellemeyi de amaçlıyor.

Bundeswehr’in katılımı halinde, İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olacak.

UNIFIL sona yaklaşıyor

Lübnan’daki BM barış gücü misyonu (Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü, UNIFIL), Mart 1978’de İsrail’in o dönemde ülkeye yaptığı işgale yanıt olarak kuruldu.

Misyon, İsrail’in geri çekilmesini izlemek ve Lübnan’ın bölge üzerindeki kontrolünü sağlamaya yardımcı olmak amacıyla güney Lübnan’a barış gücü birliklerinin konuşlandırılmasını öngörüyordu.

UNIFIL’in görev tanımı, 2006 Lübnan Savaşı’nın ardından genişletildi. BM Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı Kararı uyarınca, görev tanımı artık Hizbullah’a silah sevkiyatını önleme hedefini de içeriyordu.

Ayrıca BM barış gücü askerleri, Lübnan hükümetiyle işbirliği içinde, Hizbullah’ın ülkenin güneyinde silah depolayamamasını ve İsrail topraklarına saldırı düzenleyememesini sağlamakla görevlendirildi. Bu çaba başarısızlıkla sonuçlandı. 

Fakat uzmanlar, UNIFIL’in defalarca küçük çaplı çatışmaları kontrol altına almayı ve kontrolsüz tırmanışları önlemeyi başardığını belirtiyor.

Gazze işgalinin başlamasından bu yana İsrail, BM misyonunu sona erdirmek için elinden gelen her şeyi yaptı. İsrail birlikleri UNIFIL mevzilerini defalarca saldırdı.

Sonunda, 28 Ağustos 2025 tarihinde, ABD’nin baskısı altında BM Güvenlik Konseyi, UNIFIL birliklerinin 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren ülkeden çekilmesi gerektiğine karar verdi. Bu tarih hâlâ geçerli.

Alman donanmasının UNIFIL’deki faaliyetleri

2006 yılından bu yana Bundeswehr, öncelikle Hizbullah’a silah sevkiyatını önlemek amacıyla Lübnan’ın deniz sınırını kapatmakla görevli UNIFIL Deniz Görev Gücü’ne katılıyor.

Ayrıca, İsrail silahlı kuvvetlerinin o zamandan beri büyük ölçüde tahrip ettiği, Lübnan’ın güney kıyısındaki bir kasaba olan Nakura’daki UNIFIL karargahına personel sağladı.

Buna ek olarak, Bundeswehr’e göre Alman donanması, “genel denizcilik ve seyir” konularına odaklanarak Lübnan donanması personeline ikili bir çerçeve içinde eğitim verdi.

Son olarak, Lübnan deniz kuvvetlerine maddi destek sağladı ve bu kuvvetlerin donanımını modernize etti. Örneğin, toplam dokuz adet kıyı radar istasyonunun inşasına destek verdi. 

Bildirildiğine göre bu istasyonlar şu anda “Lübnan sularının gerçek zamanlı görüntüsünü sunuyor” ve böylece izinsiz silah sevkiyatlarının tespit edilmesine yardımcı oluyor.

Buna ek olarak devriye botları da Almanya tarafından temin edildi.

Almanya Federal Meclisi (Bundestag), UNIFIL görev süresini en son 6 Mayıs 2026 tarihinde uzattı.

Bu görev, hâlâ en fazla 300 askerin konuşlandırılmasını içeriyor ve 31 Aralık’ta sona eriyor.

Görev, 1 Ocak 2027’den itibaren kademeli olarak sonlandırılmak durumunda ve bu amaçla en fazla 80 Alman askeri personeli Lübnan’da kalmaya devam edebilir.

Fransa, Lübnan’ı kaybetmek istemiyor

Bir süredir, özellikle Fransa tarafından bir takip misyonu üzerinde çalışılıyor.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, 25 Haziran’da Fransa’nın güneyindeki Antibes’te düzenlenen bir toplantıda, UNIFIL’in çekilmesinin ardından Lübnan’da faaliyete geçecek ve ülkenin “egemenliğini ve silahlı kuvvetlerini güçlendirecek” bir koalisyon planladıklarını açıkladılar.

Bunun amacı, Lübnan topraklarının “bölgesel gerginliğin alevlenme noktası” haline gelmesini veya “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğu” oluşmasını önlemek.

Fakat liderler, koalisyonun tam olarak nasıl bir yapı alacağının o sırada henüz belirsiz olduğunu da belirttiler.

Uzmanlar daha önce, 1920’den 1943’e kadar Lübnan’da manda gücü olan ve sonrasında da başlangıçta ülkede hâlâ oldukça güçlü bir konuma sahip olan Fransa’nın, uzun süredir üzerinde önemli bir etki kurduğu UNIFIL’in sona ermesini, Beyrut’taki konumuna büyük zarar verecek bir gelişme olarak değerlendirdiğini belirtmişti.

Lübnanlı gazeteci Suheyb Cevher, Haziran ayında Al Jazeera’ya verdiği demeçte, Fransa’nın şu anda, özellikle de ABD’nin Lübnan’ın iç işlerine giderek daha sert bir şekilde müdahale etmesi ışığında, ülkedeki konumunu yeniden tesis etmenin yollarını aradığını belirtmişti.

AB misyonu UNIFIL’in yerini alabilir

Fransa’nın oluşumunda önemli bir rol oynadığı planlanan AB misyonu, önümüzdeki yılın başlarında başlaması planlanıyor ve ilk etapta üç yıllık bir görev süresine sahip.

Avrupa Komisyonu’na göre, misyonun temel amacı, Hizbullah’a karşı Lübnan’ın “istikrarını, egemenliğini [ve] devlet kurumlarını” desteklemek.

Misyon, özellikle Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik kurumlarını güçlendirmeyi hedefliyor. Bu amaçla, “birbirini tamamlayıcı görevler üstlenecek” askeri ve sivil iki ayak planlanıyor.

Avrupa Komisyonu’na göre askeri ayak, örneğin “sınır gözetimi ve kontrolü, istihbarat, gözetleme ve keşif, insan kaçakçılığıyla mücadele ve operasyonel koordinasyon” alanlarında danışmanlık desteği ve eğitimi içeriyor.

Yurtiçi kolluk kuvvetleri, siber suçlar ve insan kaçakçılığıyla mücadele gibi alanlarda ve ayrıca liman güvenliği yönetimi konusunda –özellikle Beyrut Limanı’nda– eğitilecek.

Şu an için AB misyonunun planlanan personel sayısının yaklaşık 160 olduğu belirtiliyor. Fransa ve İtalya’nın önemli bir rol oynayacağı söyleniyor. Ayrıca, Almanya’nın katılımı da kesin olarak planlanıyor.

AB, İsrail’le askeri olarak karşı karşıya mı gelecek?

Falat misyon, yalnızca Hizbullah’a yönelik değil.

Lübnan hükümeti, örgütün silahsızlandırılması için uğraşıyor. Örneğin geçen hafta, Lübnan yetkilileri 250 kilogram TNT ve 250 kilogram C4 patlayıcı taşıyan bir aracı ele geçirdi. Aracın Hizbullah’a ait olduğunu öne sürülüyor.

Hizbullah’ın silahsızlandırılması, gelecekte AB tarafından desteklenecek. Bununla birlikte, AB misyonunun bir diğer amacı da, UNIFIL’in çekilmesinden sonra İsrail silahlı kuvvetlerinin Lübnan’da tamamen serbest hareket etmesini ve gözlemcilerin uyardığı gibi “şahit olmadan istediklerini yapabilmelerini” engellemek.

Buna karşı, AB üye devletlerinden askerlerin görevlendirilmesi planlanıyor.

Almanya’nın misyona katılması halinde, bu durum Alman askeri personeli için de geçerli olacak.

Bu da Bundeswehr’i İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya getirecek. Bu durum, şimdiye kadar hiç görülmedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Mélenchon ve “yeni Fransa”, Le Pen ve “düzen”e karşı

Yayınlanma

Bu ay Fransa’da yaşanan ayaklanmaların ardından Fransa, Jean-Luc Mélenchon ve “yeni Fransa” projesi ile Marine Le Pen ve “kanun ve düzen” arasında ikiye bölünmüş durumda.

Öğrencilerin isyanı ile birlikte tetiklenen ulusal kimlik meselesi, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin merkezine yerleşti.

“İşte Mélenchon’un ‘yeni Fransa’sı,” diyen Ulusal Birlik (RN) lideri Jordan Bardella ve Kimlik ve Özgürlük (ID) partisinin lideri Marion Maréchal Le Pen, şiddet görüntülerini bu ifadeyle birleştirdi.

Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) liderinin son dönemdeki birçok konuşmasına göre, “yeni Fransa”, göç, kadın hakları, değişen aile yapısı, sosyal hareketlilik ve genç nesillerin siyasi talepleri sayesinde olumlu yönde dönüşmüş bir ülke anlamına geliyor.

Mélenchon, seçmenlerin gelecek yıl kendisini cumhurbaşkanı olarak seçmesi halinde bu iyimser vizyonun gerçeğe dönüşebileceğini savunuyor.

İki Fransa hafta sonu karşı karşıya gelecek

Fakat Nisan 2027 seçimleri yaklaşırken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu, Fransız kimliği konusundaki temel bir ayrılığı özetlediği için Marine Le Pen’in partisi RN için tekrar eden bir hedef haline geldi.

Le Pen’in partisi, yeniden canlandırılmış milliyetçi bir geçmişe duyulan nostaljiden beslenirken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu eski düzenle kopmayı öngörüyor.

Bu iki vizyon, bu hafta sonu tam anlamıyla çatışacak gibi görünüyor. Le Pen, Orléans’ta 10.000 destekçinin katılımıyla bir toplantı düzenleyecek ve RN yetkililerinin belirttiğine göre bu toplantı otorite, Fransız kimliği ve kamu düzeni konularına odaklanacak.

Mélenchon’un partisi LFI’nın ise, Le Pen’in milliyetçi bir sembol olarak gördüğü eski Fransız kasabası Jeanne d’Arc’ta, diğer sol güçler ve sendikalarla birlikte RN’ye karşı düzenlenecek gösterilere katılması bekleniyor.

Mélenchon: Biz unutulmuşların, aşağılanmışların sesiyiz

“Yeni Fransa”da Sartre esintileri: Özcülüğe karşı değişim

LFI “yeni Fransa” kavramını eleştirilere karşı savunurken, bunun filozof Jean Paul Sartre’ı biraz okumadan ve solun uzun ideolojik savaşlarının biriktirdiği mirası anlamadan kavranamayacağını ileri sürüyor.

Sartre perspektifinden “yeni Fransa” sabit, özcü bir kimlik değil, değişken ve akışkan bir durum.

“Biz buyuz” demek yerine, bu bakış açısı “yaşadığımız şey budur” temeline dayanır ve güvencesiz işçiler, kadınlar, Fransız kökenli olmayanlar ve genç seçmenlerin karşı karşıya kaldığı farklı gerçeklikleri betimler.

Buna göre onların deneyimleri, ne sağın ne de solun geleneksel ulusal temsillerine uyar.

Mélenchon, kadınları “yeni Fransa”nın yüzü olarak tanımlıyor. Buna karma aileler, gençler, LGBT hakları, uzun mesafe işe gidip gelenler ve ataları yabancı ülkelerde doğmuş Fransızlar da dahil.

Sağdan salvolar, soldan eleştiriler

Bu ifadeyi yıllardır kullansa da bazı anketçilerin belirttiği gibi, kimlik siyaseti kampanyalarında daha büyük bir yer edinmeye başladıkça bu ifade giderek daha öne çıktı.

Siyasi yelpazenin her kesiminden eleştirmenler için “yeni Fransa”, “eski Fransa”nın bir kenara atıldığını ima ediyor.

Örneğin Muhafazakâr Bruno Retailleau bunu “Fransa’nın sonu” olarak nitelendiriyor.

Eski LFI müttefiki François Ruffin ise Mélenchon’u soldan eleştiriyor. Ruffin’e göre LFI lideri, işçi sınıfı kasabaları ve sanayisizleşmiş bölgeleri feda ederek, sınıfsal temelli bir siyasi cazibeyi, çeşitli kentsel seçmenlere yönelik bir cazibeyle değiştiriyor.

Diğerleri ise bunu, her türlü kültürel ayrım çizgisi boyunca kutuplaşmaya yol açmak için uydurulmuş bir slogan olarak görmezden geliyor.

Mélenchon Mayıs ayında, Fransa belediye seçimleri öncesinde bu kavramı yaygınlaştırırken, “Yeni Fransa, Fransa’nın bir kısmının diğerine karşı olması değildir; bu, tüm Fransa’dır,” dedi.

Bir ay sonra, mitinglerinde “On est chez nous!” ya da “Burası bizim evimiz!” sloganını attıklarını söyledi.

Rapporteur’e göre genellikle aşırı sağcı toplantılarla ve “Fransa bizimdir” varyantıyla ilişkilendirilen bu slogan, iki kampın gerçekte ne için mücadele ettiğini ifade etmenin daha basit bir yolu: Fransız kimliğini kim tanımlayacak ve Fransa’da kim evinde hissedecek?

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English