Bizi Takip Edin

Diplomasi

ŞİÖ ve İkinci Dünya Savaşı anması, yeni bir dünyanın inşa edildiğini gösteriyor

Yayınlanma

Stewart Battle, Schiller Enstitüsü ve LaRouche Örgütü organizatörü

EIR News

6 Eylül 2025

31 Ağustos-3 Eylül arasındaki olaylardan sonra dünya artık eskisi gibi değil. Hafta, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) Çin’in Tianjin kentinde düzenlenen ve dünya nüfusunun yüzde 42’sini temsil eden toplam 26 ülkenin katılımıyla örgüt tarihindeki en geniş katılımlı zirvesi olan iki günlük devlet başkanları toplantısıyla başladı. İki gün sonra, 3 Eylül’de Çin, 1945’te Japonya’nın yenilgiye uğratılmasının 80. yıl dönümü vesilesiyle büyük bir kutlamaya ev sahipliği yaparak modern tarihin en büyük ve en etkileyici askeri geçit törenlerinden birini sergiledi. Bu birkaç gün boyunca verilen mesaj son derece açıktı: Dünyada büyüyen yeni bir paradigma var ve bu paradigma, dünyayı sömürgecilik sonrası yeni bir döneme taşıyacak güce ve canlılığa sahip.

ŞİÖ zirvesinde onlarca ekonomik anlaşma imzalandı, büyük yeni girişimler duyuruldu ve farklı ülkelerden oluşan bir grup, önemli bir dayanışma gösterisiyle bir araya getirildi. Zirvenin onur konuğu, Çin Devlet Başkanı Xi’nin “lao pengyou” yani eski dost diye selamladığı Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’di. Etkinliğin tonunu bu ikili belirledi. Devlet Başkanı Xi, ŞİÖ Devlet Başkanları toplantısındaki konuşmasına örgütün tarihini ve 20 yılı aşkın süredir elde ettiği başarıları gözden geçirerek başladı ve örgütün artık dünyanın en büyük bölgesel organizasyonu haline geldiğini belirtti. Bu düşünceyle, “ŞİÖ’nün kurucu misyonuna sadık kalalım, görevlerimizi üstlenmek için harekete geçelim ve insanlık için ortak geleceğe sahip bir topluluğun daha aydınlık yarınlarına doğru kararlılıkla yürüyelim,” dedi.

Zirvedeki önemli duyurular arasında Xi’nin Küresel Yönetişim Girişimi önerisi de vardı. Bu girişimin beş maddesi şunlar: egemen eşitliğe bağlı kalmak, uluslararası hukukun üstünlüğüne uymak, çok taraflılığı uygulamak, halk merkezli yaklaşımı savunmak ve somut adımlar atmaya odaklanmak. Süregelen stratejik gelişmeler bağlamında değerlendirildiğinde, dikkatli gözlemciler bunun “küreselleşme” için yeni bir hamle olmadığını, aksine dünyanın İngiliz jeopolitiğinin vahşiliğini aşmasını sağlayacak bir ilkeler önerisi olduğunu anlayacaktır. Devlet Başkanı Putin, Xi’nin girişimini memnuniyetle karşılayarak “küresel yönetişim açığının giderilmesinde önemli bir rol oynayacağını” ve “bazı ülkelerin uluslararası ilişkilerde diktatörce uygulamalarını sürdürdüğü bir dönemde bilhassa yerinde” olduğunu söyledi.

Batılı ülkelerin yaptırımlarına, şantajlarına ve Küresel Çoğunluk genelinde yaygın bir birliği engellemeye yönelik diğer çabalarına rağmen Tianjin’deki katılım olağanüstü ve çeşitliydi. Temsil edilen 26 ülke arasında, bir NATO üyesi ve Doğu ile Batı arasında önemli bir köprü olan Türkiye de vardı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, hem Devlet Başkanı Xi hem de Devlet Başkanı Putin ile ikili görüşmeler gerçekleştirdi. Avrupa’yı temsilen Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić ve Slovakya Başbakanı Robert Fico da zirvedeydi ve her ikisi de Putin ile dostane görüşmeler yaptı.

Ayrıca İran, Pakistan ve Malezya devlet başkanlarının yanı sıra Batı’nın yakın markaja aldığı iki ülke olan Ermenistan ve Azerbaycan’ın liderleri de zirveye katıldı.

Ancak belki de küresel çapta yaşanan köklü değişimin en gözle görülür örneği, sınır anlaşmazlığı konusundaki gerilimler nedeniyle yedi yıldır Çin’i ziyaret etmeyen Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin katılımı oldu. Modi’nin zirvede boy göstermesi, Putin ve Xi ile kahkahalar atıp kucaklaştığı görüntülerin tekrar tekrar yayımlanmasıyla sayısız Batılı eliti öfkelendirmekle kalmadı, aynı zamanda Küresel Çoğunluğun artık Batı’nın dayatmalarına boyun eğmediğinin de açık bir göstergesi oldu.

BRICS gibi ŞİÖ de dünya sahnesinde daha fazla güç ve nüfuz elde etmeye çalışan basit bir “ittifak” ya da Amerikan veya Batı karşıtı bir oluşum değil. Bu gruplar daha ziyade, iflas etmiş transatlantik sistemin çürümesi ve çöküşüyle zorunlu hale gelen yeni bir dünya sisteminin parçası olarak büyüyen ve gelişen organik bir sürecin göstergesi. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un zirve sonrası söylediği gibi, ŞİÖ katılımcıları, Batılı ülkelerin artan baskısı karşısında uluslararası hukukun değerlerini ve ilkelerini savunmak ve ilerletmek için çalışıyorlar; üstelik bunlar “bir zamanlar bizzat Batı’nın desteklediği ilkeler.”

Bu iki örgüt birlikte dünya nüfusunun yüzde 75’ini temsil ediyor. Sadece bu da değil, şu anda ŞİÖ’ye katılmak için başvuruda bulunan 12 ülke daha var ve BRICS’e katılmak için başvuranların sayısı ise çok daha fazla. Dolayısıyla bu, gerçekten de Küresel Çoğunluk haline gelmiş durumda ve geçici bir olgu değil.

Modi, Xi, Putin ve R-I-C

Başbakan Modi, ABD Başkanı Donald Trump’ın, kısmen Hindistan’ın Rus petrolü alımlarına tepki olarak ülkesine yüzde 50’lik gümrük vergileri uygulamasının hemen ardından Tianjin’e geldi. Durum, Trump’ın gümrük vergilerini açıklamasının ardından geçen ay boyunca gelişmiş, Modi ise Hindistan’ın Amerikan baskısına karşı “dik duracağını” söyleyerek yanıt vermişti. Fakat tüm bunların arka planında, hem üç ülkenin de temel direkleri olduğu BRICS ve ŞİÖ’nün sürekli güçlenmesi hem de çok daha önemli bir kavram olan R-I-C (Rusya-Hindistan-Çin) açısından gerçek bir Rusya-Hindistan-Çin dostluğunun potansiyeli belirleyici oldu.

R-I-C ilk olarak 1998’de dönemin Rusya Başbakanı Yevgeniy Primakov tarafından önerilmişti. Primakov o zamanlar üç ülke arasında kurulacak bir “stratejik üçgenin” yeni bir işbirliği ve ekonomik kalkınma sisteminin omurgası olabileceğini söylemişti. Grup o zamandan beri gevşek bir şekilde birlikte çalışsa da İngiliz yanlısı güçler, özellikle Hindistan ve Çin arasındaki gerilimleri körükleyerek onları ayrı tutmayı umuyordu. Ancak son gelişmeler durumu yeni bir yöne çevirmiş olabilir ve Modi ile Xi, aralarındaki anlaşmazlıkları geride bırakmaya niyetli görünüyor.

Modi’nin Xi ile görüşmesinde ikili, geçen yıl Rusya’nın Kazan kentinde beş yıl aradan sonra gerçekleştirdikleri ilk resmi görüşmeden bu yana ilişkilerindeki ilerlemeden duydukları memnuniyeti vurguladı. Gezegendeki en kalabalık iki ülke olarak işbirliklerinin tüm dünyanın istikrarıyla bağlantılı olduğunu belirttiler. Xi, “Ejderha ve fil birlikte dans edebilir,” dedi. Görüşmeler, son aylarda her iki ülkeden yetkililer arasında yaşanan yoğun diplomatik temaslar bağlamında gerçekleşti ve normal diplomatik ilişkiler yavaş yavaş yeniden tesis ediliyor.

Modi’nin Putin ile görüşmesi de aynı derecede önemliydi. Hindistan, 2017’de Avustralya, Japonya ve ABD ile birlikte, yaygın olarak “Asya NATO’su” olarak görülen QUAD güvenlik ittifakına üye olmuş ve Batı ile karmaşık ama yakın bir ilişki sürdürmüştü. Buna rağmen Hindistan, Rusya ile iyi ilişkilerini korudu ve 2022’den itibaren Rus petrolü alımlarını çarpıcı biçimde artırdı. Hindistan’a Rusya ile dostane ilişkilerini kesmesi ve petrol alımlarını durdurması için muazzam bir baskı uygulandı; Trump’ın gümrük vergileri bu yöndeki son hamleydi.

Ancak Modi, Rusya Devlet Başkanı’nı selamlarken “özel ve ayrıcalıklı stratejik ortaklığımızın derinliğini ve kapsamlılığını” sıcak bir şekilde vurguladı ve ekledi: “En zor koşullarda bile Hindistan ve Rusya her zaman omuz omuza birlikte ilerlemiştir.” Modi, Putin’e, “Bu yılın sonlarında Hindistan’ı ziyaret ettiğinizde 1,4 milyar Hintli sizi heyecanla karşılayacak,” dedi. O günün ilerleyen saatlerinde ve ertesi gün, Modi’nin Putin’in limuzininde seyahat ettiği ve Rusya Devlet Başkanı ile samimi bir şekilde gülümsediği fotoğraf ve videolar haberlere yansıdı. Batılı uzmanlar, daha sonra Putin, Modi ve Xi’nin el ele tutuşup eşitler olarak sohbet ettikleri videoyu gördüklerinde daha da büyük bir şaşkınlık yaşadı.

Hindistan’ın liderleri sadece Batı’yı dinlememekle kalmıyor, tam tersi yönde ilerliyor gibi görünüyor. Rus devlet nükleer şirketi Rosatom’un genel direktörü Aleksey Lihaçov, 1 Eylül’de ŞİÖ zirvesi sırasında yaptığı açıklamada, Hindistan’ın Rusya’nın dördüncü nesil nükleer santralleriyle son derece ilgilendiğini ve ayrıca Rusya’nın Kuzey Deniz Rotası üzerinden ticaretini önemli ölçüde artırmak istediğini söyledi. Hindistan’ın Rus ham petrolü alımlarını, muhtemelen yüzde 10-20 oranında artırmayı planladığına dair haberler de var; bu da Primakov’un R-I-C potansiyelini daha da sağlamlaştırıyor.

Temel taş olarak iktisadi kalkınma

ŞİÖ kurulduğunda, büyük ölçüde güvenlikle ilgili konularda işbirliği, terörle mücadele gibi ihtiyaçlara odaklanmıştı. Ancak tartışmalar yıllar içinde, ŞİÖ üyesi birçok ülkeden geçen Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’nin ve 2014’teki Avrasya Ekonomik Birliği’nin ilanıyla evrildi. 2008 mali krizinden sonra “basılan” on trilyonlarca dolarla ayakta tutulan transatlantik finans sisteminin genel iflası, giderek göz ardı edilmesi imkânsız bir faktör haline geldi. Ancak Ukrayna ihtilafının patlak vermesinin ardından Rusya’ya uygulanan akıl almaz yaptırımlar ve Rusya’nın SWIFT ödeme sisteminden çıkarılması, siyasileşmiş Batılı finans sistemi altında hiçbir ülkenin güvende olmadığını kanıtladı.

Bu nedenle ŞİÖ de, tıpkı BRICS gibi, giderek yeni ve bağımsız bir ekonomik mimariye doğru hızla ilerliyor. Zirve sırasında Devlet Başkanı Xi, “üye devletler arasında güvenlik ve ekonomik işbirliğine daha güçlü bir zemin sağlamak için” bir ŞİÖ Kalkınma Bankası kurulmasını önerdi. Ayrıca önümüzdeki üç yıl içinde ŞİÖ üyesi devletlere 1,4 milyar dolarlık kredi sözü verdi. Küçük ve henüz başlangıç aşamasında olsa da böyle bir banka, tamamen Batılı kurumların kontrolü dışında kalkınma için kredi hatları sağlayabilir. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin zirve sonrası söylediği gibi, banka “ŞİÖ ülkelerindeki altyapı gelişimine ve sosyoekonomik kalkınmaya güçlü bir destek verecektir.”

Putin, ŞİÖ’ye hitabında, tek taraflı aktörlerin müdahalesinden arınmış yeni finansal mekanizmaları savundu. “ŞİÖ üyesi ülkeler tarafından ortak tahvil çıkarılması, kendi ödeme, takas ve saklama altyapısının kurulması ve ortak yatırım projeleri için bir banka oluşturulması” çağrısında bulundu. Bu tür girişimler, Devlet Başkanı Xi’nin ŞİÖ’nün “küresel yönetişim sisteminin gelişimi ve reformu için bir katalizör olması” ve dünya ulusları arasındaki ilişkileri jeopolitikten çıkarıp “ittifak kurmama, çatışmama ve herhangi bir üçüncü tarafı hedef almama” ilkeleriyle uyumlu hale getirme çağrısıyla örtüşüyor.

Finansal reform tartışmalarına ek olarak, dünyanın ekonomik ağırlık merkezinin Doğu’ya kayması gibi aynı derecede derin bir değişim de yaşanıyor. Putin, Xi ve Moğolistan Cumhurbaşkanı Ukhnaagiin Khürelsükh arasında 2 Eylül’de yapılan üçlü görüşmenin ardından Gazprom CEO’su Aleksey Miller, üç lider tarafından devasa Sibirya’nın Gücü 2 doğalgaz boru hattının inşası için “yasal olarak bağlayıcı bir mutabakat zaptı” imzalandığını duyurdu. Boru hattı, Moğolistan üzerinden Çin’e yılda 50 milyar metreküp doğalgaz taşıma kapasitesine sahip olacak. Miller’ın kapasitesinin 44 milyar metreküpe çıkarılacağını söylediği mevcut Sibirya’nın Gücü 1 boru hattı ve şu anda 12 milyar metreküpe çıkarılan Rusya’nın Sahalin Adası’ndan gelen boru hattı da eklendiğinde, Çin’e akacak toplam Rus gazı potansiyel olarak yılda 100 milyar metreküpü aşacak.

Ukrayna savaşından önce Rusya’nın Avrupa’ya toplam doğalgaz satışının 150-180 milyar metreküp arasında olduğu düşünüldüğünde, Rusya’nın önceki pazarlarını daha dostane ve güvenilir olanlarla değiştirmeye yöneldiği açık. Bu, sadece Rusya için değil, artık geleceğin küresel ekonomisinin motorunun Küresel Güney ve Doğu’da yattığını gören Küresel Çoğunluğun diğer üyeleri için de büyük bir değişim.

Pekin’in 3 Eylül’deki askeri geçit töreniyle aynı gün, Rusya’nın uzak doğu kenti Vladivostok’ta Doğu Ekonomi Forumu başladı. Bu yılki tema, “Uzak Doğu: Barış ve Refah için İşbirliği” idi. Rusya Uzak Doğu ve Arktik Kalkınma Bakanı Aleksey Çekunkov, bir röportajda forumun arka planına dair bilgi verdi. Şu anda Rusya’nın Doğu ve Arktik bölgelerinde toplam 148 milyar dolar değerinde 3.800 yatırım projesinin devam ettiğini ve sonuç olarak bu bölgelerin Rusya’nın geri kalanına göre 3,3 kat daha fazla ekonomik büyüme kaydettiğini söyledi. Ekonomik faaliyetin önemli bir göstergesi olan bu bölgelerdeki elektrik talebi de benzer şekilde son on yılda yüzde 28 artarak ulusal ortalamanın iki katına ulaştı.

Bu raporlar, Arktik ve Uzak Doğu alanında mümkün olanların sadece buzdağının görünen kısmı. Zorlu koşullar ve yeterli uluslararası işbirliğinin olmaması nedeniyle, insanlığın geleceği için muazzam bir potansiyel barındıran bu kaynak zengini bölgeler büyük ölçüde gelişmemiş durumda. Bu durum artık değişiyor.

İkinci Dünya Savaşı anması bir törenden daha fazlası

Çin’in merakla beklenen, Pasifik’teki Zafer Günü’nü kutlamak için düzenlediği 80. yıl dönümü kutlaması, dünya çapında bir şok dalgası daha yarattı. Çoğu hafta başında ŞİÖ toplantısına katılmış olan 26 ülkenin lideri, 3 Eylül’deki törene ve ardından yapılan geçit törenine katıldı. Törende Çin, en gelişmiş silahlarından ve diğer askeri teçhizatlarından bazılarını sergiledi. Ve bunlardan çok sayıda vardı. Sergilenenler arasında Çin’in en yeni hipersonik balistik ve seyir füzelerinden birkaçı, tahmini menzili 20 bin kilometre olan yeni bir stratejik balistik füze, en yeni hayalet avcı uçağı, anti-dron silahları, lazerler, tanklar ve çok daha fazlası ilk kez görücüye çıktı. Geçit töreninin başında, bir helikopter filosu üzerinde “Adalet galip gelecek, Barış galip gelecek, halk galip gelecek” yazılı pankartlar taşıyarak uçtu.

Bu gösterinin önemi, bir CNN makalesinde şu sözlerle ifade edildi: “Sergilenen devasa askeri teçhizat hacmi, Çin’in, tıpkı ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’nı kazanmak için yaptığı gibi, sözlerinin arkasında duracak endüstriyel güce sahip olduğunu gösteriyor.” CNN, makaleyi şöyle sonlandırdı: “Ancak ABD endüstrisi 80 yıl önce Mihver güçlerinin sonunu getirmişken, Amerika’nın artık Çin’in üretebildiği sayılarda silah üretme kapasitesi yok.”

Ancak anma töreni, siyasi bir güç gösterisinden çok daha derin bir anlam taşıyordu. 1931-1945 yılları arasında Çin, ulusunu Japon emperyalizminden kurtarma mücadelesinde 35 milyondan fazla vatandaşını kaybetti. Rusya ve eski Sovyet bloğunun diğer ülkelerinde olduğu gibi, özgürlüğün zulme karşı zaferinin o zaman ne anlama geldiğine dair derin bir anlayış var ve bu zaferin anısını, dünyanın şimdi alması gereken yönde temel bir ilke olarak görüyorlar.

Xi, törendeki konuşmasında Çin’in savaştaki muazzam fedakarlıklarını ve uzun süren yeniden canlanma yolunu özetledikten sonra şunları söyledi: “Tarih bize insanlığın birlikte yükselip birlikte düştüğünü hatırlatıyor.” Xi, “Ancak tüm ülkeler birbirine eşit davrandığında ve birbirini desteklediğinde tarihi trajedilerin tekerrürünü önleyebiliriz,” diye devam etti. “Bugün insanlık bir kez daha barış ile savaş, diyalog ile çatışma, kazan-kazan işbirliği ile sıfır toplamlı oyun arasında bir seçim yapmak zorunda,” uyarısında bulundu ve Çin’in bu taahhüdü tereddütsüz bir şekilde ilerleteceğini belirtti. Xi, sözlerini sesini yükselterek şu ifadelerle bitirdi: “Çin ulusunun büyük yeniden canlanışı karşı konulmazdır! İnsanlığın asil barış ve kalkınma davası galip gelecektir!”

Geçit töreni, 80. yıl dönümünü simgeleyen 80 bin güvercin ve 80 bin balonun salınmasıyla sona erdi.

Bu olayın hem Rusya hem de Çin’de taşıdığı önem, Devlet Başkanı Putin’in ŞİÖ zirvesi başlamadan bir gün önce Xinhua Haber Ajansı’na verdiği bir röportajda daha da açık bir şekilde ifade edildi. “Bazı Batılı devletlerde İkinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarının fiilen revize edildiğini ve Nürnberg ile Tokyo mahkemelerinin kararlarının açıkça hiçe sayıldığını görüyoruz,” diyen Putin, “Rusya ve Çin, tarihi yeniden yazma girişimlerini kararlılıkla kınıyor,” diye ekledi. Ardından şunları söyledi: “Sovyet ve Çin halklarının Alman Nazizmi ve Japon militarizmine karşı ortak mücadelesinin anısı bizim için kalıcı bir değerdir… [Savaştaki zaferin] 80. yıl dönümünü kutlamak üzere, Yeni Bir Dönem İçin Çin-Rusya Kapsamlı Stratejik Koordinasyon Ortaklığının Daha da Derinleştirilmesine İlişkin Ortak Bildiriyi imzaladık. Bu belge, bazı devletlerin insanlığın tarihsel hafızasını yok etme ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulmuş köklü dünya düzeni ve diyalog ilkelerini sözde ‘kurallara dayalı düzen’ ile değiştirme girişimlerine ülkelerimizin ortak bir yanıtını sunuyor.”

Batı da davetliydi

Bu yeni dinamiğin “Doğu’da” geliştiğine şüphe olmasa da bu, Batı’nın davetli olmadığı anlamına kesinlikle gelmiyor. Devlet Başkanı Putin, 5 Eylül’de Doğu Ekonomi Forumu’ndaki konuşmasında, Rusya’nın Arktik’teki ortak projeler konusunda ABD ile de görüşmelerde bulunduğunu belirtti ve hatta ABD, Rusya ve Çin arasında üçlü projeler olasılığını gündeme getirdi. Putin, “Tüm bu seçenekler tartışılıyor, masada duruyor. Sadece siyasi bir karara ihtiyacımız var. Bu mümkün ve hem gaz hem de petrol alanında işbirliği karşılıklı olarak faydalı olacaktır,” dedi. Çin de daha derin bir işbirliği için Batı’ya defalarca dostluk eli uzattı.

ABD ve Avrupa’nın bu gelişen ülkeleri hasım olarak görmeyi bırakıp onları ortak olarak görmeleri için kapı açık. Arktik’teki ortak projeler sadece bir başlangıç ve onlarca yıllık asalak ekonomi politikasını dengelemek için gereken devasa fiziki-ekonomik büyümeye aç bir dünyada işbirliğinin filizlenmesi için ilk adım olabilir. Bu potansiyel gelecek işbirliği, sadece Batı ulusları içindeki en iyi geleneklerin yeniden canlanmasının itici gücü olmakla kalmasın, aynı zamanda dünyanın büyük bir bölümünü çok uzun süredir yöneten oligarşik sistemin de sonu olsun. Lyndon LaRouche’un 1994’te Rusya gezisinden döndükten kısa bir süre sonra söylediği gibi:

“Eğer insanlığın geleceğine bakarsak ve Titanik’in [iflas etmiş transatlantik finans sistemi—ed.n.] batışının ötesini görürsek, dünyayı yeniden organize etmenin bariz bir yolu var… Ve bu, İngilizlerin her zaman korktuğu şeyi yapmak, yani jeopolitik olarak yapılabilecek en ileri adımı atmaktır. Brest’ten [Batı Fransa] Vladivostok’a [Doğu Rusya] kadar demiryollarını teşvik edelim. Çin’deki ipek yolu demiryolunun gelişimini teşvik edelim. Asya’nın iki bölümü [Hindistan ve Çin] arasında işbirliğini teşvik edelim… Şimdi bu ikisini, entegre edilmeleri gereken mantıksal yolla bütünleştirelim. Bu, artık dünya nüfusunun çoğunluğunun bulunduğu bölgede olduğunuz anlamına gelir… Dünyanın gelecekteki nüfusu burada yoğunlaşacak. Eğer fiziki ekonomi geliştiriyorsak, ticaret yolları bunlardır… Gerekli olan diğer sanayileri ortaya çıkarmak için bu altyapı inşasını kullanın… sanayiyi geliştirmek için bir katalizör olarak.

Kendimizi böyle bir politikaya, egemen ulus devletler arasında böyle bir işbirliğine adamalıyız ve bu dünyayı bir asırdır savaşa boğan emperyalistleri bırakalım yok olup gitsinler… Yasaklanmış olanı, [ama] ülkemizin hayati çıkarına olanı yapmaya devam edelim: Avrasya’da ve Güney Asya’da bu tür bir kalkınmayı teşvik etmek ve dünya ekonomisini yeniden inşa etmenin bir yolu olarak bununla işbirliğini kullanmak.”

Diplomasi

Çin, AB’nin dış destek kurallarını sert bir şekilde eleştirdi

Yayınlanma

Çin, AB’nin yabancı sübvansiyon kurallarının Brüksel ile arasındaki daha geniş kapsamlı ticaret anlaşmazlığının parçası olduğu mesajını verdi.

Çin Adalet Bakanlığı, Çinli şirketlere, Yabancı Sübvansiyonlar Yönetmeliği (FSR) kapsamında yürütülen soruşturmalarda AB yetkililerine bilgi vermemeleri talimatını verdi.

Bu düzenleme, tek pazardaki aktörlerin yurt dışından haksız destek almamasını sağlamak için AB’nin kullandığı bir araç.

Bildirimde, Avrupa Komisyonu’nun, tüketici elektroniği perakendecisi MediaMarkt’ın ana şirketi olan Alman Ceconomy’yi 2 milyar avroluk bir anlaşma ile satın almaya çalışan Çinli e-ticaret devi JD.com’a yönelik derinlemesine soruşturmasından açıkça bahsedildi.

Bu hamle, AB ile Çin arasında yeniden başlayan ticaret diyaloğunun ortasında Brüksel’e baskı uygulamayı amaçlıyor gibi görünüyor.

Müzakereciler, AB’nin Çin ile olan günlük 1 milyar avroluk mal ticaret açığını nasıl azaltacakları konusunda yoğun kapalı kapı görüşmeleri yürütüyorlar.

Komisyon’un eylül ayında Çin Ticaret Bakanlığı ile bir video konferans düzenlemesi ve bu konferansın, Ticaret Sorumlusu Maroš Šefčovič’in ekim başında Pekin’e yapacağı ziyaretin önünü açması bekleniyor.

Komisyon, birkaç gün sonra düzenlenecek bir zirvede AB liderlerine durum değerlendirmesi sunacak.

Bu, blok için ticaret ilişkilerini yeniden dengelemek için yapıcı bir yaklaşımın yeterli olup olmadığına ya da Brüksel’in Avrupa’nın ticari çıkarlarını daha kararlı bir şekilde savunması gerekip gerekmediğine karar vermesi açısından bir dönüm noktası olabilir.

Çin Ticaret Bakanlığı sözcüsü perşembe günü gazetecilere yaptığı açıklamada, “Çin, AB’nin Çinli şirketleri baskı altına almak için Yabancı Sübvansiyonlar Yönetmeliği (FSR) gibi tek taraflı araçları kötüye kullanmasına sürekli olarak karşı çıkmıştır,” dedi.

Sözcü şöyle devam etti:

“Çin ve AB’nin bir Ticaret ve Yatırım Danışma (TIC) mekanizması kurduğunu ve farklılıkların diyalog ve danışma yoluyla yönetilmesi konusunda bir uzlaşmaya vardığını vurgulamak isterim. AB’nin, FSR soruşturmasındaki hatalı uygulamalarını derhal düzeltmek ve hükümetler arası diyalog yoluyla iletişimi güçlendirmek için Çin ile işbirliği yapmasını umuyoruz. Çin, AB’nin adımlarını yakından takip edecek ve ulusal güvenliği ile işletmelerin meşru hak ve çıkarlarını kararlılıkla korumak için gerekli önlemleri alacaktır.”

Komisyon, FSR’nin şirketlere merkezlerinin bulunduğu yere göre ayrımcılık yapmadığını savunuyor.

Sözcü Ricardo Cardoso perşembe günü Brüksel’de gazetecilere yaptığı açıklamada, “FSR, milliyetlerine bakılmaksızın tüm şirketlere uygulandığı için DTÖ kurallarına tamamen ve tam olarak uygundur; amacı, Çinli şirketler de dahil olmak üzere AB’de faaliyet gösteren tüm şirketlerin eşit muamele görmesini ve eşit şartlarda rekabet etmesini sağlamaktır,” dedi.

Pekin’e göre, AB, JD.com’un anlaşmasının Çin devlet desteği ile haksız bir şekilde desteklenip desteklenmediğini araştırırken çok fazla bilgi talep ediyor.

Ticaret Bakanlığı sözcüsü, “JD.com davasında AB, yine keyfi ve mantıksız bir şekilde, soruşturmayla ilgisi olmayan çok çeşitli bilgileri ilgili Çinli bankalardan talep etmiştir,” dedi.

Komisyon, JD.com’un Çin hükümeti tarafından sağlanan tercihli finansman, vergi teşvikleri ve hibeler şeklinde haksız avantajlardan yararlanıyor olabileceğinden endişe duyuyor.

Bu durum, işlem tamamlandığında şirkete AB pazarında rekabet avantajı sağlayabilir.

JD.com, bu hafta Komisyon’un endişelerini gidermek için düzeltici önlemler sundu. Bu durum genellikle görüşmelerin ileri bir aşamada olduğunun işareti olarak kabul edilir.

Konuyu yakından takip eden Hollandalı Avrupa Parlamentosu üyesi ve Avrupa Parlamentosu Uluslararası Ticaret Komitesi üyesi Dirk Gotink’e göre, Pekin’in müdahalesi satın almayı tehlikeye bile atabilir.

“Siyasi bir sürecin rehineleri haline geliyorlar,” diyen Gotink, Pekin’in hamlesini “tek taraflı bir tırmanış” olarak nitelendirdi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD’nin yol açtığı istikrarsızlık ortamında Ürdün Kralı Abdullah, Çin’i ziyaret ediyor

Yayınlanma

İran savaşının sona ereceğine dair bir işaret bulunmaması ve İsrail’in bölge genelindeki politikasının denetimsiz biçimde sürmesi, Ürdün’ü gelecekteki belirsizliklere ve daha az öngörülebilir bir ABD politikasına karşı alternatiflerini artırmaya yöneltiyor. Ürdün Kralı bu atmosferde Çin’i ziyaret ediyor.

Orta Doğu, ABD-İsrail-İran savaşının devam eden sonuçlarıyla mücadele ederken, Çin’in cazibesi Washington’ın bölgedeki en yakın ortakları arasında bile giderek artıyor.

Bölge genelindeki hükümetler yatırım, teknoloji ve giderek daha fazla ölçüde güvenlik işbirliği için Pekin’e yöneliyor. Mısır, Çin ile savunma ilişkilerini genişletirken Körfez ülkeleri de Çin ile askeri ve ekonomik anlaşmalar peşinde.

Bu hafta Ürdün Kralı II. Abdullah da bu eğilime katılarak bir haftalık ziyaret için Çin’e gitti. Bu, Abdullah’ın on yıldan uzun bir süredir Çin’e gerçekleştirdiği ilk devlet ziyareti.

Ziyaret, Ürdün’ün ABD’den uzaklaşarak Çin’e yöneldiği anlamına gelmiyor. Daha ziyade bölge genelindeki daha kapsamlı bir yeniden dengeleme sürecini yansıtıyor. ABD’nin ortakları, giderek daha belirsiz hale gelen bölgesel ortamda daha fazla ekonomik seçenek ve daha geniş bir stratejik hareket alanı arıyor.

Çin’de bir hafta

Kral Abdullah’ın 18-24 Ağustos tarihleri arasındaki ziyareti Şanghay’da başladı ve Pekin ile Shenzhen’i de kapsıyor. Bu, 1999’da tahta çıkmasından bu yana Çin’e yaptığı dokuzuncu ziyaret ve Ürdün ile Çin’in stratejik ortaklık kurduğu 2015’ten bu yana gerçekleştirdiği ilk ziyaret.

Kraliyet Sarayı’nın açıklamasına göre Ürdün Kralı salı günü Şanghay’da ilaç, gıda, mühendislik, tarım ve havacılık sektörlerinde faaliyet gösteren Çinli şirketlerin yöneticileriyle bir araya geldi. Ayrıca Çin’in önde gelen robotik şirketlerinden AgiBot’u ziyaret etti ve burada imalat ve lojistikten konaklama ve güvenliğe kadar uzanan robotik uygulamalar hakkında bilgi aldı.

Xinhua’ya göre Ürdün Kralı Abdullah perşembe günü Pekin’e ulaştı. Burada Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Başbakan Li Qiang ile görüşmesi bekleniyor. Ayrıca yasama organının başkanı Zhao Leji ile görüşme gerçekleştirdi. Ürdün’ün resmi haber ajansı Petra, iki tarafın çeşitli sektörlerde işbirliği anlaşmaları ve mutabakat zabıtları imzalamasının beklendiğini bildirdi. Çin’in teknoloji ve üretim merkezi Shenzhen’e gerçekleştireceği ziyaret ise gezinin ticari ağırlığını ortaya koyuyor.

İstihdam, enerji ve teknoloji

Amman’ın Çin’e yönelik en acil ilgisi ekonomik alanda. ABD-İsrail-İran savaşı Ürdün üzerindeki ekonomik baskıyı daha da artırarak yatırım çekme ve ekonomiyi çeşitlendirme ihtiyacını daha acil hale getirdi. GSYH’nin yüzde 10 ila 15’ini oluşturan turizm, bölgesel istikrarsızlıktan darbe alırken yükselen enerji maliyetleri ile ticaret ve hava ulaşımındaki aksamalar, ithalata büyük ölçüde bağımlı olan ekonomi üzerindeki baskıyı artırdı.

Kral Abdullah pazartesi günü Çin devlet haber ajansı Xinhua’ya verdiği röportajda ekonomik işbirliği fırsatlarını özellikle vurguladı. Abdullah, Ürdün’ün “bölgesel bir üretim ve ihracat merkezi olarak hizmet vermek için son derece elverişli bir konumda olduğunu” belirterek şöyle dedi:

“Çin’in imalat yatırımları, doğal kaynaklarımızdan, nitelikli iş gücümüzden, istikrarlı iş ortamımızdan, stratejik konumumuzdan ve geniş ticaret anlaşmaları ağımızdan yararlanarak bu konumu değerlendirebilir.”

Jordan Times’ın verilerine göre Ürdün ile Çin arasındaki ticaret 2025’te yaklaşık 6,7 milyar dolara ulaştı ancak ticaret ilişkisi büyük ölçüde Pekin’in lehine. Çin’in Ürdün’e ihracatı yaklaşık 6,29 milyar dolar olurken Ürdün’ün Çin’e ihracatı yalnızca 430 milyon dolar seviyesinde kaldı. Bu dengesizlik, Amman’ın yalnızca ticareti genişletmek yerine neden yatırım, teknoloji ve üretim kapasitesi çekmeye odaklandığını da açıklıyor.

Çin, Ürdün’ün uzun vadede büyümeyi hızlandırmayı ve 2033 yılına kadar en az 1 milyon yeni genç çalışanı iş gücü piyasasına dahil etmeyi amaçlayan Ekonomik Modernizasyon Vizyonu’nda daha büyük bir rol oynayabilir. Enerji, bu işbirliğinin halihazırda somutlaşmaya başladığı alanlardan biri.

Ürdün, Eylül 2025’te Çinli UEG Green Hydrogen Development Holding Limited şirketiyle 1,155 milyar dolarlık önerilen bir yeşil hidrojen projesini incelemek üzere anlaşma imzaladı. Projenin amacı, ihracat için yılda yaklaşık 200 bin ton yeşil amonyak üretmek.

Ancak Ürdün açısından Çin’in cazibesi yalnızca potansiyel yatırımlarla sınırlı değil. Üretim alanındaki uzmanlık, yenilenebilir enerji teknolojileri ve Çin tedarik zincirlerine erişim de Amman’ın yerli sanayi kapasitesini geliştirmesine ve özel sektörde istihdam yaratmasına yardımcı olabilir.

“Zamanlama her şeyi anlatıyor”

Uzun yıllardır Amman’da yaşayan gazeteci ve The Christian Science Monitor’ün kıdemli Orta Doğu muhabiri Taylor Luck, kralın ziyaretinin öneminin zamanlamasında yattığını söyledi.

Luck, Al-Monitor’a, “Kral Abdullah’ın Çin’e gitmesi tek başına haber değeri taşıyan bir gelişme değil ancak zamanlaması her şeyi anlatıyor” dedi.

Luck’a göre ziyaret, Amman’da tek bir ekonomik ve güvenlik ortağına aşırı bağımlı olmanın risk taşıdığı yönündeki farkındalığın giderek arttığını gösteriyor.

Luck, “Bu Washington’a yönelik bir tepki olmasa da derin bir bölgesel krizin yaşandığı bir dönemde Kral Abdullah’ın Çin’e bir haftalık ziyaret gerçekleştirmesi, Ürdün’de Amerika’ya aşırı bağımlılığın uzun vadede sürdürülebilir olmadığı ve giderek kısa vadede bile sürdürülemez hale geldiği yönündeki farkındalığa işaret ediyor” dedi.

Luck, Ürdün’deki Çin yatırımlarının yaklaşık 3,56 milyar dolar seviyesinde olduğunu tahmin ediyor. Bu önemli bir miktar olsa da Pekin’in Mısır ve Irak gibi bölgedeki daha büyük pazarlardaki ekonomik varlığının oldukça gerisinde kalıyor.

Uzman ayrıca Ürdün’ün daha geniş kapsamlı bir stratejik hesap yaptığını ve kendisini “krallığın ekonomik geleceğini mevcut savaştan doğabilecek tedarik zincirlerine ve Hürmüz’e alternatif koridorlara bağlayacak” şekilde konumlandırmaya çalıştığını düşünüyor. Yenilenebilir enerji bu konuda olası alanlardan biri.

Ürdün, güneş panellerinde kullanılan silikonun temel hammaddelerinden biri olan önemli silis yataklarına sahip. Çin, küresel güneş enerjisi üretim tedarik zincirinin büyük bölümüne hakim durumda ve sahip olduğu uzmanlık, Ürdün’ün bu sektörde daha büyük bir rol edinmesine potansiyel olarak yardımcı olabilir.

Çin, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktından nasıl fayda sağlayabilir?

Okumaya Devam Et

Diplomasi

UEFA ve CONCACAF 96 takımlı ortak Uluslar Ligi için masaya oturdu

Yayınlanma

UEFA ve CONCACAF, 96 ülkenin mücadele edeceği ortak bir Uluslar Ligi turnuvası kurmak amacıyla resmi müzakereler yürütüyor. Yeni turnuvanın 2028 yılındaki bir sonraki Avrupa Şampiyonası’nın ardından başlaması ve iki yılda bir düzenlenmesi planlanıyor.

The Guardian gazetesinin haberine göre Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA) ile Kuzey, Orta Amerika ve Karayipler Futbol Konfederasyonu (CONCACAF), bünyelerindeki 96 ülkenin katılımıyla ortak bir Uluslar Ligi turnuvası düzenlemek üzere müzakereler yürütüyor.

İngiliz gazetesinin ulaştığı bilgilere göre yeni turnuvanın, bir sonraki Avrupa Futbol Şampiyonası’nın hemen ardından, en erken 2028 yılında hayata geçirilmesi ve iki yılda bir organize edilmesi öngörülüyor.

Turnuvanın formatı, UEFA ve CONCACAF’ın halihazırda uyguladığı Uluslar Ligi modellerini temel alacak. Şampiyonun belirlenmesi için eleme turlarının ardından dört takımlı bir final aşaması oynanması planlanıyor.

En üst lig kategorisinde İspanya, Fransa, İngiltere ve Almanya gibi Avrupa’nın en güçlü milli takımları ile Meksika, ABD ve Kanada gibi CONCACAF bölgesinin önde gelen ekipleri mücadele edecek.

Kendi bünyesinde bir Uluslar Ligi turnuvası bulunmayan Asya Futbol Konfederasyonu (AFC) da gelecekte bu küresel organizasyona dahil olma yönündeki ilgisini iletti.

Karşılaşmaların daha önceden takvime bağlanmış mevcut uluslararası milli maç pencerelerinde oynanacak olması sebebiyle, yeni turnuvanın Uluslararası Futbol Federasyonları Birliğinin (FIFA) onayına ihtiyaç duyup duymayacağı belirsizliğini koruyor.

The Guardian, FIFA Başkanı Gianni Infantino ve Dünya Kupası’nın bir hissesini dış yatırımcılara satma planı nedeniyle kurumun derin bir kriz içinde olduğunu, bu durumun onay meselesini ikincil plana itebileceğini aktardı.

FIFA, “FIFA Forward Enterprise” (FFE) adıyla bir iştirak şirketi kurmayı ve bu şirketin dörtte birini 4,2 milyar dolar karşılığında dış yatırımcılara satmayı planlıyordu.

Söz konusu girişim üzerine UEFA ve bünyesindeki 55 üye ülke federasyonunun tamamı, FIFA çatısı altındaki organizasyonları boykot edeceklerini duyurmuştu.

Infantino’ya yönelik tutumda ortak hareket eden UEFA, CONCACAF ve AFC, yayımladıkları ortak bildiride FIFA Başkanı’nın eylemlerine yönelik bağımsız bir inceleme başlatılması çağrısında bulunarak hazırlanan planı FIFA kurumlarına karşı “güvenin temelden sarsılması” olarak nitelendirdi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English