Görüş
‘Tanıma dalgası’na soğukkanlı bakış

22 Eylül itibarıyla, 80. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu sırasında, on ülke daha Filistin’i tanıdı: Birleşik Krallık, Kanada, Avustralya, Portekiz, Belçika, Monako, Belçika, Lüksemburg, Malta ve Andorra. Bu “tanıma dalgası”nın önemli özelliği, Filistin devletinin derin etkisi olan gelişmiş Batılı ülkeler tarafından yaygın biçimde tanınmış olması; Filistin’in bağımsızlık davası büyük ölçekli ve yüksek nitelikli bir diplomatik tanıma “patlaması”na kavuştu. Batı dünyasında ağırlığı olan Almanya, İtalya ve Japonya, Amerika Birleşik Devletleri’nin büyük baskısına rağmen, sırasıyla “Filistin devletinin tanınması ‘iki devletli çözüm’ müzakerelerinin bitiş noktası olmalıdır”, “Filistin devletini koşullu olarak tanıyacağız” ve “Filistin devletinin tanınması sadece bir zaman meselesidir” şeklinde açıklama yaptılar.
Böylece, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi arasında yalnızca Amerika Birleşik Devletleri Filistin devletini tanımayı reddediyor; BM’nin 193 üye devleti arasında Filistin’i tanıyanların sayısı 157’ye ulaştı, 83 yıldır kurulmuş olan İsrail’e kıyasla yalnızca dokuz ülke eksik. Bu nedenle, hızla esen bu “tanıma dalgası” Filistin halkı için tarihsel bir zafer sayılabilir; uluslararası toplumun tarihsel adalet, toplumsal adalet ve medeniyetin aksiyomlarına yönelik kolektif tasdikini yansıtır, zamanın durdurulamaz eğilimini gösterir ve ayrıca büyük acılar yaşamış Filistin halkına uluslararası ailenin büyük sempatisi ve sarsılmaz desteğini de yansıtır. 23’ünde New York’ta sekiz Arap ve İslam ülkesinin liderleri ve ileri gelenleriyle görüşen ABD Başkanı Trump, Gazze savaşını sona erdirmeyi amaçlayan “21 maddelik barış planı”nı ortaya koydu ve ayrıca İsrail’in Batı Şeria’yı ilhak etmesini engelleyeceğine açıkça söz verdi.
Bu “tanıma dalgası”nın ortaya çıkışı, belli bir anlamda, Filistin halkının uluslararası hukukun bahşettiği doğal haklara dayanarak sürdürdüğü mücadelenin bir zaferidir; hatta Filistin İslami Direniş Hareketi’nin (Hamas) siyasi bir zaferi olarak nitelendirilebilir. Defalarca analiz ettiğim gibi, Hamas “Aksa Tufanı” adlı büyük ölçekli sınır aşan intihar saldırısını başlatarak İsrail’e ağır darbe indirdi ve bununla tüm Orta Doğu’yu etkileyen, neredeyse iki yıldır süren “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nı tetikledi; Filistin halkının benzeri görülmemiş can ve mal kayıpları ile tüm bölgenin savaş, çalkantı ve güvensizliğe sürüklenmesi pahasına, dünya ailesine Filistin-İsrail çatışmasının acısını bizzat hissettirdi ve uluslararası topluma Filistin meselesinin Orta Doğu anlaşmazlıklarının çekirdek sorunu olduğunu gerçekten kavrattı.
Elbette, Hamas’ın sınır ötesi saldırılarda İsrailli sivillere verdiği zarar, yüzlerce sivili kaçırması, rehin alması ve uzun süre alıkoyması ve bazı alıkonulanların ölümüne yol açması kınanmalıdır. Ayrıca şu da belirtilmelidir ki, Hamas’ın Gazze’deki 2,3 milyon Filistinlinin eşi görülmemiş ıstırabı ve 65 bin kişinin fedakarlığı pahasına uluslararası toplumu uyandırma ve uluslararası sempati kazanma yönündeki “öz-yıkım” tarzı radikal stratejisi onaylanmaya değer değildir ve asla takdir edilemez. Her ne koşulda olursa olsun, yüce hedefler ve haklı talepler, çok sayıda sivilin ölümü üzerine kurulamıyor, “hep birlikte yanıp kül olma” yöntemleriyle gerçekleştirilemiyor.
Bu “tanıma dalgası”nın ortaya çıkışı, kuşkusuz İsrail’in ve hatta Yahudi ulusunun tarihsel bir büyük başarısızlığıdır; bu durum sadece uluslararası toplumun İsrail’in sıfır toplamlı düşüncesine, orman kanununa, güç mantığına ve orduya tapınmasına dayalı ulusal politika ve davranışlarını kararlılıkla reddettiğini yansıtmakla kalmıyor; aynı zamanda İsrail’in Gazze Şeridi’nde bir “yeryüzü cehennemi” yaratmasına, etnik temizliğe girişmesine, “yakıp yıkma politikası” uygulamasına ve açlığı bir silah olarak kullanmasına da kararlılıkla karşı çıkıştır; ayrıca İsrail’in insan uygarlığının alt çizgisini çiğneyen, medeniyet vicdanını yok eden, “Birleşmiş Milletler Şartı” ve uluslararası hukuk kurallarını ihlal ederek çevredeki egemen ülkelere keyfi saldırılarda bulunan barbar eylemlerine karşı da kararlı bir direniştir.
İsrail “çekiç dileyip çekiç buldu” denilebilir. “Büyük İsrail” hayalini gerçekleştirmek, Filistin halkının atadan kalma topraklarını azar azar yemek ve ilhak etmek, tek taraflı ve kendi çıkarına sözde mutlak güvenliği elde etmek, hatta aşırı sağcı grupların etnik idealleri, siyasi görüşleri ve kişisel gelecekleri uğruna, ülkeyi durmaksızın “savaş halinde” tutmaktan, militarizm ve devlet terörizmi yöntemleriyle şehirleri ele geçirip dört bir yanda savaş açmaktan, hatta dost ülkelere açık ve vahşi saldırılar yapmaktan çekinmedi; nihayetinde kendisini tartışmasız bir “Batı’nın sahipsiz çocuğu” ve “uluslararası yetim”e dönüştürdü.
İsrail’in son iki yıldaki savaş çığırtkanlığı ve geriye gidişi çoktan gökleri öfkelendirdi, halkı bezdirdi; en sonunda uzun süre saldırı ve genişleme politikalarını hoş gören birçok Avrupa ülkesini karşı cepheye iterek Filistin halkının yanında durmalarına yol açtı; yenilik ve kendi çabasıyla birinci dünyaya yükselmiş bir ülkeyi, savaşla çalışan, yumrukla konuşan, güç gösterisi yapan ve bitmek bilmeyen askeri operasyonlarla iktidar istikrarını koruyan bir egemen özneye dönüştürdü. İsrail’in pervasızca “savaşla savaşı sürdürme” ve “savaşla yönetimi sürdürme”si, “Yahudi Soykırımı” ve Yahudi ulusunun bin yıllık acı kaderinin biriktirdiği uluslararası sempatiyi de tamamen tüketti; birçok ülkede İsrail karşıtı dalgalar tetikledi ve hatta antisemitizmi uyandırdı. Bu, İsrail ve Yahudi ulusu için ölçülemez ve telafisi güç büyük bir kayıptır.
Ne var ki, “tanıma dalgası” sadece bir ahlaki ışıldama, diplomatik bir görkem ve geçici bir hararet; Filistin-İsrail çatışması hâlâ çözüm yolunu serinkanlı düşünceyle aramak zorunda.
Öncelikle, Filistin devleti daha 1988’de kurulduğunu ilan etti ve Birleşmiş Milletler’in yalnızca iki gözlemci devletinden biri ile birçok BM örgütünün üyesi oldu. Ancak Filistin devleti, uluslararası hukukun tanıdığı ve güvence altına aldığı asli topraklara sahip olmasına, felce uğramış yarı özerk bir hükümeti bulunmasına, egemen devletlerin çoğunun diplomatik tanımasına ve geniş diplomatik ilişkilere sahip olmasına rağmen, hâlâ hukuken var olan, kâğıt üzerindeki bir devlettir.
Temel sorun, Filistin devleti için belirlenen toprakların, yani Arap-Yahudi taksiminden önceki tüm Filistin bölgesi alanının yalnızca yüzde 23’ünü oluşturan sınırlı bir mekânın — Doğu Kudüs, Gazze Şeridi ve Ürdün Nehri Batı Şeria’sının — hâlâ bütünüyle İsrail’in elinde bulunmasıdır. Geniş çaplı uluslararası tanıma, Filistin devletinin bu topraklar üzerinde bağımsız, özerk ve özgürce var olmasını kendiliğinden getirmez. Bu nedenle Filistin devleti, gerçekleşmeyi bekleyen bir ulusal rüya olmaya devam etmektedir.
İkincisi, İsrail Filistin devletinin kurulmasına, özellikle de tek taraflı ya da dışarıdan dayatılan bir Filistin devletine kesinlikle karşıdır. Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlü ve koşulsuz koruması nedeniyle, Filistin devleti uluslararası hukuk ve BM Şartı’nda öngörülen kolektif meşru müdafaa yükümlülüklerine dayanarak uluslararası toplumu “Filistin’i kurtarmak” için her türlü önlemi almaya çağırsa bile, büyük güçlerin liderlik ettiği çok uluslu bir kuvvetin askerî tehditle ya da hatta askerî harekâtla, uluslararası toplumun Filistin devleti için tanıdığı egemen toprakları İsrail işgalinden zorla geri alması mümkün değildir. İsrail de kaçınılmaz olarak, dış güçlerin askerî müdahalesine dayanarak Filistin devleti kurma girişimlerinin tümünü boşa çıkaracaktır.
Amerikan hegemonyası çökmeyip sürdükçe, Amerika’nın İsrail’e bakışı değişmedikçe, Amerika ile İsrail arasındaki güçlü müttefiklik ilişkisi aynı kaldıkça ve İsrail’in Filistin devletinin kurulmasını kabul etme koşulları oluşmadıkça, Filistin devleti Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da gerçekten yükselme umudu taşıyamaz ve Doğu Kudüs de Filistinlilerin denetimindeki bir başkent olamaz.
Üçüncüsü, “tanıma dalgası”nın temel mantığı, tarihsel Filistin’in hem İsraillilere hem Filistin halkına ait olduğunu kabul etmek, Filistinlilerin etkin bir taksimi tamamlamasını desteklemek ve “iki devletli çözüm”e bağlı kalmaktır; başka bir deyişle, İsrail’in Filistin halkını sürerek topraklarını tekeline alma planına karşı çıkmaktır. Bu nedenle “tanıma dalgası”nın en büyük değeri, İsrail’i hayallerinden vazgeçmeye, Hamas ve onun bölgesel müttefiklerini de İsrail’i tanımaya zorlamakta; tarafların birlikte “toprak karşılığı barış”ın, müzakereyle uzlaşının ve birlikte yaşamakla kalkınma arayışının doğru rotasına dönmesini sağlamaktadır. Sıfır toplamlı zafer ve tek taraflı yaşama, gelişme ve refah, yalnızca bir ülkenin ya da bir tarafın hayalidir; Filistin-İsrail çatışmasını ve Orta Doğu anlaşmazlıklarını çözmenin temel yolu olamaz.
Dördüncüsü, “tanıma dalgası”nı zorunlu olarak kaçınılamaz, acımasız ve karmaşık bir gerçeklik izler. Filistin-İsrail çatışması, Orta Doğu ihtilafları ya da tüm bölgenin barış ve güvenlik temelli gelişimi söz konusu olsun, hepsi temel sağduyu düzeyine, hakikati arayan ve pragmatik bir düzeye, düşünceyi dönüştürme, politikaları ayarlama, stratejileri değiştirme, tek kazançtan kaçınma ve çoklu kazanç arayışının rasyonalist ve realist doğru yoluna geri dönmelidir; Orta Doğu’da savaş ve kaosu 80 yılı aşkın süredir uzatan her türlü yan yol ve hatta eğri büğrü yol reddedilmelidir.
Beşincisi, Filistin-İsrail çatışmasının çözümünün anahtarı, tarafların samimi iradesi ve gözü pek eylemleridir. Esas olan budur. İsrail’in Filistin’in bu tarihî topraklarından tamamen tek başına yararlanması gerçekçi değildir; İsrail’siz bir Filistin de çoktan tarihe karışmıştır. Taraflar “iki devletli çözüm”ün geniş çerçevesine uymalı, “Oslo Anlaşmaları”nın temel ilkelerini yeniden benimsemeli, müzakere masasına dönmeli ve müzakere yoluyla iki devletin taksimi ile Filistin devletinin kuruluşuna ilişkin tüm meseleleri çözmelidir; buna, gelecekte Filistin devletinin nasıl somutlaşacağına dair tüm unsurlar — sınırlar, başkent, ulusal savunma, iç işler ve dış işler — dahildir. Filistin ile İsrail’in müzakereleri yeniden başlatmasının temel önkoşullarından biri de, Filistin’deki mevcut “devlet var ama hükümet yok”, “hükümet var ama yönetim yok” durumunu ve müzakerelerde gerçekten karar yetkisine sahip, birleşik, otoriter, etkin bir karar alma merkezinin eksikliğini sona erdirmektir.
Altıncı olarak, Orta Doğu anlaşmazlıklarının çözümü, yalnızca Filistin-İsrail çatışmasının sona erdirilmesiyle sınırlı değildir; İsrail’in Lübnan ve Suriye ile olan toprak ihtilafları da eşzamanlı olarak çözülmeli, sık sık çatışma ve savaşı tetikleyen odaklar kökten ortadan kaldırılmalıdır. İsrail Golan Tepeleri’nden tamamen ve bütünüyle çekilmeli, Golan Tepeleri’ne ilişkin eski toprak hesaplarını, özellikle Lübnan’ın egemenlik iddiasında bulunduğu Şebaa Çiftlikleri gibi ihtilafları Suriye ve Lübnan’ın istişaresine bırakmalıdır. İsrail Suriye ya da Lübnan toprağının bir karışını bile elinde tutmadığı anda, iki ülke İsrail’in egemen bir devlet olarak meşru varlığını tanımalı ve onunla ilişkileri normalleştirmelidir; tıpkı 1978’de Mısır ile İsrail’in toprağı diplomasiyle değiş tokuş edip güvenliği diplomasiyle pekiştirmesi gibi. İsrail ile Suriye ve Lübnan diplomatik ilişkileri normalleştirdiği anda, iki ülke ayrıca İsrail’i hedef alan tüm sivil silahlı oluşumları tasfiye etmeli, tüm İsrail nefreti, İsrail karşıtı ve İsrail’e direniş propagandasını durdurmalıdır.
Yedinci olarak, Orta Doğu anlaşmazlıklarının çözümü, Filistin-İsrail, İsrail-Suriye ve İsrail-Lübnan çatışmalarını sistemli biçimde ele almanın yanı sıra, Orta Doğu anlaşmazlıklarının barışçıl çözümünü kısıtlayan dış etkenleri de ortadan kaldırmalıdır; özellikle İran ile İsrail arasında ilişkilerin normalleşmesini gerçekleştirmelidir. İsrail’in İran’la herhangi bir toprak ihtilafı yoktur; İsrail-İran ilişkilerindeki düşmanlık tamamen İran İslam rejiminin ideolojisine dayanmaktadır. İran İslam rejimi pan-İslamcılığı benimsediği ve Orta Doğu’daki İsrail karşıtı güçlere desteği Orta Doğu işlerine müdahil olmanın, büyük güç statüsü aramanın ya da jeopolitik ilişkileri kaldıraçlamanın bir politika aracı olarak kullandığı için, kendisini de Filistin-İsrail çatışması ve Orta Doğu anlaşmazlıklarının satranç tahtasına derinden daldırmıştır.
Kırk yılı aşkın tecrübe göstermektedir ki, İran İslam rejiminin bu politikası hem kendisini İsrail’in can düşmanı haline getirmiş, hem de kendisini İsrail karşıtı güçlerin finansörü, kışkırtıcısı ve koruyucusu yapmıştır; yalnızca halkın alın teri ve ulusal kaynakları büyük ölçüde tüketmekle kalmamış, Amerika Birleşik Devletleri ve Batı dünyasıyla normal ilişkileri de ciddi biçimde sekteye uğratmış, böylece uzun süreli ablukalara ve yaptırımlara katlanmasına, ülkenin dışa açılımı ve normal gelişiminin uzun süre kısıtlanmasına yol açmıştır; hatta nihayetinde İsrail ve Amerika’nın savaş ateşini kendi topraklarına çekerek ülkeyi, rejimi ve milleti küçük düşürmüş, sıradan halkı Filistin-İsrail çatışması ve Orta Doğu anlaşmazlıklarının zararına maruz bırakmıştır. İran makamları şunu anlamalıdır: 21. yüzyılın bugününde, kadim İslam hukuku mevcut uluslararası ilişkiler kurallarının ve uluslararası hukukun yerini alamaz. Değişmeyen bir İsrail karşıtı politikaya böylesine katı ve beyhude biçimde tutunmayı sürdürmek, kendini Filistin-İsrail ve Orta Doğu çatışmalarının karmaşasına mahkûm etmekle birdir; baştan sona kendi etrafına koza örüp kendini bağlamaktır.
Sekizinci olarak, Orta Doğu anlaşmazlıklarının çözümünde faal özne Arap devletleridir. Zor elde edilmiş Arap-İsrail uzlaşısının olumlu ivmesi tersine çevrilmemelidir. İsrail’in yayılmacı ve savaş yanlısı politikalarına kararlılıkla karşı çıkarken, Arap ülkeleri “toprak karşılığı barış”ın yerleşik ilkesine bağlı kalmalı, barış ve kalkınma ana yönelimini sürdürmeli, giderek daha gevşek, güvenli, istikrarlı ve uyumlu bir Arap-İsrail ilişkileri makroiklimi oluşturmaya çalışmalı ve Filistin-İsrail, İsrail-Suriye, İsrail-Lübnan çatışmalarının çözümü için dış koşullar yaratmalıdır.
1978’de İsrail’le barış yaparak Mısır, uzun süreli savaşlardan kurtulmuş ve yarım yüzyıllık barış ve kalkınma kazanmıştır. 1993’te İsrail’le “Oslo Anlaşmaları”na varılmasıyla Filistin, geçiş dönemi özerklik sürecini başlatabilmiş ve iki halk için güzel bir ufuk bir zamanlar görünür olmuştur. 1994’te İsrail’le barış yapan Ürdün, güçlü komşular arasında sıkışmış ufacık bir ülke olarak darboğazdan sıyrılıp kendini kurtarmış ve uzun süre kalkınma ile refahın güneşinde ısınmıştır. 2020’de başlatılan “İbrahim Anlaşmaları” süreci, BAE, Bahreyn, Sudan ve Fas’ın İsrail’le ilişkileri normalleştirmesini sağlamış, böylece Arap ülkeleri ile İsrail’in barış içinde birlikte yaşamı genişlettiği ve her yönden temas ve etkileşime girdiği yeni bir çağa girilmiştir.
Arap dünyası ile İsrail’in karşılıklı olarak birbirine yönelmesi ve birlikte barışı teşvik etmesi, İsrail’in stratejik güvenlik ortamını kökten değiştirebilir, İsrail’in yüksek gerilimli diplomasi politikasını gevşetebilir, İsrail’e Orta Doğu çatışmalarını çözerek kalkınma ve refaha odaklanma konusunda yeni umut ve yeni ufuklar gösterebilir ve nihayetinde İsrail’in gerilmiş jeopolitik ve güvenlik algısını da gevşetmeye yardımcı olabilir; bu, Filistin-İsrail, İsrail-Suriye ve İsrail-Lübnan çatışmalarının çözümünü de teşvik edebilir, hatta “yalnız başına yenilgi arayan” İran’ı katı Orta Doğu politikasını terk etmeye zorlayabilir ve böylece tüm bölgenin savaş halinden çıkıp yumuşamaya geçişi için sağlam bir temel atabilir.
Elbette, bazıları Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki art arda gelen uzlaşıların, İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarını ve Suriye’nin Golan Tepeleri’ni terk etmesini sağlamadığını, Filistin meselesinin kenara itilmesini önlemediğini ve “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nın ateşlenmesi ile kademeli genişleme ve tırmanmasını engellemediğini söyleyebilir. Ancak büyük tarih perspektifinden bakıldığında, Arap milliyetçiliği bütünüyle çekilmiş, egemen bir devlet ve farklı ırk-dinden bir komşu olarak İsrail Arap kamuoyu tarafından geniş biçimde kabul edilmektedir. Son iki yılda Arap toplumlarının Filistinlilerin durumuna yönelik genel ilgisizliği ve kayıtsızlığı, Batı toplumlarıyla keskin bir tezat oluşturarak bunun belirgin bir kanıtını teşkil etmektedir.
Ayrıca, tam da İsrail ile Filistin, Suriye ve Lübnan arasındaki kördüğümün bir türlü çözülememiş olması, bugün Orta Doğu’yu etkileyen “kelebek etkisi”ni meydana getirmiştir. Bu nedenle, yerel çatışmaları, ülke bazlı çatışmaları ve tüm Orta Doğu anlaşmazlığını sistemli biçimde çözmek, tüm bölge genelinde barış ve istikrarı gerçekleştirmek için, eş zamanlı ilerlemek, çok taraflı çaba göstermek ve bunu birlikte mümkün kılmak gerekir.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Görüş
Rusya’da asimetrik İHA saldırılarının makroekonomik sonuçları

Günümüzde asimetrik tehditlerin niteliği köklü bir dönüşüm geçirmekte ve hedef odağı giderek ekonomik merkezlere kaymaktadır. 2026 yılının ortalarına gelindiğinde, Rusya Federasyonu sınırları içindeki asimetrik savaşın doğası niteliksel açıdan yeni ve önemli bir evreye geçiş yaptı.
Temmuz 2026’da gerçekleşen Ukrayna menşeli insansız hava aracı (İHA) saldırıları incelendiğinde, hedeflerde bilinçli bir sapma olduğu açıkça görülmektedir. Bu saldırılar, yalnızca askeri tesisleri veya yakıt-enerji altyapılarını hedef almaktan uzaklaşarak; doğrudan sivil lojistik ağlarına ve makroekonomik altyapının kritik düğüm noktalarına yöneldi.
Bu stratejik değişimin temel amacı; ülkenin iç kaynaklarını tüketmek, tedarik zincirlerinde aşılmaz aksamalara yol açmak ve sivil nüfus üzerinde yoğun bir psikolojik baskı oluşturmaktır.
Rusya’nın en büyük e-ticaret platformu olan ve RVB ortak girişiminin (Wildberries ve Russ şirketlerinin 2024 yılında birleşmesiyle oluşan Rus e-ticaret devi) bir parçası konumundaki Wildberries’in dağıtım merkezlerine yönelik geniş çaplı ve koordineli saldırılar, cephe gerisinde yaşanan bu yeni savunmasızlık evresinin sembolü haline geldi. Kuzeybatı Federal Bölgesi’nden Güney Rusya ve Kırım’a kadar benzeri görülmemiş bir coğrafi alanı kapsayan bu saldırıların boyutu, ulusal endüstriyel risk sigortası mekanizmalarındaki kritik boşlukları gözler önüne serdi. Ayrıca bu durum, platform ekonomisi devleri ile küçük işletmeler arasında ciddi hukuki ihtilaflara yol açarak hem şirket yöneticilerinin hem de üst düzey devlet yetkililerinin acil müdahalesini zorunlu kıldı.
Temmuz ayında yaşanan bu saldırıların sonucundaki kinetik etkilerin devletin dijital ve fiziksel ekonomisi üzerindeki çok katmanlı sonuçlarını izlemeye olanak tanıyacak ve sivil sektör güvenliğinin yeni mimarisini şekillendirecektir.
Ukrayna’nın yürüttüğü lojistik terörünün zirve noktası, 24 Temmuz 2026 gecesi gerçekleşen ve Rusya Federasyonu topraklarının 2026 başından bu yana maruz kaldığı teknik açıdan en karmaşık İHA saldırısı olarak kayıtlara geçti. Rusya Federasyonu Savunma Bakanlığı verilerine göre, yerli hava savunma sistemleri (HSS) o gece 571 adet uçak tipi Ukrayna İHA’sını tespit ederek imha etti.
Burada iki nokta çok kritik hale geldi: Radar alanlarını doyurma ve askeri “sürü” etkisi. Yani kısacası: Bu olay, düşmanın radar sistemlerini aşırı doyurma taktiğine geçtiğinin en net göstergesidir. Aynı zamanda da devasa bir coğrafyada yaratılan “sürü” etkisi, uçaksavar füze sistemlerinin mühimmatını hızla tüketmeyi ve derin cephe gerisindeki hava savunma pozisyonlarını ifşa etmeyi hedeflemektedir.
Müdahale edilen coğrafyanın genişliği, operasyonun benzeri görülmemiş ölçeğini kanıtlamaktadır. İHA’lar; Belgorod, Bryansk, Kaluga, Kursk, Leningrad, Novgorod, Oryol, Pskov, Ryazan, Smolensk, Tver, Tula ve Vladimir bölgelerinin yanı sıra Moskova, Krasnodar, Kırım Cumhuriyeti ile Azak ve Karadeniz suları üzerinde etkisiz hale getirildi.
Hedeflerin bu denli yoğun ve geniş bir alana dağılması, Rusya’nın Avrupa kıtasında kalan topraklarındaki ulaşım ve lojistik arterlerini felç etme girişimine işaret etmektedir.
İHA’ların kitleler halinde kullanımına paralel olarak, sivil sanayi işletmelerini hedef alan füze saldırıları da düzenlendi. Aynı dönemde Kirov şehrinin Fileyka semtinde yerel bir işletmeye yönelik füze saldırısı tam bir felaketle sonuçlandı; 6 kişi hayatını kaybederken, 32 çalışan çeşitli derecelerde yaralandı.
Bölge Valisi Aleksandr Sokolov, olayın ardından yalnızca yaralıların tahliyesinin değil; su ve elektrik arzının yeniden sağlanması ile komşu yerleşim birimlerinin güvenliğinin denetlenmesi gibi büyük çaplı müdahalelerin de gerektiğini belirtti. Hava savunmasını zayıflatmak için ucuz kamikaze dronlarının kullanılması ve hemen ardından korunmasız sanayi bölgelerine füze atılması şeklindeki bu birleşik yaklaşım, tamamen sivil ekonomi için yeni bir tehdit paradigması yaratmaktadır.
Tek bir ticari yapının tesislerine yönelik sistematik ve ardışık saldırılar, tesadüf ihtimalini tamamen ortadan kaldırmaktadır. Sivil ticari depoları bütün bir devletin kritik güvenlik açıklarına dönüştüren stratejik, makroekonomik ve psikolojik faktörler şu dört temele dayanmaktadır:
- İç ticaretin merkezi dolaşım sistemi olması: Wildberries, modern Rus ekonomisinin mimarisinde kritik bir rol oynamakta; milyonlarca tüketiciyi on binlerce KOBİ ile buluşturmaktadır. Dağıtım merkezlerinin hasar görmesi, tedarik zincirlerini kopararak temel tüketim mallarında yerel kıtlıklara ve bölgesel enflasyonist artışlara neden olmaktadır. Temel amaç, iç pazarı istikrarsızlaştırmak ve yapay bir mal boşluğu yaratmaktır.
- Devasa tesis boyutları ve savunma zorluğu: Ülke geneline yayılmış yüz binlerce metrekarelik hangarlar devasa ve radar kontrastlı hedeflerdir. Askeri üslerin aksine kendi hava savunma sistemlerine sahip olamayan bu ticari depoların her birini hava savunma şemsiyesi altına almak, cephe sistemlerini zafiyete uğratmadan fiziksel olarak imkansızdır.
- Sosyal ve psikolojik etki: Lojistik merkezler, halkın gözünde günlük ekonomik istikrarın sembolleridir. Kilometrelerce öteden görülen siyah dumanlar, devasa yangınlar ve sivil ölümleri; korku atmosferini barışçıl şehirlerin derinliklerine taşıyarak iç sosyo-politik iklimi sarsmayı amaçlayan hibrit bir terör taktiğidir.
- Ekonomik etki yarıçapının büyüklüğü: Depolarda yanan ürünler, genellikle satıcılar tarafından krediyle alınmış stoklardır. Emtia stoklarının kül olması; satıcıların kitlesel iflasına, banka kredilerinde temerrütlere ve küçük işletmelerde zincirleme işten çıkarmalara yol açma potansiyeline sahiptir.
Temmuz 2026’daki olaylar, Rus ticareti ve makroekonomisine yönelik tehdit manzarasında geri döndürülemez bir değişime işaret etmektedir. Wildberries’in St. Petersburg, Moskova ve Tambov gibi bölgelerindeki merkezlerine yönelik saldırılar, sivil lojistik altyapısının ne denli savunmasız olduğunu kanıtladı.

Nispeten ucuz insansız hava araçları kullanan düşman; on milyarlarca rublelik doğrudan hasar verebilmekte, temel mal tedarikini felç edebilmekte ve yüz binlerce girişimcinin iflas tehdidiyle yüzleştiği akut bir sosyal kriz yaratabilmektedir. Rusya’daki uzmanlara göre, 18 Temmuz’daki Kotovsk olayına benzer tek bir yangının toplam maliyeti 50 ila 100 milyar Ruble (630 milyon – 1 milyar 200 milyon ABD Doları) arasında değişebilmektedir.
Kurumsal iş dünyası, sermaye büyüklüğüne rağmen askeri tehditlere karşı hazırlıksız yakalandı. Orta vadede e-ticaret ekonomisinin ayakta kalabilmesi, devlet ile özel sektörün bir araya gelerek emsalsiz sistemik çözümler üretmesine bağlıdır. Tazminat fonları oluşturulması ve zorunlu risk dağıtımı mekanizmaları atılması gereken kritik adımlardır.
Sivil ekonominin kritik düğümleri için “askeri risklerin sübvansiyonlu reasüransına yönelik bir devlet programı” oluşturulmadığı sürece lojistik merkezler açık hedef olmaya devam edecektir. Gelecekte, büyük işletmelerin yalnızca altyapının fiziksel korunmasına devasa yatırımlar yapması yetmeyecek; aynı zamanda malların ve sermayenin tek bir noktada toplanmasını önlemek amacıyla lojistik ağlarını derinlemesine merkeziyetsiz (decentralized) bir yapıya kavuşturmaları gerekecektir.
Görüş
Ateş altındaki Mısır: Dimyat saldırısı küresel enerji piyasaları için ne anlama geliyor?

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
Washington ile Tahran arasında son aylarda tırmanan gerilim dalgalarının başlamasından bu yana ilk kez, Mısır’ın sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ihraç tesislerinden biri doğrudan hedef alındı.
29 Temmuz 2026 Çarşamba gününün ilk saatlerinde, ABD’li bir şirkete ait, Marshall Adaları bayraklı yüzer depolama ünitesi Energos Winter, Akdeniz kıyısındaki Dimyat Limanı’nda demirli bulunduğu sırada en az bir insansız hava aracının (İHA) hedefi oldu. Çarpmanın etkisiyle başlayan yangın, hemen yanındaki GasLog Salem adlı LNG taşıyıcı gemisine sıçradı. Mısır makamları yangının can kaybı yaşanmaksızın kontrol altına alındığını doğrularken, bu satırların kaleme alındığı an itibarıyla saldırıyı henüz üstlenen olmadı.
Göz Ardı Edilemeyecek Geniş Bir Bağlam
Olay durup dururken yaşanmadı. Saldırı, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM), Suudi petrol tesislerine İHA saldırıları düzenlemekle suçlanan Irak’taki silahlı gruplara yönelik Suudi kuvvetleriyle ortak hava harekâtı icra ettiğini duyurmasından yalnızca birkaç saat sonra gerçekleşti. Tahran “yanlış bir hesaplama” yapılmaması yönünde uyarıda bulundu. Tüm bunlar, Hürmüz Boğazı’nda bir ticari gemiye düzenlenen saldırının ardından ABD güçlerinin 8 Temmuz’da İran topraklarına yönelik gerçekleştirdiği harekâtın bölgedeki artçı sarsıntıları sürerken yaşandı. İran ise bu adıma Bahreyn, Ürdün, Katar, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman Sultanlığı’ndaki ABD askeri üslerini hedef alarak misillemeyle karşılık vermişti.
Bu gergin atmosferde Dimyat, bölgesel tırmanma zincirinin bir başka halkasını oluştursa da muhtevası itibarıyla istisnai bir nitelik taşıyor. Zira açık hesaplaşma alanlarına dönüşen kimi Körfez ülkelerinin aksine Mısır, onlarca yıldır kendisini bölgedeki doğrudan askeri kutuplaşmaların dışında tutmaya özen gösteriyordu.
Öte yandan bu okuma, Mısır’ın Filistin ve Gazze dosyalarında giderek artan diplomatik nüfuzuna yönelik duyulan rahatsızlığın tetiklediği dolaylı bir İsrail müdahalesi ihtimalini de tamamen devre dışı bırakmıyor. Kahire, iki devletli çözümü ilerletme ve geçtiğimiz Ekim ayında gerçekleşen Şarm el-Şeyh Barış Zirvesi’nin ardından mutabakata varılan yol haritasının ikinci ve üçüncü aşamalarını hayata geçirme konusundaki kararlılığını sürdürürken, Binyamin Netanyahu liderliğindeki İsrail hükümeti bu çabaları baltalamaya çalışıyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin hakkında tutuklama emri çıkardığı Netanyahu, Filistinli makamların verilerine göre 7 Ekim 2023’ten bu yana yaklaşık 73 bin Filistinli sivilin ölümüyle sonuçlanan soykırım suçunun sorumluluğunu taşımakla yaygın biçimde itham ediliyor.
Neden Mısır?
Mısır, son iki yılda doğal gazı sıvılaştırma ve yeniden ihraç etme konusunda bölgesel bir merkez olma konumunu istikrarlı biçimde pekiştirdi. Bu yükselen rol, İdku ve Dimyat’taki iki LNG tesisinin yanı sıra ülkeyi İsrail ve Güney Kıbrıs ile bağlayan boru hattı ağıyla da destekleniyor.
Toplam sıvılaştırma kapasitesi ve Avrupa ile küresel piyasalara doğrudan erişim imkânı bakımından Doğu Akdeniz’de benzeri bulunmayan bu altyapı; Dimyat ve İdku’yu Doğu Akdeniz gazının -Mısır tesisleri üzerinden sıvılaştırılarak yeniden ihraç edilen ve miktarı her geçen gün artan İsrail/Çalınmış Filistin doğal gazı da dâhil olmak üzere- hayati çıkış kapılarına dönüştürdü.
Yerel haberlere göre Energos Winter, tek başına Mısır’ın ulusal şebekesine günde yaklaşık 450 milyon fit küp gaz sağlıyor ve Ağustos ayı boyunca dört ek kargoyu teslim almaya hazırlanıyordu.
Bu kritik konum, Mısır’ın gaz altyapısına yapılan herhangi bir saldırının etkisini münferit bir olayın çok ötesine taşıyor. Söz konusu durum, yalnızca Mısır’ın iç enerji arzını değil, Avrupa’nın Rus doğal gazına bağımlılığı azaltma stratejisi kapsamında giderek daha fazla yaslandığı tedarik zincirini de tehdit ediyor.
Saldırının Arkasında Kim Var? Açık Senaryolar
Bu satırlar yazılırken herhangi bir örgütün saldırıyı resmi olarak üstlenmemiş olması, geride muhtelif olasılıklar bırakıyor.
İlk senaryo, sorumluluğu peşinen İran’a ya da bölgesel müttefiklerine yükleme konusunda temkinli olunması gerektiğini savunuyor. Bu yaklaşıma göre, olayı saran belirsizlik ve üstlenen bir tarafın çıkmaması kasıtlı bir tercih olabilir; böylelikle saldırıyı düzenleyen aktör, doğrudan bir siyasi bedel ödemeksizin Mısır’ın istikrarını hedef almayı amaçlamış olabilir.
Bu ihtimal, Doğu Akdeniz enerji rotalarında rekabet eden aktörlerin yanı sıra ABD-İran geriliminden bağımsız ajandaları olan yerel veya uluslararası yapıları da kapsıyor. Nitekim Mısır makamları da son derece temkinli bir tutum sergiliyor. Mısır Enformasyon Bakanı “herhangi bir tarafı suçlamakta acele edilmemesi” hususunda uyarırken, eski bir üst düzey yetkili “bazı çevrelerin Mısır’ı çatışmanın içine çekmeye çalıştığını” belirterek saldırının, Kahire’yi özenle uzak durmaya çalıştığı bir hesaplaşmanın tarafı kılmak amacıyla kurgulanmış olabileceğine işaret etti.
İkinci Senaryo: İsrail’in ya da Müttefiklerinin Müdahalesi
Bu ihtimal, kapalı kapılar ardında yürütülen tahkikatlarda değerlendirildiği bildirilen ciddi bir hipotez niteliğinde. İsrail ve ABD yanlısı söylemlerle beslenen hâkim analizler, okları Tel Aviv yerine devam eden çatışma bağlamında İran’a ya da İran yanlısı aktörlere yöneltme eğiliminde. Bunda, İsrail’in Mısır ile bir enerji ortaklığının bulunması ve Mısır’daki bir ihracat terminaline vurulacak darbenin nihayetinde İsrail’in kendi doğal gaz çıkarlarına da zarar verebileceği düşüncesi rol oynuyor.
Yine de bu hipotezin -diğer tüm senaryolar gibi- halen devam eden resmi soruşturmaların sonuçları ışığında değerlendirilmesi gerekiyor. Bununla birlikte, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Washington ziyaretlerinin ardından bölgede tırmanan istikrarsızlığa dikkat çeken uyarıları hatırlamakta fayda var; nitekim geçen Aralık ayındaki gelişmelerin ardından da benzer değerlendirmeler yapılmıştı. Bu analiz çizgisine göre Netanyahu, iç siyasetteki konumunu sağlamlaştırmak, koltuğunu korumak ve İsrail’in İran’ı etkisizleştirip “Büyük İsrail” projesini hayata geçirmeye yönelik uzun vadeli stratejik hedeflerini ilerletmek adına İran ile çatışma sürecini uzatmayı amaçlıyor.
Bu çerçevede kimi analistler, hem Mısır’ı hem de Türkiye’yi zayıflatmayı hedefleyen daha geniş çaplı bir stratejinin varlığını savunuyor. Eski bir Mossad mensubunun İsrail televizyonlarında yaptığı iddia edilen açıklamalara atıfta bulunan uzmanlar, bu tür bir stratejinin uluslararası kamuoyunun dikkatini Gazze dosyasından ve Mısır’ın son dönemde diplomatik mesaisini yoğunlaştırdığı Filistin devletinin kurulması meselesinden uzaklaştırmaya hizmet edeceğini öne sürüyor. Bu okumaya göre, bölgenin en istikrarlı ve güvenli ülkesi konumundaki Mısır üzerinde dolaylı baskı oluşturmak, Kahire’yi geniş çaplı bir bölgesel çatışmanın içine çekme vasıtası olarak değerlendirilebilir.
Üçüncü bir senaryo ise olayı doğrudan ABD ile İran arasındaki genleşen tırmanmaya bağlıyor. The New York Times‘ın iki İranlı kaynağa dayandırdığı haberine göre saldırı, Tahran’ın veya müttefiklerinin gerilimi daha da tırmandırmayı seçmesi halinde küresel deniz taşımacılığının ve enerji arzının çok daha ağır aksaklıklara uğrayabileceğine dair bir uyarı mesajı niteliği taşıyor olabilir. Ancak kaynaklar, İHAların nereden havalandığına ya da faillerin kimliğine dair ayrıntı vermedi.
Saldırının Arkasındaki Mesajlar
Eylemi gerçekleştiren kim olursa olsun, seçilen hedef kritik mesajlar barındırıyor. Mısır topraklarındaki ABD ait ilk enerji varlığına yönelik bu hamle, Washington’a yalnızca Körfez’deki askeri tesislerinin değil, bölge genelindeki iktisadi varlığının da giderek daha açık bir hedef haline geldiğini ihsas ediyor.
Stratejik bir itidal ve bölgesel tarafsızlık politikasını titizlikle sürdüren Mısır açısından ise bu gelişme, dünyanın en önemli enerji ve deniz koridorlarına komşu coğrafi konumunun, etrafında alevlenen çatışmalardan muaf kalmasına artık yetmediğini acı bir şekilde hatırlatıyor.
Küresel piyasalar açısından bakıldığında saldırı, olası bir aksamanın coğrafi sınırlarının Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezi’ni aşarak Doğu Akdeniz’e taşındığına işaret ediyor. Bu durum, uzun süredir görece güvenli sayılan bir bölgedeki deniz taşımacılığı ve kritik enerji altyapısı için sigorta primlerini tırmandırıyor.
Mısır’ın Resmi Tepkisi
Mısır hükümeti olayı siyasi bir çekişme vesilesi kılmaktan ziyade bir kriz yönetimi operasyonu olarak ele alarak son derece temkinli ve profesyonel bir yaklaşım sergiledi.
Bakanlar Kurulu, herhangi bir tarafı doğrudan işaret etmeksizin yangının bir İHA saldırısından kaynaklandığını doğruladı ve “Mısır’ın çıkarlarını ve ulusal güvenliğini korumak için gerekli tüm tedbirlerin alınacağını”, soruşturmanın ise titizlikle sürdürüldüğünü vurguladı.
Başbakan Mustafa Madbuli, müdahaleyi devletin kriz yönetimi kapasitesinin bir testi olarak nitelendirdi; acil müdahale ekiplerinin alev alan gemileri limandan uzaklaştırmadaki başarısını takdir ederek çok daha büyük bir felaketin önüne geçildiğini belirtti.
Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ise konuyu ilk kez İspanya Başbakanı Pedro Sánchez ile yaptığı telefon görüşmesinde kamuoyunun gündemine taşıdı. Görüşmede yetkili makamların kapsamlı bir soruşturma yürüttüğünü belirten Sisi, bölgesel gerilimin tırmanmasının doğuracağı tehlikelere dikkat çekerek krizin kontrol altına alınması ve barışçıl çözümlere bağlı kalınması adına Mısır ile uluslararası toplum arasındaki iş birliğinin önemine vurgu yaptı.
Doğrudan suçlamalardan kaçınırken gerilimi düşürmeyi öne çıkaran bu ölçülü diplomatik tutum; kendi topraklarında doğrudan hedef alınmasına rağmen Kahire’nin geniş çaplı bir bölgesel çatışmanın içine çekilmeme konusundaki kararlılığını yansıtıyor.
Birçok Körfez ülkesi de Mısır ile tam dayanışma içinde olduklarını beyan ederek Kahire’nin ulusal güvenliğini ve egemenliğini koruma yönündeki adımlarına destek verdi.
Küresel Enerji Piyasalarına Etkisi
Dimyat’taki olay, küresel enerji piyasalarının zaten ciddi bir baskı altında olduğu bir döneme denk geldi. 8 Temmuz’daki tırmanmanın ardından Brent petrolün varil fiyatı 90 dolar seviyelerinde seyrederken, Avrupa doğal gaz göstergesi olan TTF fiyatları Mart ayından bu yana ilk kez 1.000 metreküp başına 700 doların üzerine çıkmıştı.
Mısır’ın LNG ihraç terminallerini etkileyecek her türlü ilave aksama, bu yukarı yönlü eğilimi tetikleme riski taşıyor. Avrupa, Rus boru hattı gazından uzaklaşarak tedarik ağını çeşitlendirme stratejisinin bir parçası olarak Mısır LNG’sine giderek daha fazla bel bağlıyordu. Dolayısıyla Mısır’ın ihracat altyapısında yaşanacak geçici bir kesinti dahi piyasaların arz güvenliğine ilişkin endişelerini derinleştirebilir.
Bu olay aynı zamanda Doğu Akdeniz’de seyreden gemilerin sigorta maliyetlerine yansıyan jeopolitik risk primini de artırıyor. Soruşturmalar neticesinde saldırının tekrarlanması muhtemel olmayan münferit bir olay olduğu sonucuna varılsa bile, yükselen risk algısı bölge genelindeki LNG taşıyıcıları için navlun ve sigorta giderlerinin tırmanması anlamına gelebilir.
Benzer Olayların Önlenmesi İçin Ne Yapılmalı?
İlk olarak Mısır, Akdeniz kıyısındaki stratejik enerji tesislerinin etrafında kısa menzilli hava savunma kabiliyetlerini ve İHA savar sistemlerini güçlendirmelidir. Bu tedbirler, küçük insansız hava araçlarını kritik altyapıya ulaşmadan etkisiz hale getirebilecek gelişmiş erken uyarı radar ağlarının ve maliyet etkin önleme sistemlerinin konuşlandırılmasını içeriyor.
İkinci olarak; Doğu Akdeniz gaz altyapısının giderek daha fazla birbirine bağlanan yapısı ve bölgesel enerji koridorlarının korunmasına yönelik ortak stratejik çıkar göz önüne alınarak, Mısır ile Güney Kıbrıs, Yunanistan ve Türkiye dâhil komşu ülkeler arasında bölgesel istihbarat paylaşım mekanizmaları genişletilmelidir.
Üçüncü olarak; hedef alınan yüzer depolama ünitesinin ABD’li bir şirkete ait olduğu dikkate alındığında Washington, tepkisini yalnızca “durumu takip ettiğini” bildiren açıklamalarla sınırlandırmak yerine, bu tür kritik altyapıların korunmasının finanse edilmesine ve modernizasyonuna katkı sunmalıdır.
Son olarak -ve belki de en önemlisi- Washington ile Tahran arasında bölgesel tırmanmayı besleyen ana dinamiğin zayıflatılması, gelecekte benzer olayların yaşanmasını önleyecek yegâne sürdürülebilir güvencedir. Salt teknik veya yerel güvenlik tedbirleri anlık riskleri hafifletebilir; ancak çatışmanın arkasındaki jeopolitik nedenler çözüme kavuşturulmadıkça bu riskleri tamamen ortadan kaldıramaz.
Sonuç
Dimyat olayı, küresel enerji ağının kilit düğüm noktalarından biri haline gelen bir ülke için coğrafi tarafsızlığın tek başına kalkan olmaya yetmediğini acı bir biçimde gözler önüne seriyor.
Kaynaklar:
- https://www.bbc.com/news/articles/c39ez3klwmro
- https://www.reuters.com/world/middle-east/egypt-confirms-drone-caused-fire-two-gas-vessels-damietta-2026-07-30/
- https://www.reuters.com/world/middle-east/drone-hits-gas-storage-tanker-egypts-mediterranean-port-2026-07-29/
- https://www.nytimes.com/2026/07/29/world/middleeast/ships-drone-strike-egypt.html
Görüş
Endüstriyel futbolun kıskacında bir dev: 2026 Dünya Kupası ve küresel ticaretin gölgesi

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
Lionel Messi, Arjantin’i Mısır karşısında zorlu geçen son 16 turunda öne geçiren o rekor kırıcı dokuzuncu ardışık Dünya Kupası golünü attığında, Houston’daki 80 bin kişilik NRG Stadyumu’nu sarsan o muazzam uğultu, yalnızca FIFA’nın Zürih’teki merkezinde duyulan derin ve sessiz bir nefesle yarışabilirdi. 39 yaşındaki Arjantinli, sahada sadece koşan ve çalım atan bir oyuncudan ibaret değil; kendisi adeta iki ayaklı, canlı bir bilanço tablosudur. Onun turnuvadaki varlığının devam etmesi, futbolun küresel yönetim organı ve ticari ortakları için 800 milyon dolar kadar büyük bir finansal değer anlamına gelebilir.
Ancak 48 takım ve 104 maçla tarihin en pervasızca ticarileşmiş Dünya Kupası olmaya aday bu devasa şovun hemen altında; yönetim boşlukları, gölgeler arasından işleyen bahis ekonomileri ve futbolu yöneten bu kurumun spora gerçekten mihmandarlık mı yaptığı yoksa onu yalnızca bir gelir kapısına mı dönüştürdüğü sorusuyla örülü paralel bir anlatı sessizce akıyor.
Messi primi
FIFA’nın 2023–2026 ticari döngüsünde, 8,9 milyar doları doğrudan Dünya Kupası’ndan gelmek üzere toplam 13 milyar dolarlık rekor bir gelir hedefleniyor. Bu bütçede yayın hakları 3,9 milyar doları, pazarlama hakları 1,8 milyar doları, biletleme ve ağırlama hizmetleri ise Katar 2022 rakamını üçe katlayarak tam 3,0 milyar dolarlık akılalmaz bir payı temsil ediyor.
Gelgelelim, tüm bu projeksiyonlar pamuk ipliğine bağlı bir varsayıma dayanıyor: Turnuvanın en parlak yıldızlarının, küresel izleyici kitlesini ekranda tutacak kadar uzun süre sahada kalması. Messi ve Cristiano Ronaldo yalnızca birer sporcu değil; FIFA ile sponsorları Adidas, Coca-Cola, Visa ve Aramco gibi devlerin üzerlerine büyük bahisler oynadığı küresel markalardır. Sektör analistleri, sadece Adidas ile FIFA arasındaki ortaklığın 2030 yılına kadar 800 milyon dolar değerinde olduğunu ve bu sözleşmenin değerinin, markanın en gözde elçisi olan Messi’nin varlığıyla kopmaz bağlarla örüldüğünü tahmin ediyor.
Şayet Arjantin son 16 turunda Mısır’a boyun eğmiş olsaydı, bu kaybın yaratacağı finansal sarsıntı bilet gişelerinin çok ötesine uzanırdı. FIFA’nın devreye soktuğu yeni dinamik fiyatlandırma modeli, bazı bilet fiyatlarını Katar 2022’deki karşılıklarının on katına fırlatmış durumda ve yeniden satış platformlarındaki yüzde 15’lik komisyonlar doğrudan federasyonun kasasına akıyor. Arjantin’in erken vedası, Messi’nin Inter Miami’yle sadık bir taraftar kitlesi edindiği ABD pazarındaki çeyrek final ve yarı final biletlerine olan talebi yerle bir edebilirdi. Haliyle, 2022’ye kıyasla gösterim sayısında yüzde 130, video izlenmelerinde ise yüzde 485 oranında artış kaydeden dijital etkileşim grafiklerinin de hızla inişe geçmesi kaçınılmaz olurdu.
Liverpool Üniversitesi’nden futbol finansı uzmanı Profesör Kieran Maguire, FIFA’nın “futbolun küresel markalarını en büyük organizasyonlarında sahada tutabilmek için her yola başvuracağını” belirtiyor. Federasyonun, Cristiano Ronaldo’nun kırmızı kart cezasını erteleme kararı ve ABD’deki son 16 maçı öncesinde Folarin Balogun’un cezasını -başkanlık makamından gelen baskıların ardından olduğu iddia edilen bir adımla- iptal etmesi, eleştirmenlere göre turnuvanın dürüstlüğünü çoktan zedeledi. Mısır Teknik Direktörü Hossam Hassan daha da ileri giderek Arjantin-Mısır karşılaşmasını “tamamen şaibeli” olarak nitelendirirken, FIFA Hakem Kurulu Başkanı Pierluigi Collina bu iddiaları kesin bir dille reddetti.
Doping denetimleri, şeffaflık ve ticari çıkar çatışması
Böyle bir atmosferde, FIFA’nın anti-doping sisteminin ne denli adil ve tek tip uygulandığına dair soru işaretleri belirmeye başladı. FIFA, 2026 turnuvası için ABD Anti-Doping Ajansı (USADA) ile olan ortaklığını genişleterek “oyuncuların ve taraftarların güvenebileceği güçlü ve şeffaf bir anti-doping programı” sözü verdi. Alınan tüm örneklerin, yalnızca ISO/IEC 17025 ve Uluslararası Laboratuvar Standartları gerekliliklerine uyan, WADA onaylı laboratuvarlarda incelendiği ifade ediliyor.
Ne var ki bu yöntemsel titizlik, şüpheleri gidermeye yetmiyor. Gözlemciler, FIFA kurallarının Dünya Anti-Doping Kuralları ile uyumlu görünmesine rağmen, testlerin fiili uygulamasında -özellikle yüksek ticari değere sahip yıldız isimler söz konusu olduğunda- ciddi yönetim zafiyetleri yaşandığına dikkat çekiyor. Kurumun finansal refahı, yıldızların pazarlanabilir kalmasına doğrudan bağlıdır. Messi’nin yeşil sahalardan yılda yaklaşık 70 milyon dolar kazandığı, sponsorluk anlaşmalarından da bir o kadarını cebine koyduğu düşünüldüğünde, bu vitrin oyuncularını sahada tutmaya yönelik ticari motivasyonun, arkasında bir komplo teorisi aranmasa dahi yapısal bir gerçeklik olduğu görülür.
Eleştirmenler; test takvimleri, numune seçim metodolojileri ve yıldız sporculara yönelik sonuç yönetim süreçleri kamuoyuna tamamen açıklanmadığı müddetçe, anti-doping programının seçici davrandığı algısından kurtulamayacağını savunuyor. Milyarlarca dolarlık sponsorluk sözleşmeleri ile sporcuların sahada kalma zorunluluğunun kesiştiği bu nokta, FIFA’nın henüz tatmin edici bir çözüm üretemediği devasa bir çıkar çatışması yaratıyor.
Bahis çılgınlığının gölge ekonomisi
FIFA’nın resmi gelir kaynakları muhasebe kayıtlarında ne denli şeffaf görünüyorsa, turnuvanın etrafında dönen gayriresmi ekonomi bir o kadar karanlıktır. 2026 Dünya Kupası, yalnızca ABD’deki yasal bahis pazarında 2,8 milyar ila 4,3 milyar dolar arasında bir hacmin döneceği tahmin edilen devasa bir sektörün merkezinde yer alıyor. Bu pazardaki yüzde 7-9 bandındaki kasa payı, lisanslı operatörler için 197 ila 387 milyon dolarlık brüt oyun geliri anlamına geliyor.
Fakat bu rakamlar, işin sadece yasal ve görünür kısmını oluşturuyor. Gaming Compliance International, turnuva genelinde dünya çapında yarım trilyon dolardan fazla bahis oynanacağını ve bu miktarın çok büyük bir kısmının lisanssız kripto siteleri ile yasa dışı tahmin pazarları üzerinden akacağını öngörüyor. Kara para aklamayı önleme denetimlerinden, tüketici korumasından ve yasal gözetimden yoksun çalışan bu gölge platformlar, Dünya Kupası’nın küresel izleyici gücünü suistimal ederek taraftarları sahte siteler ve denetimsiz bahis tuzaklarıyla hedef alıyor.
Şüphesiz FIFA, bu ekonomiyi uzaktan izlemekle yetinmiyor. Federasyon, Ocak 2026’da Stats Perform firmasını resmi küresel bahis verisi ve yayın hakları distribütörü olarak atadı; böylece 104 maçın canlı yayınlarını ve anlık verilerini lisanslı bahis bürolarına sunma hakkını tek eline aldı. Mayıs ayında ise Kaizen Gaming bünyesindeki Betano’yu, Avrupa ve Güney Amerika için Resmi Turnuva Destekçisi ilan ederek bu bahis operatörüyle üst üste üçüncü kez ortaklığa imza attı.
Buradaki asıl mesele FIFA’nın bahisten kazanç sağlayıp sağlamadığı değil -zira veri hakları, sponsorluklar ve bahsin körüklediği izleyici ilgisi sayesinde bunu fazlasıyla yapıyor-; asıl mesele, paraya dönüştürdüğü bu ekosistemi ne derece denetleyebildiğidir. FIFA mevzuatı şikeye karşı katı hükümler barındırsa da, yasal boşluklar ve çevrimiçi bahsin kontrolsüz büyümesi, düşük ücret alan sporcuların suistimal edilmesi ve zayıf uygulama mekanizmaları nedeniyle suistimallere kapı aralıyor. Nitekim yetkililerin yayın ve ticari haklar karşılığında 150 milyon dolardan fazla rüşvet aldığı iddia edilen 2015 yolsuzluk skandalı, FIFA’nın gelir akışlarının kişisel servet edinme amacıyla nasıl sistemli bir biçimde hortumlanabildiğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermişti.
Yayın haklarında adalet uçurumu
Tüm bu ticari zaferlere karşın, 2026 turnuvası maksimum gelir elde etme hırsı ile halkın bilgiye erişim hakkı arasındaki derin çelişkiyi daha da belirginleştirdi. FIFA, yayın hakları gelirlerini 2022’ye göre yüzde 22 artırarak 3,8 milyar dolara ulaştırmayı öngören ve 175’ten fazla bölgeyi kapsayan yayın anlaşmalarına imza attı.
Ancak takım sayısının 48’e, maç sayısının ise 104’e çıkarılması FIFA’yı zenginleştirirken, maç başına düşen yayın değerini yüzde 19 oranında eritti ve küresel yayın paketlerinin toplam hacmi 2022’deki 495 seviyesinden 2026’da 443’e gerileyerek yüzde 11 düştü. Asya pazarındaki bölgesel ortaklık anlaşmaları 60’tan 24’e kadar çakılınca, FIFA ekranların tamamen kararmasını önlemek adına daha düşük teklifleri kabul etmek zorunda kaldı; nitekim Çin devlet kanalı CCTV ile yapılan anlaşma 250 milyon dolardan 60 milyon dolara kadar geriledi.
Futbolun küresel ve demokratik ruhu adına daha endişe verici olan durum ise, şifresiz yayın haklarının her geçen gün tırpanlanmasıdır. Avrupa’daki yasal düzenlemeler devlet televizyonlarının belirli maçları yayınlamasını güvence altına alsa da, turnuvaya katılmaya hak kazanan birçok ülke -özellikle de Küresel Güney’dekiler- maçların ücretli kanalların arkasına kilitlenmesine ya da hiç yayınlanamamasına seyirci kalıyor. FIFA’nın TikTok ve YouTube ile yaptığı “öncelikli platform” anlaşmaları bazı içeriklerin izlenmesine olanak tanısa da, bunlar kamusal erişimi garantilemek için değil, etkileşimi ve reklam gelirlerini artırmak için tasarlanmış ticari hamlelerden ibarettir.
Yıllarını eleme turlarında harcayan ülkeler için maçların kendi evlerinde şifresiz yayınlanmaması, kırılmış bir toplumsal sözleşmedir. Turnuvanın yaratacağı öngörülen 80,1 milyar dolarlık devasa ekonomik çıktının -ki bunun 30,5 milyar doları yalnızca ABD’ye kalacak- kendi takımlarının mücadelesini dahi izleyemeyen halklar için hiçbir anlamı yoktur.
Gelişim bütçesindeki açık
FIFA, İsviçre yasalarına göre kâr amacı gütmeyen bir kuruluştur ve bütçesinde ciddi bir yeniden yatırım taahhüdünde bulunur: 2023–2026 döngüsü boyunca FIFA Forward programına 2,25 milyar dolar, Futbol Gelişim Fonu’na 660 million dolar ve Gelişim ve Eğitim faaliyetlerine toplamda 3,86 milyar dolar ayrılmıştır. Resmi belgelerde Ruanda’daki 4,7 milyon dolarlık milli takım konaklama tesisinden, Concacaf genelindeki kadın futbolu girişimlerine kadar uzanan projeler öne çıkarılıyor.
Gelgelelim, bu yatırımların boyutu, turnuvadan çekilen ticari kârın yanında son derece cüce kalıyor. 2026 Dünya Kupası, yalnızca bilet ve ağırlama hizmetlerinden yaklaşık 3,0 milyar dolar gelir elde edecek; bu miktar, dört yıllık tüm gelişim bütçesinin neredeyse üç katına denk geliyor. Eleştirmenler, FIFA’nın altyapıya harcadığı her bir dolara karşılık, spora en çok ihtiyaç duyan yoksul toplulukların cebinden yayın ve bahis marjları üzerinden on dolar geri topladığını savunuyor.
Sonuçta ortaya iki vitesli bir küresel futbol ekonomisi çıkıyor: Seçkin oyuncular ve zengin federasyonlar ticari ganimeti paylaşırken, kaynak yetersizliği çeken ülkelerdeki genç yetenekler sahadan, antrenörden ve profesyonelleşme imkanlarından mahrum kalıyor. FIFA’nın, gelirleri Zürih’te toplayıp gelişim fonlarını şeffaflığı şüpheli üye federasyonlar aracılığıyla dağıtan yönetim modeli, verimsizlik ve kapalılık gerekçesiyle öteden beri eleştiriliyor. 2015 yolsuzluk skandalı, sadece şahsi ahlaksızlıkları değil, ticari hakları sportif gelişimin önünde tutan yapısal bir zihniyeti de ifşa etmişti.
Siyasetin yeşil sahadaki gölgesi
FIFA’nın İsrail’e yönelik tavrı, dünya futbolunun politize olmasında adeta bir paratoner işlevi görüyor. 2023-2026 dönemi boyunca otuzdan fazla hukuk uzmanı ile aralarında Türkiye ve on iki Orta Doğu federasyonunun da bulunduğu çok sayıda kuruluş, Gazze’deki faaliyetleri gerekçe göstererek İsrail’in FIFA ve UEFA müsabakalarından men edilmesini talep etti. İspanya, İsrail’in katılım hakkı kazanması durumunda kupayı boykot etmeyi açıkça tartışırken, Trump yönetimi ise herhangi bir men kararına direnmesi için FIFA’ya baskı uyguladı. Infantino’nun, İsrail ve Filistin federasyon başkanları arasında bir el sıkışma organize etme girişimi ve Trump ile bağlantılı bir Gazze yeniden imar kuruluna 75 milyon dolar bağışlama vaadi gibi hamleleri, tarafsızlıktan ziyade işgali meşrulaştırma çabası olarak yorumlanarak tepki topladı.
Ne İsrail ne de Filistin 2026 turnuvasına katılma hakkı elde edebildi; bu durum, acil bir askıya alma tartışmasını şimdilik rafa kaldırdı. Messi cephesinde ise Arjantinli kaptan jeopolitik tartışmalardan genel olarak uzak durmayı tercih etti; nitekim kendisinin 2019’daki İsrail ziyareti de siyasi değil, ticari gerekçelerle yapıldığı savunulsa da tartışmalara yol açmıştı. İsrail devletinin Arjantin takımına veya stratejik bir unsur olarak Messi’ye doğrudan destek verdiğine dair doğrulanmış bir kanıt bulunmuyor. Değişmeyen tek gerçek; FIFA’nın, 2022 sonrasında Rusya’ya uyguladığı yaptırım standardını İsrail’e uygulamaktaki isteksizliğinin, kurumu çifte standart suçlamalarına açık hale getirmesidir. Bu durum, kimin sahaya çıkacağına sportif dürüstlüğün değil, jeopolitik ittifakların karar verdiğini gösteriyor.
Geleceğe bakış
2026 Dünya Kupası son düzlüğe girerken, ticaret ile oyun dürüstlüğü arasındaki gerilim daha da tırmanacak. FIFA, 13 milyar dolarlık bütçe döngüleri, milyar dolarlık bahis ortaklıkları, fahiş bilet fiyatları ve sosyal medya yayın anlaşmalarıyla benzeri görülmemiş büyüklükte bir finansal mimari inşa etti. Ancak bu devasa yapıyı ayakta tutacak ve denetleyecek bir yönetim mimarisi kurmayı başaramadı.
Yıldız oyunculara yönelik esnek kurallar, denetimsiz bahsin gölge ekonomisi, bu şovu ekran başında veya tribünde finanse eden taraftarların bilgiye erişim hakkı ve rekor gelirlerin gerçek anlamda küresel kalkınmaya dönüp dönmediği gibi sorular, final düdüğünün çalınmasından çok sonra bile FIFA’nın inandırıcılığını sorgulatmaya devam edecek.
Şimdilik şov devam ediyor. Messi sahada kalmayı sürdürüyor. Bahis gişeleri açık. Para ise Zürih’e, Adidas ve Betano’nun yönetim kurullarına ve FIFA’nın kontrol edemediği ancak yarattığı büyük şovla beslediği gayriresmi kripto borsalarına akmaya devam ediyor.
Futbolun yönetim organının bu küresel oyunu geleceğe mi taşıdığı, yoksa onu en yüksek teklifi verene bir açık artırmada satıp satmadığı sorusu, turnuvanın kendisi gibi dünya kamuoyunun önünde duruyor. Ve bu, FIFA’nın henüz tatmin edici bir yanıt veremediği en büyük sorudur.
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını1 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü












