Görüş
Suriye’deki çalkantının Hindistan’a yansıması

8 Aralık Pazar günü Suriye’de Beşar Esad ve ailesinin onlarca yıllık iktidarı sona erdi. Şimdi Suriye’de çok fazla belirsizlik var. Esad rejimi düşmüş ve Esad ve ailesinin Rusya’da sığınma hakkı aldığı biliniyor olsa da şimdi nasıl bir geçişin yaşanacağı henüz net değil. HTŞ liderliğindeki muhalif gruplardan oluşan karma bir grubun Şam’daki bir sonraki hükümeti kurması bekleniyor ama bu gruplar içinde bir güç mücadelesi olasılığı da dikkate alınıyor ki bu durumda siyasi geçişin sorunsuz veya barışçıl bir süreç ile olmayabileceği riski de var.
Birbirlerine yaklaşık 4 bin km’lik bir mesafede duran Hindistan ve Suriye ne alaka diye düşünülebilir ancak Delhi’nin uzun süredir dostu olan Beşşar Esad’ın muhalifler tarafından devrilmesinin Orta Doğu’nun çok ötesinde de yankı bulması ve Hindistan’ı beklenmedik şekillerde etkilemesi çok muhtemel. Çünkü her iki ülke tarihi ve kültürel bağlara dayanan uzun süreli dostane bir ilişkiye sahip ki bu ilişki yıllar içinde, özellikle Esad’ın görev süresi boyunca daha da gelişen bir ilişkiydi. 2011’de başlayan iç savaş sırasında Yeni Delhi askeri olmayan, kapsayıcı ve Suriye liderliğindeki bir siyasi süreç ile çatışma çözümünden yana bir duruş benimsedi. Şam’daki büyükelçiliği her daim faal idi ve şimdi de öyle. Siyasi denklemlerin değişebileceği yeni Suriye, Hindistan’ın hem şu an çok kaygan, kaotik ve belirsiz bir zemin teşkil eden Şam ile ilişkilerini ve dahası hem de Orta Doğu dinamiklerini etkileyebilecek bir potansiyel taşıyor.
Hindistan’ın Suriye petrol sektöründe iki önemli yatırımı var: ONGC Videsh ile IPR International arasında petrol ve doğalgaz aramalarına ilişkin 2004 yılında yapılan bir anlaşma ile Hindistan’ın ONGC’si ile Çin’in CNPC’sinin Suriye’de faaliyet gösteren Kanadalı bir firmanın yüzde 37 hissesini satın almak için yaptığı bir başka ortak yatırım. Yeni Delhi ayrıca bir süredir Suriye’yi de içeren Hindistan-Körfez-Süveyş Kanalı-Akdeniz/Levant-Avrupa koridoru inşa etmeye büyük yatırım yapmayı da hedefliyor(du). Ve Hindistan’ın Şam ile yakın ilişkisi Yeni Delhi’ye diğer Orta Doğu ülkeleri ile ilişkilerini daha geniş anlamda güçlendirme fırsatı verecek durumdaydı… Hindistan açısından Suriye ve Orta Doğu’daki diğer önemli aktörler ile istikrarlı ilişkiler sürdürmenin, Pakistan’ın Müslüman çoğunluklu bu ülkelerdeki söylemlerine karşı koymak açısından da yaşamsal bir önemi var…
Hindistan Dışişleri Bakanlığı’nın 9 Aralık Pazartesi günü yaptığı açıklamada, “Suriye’deki durumu devam eden gelişmeler ışığında izliyoruz. Tüm tarafların Suriye’nin birliğini, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak için çalışması gerektiğinin altını çiziyoruz. Suriye toplumunun tüm kesimlerinin çıkarlarına ve isteklerine saygı gösteren, barışçıl ve kapsayıcı bir Suriye liderliğindeki siyasi süreci savunuyoruz. Şam’daki büyükelçiliğimiz, güvenlikleri ve emniyetleri için Hint topluluğu ile temas halindedir” denildi. 7 Aralık’ta da vatandaşlarına Suriye’ye seyahat etmeme uyarısında bulunan Delhi’nin acil kaygısı ülkedeki vatandaşlarının güvenliği idi. Hindistan Dışişleri Bakanlığı’na göre Suriye’de yaklaşık 90 Hint bulunmakta ve dün (11 Aralık) itibarıyla -aralarında Jammu ve Keşmirli 44 hacı da olmak üzere- 75 Hint vatandaşını tahliye ettiğini açıkladı.
Şimdi açıkçası Esad sonrası Suriyesi için Hindistan’ın bir B planı yok. Her şeyden önce Suriye’nin Beşşar Esad’ı yıllarca Hindistan’ın ortağıydı VE iktidardan düşmesi ve ardından gelen belirsizlik, Hindistan’ın bölgedeki siyasi ve ekonomik çıkarları için derin bir kaygıya yol açıyor. Son 13 yıldır Suriye acımasız bir iç savaş ile parçalanırken ve Beşşar Esad eylemlerinden dolayı birçok küresel güç tarafından tecrit edilirken yalnızca bir avuç ülke Esad ile çalışmaya devam etti Kİ Hindistan da bu ülkelerden biriydi. Suriye hükümetine, özellikle 2023’teki Türkiye merkezli depremlerden sonra Türkiye’ye ve Suriye’ye yönelik “Dost Operasyonu” ismi altında, milyonlarca dolarlık insani yardım sağlarken Delhi hükümeti üst düzey temasları sürdürdü. Suriye Dışişleri Bakanı 2023’te Hindistan’ı ziyaret ederken üst düzey Hint diplomatlar da Suriye’ye gitti. Hindistan, Birleşmiş Milletler’de Esad rejimine yönelik yaptırımları desteklemeyi reddetti ve Kovid salgını sırasında insani kaygıları gerekçe göstererek yaptırımların gevşetilmesi çağrısında bulundu. Ayrıca yabancı güçlerin Suriye’deki iç savaşa müdahale etmemesini savundu.
Peki tüm bunların nedeni ne idi? Genelden özele kalem kalem açıklayalım:
Öncelikle Bunun Tarih Bağlamında Bir Uzantısı Var.
Hindistan ve Suriye diplomatik ilişkilerin kurulmasından bu yana en üst düzeyde düzenli ikili alışverişler ile tarihi olarak dostça ilişkilere sahip. Her iki ülke onlarca yıldır birlikte çalışıyor. Her iki ülke de Bağlantısızlar Hareketi’nin kurucu üyeleriydi. Ve Yeni Delhi’nin 1947’den sonraki dış politikası genel olarak Arap yanlısıydı. Jawaharlal Nehru ve Atal Bihari Vajpayee gibi başbakanlar Suriye’yi ziyaret etti ve liderleri ile yakın bağlar kurdu. Bu, Hindistan’ın Suriye ile çalışma konusunda çıkarları olduğu anlamına geliyordu Kİ Örneğin 2011 yılında Suriye iç savaşı başladığında Hindistan Tishreen Enerji Santrali’nin geliştirilmesi için 240 milyon dolar sağlıyordu. Dolayısıyla Beşar Esad ve babası Hafız Esad ile olan bu tarihsel zemin, bağların devam etmesini sağladı.
Gerçekte Hindistan İstikrar İstiyordu.
Ne yazık ki çok iyi bilindiği üzere Suriye iç savaşı Arap Baharı hareketinin bir parçası olarak başladı; Arap dünyasının dört bir yanındaki ülkeler, diktatörlüklerin yıkılması ve yeni demokratik hükümetler çağrısında bulunan kitlesel halk protestolarına tanık oldu; ancak Libya gibi bazı ülkelerde işler fena halde ters gitti. Batılı güçler Libya’daki Kaddafi’nin devrilmesine destek verirken ülke istikrarlı bir demokrasiye dönüşmek yerine iç savaşa sürüklendi. Bu okumayı yapan Yeni Delhi de Suriye’nin aynı yola girmemesini sağlamak istiyordu Kİ çünkü enerji kaynaklarından ekonomik yatırımlara ve Orta Doğu ülkeleri ile siyasi ilişkilere kadar Hindistan’ın Orta Doğu’da önemli çıkarları var; ayrıca bölgede yaklaşık 9 milyon Hint yaşıyor. Dolayısıyla Yeni Delhi Suriye’de savaş çıkınca Esad üzerindeki dış baskıyı azaltma güdüsü ile hareket etti: Birleşmiş Milletler’de Suriye’ye yönelik yaptırımları desteklemeyi reddetti, Hem Esad hem de isyancı güçlerin uyguladığı şiddeti kınadı Ve yabancı güçlerin Suriye’ye müdahale etmemesini destekledi. Kİ Bütün bunlar Esad hükümeti tarafından da takdir ile karşılandı.
Terör Boyutu Hint Hükümeti ile Esad Hükümetini Ortak Paydaya Taşıyordu.
Delhi’nin tutumu Esad hükümeti tarafından takdir ile karşılanırken, Beşşar Esad 2017 yılında bir Hint televizyon kanalına verdiği röportajda Hindistan’ın terörizm ile karşı karşıya kalmasından duyduğu kaygıyı dile getirmiş ve durumu Suriye ile kıyaslamıştı: “Bağımsızlığımızın 1940’larda aynı döneme dayandığına inanıyorum. Coğrafyalarımız da farklı olabilir, her iki ülkenin karşılaştığı terörizmin arkasındaki nedenler de farklı olabilir. Ancak özünde terörizm birdir ve her ikimizin de karşı karşıya olduğu ideolojiler benzerdir. Hindistan’da terörizm siyasi amaçlar için kullanılır ve durum Suriye’de de farklı değildir. Bu son derece tehlikeli bir olgudur.”
2014 yılında DEAŞ hızla Suriye’nin büyük bir bölümünü ele geçirerek kendi hükümetini kurarken ve bu, dış müdahaleye yol açarken DEAŞ’ın yükselişi Hindistan’a da tehdit oluşturuyordu çünkü orada da saldırılar düzenlemeye çalışmıştı. Ve Delhi hükümeti Rusya’nın DEAŞ’ı yok etme amaçlı askeri saldırılarına destek verdiğini açıklamıştı. Şimdi Hindistan, Rusya ve İran destekli Esad’ın devrilmesinin o bölge ötesinde de militanları cesaretlendirebileceğinden, Güney Asya’da ve Keşmir’de faaliyet gösteren Hindistan karşıtı militan gruplara ivme kazandırabileceğinden kaygılanıyor.
Can Alıcı Kısım Şimdi Geliyor: Keşmir …
İlginçtir ki Suriye, Hindistan’ın Keşmir tutumunu destekliyor(du). Keşmir’in Hindistan’ın ilgilenmesi gereken bir iç mesele olduğunu belirtiyor(du). Ki Keşmir konusunda destek için Pakistan’ın sıklıkla İslam dünyasına başvurduğu dikkate alınarak Esad hükümetinin bu tutumu Şam’ı Yeni Delhi için yararlı bir ortak haline getiriyor(du). Yani Delhi, Filistin davası ve Suriye’nin Golan Tepeleri üzerindeki iddiası da dahil olmak üzere birçok uluslararası konuda Şam’ı desteklerken Suriye de Keşmir konusunda Hindistan’ın pozisyonunu destekliyor ve bunun Hindistan’ın çözmesi gereken bir iç mesele olduğunu savunuyor ve Yeni Delhi’nin bunu uygun gördüğü şekilde çözme hakkına sahip olduğunu belirtiyor(du). Son örnek, Hindistan’ın 2019’da 370. maddeyi yürürlükten kaldırarak Jammu ve Keşmir’in özel-özerkliğini iptal etme kararını Müslüman dünyasının geri kalanı sert bir şekilde kınarken Suriye bunu Hindistan’ın iç meselesi olarak nitelendirmiş; o dönemde Suriye’nin Hindistan büyükelçisi Riad Abbas, “Her hükümet halkını korumak için kendi topraklarında istediğini yapma hakkına sahiptir. Herhangi bir eylemde her zaman Hindistan’ın yanındayız” demişti.
E, Pek Tabii İşin “Duygusal” Boyutu Olmaz Mı? Yatırımlar …
Delhi şimdi Suriye’deki yatırımlarının, özellikle de petrol sektöründekilerin kaderi konusunda da kaygı duyacak. Suriye’nin jeostratejik durumundan yararlanmayı hedefleyen Yeni Delhi onun altyapısına ve kalkınmasına onlarca yıldır yatırım yapıyor. Suriye’nin petrol sektöründe iki önemli yatırıma sahip olduğunu ve Tishreen Termik Santrali projesi için 240 milyon dolar tutarında kredi sağladığını başta belirtmiştik. ONGC Videsh Kuzey Suriye’deki Rakka ve Deyrizor bölgelerini kapsayan 24. Blok içinde yüzde 60’lık bir katılım payına sahip; petrol ve doğalgaz arama faaliyetleri için ONGC Videsh Mayıs 2004’te IPR International ile birlikte keşif, geliştirme ve üretim lisansını satın almış, daha sonra ONGC India ile CNPC China Suriye’de faaliyet gösteren bir Kanada firmasının yüzde 37’lik hissesini ortaklaşa satın almıştı. Amerika ve Avrupa Birliği tarafından uygulanan Suriye yaptırımları nedeni ile Delhi zaten buralardaki faaliyetlerini güç bela yürütüyordu ki Esad sonrası Suriye’deki kırılgan durum bu yatırımların faaliyete geçmesini daha da zora sokacaktır.
Ayrıca, ikili ticaret açısından, 2020’den 2023’e kadar 100 milyon doların üzerinde olan iki ülkenin ticareti 2024’te 80 milyon dolara geriledi. Ve bu arada, Suriyeli gençler için kapasite oluşturmayı da desteklemiş olan Yeni Delhi’nin “Hindistan’da Eğitim” programı kapsamında 2017’den 2018’e kadar dört aşamada Suriyeli öğrencilere lisans, yüksek lisans ve doktora programları için 1.500 kontenjan teklif edilmişti.
SonSözler
Hindistan’ın Suriye ile etkileşimi Orta Doğu’daki varlığını ve etkisini artırmaya yönelik daha geniş stratejisinin bir parçası aslında VE iyiliğe iyilik veya karşılıklılık yani Quid Pro Quo politikası mantığı ile işliyor. En can alıcısı, Şam’ın Keşmir gibi konulardaki desteğine karşılık Delhi’nin -önemli kalkınma ve insani yardım sağlamakla beraber- “Suriye’nin işgal altındaki Golan Tepeleri’ni geri alma konusundaki meşru hakkını” desteklemesi. Ki İsrail 1967 Altı Gün Savaşı’nda Suriye’den Levant bölgesindeki kayalık Golan Tepeleri’ni ele geçirmişti… 2011’de Suriye ziyaretinde bulunan dönemin Hindistan Cumhurbaşkanı Pratibha Patil şöyle diyordu: “Hindistan, tüm Arap davalarını tutarlı bir şekilde desteklemiştir. Ayrıca Suriye’nin Golan Tepeleri’ne ilişkin meşru hakkına ve Suriye’ye çok erken ve tam bir şekilde geri dönmesine olan güçlü desteğimizi yinelemek istiyorum.”
Esad yönetimindeki Suriye’nin Keşmir konusunda Delhi’nin güçlü bir destekçisi olması Müslüman dünyasında nadir görülen bir durumdu. ANCAK Şimdi Suriye’de yeni bir sayfanın açılması ile süregelen bu Al-Ver’in yani Quid Pro Quo’nun sürüp sürmeyeceği özellikle Hindistan için önemli bir merak konusu. Hiç kuşku yok ki Yeni Delhi durumu yakından izliyor, izleyecek. Ve şimdi yeni bir Suriye’nin karmaşık atmosferi başta olmak üzere bölgede hızla değişen olaylara ihtiyatlı yaklaşıyor. Şam’ın Keşmir konusundaki duruşunun ne olacağı ve Hindistan’ın Golan Tepeleri’ne yönelik Suriye iddiası konusunda şimdi nerede durduğu, bunlar yeniden ele alınabilecek konular. Esad’ın düşüşü bölgesel jeopolitik dinamikleri de önemli ölçüde değiştirirken bölgedeki etkisini ve konumunu ciddi şekilde zayıflattığı Rusya ve İran, Hindistan’ın kilit stratejik ortakları. Delhi’nin lehine olması gereken nokta Suriye politikasında tarafsız bir aktör olarak görülmesidir Kİ Hindistan için şu anda işe yarayan bir şey, devlet dışı militan aktörlerin dahi genellikle Hindistan ile sorun yaşamaması ve onu tarafsız olarak görmesidir.
Ve Bir Başka Can Alıcı Bonusu En Sona Sakladım:
Delhi’nin Yeni Suriye Durumuna İlişkin Kaygılarında Bir Başka Boyut Yani Türkiye Boyutu Da Var.
İran ve Rusya Esad’ın başlıca destekçileri iken Amerika gibi Batılı aktörler Esad karşıtıydı. Ve Türkiye, deyim yerindeyse Suriye konusunu hep sırtında taşımış ve ilkeli duruşundan hiç bir zaman ödün vermemiş bir aktör olarak, Suriye muhalefetine destek veren oyun kurucu/değiştirici önemli güçlerin başında yer alıyordu. Hindistan tarafsızdı – zaten doğrudan kendini ilgilendirmeyen/etkilemeyen bu gibi durumlara karışma huyu pek yok. Yeni Delhi, Suriye’de yaşanan gelişmelerde taraf olmaktan kaçındı kaçınmasına AMA bir anlamda da Esad’ın “pasif” destekçisi idi. Kİ şimdi Esad’ın devrilmesi Delhi’nin Müslüman dünyasındaki bir dostunu kaybettiği anlamına geliyor.
İran’ın Gazze’deki, Hizbullah’ın Lübnan’daki, Rusya’nın Ukrayna’daki kendi çatışmaları ile meşguliyetinin de yarattığı destek boşluğu ile Esad’ın düşüşü ve dolayısıyla ardından -belki şimdilik kısa vadede- Rusya’nın ve İran’ın Suriye’deki etkisinin azalma olasılığı VE Türkiye’nin Esad’ı deviren muhalefete desteği ile tarihin kazanan tarafında oluşu… Mevcut durumu bu şekilde okuyan Hindistan, sonucunda mevcut Suriye senaryosunu Delhi’nin Şam ile gelecekteki etkileşiminin Türkiye’nin dümende olduğu yeni dinamikler tarafından şekillendirilebileceği üzerine çiziyor. Yani Türkiye destekli yeni rejimin oluşması durumunda -Ki Hindistan da bunun kuvvetle muhtemel olduğuna inanıyor- Hindistan ve Pakistan meselelerinde Delhi’nin tarafını tutmayabileceği düşüncesi ile Esad sonrası Suriye’nin Keşmir konusunda Pakistan’ı destekleyebileceği düşünülüyor. Yani açıkçası Türkiye söz konusu olduğunda, siyaseten ne yazık ki okumalarını çoğunlukla salt Keşmir ve Pakistan prizmasından yapmakta olan Hindistan’ın “Türkiye İçeride” mevcut Suriye senaryosunda çekinceleri yok değil… ANCAK Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yakın zamanda Birleşmiş Milletler konuşmasında Keşmir’den bahsetmeyişine de büyük bir dikkat ve önem atfediyor olduklarını da belirtmeliyim…
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Avrupa5 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa4 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Avrupa5 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya4 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya2 hafta önceÇin insansı robot pazarında liderliği hedefliyor









