Bizi Takip Edin

Asya

Taliban’ın savaşması gereken bir düşmanı var: IŞİD

Yayınlanma

ABD, 11 Eylül olayından sonra terörle mücadele bahanesiyle Afganistan’a girdi. O zamanlar Afganistan, mevcut Afganistan yönetimi olan Taliban’a ve El Kaide terörist grubuna ev sahipliği yapıyordu. ABD, ölümcül olaydan dolayı adı çıkmış El Kaide’yi suçladı ve intikam sözü verdi. El Kaide’nin kurucusu ve ilk lideri olan Usame bin Ladin’i 2011’de Pakistan’da ve halefi Eymen El Zevahiri’yi geçenlerde Afganistan’da bir insansız hava aracı saldırısında öldürmeyi başardı.

Ancak mesele şu ki, ABD Afganistan’a girdiğinde sadece Taliban hükümeti ve El Kaide terör grubu vardı, peki ABD’nin Ağustos 2021’de 20 yıllık askeri varlığı sona erdirdikten sonra şimdi Afganistan’da kaç terörist grup faaliyet gösteriyor? Çok daha fazla! ABD varlığının ve Batılı ülkeler tarafından desteklenen Afgan istihbaratının hemen burnunun dibinde ortaya çıkan İŞİD de dahil olmak üzere 20’den fazla terörist grup var.

IŞİD ilk olarak 2014’te ortaya çıktı ve hafife alındı ​​ve hatta camileri, türbeleri, hastaneleri, kliniklerini, düğün salonlarını, yolcu otobüslerini, Sih tapınağını, Hindu Gurdwara’yı vb. yerleri hedef alan birkaç ölümcül saldırı gerçekleştirene kadar varlıkları şiddetle reddedildi. Bu saldırılar kapsamında IŞİD’in, Irak ve Suriye’de başarısız olduktan sonra, mezhep savaşı ideolojisi izlediği görülmektedir.

IŞİD, yıllardır Taliban komutanlarına, El Kaide savaşçılarına, Özbekistan İslami Hareketi ve Doğu Türkistan İslami Hareketi’ne, bağları güçlendirmek ve onların destekleriyle Afganistan’da güçlü bir dayanak bulmak için tam hazırlıklarla yaklaştı.

Taliban’ın ünlü komutanlarından Abdulrauf Hadim, 2013’te Pakistan’da Taliban’ın kurucusu ve lideri Molla Ömer’in ölümünün ardından IŞİD’e katıldı ve bazı üyeler de gruba bağlılık sözü verdi, ancak bu 2015’te kamuoyuna açıklandı.

Taliban IŞİD’e karşı savaşta kararlı

Ancak Taliban, IŞİD’e hiçbir zaman merhamet göstermedi ve asla kabul etmedi. Taliban, IŞİD teröristleriyle savaşmak ve onları Afganistan’dan ortadan kaldırmak için güçlü bir kararlılığa sahip.

Taliban, 15 Ağustos’ta iktidarının başlamasından itibaren son üç ayda 670’in üzerinde IŞİD militanını tutukladı ve ayrıca zaman içinde başkent Kabil’de ve doğu Nangarhar vilayetinde grubun 25 saklanma yeri imha edildi. Taliban ayrıca, eski Eşref Gani hükümetini, savaş sırasında Taliban’a karşı kullanmak için IŞİD’i güçlendirmekle suçladı.

Ama yine de IŞİD, Afganistan için büyük bir tehdit oluşturuyor ve aynı zamanda komşu ülkeler ve ötesindeki ülkeler için de endişe kaynağı. IŞİD Afganistan’da kan dökmeye devam ediyor ve son birkaç ayda saldırılarını yoğunlaştırdı ve görünüşe göre Taliban, bu terörü azaltmak için çabalıyor. Son birkaç ayda terör grubu, Balkh, Kunduz, Kabil’de en az 100 kişinin öldüğü ve 200 kişinin de yaralandığı ölümcül, dehşet verici saldırılar düzenledi.

Rusya, Çin ve İran yardım edebilir

IŞİD, dünyayı Darül İslam ve Darül Küfür olarak ikiye bölerek revizyonist bir politika izliyor ve ulus devlete sıfır tolerans ilkesini kabul ediyor. Rusya, Çin ve İran’ın diğer bölge ülkeleri arasında IŞİD’in Afganistan’daki varlığını kendi toprak bütünlükleri ve bölgenin barış ve güvenliği için büyük bir tehdit olarak tanımlamasının temel nedeni budur.

Harici’ye konuşan üst düzey bir Taliban yetkilisi, IŞİD’in dış güçler tarafından mevcut hükümeti korkutmak ve istihbarat departmanının kapasitesini baltalamak için baskı aracı olarak Taliban’a karşı kullanıldığını söyledi.

İsmini vermek istemeyen Taliban yetkilisi, “Masum insanlarımıza karşı bu ölümcül komployu durduracağız. IŞİD’li teröristleri etkisiz hale getirmek için gece gündüz çalışmaya başladık” dedi.

Yetkili, herhangi bir ülkenin adını belirtmeden, bazı Batılı ülkelerin Taliban yönetiminden memnun olmadığını ve Taliban’ı taleplerini kabul etmeye zorlamak için IŞİD’i desteklemeye yöneldiklerini söyledi. “Bağımsızlık için savaştık, yabancı ülkelerin mantıksız taleplerini asla kabul etmiyoruz” diyen Taliban yetkilisi, Afgan vatandaşlarına Taliban güvenlik güçlerinin Afganların barış ve güvenliğini sağlayacağına dair güvence verdi.

Tüm bölge için tehdit oluşturuyor

Afgan uzman Dr. Hikmetullah Hikmet Harici’ye verdiği demeçte, “IŞİD sadece Afganistan’a değil, bölge ve ötesine de tehdit oluşturan bir olgudur” dedi.

IŞİD ile ilgili endişelerin çeşitli boyutları ve yönleri var ve Dr. Hikmet’a göre bu, bölge ve dünya güçleri tarafından Taliban liderliğindeki mevcut Afgan hükümetine karşı yürütülen bir proje.

IŞİD’in mevcut hükümete karşı savaştığı çok net bir gerçek, ancak olumlu olan nokta Taliban’ın bu acımasız gruba karşı net bir bakış açısına sahip olması ve şimdiden düzinelerce kişiyi tutuklamış olması.

Dr. Hikmet, “Ama yine de büyük bir endişe var. Bölge ülkeleri ve diğerlerinin Afganistan’da çıkarları bozulursa, IŞİD’i birbirlerine karşı kullanmaya ve Afgan topraklarını suistimal etmeye yönelebilirler” dedi.

Dr. Hikmet, böyle bir senaryoda Çin, Rusya, İran ve Orta Asya ülkelerinin kendi kaygıları olduğunu ve bölgede barış adına IŞİD’e karşı her türlü çabayı desteklediklerini söyledi.

IŞİD’e karşı bölgesel bir koalisyonun kurulmasına ihtiyaç var, aksi takdirde yangın kısa sürede diğer ülkelere de sıçrayacak ve daha büyük bir vahşi yılanla uğraşmak çok daha maliyetli olacaktır.

Aynı zamanda, aktif olmayan diğer aşırılık yanlısı gruplar da yakında aktif hale gelebilir. Afgan uzman, “Aşırılıkçı gruplar Afgan halkı için kabul edilemez ve El Kaide lideri Ayman el-Zawahiri’nin öldürülmesi Afganların yaralarına daha fazla tuz basıyor” dedi.

Pakistan tartışması

Gerçekten de Taliban, IŞİD’e karşı, güçlü bir bağlılık ve dürüstlükle savaşıyor, ancak yine de IŞİD’in etkisini kontrol altına alamadı ve Afgan halkını terör belasından kurtaramadı.

Ancak, bu konudaki tüm suçlama tartışmalı komşu Pakistan’a atfediliyor ve Pakistan bu tür projeleri “batı ve doğudan” almakla ve uygulamakla suçlanıyor.

Başka bir savaş uzmanı, “Afganistan’daki çıkarlarını korumak için ABD ve İngiltere ile birlikte çalışan Pakistan ordusu ve istihbaratı (ISI) ve ne yazık ki Pakistan’ın yanlış politikası, terörist grupların bölgeye etki etmesine yol açıyor” diyor.

İyimser ve kötümser senaryolar

Bu arada, Taliban, IŞİD’in ciddi bir tehdit olduğu yönünde artan bölgesel algılardan faydalanabilir, Rusya, Çin ve İran gibi ülkeler Taliban’ın bu grupla savaşmasına yardım edebilir. Ayrıca, Taliban’ın terörle mücadele amacıyla diğer ülkelerden destek alma şansını da artırıyor.

İyimser bir durumda, IŞİD Afgan toplumu üzerinde önemli bir etkiye sahip olmayacak ve yabancı kökenli olması nedeniyle Afganlardan istediği karşılığı alamayacak, ancak bu sefer daha ölümcül saldırılar gerçekleştirebilir. Afganistan’ın başkenti Kabil’de Çarşamba akşamı bir camide meydana gelen patlamada 30’dan fazla kişi öldü ve düzinelerce kişi yaralandı.

Kötümser bir bakış açısıyla ise IŞİD, Taliban’ın Ağustos’ta iktidara geldikten kısa bir süre sonra ilan ettiği genel af doğrultusunda hapishanelerden serbest bırakılan suçluları toplama yoluna gidecek. Ayrıca yoksulluk, IŞİD’in kendisini güçlendirmek için kullandığı temel fırsatlardan biridir. Kış aylarında, birçok Afgan’ın yemek bulabilmek için mücadele ettiği zamanlarda, IŞİD personel toplamaya odaklandı, ancak çok geçmeden hemen yaz başında ölümcül saldırılara geçti.

Yoksulluğu kullanıyorlar

IŞİD, savaşının temel nedeni olarak İslami kuralları ve düzenlemeleri kullanamaz, ancak halkının ciddi bir insani krizle karşı karşıya olduğu bir ülkede kesinlikle işsizlik ve yoksulluğu propaganda aracı olarak kullanır. Sıradan Afganların dolar karşılığında IŞİD’e katılması büyük bir karar değil.

Üst düzey bir Taliban yetkilisi, “Afganistan asla IŞİD’in kalesi olmayacak, vatandaşlarımıza söz veriyoruz” dedi.

Afganlar, savaş nedeniyle son 43 yılda sefil bir şekilde acı çekti. Yetkili, Afganistan’ın kendisi, komşuları ve dünya ile barış içinde, aşırılıkçı gruplardan uzak yaşaması için çalışacağını garanti etti.

Asya

Tayvan Ulusal Güvenlik Şefi: Çin tehdidine karşı ABD vazgeçilmezdir

Yayınlanma

Tayvan Ulusal Güvenlik Konseyi (NSC) Genel Sekreteri Joseph Wu, Nikkei Asia’ya verdiği röportajda Çin’i tüm bölge için “tehdit” olarak nitelendirdi.

Wu, Japonya ve Okinawa adalarından başlayarak Tayvan üzerinden Filipinler’e uzanan takımadalar zincirini kastederek, “Tehdit, Birinci Ada Zinciri’nin tamamını kapsıyor,” ifadelerini kullandı.

Wu, “İstihbarat, gözetleme ve keşif haritalarında gördüğümüz kadarıyla Çin donanması ile sahil güvenliğinin Doğu Çin Denizi’nde, Tayvan Boğazı genelinde, Batı Pasifik’te ve Güney Çin Denizi’nde konuşlandırılmasında muazzam bir artış var,” dedi.

Tayvan, yalnızca Pekin değil, Birleşmiş Milletler ve bağlı ülkeler tarafından da Çin’in bir parçası olarak kabul ediliyor. ABD dahil pek çok ülke Tayvan’ın Çin’e bağlı olduğunu vurgulayan ‘tek Çin’ politikasını kabul ediyor. Ancak buna rağmen Washington Tayvan’ı Çin’e karşı bir koz olarak kullanmaya ve adayı silahlandırarak ayrılıkçı hareketleri desteklemeye devam ediyor.

Bu manevralar, Çin ile Tayvan lideri Lai Ching-te yönetimi arasında halihazırda yüksek olan gerilimi daha da artırdı. Pekin, Lai’nin ABD desteğine dayanarak Tayvan’ın bağımsızlığı konusundaki ısrarına tepki gösteriyor.

Taipei’deki Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nin röportaj veren Joseph Wu, “Çinliler bizi ‘Tayvan’ın bağımsızlığını’ savunmakla ve kışkırtıcı davranışlarda bulunmakla suçluyor, istikrarsızlığın kaynağının biz olduğumuzu öne sürüyor. Ancak gerçek şu ki Çin, Tayvan’ı tehdit ediyor ve tehditlerinin seviyesini sürekli yükseltiyor,” dedi.

Japonya, Filipinler, Tayvan ittifakı

Wu sözlerini şöyle sürdürdü:

“Çin bu bölgedeki komşularını sindirmeye çalışırken mağdurları, yani Japonya, Tayvan ve Filipinler’i suçluyor. Biz yalnızca sahip olduğumuz özgürlüğü ve egemenliği korumaya çalışırken, Tayvan’ı kışkırtıcı davranmakla itham ediyorlar.”

Japonya, Başbakan Sanae Takaichi’nin geçen yıl olası bir Tayvan krizinde askeri olarak duruma müdahale ederek Tayvan’ın yanında yer alacaklarını açıklaması sonrası Çin’le ilişkileri gerildi. Filipinler ise bölgede 9 ABD üssüne ev sahipliği yaparken Güney Çin Denizi’nde sık sık Çin’le karşı karşıya geliyor.

Japonya ve Filipinler ABD’nin bölgedeki yakın müttefikleri konumunda ve ABD savunma stratejisi doğrultusunda Washington’ın Çin’i çevreleme ve baskılama planlarına müdahil durumdalar.

Bu gerilimler Tokyo ile Manila’yı birbirine yakınlaştırırken, Japonya’yı İkinci Dünya Savaşından beri sürdürdüğü savunma doktrinini değiştirerek saldırı hazırlıklarına yöneltti. Wu, bu gelişmeleri memnuniyetle karşıladı.

Wu, “Japonya ile Filipinler arasındaki ilişkilerin ısınması, Çin’in yayılmacılığına verilen doğal bir tepkidir,” dedi.

Wu’ya göre komşularının Çin’in askeri tehdidini geçmişe kıyasla çok daha ciddi biçimde ele aldığını görmek Tayvan açısından “cesaret verici”.

Tayvan’ın küresel önemi, gelişmiş çip üretiminin çok ötesine uzanıyor. Dünyanın en yoğun ticari deniz yollarından biri olan Tayvan Boğazı’nda gerçekleşecek askeri bir çatışma dünya ekonomisi, uluslararası ticaret ve yüksek teknoloji tedarik zinciri üzerinde doğrudan etkili olacaktır. Tayvan, yarı iletkenler ve yapay zekâyla bağlantılı ürünlerde büyük bir ihracat kapasitesine sahip.

Wu, İngiltere’nin yeni dış istihbarat servisi MI6 Başkanı Blaise Metreweli’nin geçen yılın sonlarında dile getirdiği, İngiltere’nin “artık barış ile savaş arasındaki bir alanda faaliyet gösterdiği” ve “cephenin her yerde olduğu” yönündeki görüşünü yineledi.

Taipei’deki politika yapıcılar, Çin’in hibrit manevralarını Tayvan’ın güvenliğini ve hazırlık düzeyini zayıflatmaya yönelik girişimler olarak değerlendiriyor.

Wu, bu girişimlere karşı koymak için uluslararası işbirliğinin “son derece gerekli” olduğunu söyledi.

ABD Başkanı Donald Trump’ın mayıs ayında Pekin’de Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile Tayvan meselesini görüşmesinin ardından Washington’ın Tayvan’a bağlılığına ilişkin soru işaretleri artsa da Wu, ABD’nin Taipei’nin en önemli güvenlik ortağı olmaya devam ettiğini kesin bir dille ifade etti.

Wu, Çin’in Asya’daki hızla artan askeri gücü karşısında ABD’nin “vazgeçilmez” olduğunu söyledi.

Sert siyasi söylemlerin ötesinde veriler, Trump yönetiminin Tayvan’la son yılların en güçlü ticaret, yatırım ve silah anlaşmalarını yürüttüğünü gösteriyor.

Muhalefetten tepki: Adayı hedef haline getiriyorsunuz

Öte yandan ana muhalefetteki Kuomintang (KMT), adanın silahlandırılmasına karşı çıkıyor ve bu durumun Tayvan’ı hedef haline getirdiğini söylüyor. Bu yüzden ana muhalefetin çoğunluğundaki meclisten savunma harcamalarının ABD’nin talebi doğrultusunda artırılmasını öngören 2026 bütçesi geçmedi.

Muhalefet ayrıca özel savunma bütçesinden yerli insansız hava araçlarına ayrılan harcamaları çıkardı ve şu anda bu araçları finanse etmeyi amaçlayan ayrı bir bütçe paketini de engelliyor.

Wu, 2026 bütçesindeki gecikmenin “hükümetin tamamını son derece zor bir duruma soktuğunu” savundu.

Wu aynı şekilde, ABD ile yakın istişare içinde hazırlanan ve silah alımlarının yanı sıra yerli insansız hava aracı sistemlerini de kapsaması planlanan özel savunma bütçesindeki kesintilerden yakındı.

Wu, “Ukrayna ya da İran’daki savaşa bakan herkes, günümüz savaşlarının insansız hava araçları olmadan yürütülemeyeceği sonucuna hızla varabilir,” dedi.

Wu, “İnsansız hava araçlarını üretme ve kullanma kapasitesi, Tayvan’ın Çin saldırganlığına karşı caydırıcılığını güçlendiriyor,” diye savundu.

Wu, donanımın yanı sıra Tayvan’ın sistemleri kullanacak personelin eğitilmesi ve keşif ile saldırı araçlarından hizmet amaçlı dronlara kadar farklı türdeki insansız hava araçlarının birbirleriyle entegre edilmesi gibi “çok uzun bir reform listesine” ihtiyaç duyduğunu belirtti.

Bu arada Taipei’nin çevre sulardaki Çin gemilerinin oluşturduğu tehditle daha iyi mücadele edebilmek için adımlar attığını söyledi.

Wu, “Tayvan, Çin’in denizlerdeki yayılmacılığına karşı koymak için hükümet kurumlarını kapsayan bir mekanizma oluşturdu,” açıklamasında bulundu.

Wu, deneyimlerin daha fazla ülkeyle paylaşılmasının ve karşılaştırılmasının amaçlandığını, böylece “daha birleşik eylemler geliştirilebileceğini” söyledi.

Okumaya Devam Et

Asya

Politbüro toplantısı, Çin ekonomisine ilişkin temkinli güven mesajı verdi

Yayınlanma

Yıl ortasında düzenlenen Çin Komünist Partisi (ÇKP) Politbüro toplantısı, uzun süredir Pekin açısından kritik bir değerlendirme noktası işlevi görüyor. Toplantı, merkezi hükümete yılın ilk yarısındaki gelişmeleri yeniden gözden geçirme ve ülkeyi önündeki aylarda daha gerçekçi bir ekonomik rotaya yönlendirme fırsatı sunuyor.

Üst düzey liderliğin son açıklaması, temkinli bir güvene işaret ediyor. Açıklamadan, politika yapıcıların önceki yıllara damga vuran geniş kapsamlı teşvik önlemleri yerine istikrarlı ve hedef odaklı bir yaklaşımı tercih ettiği anlaşılıyor. Çin, dönüşüm sürecindeki ekonomisini yönetirken Covid-19 sonrasındaki agresif harcama döneminin geride kaldığı açıkça görülüyor. Bunun yerini, kısa vadeli sermaye enjeksiyonları yerine dayanıklılık ve istikrara öncelik veren stratejik ve yapısal bir yaklaşım alıyor.

Politbüro toplantısı sonuçlarına göre, politika yönelimi belirli sektörleri hedef almaya devam edecek. Mali destek, emlak sektörü yerine yapay zekâ ve yarı iletkenler gibi yüksek teknolojiye dayalı yeni sektörlere yönlendirilecek. Emlak sektöründe ise amaç, piyasa güvenini istikrara kavuşturmak ve borç risklerini kontrol altında tutmak olacak.

Altyapı yatırımları da “yeni altyapı” anlayışı doğrultusunda yeniden şekillendiriliyor. Artık mesele yalnızca beton ve fiziki yapılardan ibaret değil; elektrik şebekeleri, bilişim altyapıları ve veri ağları ön plana çıkıyor.

Bu yaklaşım, ekonominin daha durağan sektörlerine yalnızca sermaye pompalamak yerine gelecekteki rekabet gücüne yatırım yapılması anlamına geliyor. Büyümenin yeni itici gücü olan dijital altyapı, kısa vadede iç talebi desteklerken uzun vadede teknolojik rekabet gücünü güvence altına almak gibi ikili bir amaca hizmet ediyor.

Son olarak Pekin, uluslararası ticarette daha uzlaşmacı bir tutumun sinyalini veriyor. Çin yönetimi, Avrupa Birliği gibi ticaret ortaklarının dile getirdiği ve “Çin şoku 2.0” olarak adlandırılan kaygıları azaltmak amacıyla daha dengeli bir ticaret yapısı oluşturmayı hedefliyor.

Gelecek yıl yapılacak kritik liderlik değişikliklerine hazırlanan yönetimin öncelikli odağı, hem ekonomik hem de toplumsal alanlarda istikrar olacak.

Çin, gerçekçi büyüme hedefleriyle sistemsel yeniden yapılandırma arasında denge kurmayı sürdürmeye çalışıyor ve muhtemel dış şoklarla başa çıkmak için politika alanını elinde tutuyor. Pekin’in ekonomi stratejisi, hem iç hem de uluslararası zorluklara ilişkin pragmatik bir değerlendirmeyi yansıtıyor.

Zayıf taleple mücadele eden iç ekonomi, henüz büyümenin yükünü devralabilecek durumda değil. Büyüme büyük ölçüde rekor seviyedeki ticaret fazlası ile yüksek teknoloji ve temiz enerji sektörlerinin etkileyici ihracat performansıyla desteklenmeye devam ediyor. Ancak bu durum bazı ticaret ortaklarının tepkisini çekiyor.

Pekin, iç ekonomik faaliyetleri canlandırmak ve ticari gerilimleri hafifletmek amacıyla tüketime yönelik ilk bağımsız beş yıllık planını açıkladı. Ulusal Kalkınma ve Reform Komisyonu ile Ticaret Bakanlığı tarafından temmuz ayında açıklanan plan, perakende satışların 2030 yılına kadar 60 trilyon yuana, yani yaklaşık 8,9 trilyon dolara çıkarılmasını hedefliyor. Bu, 2025 seviyesine kıyasla yaklaşık yüzde 20’lik bir artış anlamına geliyor.

Düzenleyici kurumlar, küçük işletmelerin kâr marjlarını iyileştirmek amacıyla platform tekellerini sınırlandırarak ve yıkıcı fiyat savaşlarını önleyerek “içe doğru aşırı rekabet” olarak tanımlanan “involution” sorunuyla mücadele ediyor. Bu yapısal düzenlemelerin sonuç vermesi daha uzun sürebilecek olsa da doğrudan nakit yardımlarına kıyasla daha sürdürülebilir ve etkili bir alternatif sunduğu düşünülüyor.

Okumaya Devam Et

Asya

Japonya ve ABD, yen alımı için ortak müdahaleyi doğruladı; yeni adımların sinyalini verdi

Yayınlanma

Japonya Maliye Bakanlığı pazartesi günü yaptığı açıklamada, Japonya ile ABD’nin koordineli biçimde yen alım müdahalesinde bulunduğunu ve yeni adımlar atmaktan çekinmeyeceğini bildirdi. Böylece, yenin 40 yılın en düşük seviyelerine gerilemesini durdurmayı amaçlayan nadir bir ikili müdahale resmen doğrulanmış oldu.

Analistlere göre bu hamle, yen ve Japon devlet tahvillerindeki satış dalgasının küresel piyasalara yayılmasını, özellikle de halihazırda yükselen ABD Hazine tahvili getirileri üzerindeki yukarı yönlü baskıyı artırmasını önlemek üzere yapıldı.

Bu ortak müdahale, 2011 yılında Japonya’nın doğusunda meydana gelen yıkıcı depremin ardından yeni zayıflatmak amacıyla gerçekleştirilen koordineli müdahaleden bu yana ilk kez yapıldı.

ABD Başkanı Donald Trump, pazar günü yaptığı açıklamada, ABD’nin dostluğun bir göstergesi olarak ve dünya ekonomisine yardımcı olmak amacıyla Japonya’nın yeni desteklemesine yardım ettiğini söyledi.

Analistlere göre müdahale, ABD’nin Asya’daki stratejik müttefiki Japonya’ya destek sağlamasının yanı sıra, yenin olağanüstü ölçüde zayıflamasına ilişkin Washington’ın kaygılarını da giderebilir. Zira yenin değer kaybı, Trump’ın gümrük tarifelerinin sağladığı etkiyi azaltıyor.

Japonya Maliye Bakanlığı açıklamasında, cuma günü ABD Hazine Bakanlığı ile birlikte gerçekleştirilen yen alım müdahalesinin, “son aylarda Japon yeninde görülen aşırı oynaklığa ve düzensiz hareketlere karşı” yapıldığı belirtildi.

Japonya Maliye Bakanı Satsuki Katayama pazartesi günü gazetecilere yaptığı açıklamada, “Yeni koordineli müdahalelerde bulunmaktan çekinmeyeceğiz,” dedi.

Açıklamanın ardından yen yüzde 1’den fazla değer kazanarak dolar karşısında 155,20 seviyesine yükseldi. Bu, mayıs ayı başından bu yana görülen en güçlü seviye olurken, geçen ay kaydedilen dolar başına yaklaşık 164 yenlik 40 yılın en düşük seviyesinden de belirgin biçimde uzaklaşıldı. Yatırımcılar yeni bir müdahale ihtimaline karşı teyakkuzda kalmayı sürdürdü.

Katayama, yetkililerin pazartesi günü de piyasaya müdahale edip etmediğine ilişkin soruları yanıtlamadı.

Gözler Japonya Merkez Bankası’nda

Japonya’nın döviz politikasından sorumlu en üst düzey yetkilisi Atsushi Mimura pazartesi günü gazetecilere yaptığı açıklamada, “Ortak müdahale, Japonya’nın ABD ile ittifakının bir sonucudur,” dedi.

Mimura, “Döviz politikasını Japonya Merkez Bankası’nın para politikasıyla uyumlu hale getirmeyi sürdüreceğiz,” ifadelerini kullandı. Bu açıklama, hükümetin yenin değer kaybını durdurmak için merkez bankasıyla yakın işbirliği içinde hareket edeceğine işaret etti.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent de cuma günü gerçekleştirilen müdahaleyi doğruladı ve Washington’ın “gelecekteki ortak müdahalelere katılmaktan çekinmeyeceğini” söyledi.

Bessent, X platformunda yayımladığı ayrı bir açıklamada, “Yenin ciddi ölçüde düşük değerlenmesini düzeltmek amacıyla Japonya’nın attığı kararlı piyasa ve para politikası adımlarını güçlü biçimde destekliyoruz,” dedi. Bessent ayrıca Japonya Merkez Bankası’na faizleri daha da artırma çağrısını yineledi.

Bu açıklamalar, geçen hafta faizleri değiştirmeyen ancak eylül ayındaki bir sonraki politika toplantısında faiz artırımı yapılabileceği sinyalini veren Japonya Merkez Bankası’nı yeniden gündemin merkezine taşıdı.

Mitsubishi UFJ Morgan Stanley Securities’in baş tahvil stratejisti Naomi Muguruma, “Mimura ve Bessent’in açıklamaları, Japonya Merkez Bankası içindeki şahinlerin kulağına müzik gibi gelmiş olmalı,” dedi.

Muguruma, “Eylül ayında faiz artırımının artık kesinleştiğini düşünüyorum. Japonya Merkez Bankası’nın ekim ayına kadar bekleyerek yeni bir yen satış dalgasına yol açması mantıklı olmaz,” değerlendirmesinde bulundu.

Kısa vadeli para politikası adımlarına en duyarlı gösterge olan iki yıllık Japon devlet tahvili getirisi, piyasaların erken faiz artırımı ihtimalini fiyatlamasıyla pazartesi günü kısa süreliğine yüzde 1,545’e çıktı. Bu, 1995’ten bu yana görülen en yüksek seviye oldu.

Fed’in likidite imkânı devrede

Japonya, ithalat fiyatlarını yükselten, genel enflasyonu körükleyen, hanehalkı bütçelerini zorlayan ve Başbakan Sanae Takaichi’nin kamuoyu desteğini olumsuz etkileyen yenin kesintisiz değer kaybını durdurmakta zorlanıyor.

Tokyo’nun nisan sonu ile mayıs başı arasında tek taraflı olarak gerçekleştirdiği müdahale, yende yalnızca kısa süreli bir toparlanma sağlamıştı. Japonya Merkez Bankası’nın haziran ayında politika faizini 31 yılın en yüksek seviyesi olan yüzde 1’e çıkarması da zor durumdaki para birimine kalıcı bir destek veremedi.

Japonya Merkez Bankası verilerine göre Japonya, cuma günü ABD ile birlikte yapıldığı doğrulanan müdahaleden önce, perşembe günü New York piyasalarında yen satın almak amacıyla 58,97 milyar dolara kadar döviz satmış olabilir.

Japonya ile ABD arasındaki koordinasyonun daha da güçlendiğine işaret eden bir başka gelişmede Bessent, geçici dolar likiditesi sağlayan ABD Merkez Bankası’nın repo imkânının büyüklüğünün önümüzdeki aylarda artırılmasının değerlendirileceğini söyledi ve bu aracı “önemli bir güvence mekanizması” olarak nitelendirdi.

Bu açıklama, Japonya Maliye Bakanlığı’nın cumartesi günü X platformunda nadir görülen bir paylaşım yaparak, piyasalardaki likidite ihtiyaçlarını karşılamak için Fed’in geçici dolar likiditesi sağlayan repo imkânına erişim de dahil olmak üzere “geniş bir araç yelpazesine” sahip olduğunu belirtmesinin ardından geldi.

Covid-19 salgını sırasında piyasaları istikrara kavuşturmak amacıyla 2020 yılında devreye alınan Fed imkânı, Japonya’nın ABD Hazine tahvillerini doğrudan satmadan dolar likiditesi sağlamasına olanak tanıyor. Bu da Tokyo’nun döviz müdahaleleri için ihtiyaç duyduğu finansman üzerindeki baskıyı hafifletebilir.

Bununla birlikte bazı analistler, son müdahale dalgasının yenin değer kaybına yol açan yapısal unsurları tersine çevirip çeviremeyeceğinden kuşku duyuyor. Bu unsurlar arasında Orta Doğu’daki çatışmalar nedeniyle artan yakıt maliyetleri ve Japonya ile ABD arasındaki faiz farkının hâlâ geniş olması yer alıyor.

NLI Research Institute kıdemli ekonomisti Tsuyoshi Ueno, “Ortak müdahalenin açıklanmasının yarattığı etki, Japonya’nın tek taraflı müdahalesinden çok daha büyük,” dedi.

Ueno, “Ancak yenin zayıflamasına yol açan temel dinamikler değişmedi. Bu nedenle müdahalenin ardından yende tek yönlü ve sürekli bir değerlenme görmemiz muhtemel değil,” değerlendirmesinde bulundu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English