Bizi Takip Edin

Görüş

Tanrı’nın en güçlü ülkesi; yeniden ve ilelebet!

Avatar photo

Yayınlanma

Werner Rügemer, yazar ve akademisyen

ABD Başkanı Donald Trump, Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde “Tanrı vergisi ulusun” tüm kıtalara müdahale etmesi çağrısında bulunuyor. Rusya ve Çin’e karşı (şimdilik) kendini tutuyor ancak Avrupa’dakiler gibi vasallar, halihazırda olduğundan daha fazla kan kaybedecek.

“Make America Great Again” (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap): Trump, seçim sloganını kapsamlı bir stratejide özetledi. Kendini bir barış arabulucusu olarak sunuyor. Ancak Orta Doğu’daki gibi “barış”, esasen yeni yatırımlar için bir bahane. Küresel varlığı henüz az olan daha genç, daha saldırgan sermaye grubuyla, bugüne kadarki küreselleşme sürecindeki boşlukları arıyor. Büyük çatışmalar sonraya saklanıyor.[1]

Yenilenen dünya liderliği için ilkeler

Trump’ın memorandumu, “Tanrı vergisi doğal haklarıyla Amerika… insanlık tarihinin en büyük ve en başarılı ulusu ve yeryüzündeki barışın yurdu olmaya devam ediyor” diye başlıyor. Demokrat Parti yönetimlerinin (Bill Clinton, Barack Obama, Joe Biden) hatalarının ardından, ABD’nin liderlik konumu sadece restore edilmemeli. Aksine, “ülkemizi hiç olmadığı kadar büyük yapmak” amacıyla, Trump şu ilkeleri ortaya koyuyor:

  • Askeri olarak:“Milli çıkarlarımızı korumak için dünyanın en güçlü, en ölümcül ve teknolojik açıdan en gelişmiş ordusunu istiyoruz. Savaşları önlemek veya gerekirse kendi güçlerimiz adına mümkün olduğunca az kayıpla, hızlı ve kesin bir şekilde kazanmak için bu orduyu kurmak, eğitmek, donatmak ve konuşlandırmak istiyoruz.”
  • Ekonomik olarak:“Küresel liderliğimizin temel taşı olan ve askeri üretim dahil olmak üzere en sağlam sanayi tabanına sahip; ordumuz için gerekli, dünyanın en güçlü, en dinamik, en yenilikçi ve en gelişmiş ekonomisini istiyoruz.”
  • Enerjide:“Yalnızca Amerikan ekonomik büyümesi için değil, aynı zamanda önde gelen ihracat endüstrilerimizden biri olarak dünyanın en sağlam, üretken ve yenilikçi enerji sektörünü istiyoruz.”
  • Yumuşak güçte:“Amerika Birleşik Devletleri’ni, milli çıkarlarımız doğrultusunda dünya genelinde nüfuzumuzu kullanabileceğimiz eşsiz bir ‘yumuşak güç’ olarak muhafaza etmek istiyoruz. Uzun vadeli ulusal güvenlik ancak manevi ve kültürel sağlıkla, yani din, vatanseverlik ve aile ile mümkündür… Bu amaçla şanlı eylemlerimizi ve kahramanlarımızı onurlandırmak ve yeni bir altın çağı dört gözle beklemek istiyoruz.”

Monroe Doktrini’nin modernizasyonu

Trump, Monroe Doktrini’ne atıfta bulunuyor: Onu günümüz için güncelliyor.

1823’te ABD Kongresi, adını o dönemki Başkan James Monroe’dan alan “Monroe Doktrini”ni kabul etti. Monroe, Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucu babalarından biriydi. Doktrin, “yabancı güçlerin müdahalesinin yasaklanmasını” tesis eder: Kuzey Amerika’nın doğu kıyısında 13 eyaletle kurulan ve o dönemde 24 eyalete genişleyen ABD, doktrine göre Kuzey Amerika toprakları üzerinde doğu kıyısına doğru daha fazla askeri, iktisadi ve siyasi genişlemesinde diğer devletlerce engellenmemelidir! Bu, esas olarak Avrupa’nın sömürgeci güçleri İngiltere ve Fransa’ya yönelikti.

ABD’nin anladığı şekliyle ve Monroe Doktrini’ne göre “milli çıkar”, ABD’nin askeri yardım dahil her türlü yolla mevcut topraklarının ötesine genişleyebileceği anlamına gelir. Eğer diğer devletler ABD’nin bunu yapmasını engellemeye kalkışırsa, onlara karşı savaş açılabilir.

Bu aynı zamanda fethedilen bölgelerin sakinlerini mülksüzleştirme, sürme ve gerekirse öldürme, yani soykırım hakkını da içeriyordu: Bu süreç, Monroe Doktrini’nin ardından 1830’da Kızılderili Tehcir Yasası [Indian Removal Act] ile başlatıldı.

Ayrıca, örneğin Meksika devletine karşı savaş açma, ondan toprak alma, New Mexico, Kaliforniya, Utah ve Nevada gibi yeni ABD eyaletleri kurma ve Meksika’da kaldırılmış olan köleliği buralara yeniden getirme hakkını da içeriyordu.[2]

Özetle: ABD için “ulusal” güvenlik, yalnızca ABD devletine değil, tüm dünyaya, prensipte diğer tüm devletlere erişim ve bizzat ABD’de geçerli olan uygulamalarla erişim anlamına gelir.

Savunma Bakanlığı yeniden Savaş Bakanlığı olarak adlandırılıyor

Trump bizzat, bu yapısal ABD uygulamalarını temsil eden iki önemli 19. yüzyıl ABD politikacısına özellikle atıfta bulunuyor:

  • Alexander Hamilton; ABD’nin kurucu babalarından biriydi. İlk Hazine Bakanıydı, ilk ABD bankasını kurdu, ulusal borcu artırdı ve ithalata gümrük vergileri getirdi.
  • William McKinley; bu ABD başkanı 19. yüzyılın sonunda sömürgeci güç İspanya’ya karşı savaş açtı; Monroe Doktrini uyarınca ABD, Filipinler’i (1945’e kadar ABD himayesinde), Porto Riko’yu ve Guam’ı (bugüne kadar ABD tarafından ilhak edilmiş durumda) kapsayacak şekilde genişledi, Küba’ya erişimi güvence altına aldı, Hawaii adasını işgal etti ve daha sonra onu bir başka eyalet yaptı.

Dolayısıyla ABD, kuruluşundan bu yana bir dışişleri bakanlığına değil, bir devlet bakanlığına sahip tek büyük ülke olmuştur: ABD hükümetinin “milli çıkarı”, bizzat ABD tarafından tanımlanan dünyanın her alanını ifade eder.

Bu nedenle ABD, kuruluşundan bu yana hiçbir zaman bir Savunma Bakanlığına sahip olmamış, bunun yerine bir Savaş Bakanlığına sahip olmuştur: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yürütülen savaşlar ve rejim değişiklikleri için bir örtmece [euphemism] olarak ancak 1947’de Savunma Bakanlığı adını almıştır. Fakat güncellenen Monroe Doktrini ile Trump yönetimi, bakanlığın adını Monroe döneminde ve tarihinin büyük bölümünde olduğu gibi tekrar Savaş Bakanlığı olarak değiştirdi.

Siyasi lideri Trump olan daha genç, daha saldırgan kapitalist grup, bu nedenle temelde yeni bir şey yapmıyor; sadece geleneksel ABD uygulamasını daha açık bir şekilde ifade ediyor, köklerine ve zaten en uzun süredir yürürlükte olan uygulamalara geri dönüyor.

İşte bu yüzden Trump’ın Ulusal Güvenlik Stratejisi, “Soğuk Savaş”ın nihayet bittiğini belirtiyor. İşte bu yüzden, örneğin “kalkınma yardımı” sona eriyor: Şimdi yatırım zamanı! İşte bu yüzden “savunma” konusundaki o örtmece dolu safsata sona eriyor: Şimdi yeniden savaş zamanı!

Ancak “büyük savaş” şimdilik geri plana atılıyor. Önümüzdeki yıllarda Avrupa ve Asya’daki vasalların silahlanması, yeniden silahlanması ve en önemli hasımlar olan Rusya ve Çin’e karşı koymak için ABD askeri teçhizatı satın alması gerekiyor. Ukrayna ve İsrail’in halihazırda olduğu gibi, onlar da ABD’nin vekalet savaşçıları [proxy warriors] olarak yapılandırılacak.

“Batı Yarımküre”ye nüfuz

“Dünyada ve dünyadan ne istiyoruz?” Trump’ın Ulusal Güvenlik Stratejisi böyle devam ediyor. Cevaplar, dünyadaki en önemli ABD nüfuz alanlarına ve önem sıralarına göre yapılandırılmış.

İlk ve en önemlisi “Batı Yarımküre”dir. Bunlar, II. Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana ABD tarafından yönetilen ve geleneksel olarak “Batı” olarak bilinen -askeri olarak ama aynı zamanda bankaların, şirketlerin, vakıfların, danışmanların, ajansların ve son olarak ama en önemlisi istihbarat kurumlarının varlığıyla- “zengin ülkelerdir”.

Bu müttefikler veya vasallar, “kitlesel göç, uyuşturucu teröristleri ve diğer suç örgütlerine” karşı mücadelede ABD’yi desteklemelidir. Bunlar, ABD’deki Trump yönetimi için de geçerli olan doğrudan sağcı anlatılardır. Fakat gerçekte asıl mesele şudur: “Batı Yarımküre”, önemli mülklere erişim sağlayan “düşman güçlerden” arındırılmış kalmalıdır. Ve ABD müttefikleri, önemli tedarik zincirlerini korumalı ve ABD için “kilit stratejik konumlara kalıcı erişimi güvence altına almalıdır”. Bu temelde ABD, çok yönlü ve kapsamlı liderlik konumunu genişletebilmelidir. “Düşman güçler” öncelikle Çin’dir; ancak Çin’e temkinli yaklaşılıyor ve pragmatik bir öngörüyle ismi zikredilmiyor.

Trump, Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy etrafındaki ırkçı, milliyetçi, aşırı sağcı gruptaki milliyetçi, gerici ve hatta faşist güçlere desteğini ve aynı zamanda otuz yıllık en önemli siyasi dostu İsrail’deki “Bibi” Netanyahu hükümetine olan temel desteğini halihazırda gösterdi.

Merz ve şürekâsı dünyanın en güçlü aşırı sağcısına boyun eğiyor

Almanya’da Trump, AfD’yi cezbetti, tamam. Bizim bozuk ana akım medyamız buna üzülüyor. Ancak Trump, sağcı aşırılık yanlısı reel politikasını uzun süredir Friedrich Merz/Almanya, Macron/Fransa, Starmer/İngiltere, Tusk/Polonya ve Kaja Kallas ile Ursula von der Leyen/AB dahil olmak üzere Avrupa’nın önde gelen politikacılarıyla yürütüyor:

  • Aşırı devlet borçlanması ve sosyal kesintiler yardımıyla Avrupalı NATO üyelerinin savunma bütçelerinin GSYİH’nin yüzde beşine çıkarılması.
  • Şirketlerin bir kısmının yüksek sübvansiyonlar ve düşük enerji fiyatları ile ABD’ye taşınmasıyla sanayisizleşme.
  • Avrupa’dan gelen otomobil, çelik ve alüminyum üzerindeki gümrük vergilerinin kabulü.
  • Daha fazla ABD askeri teçhizatı ve pahalı, çevreye son derece zararlı ABD kaya gazı [fracking gas] alımı.
  • AB ülkelerinin, verilerini ABD makamlarına aktaran ve AB ülkelerinde neredeyse hiç vergi ödemeyen büyük ABD dijital şirketleri tarafından dijitalleştirilmesi.

Trump’ın İsrail politikasına teslimiyet

Ve son olarak ama en önemlisi: Irkçı, milliyetçi, faşist ABD vekalet savaşçısı İsrail’in soykırımına, mülksüzleştirme ve sürme politikasına güçlü destek; ve şimdi de Filistinlilerin sürülmesinin, aç bırakılmasının ve öldürülmesinin Gazze’de ve giderek artan bir şekilde Batı Şeria’da devam ettiği sahte Gazze “barış planına” destek.

Avrupa: Ukrayna müzakerelerine dahil değil

Avrupalı ABD vasalları, Trump’ın onları Ukrayna ile ateşkes müzakerelerine dahil etmemesinden yakınıyor. Ancak durum bu: ABD bu savaşı otuz yıldır hazırlıyor ve finanse ediyor, 2014’teki kesin rejim değişikliğini organize etti ve o zamandan beri savaşı yürütüyor.

Şimdi şikâyet eden vasallar ise bunu kabul etti ve ABD’nin belirlediği şartlara göre giderek daha fazla yardımda bulundu. ABD, İngiliz yardımıyla orduyu eğitti, silahların çoğunu tedarik etti ve ayrıca hangi füzelerin tedarik edilip hangilerinin edilmeyeceğine karar verdi. Ve ABD ayrıca uzaydaki ABD füzeleri, ABD istihbarat teşkilatları ve Wiesbaden’deki Askeri Komutanlık aracılığıyla Ukrayna’nın savaşını operasyonel olarak yönetiyor.

Bunu hiç duymadınız mı Sayın Merz?

Asyalı vasallar da kullanılıyor

Trump’ın Ulusal Güvenlik Stratejisi, Hint-Pasifik’i ikinci sıraya koyuyor: “Merkezi deniz yollarına sahip Hint-Pasifik, Amerikan ekonomisine zarar veren yabancı aktörlere” karşı “açık ve özgür tutulmalıdır.” “Güvenilir tedarik zincirleri” ve “kritik malzemelere erişim” garanti edilmelidir. Hafif bir tabirle bu, Çin’e yöneliktir ve Asya’daki ABD müttefiklerinin silahlanması ve yatırımlarıyla bağlantılıdır.

Trump yönetimi Japonya, Güney Kore, Tayvan ve Filipinler’i askeri bütçelerini artırmaya ve ABD’ye yatırım yapmaya zorluyor. Bunlar Çin’e en yakın “birinci ada zinciri” ülkeleridir. Avrupalı NATO ülkeleri gibi, askeri harcamalarını GSYİH’nin yüzde beşine çıkarmaları gerekiyor. Kendileri de Avrupa’daki Almanya gibi ekonomik gerilemeden muzdaripler ancak yine de ABD’ye daha fazla yatırım yapmaları bekleniyor. Ve doğrudan veya danışman olarak daha fazla ABD askeri personelini kabul etmeleri gerekiyor.

Bu durum farklı bir şekilde Avustralya için de geçerli. Bu arada, önde gelen hissedarları artık ABD’den gelen ve şubelerinin çoğunu ABD’de işleten “Alman” silah üreticisi, yerel koşullara uyarlanmış tankların inşası için orada yeni bir şube kuruyor.

Orta Doğu: Arap devletleriyle Büyük İsrail

Ulusal Güvenlik Stratejisi, Orta Doğu ile ilgili üçüncü maddesinde şunları belirtiyor: “Bir hasmın Orta Doğu’yu istila etmesini, petrol ve gaz rezervlerine erişim sağlamasını ve deniz yollarının dar boğazlarını tıkamasını engellemek istiyoruz.”

Bu, Gazze savaşı sırasında Suriye’deki mevcut işgal bölgesini de genişleten ve yarım düzine askeri üs işleten İsrail tarafından Orta Doğu’nun dönüştürülmesini de içeriyor. İsrail, ABD onayıyla veya onayı olmadan Suriye ve Lübnan’ı bombalıyor ve ABD hükümetinin Gece Yarısı Çekici Operasyonu [Operation Midnight Hammer] ile tırmandırdığı İran’ı bombaladı.

Trump tarafından organize edilen Gazze “ateşkes anlaşması” bir ateşkes bile getirmiyor, aslında İsrail’in Gazze’deki askeri işgalini genişletiyor ve herhangi bir Filistin temsilini tanımıyor.

İbrahim Anlaşmaları yardımıyla Trump, ilk görev döneminden bu yana Körfez ülkelerini ve diğer Arap ve Müslüman devletleri İsrail ile (bir şekilde) kademeli olarak barıştırdı ve Filistinlilere desteği sonlandırdı. ABD’deki Demokrat yönetimlerin AB desteğiyle on yıllardır hazırladığını sürdürüyor ve tamamlıyor: İsrail, Gazze savaşından sonra Orta Doğu’da (vekaleten) “imparatorluk gücü” kullanıyor. Önde gelen ABD medya kuruluşu New York Times bile bunu not ediyor: “Yeni Orta Doğu’da ‘İmparatorluk İsraili'”: “Bölgesel düşmanlarını sürekli bombalayan İsrail’in erişimi neredeyse her yere uzanıyor.”[3]

ABD’nin vekalet savaşçısının yardımıyla, genişletilmiş Orta Doğu yeni bir yatırım alanı olarak açılacak: Başlangıçta sadece Gazze Şeridi değil, Batı Şeria da. Ancak her şeyden önce, önde gelen ABD dijital, savunma, enerji ve turizm şirketleri Körfez ülkelerinde aktif. Petrol ve gaza zaten veda etmek zorundalar ama aynı zamanda ABD’ye yüz milyarlarca dolar yatırım yapıyorlar. ABD hükümeti, Suudi Arabistan Prensi ile varlık fonlarının savunma dahil olmak üzere ABD’ye en az bir trilyon dolar yatırım yapması konusunda anlaştı.[4]

8-10 Aralık 2025 tarihlerinde Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), petrol şirketi Adnoc’un sarayında “dünyanın en büyük medya etkinliği” olarak adlandırdığı organizasyonu düzenledi. Dijital medya, oyun, müzik ve pazarlama alanlarından medya temsilcileri, halkla ilişkiler ajansları ve şirketler dahil olmak üzere 132 ülkeden 60 bin katılımcı, “gazeteciliği dönüştürmek” için bir araya geldi; bu kesinlikle sadece Trump’ın değil, başkalarının da acil bir arzusuydu.[5]

Küresel Güney: ABD daha da saldırgan

Trump’ın memorandumu şöyle diyor: “Amerika ve müttefikleri, sözde Küresel Güney için, geniş kaynakları da dahil olmak üzere, henüz ortak bir plan geliştirmedi.” Avrupa, Japonya, Güney Kore ve diğerlerinin buraya yedi trilyon dolar yatırım yaptığı ve “çok uluslu bankaların” kredileri olduğu, ancak özellikle ABD’nin neredeyse hiç varlık göstermediği ve Çin’in çoktan yol aldığı belirtiliyor.

Geleneksel olarak Latin Amerika’nın “arka bahçesi” aslında ABD imparatorluğuna en yakın olandır. Ancak Trump’a göre, öncelikle Demokrat Parti ve hükümetleri tarafından teşvik edilen dijital şirketler, küreselleşme çabalarında burayı suç teşkil edecek derecede ihmal etti. Şimdi bunu seçici ve belirsiz bir şekilde, mümkün olduğunca çabuk telafi etmek istiyor. Strateji beyanı daha fazla ayrıntı vermiyor.

Panama Kanalı

Trump’ın isteğini yerine getirmek nispeten kolaydı: Panama’yı geri istiyoruz, 100 yıldan fazla bize aitti! İlk adım, şu anda en büyük ABD yatırımcısı olan BlackRock tarafından mümkün kılındı. Bill Clinton, Barack Obama ve Joe Biden yönetimleriyle yakından ilişkili olmasına ve onlar sayesinde büyümesine rağmen, BlackRock hızla Trump’a desteğini açıkladı. BlackRock, 2025’in başlarında Panama Kanalı’nın iki limanını satın aldı, bu da ücretlerin ABD’ye gitmesi ve kanaldan geçişi ABD’nin kontrol etmesi anlamına geliyor.

Arjantin: Elektrikli testereli politikacılar için milyarlarca dolarlık yardım

Avrupa’da ve dünya genelinde olduğu gibi, Trump milliyetçi, aşırı sağcı, hatta faşist medyayı, ortakları ve partileri arayıp buluyor. Örneğin, Arjantin’de Elon Musk özentisi ve elektrikli testereli neoliberal Javier Milei’yi destekledi: Ülke Ukrayna’dan sonra en borçlu ülkelerden biri olmasına rağmen, Trump yönetiminden hiçbir bankadan alamayacağı 20 milyar dolarlık ekstra yardım aldı.[6]

Venezuela: Askeri rejim değişikliği

Venezuela’nın özellikle Başkan Hugo Chavez’den bu yana sömürgecilik sonrası, egemen bir devlet olarak gelişmesine, Venezuela’daki STK’ların yanı sıra dış yaptırımlar ve nihayetinde başarısız olan ABD destekli alternatif başkan Guaido aracılığıyla tüm ABD yönetimleri karşı çıktı. Trump, mevcut başkan Nicolas Maduro’yu devirmek istiyor ve tutuklanması için 50 milyon dolar ödül koydu.[7] Komplo-pratik bahane: Maduro Güney Amerika’nın uyuşturucu baronu ve bu nedenle ABD’nin “ulusal güvenliğini” tehdit ediyor.

ABD ordusu şu ana kadar birkaç gemiyi batırdı ve bu tür saldırılardan kurtulanlar da dahil olmak üzere yüzlerce insanı öldürdü. İlhak edilmiş ABD toprağı Porto Riko’da Trump askeri üssü yeniden canlandırdı ve oraya binlerce asker konuşlandırdı. ABD gizli servisleri işin içinde. Başarılı olacağı düşünüldüğü anda askeri bir saldırı gerçekleştirilecek.

Uyuşturucu komplosunun sadece bir bahane olduğu kamuoyunda da doğrulanıyor: Trump, Juan Orlando Hernandez’i affetti. Honduras’ın eski başkanı ABD’ye kaçırılmış ve uyuşturucu kaçakçılığından 45 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Şimdi, dört yıl sonra tekrar özgür bir adam ve Latin Amerika’da Trump’ın umut bağladığı bir suç ortağı.[8]

Afrika ve çevre bölgeler

Trump yönetimi ayrıca mevcut küreselleşme sürecindeki diğer boşlukları, tüm kıtalardaki “çevre bölgelerde” arıyor. Her yerde amaç Çin’i geri püskürtmek. Kesin önlemlerden strateji konseptinde, özellikle burada hiç bahsedilmiyor.

Afrika’da ilk odak noktası, Trump’ın kapitalistleri tarafından büyük ölçüde hızlandırılan yapay zeka furyası için eskisinden daha fazla ihtiyaç duyulan nadir toprak elementleri ve diğer “kritik mineraller”dir. Yükselen ABD vekalet savaşçısı, Körfez bölgesi için merkezi bir ABD askeri üssü olan Körfez Hava Harp Merkezi’ne ev sahipliği yapan Birleşik Arap Emirlikleri, bu nedenle Sudan’daki terörist paramiliter örgüt Hızlı Destek Güçleri’ni (HDK) destekliyor.[9]

Bilinen Gazze “barış anlaşması” örneğinde olduğu gibi, Trump çatışan tarafları kısa sürede bir araya getirme, ‘barış’ veya “ateşkes” ilan etme ve böylece çatışmalar devam etse bile çevresindeki ABD şirketleri için uzun vadeli yatırımları güvence altına alma yöntemi geliştirdi. Bu, örneğin Trump’ın Zengezur Koridoru’nun uzun vadeli işletmesini güvence altına aldığı Ermenistan ve Azerbaycan için geçerli. Aynı durum Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Ruanda, Hindistan ve Pakistan, Tayland ve Kamboçya, Mısır ve Etiyopya ile Sırbistan ve Kosova için de geçerli.[10]

Trump’ın ulusal-küresel stratejisinin sınırları

Trump’ın çevresindeki, birçoğu hükümette de temsil edilen yatırımcıların, girişimcilerin, spekülatörlerin ve emlak köpekbalıklarının büyük çoğunluğunun bugüne kadar küresel varlığı çok azdı. Kısa bir süre hükümette yer alan Elon Musk bir istisnaydı. Trump ve damadı Jared Kushner’in İskoçya ve Körfez ülkelerinde golf sahaları ve Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinde gayrimenkulleri var. Ancak onlar da büyük şirket yatırımlarıyla küresel ölçekte arayı kapatmak istiyorlar. Bu yüzden boşlukları arıyorlar ve bu yüzden daha saldırganlar.

Ancak durumu yanlış değerlendiriyorlar; her durumda değil ama prensipte. Trump’ın 19. yüzyıldaki bir büyük gücün engellenemez yükselişi modeli, Latin Amerika’da ve ardından Asya’nın arka bahçesinde askeriye, mülksüzleştirme, yatırım ve rejim değişikliklerinin doğrudan birleşimi; işte bu nostaljidir.

Elbette, uluslararası düzen için insanlığın tarihsel olarak en büyük başarısı olan BM, tüm büyük savaşlarda ve çatışmalarda giderek daha çaresiz hale geldi ama evet, her şeyden önce kurucu ortak ABD yüzünden. Başından beri ABD, savaşlarını ve rejim değişikliklerini BM’nin yanında ve aynı zamanda ona karşı, her biri için toplanan “gönüllüler koalisyonları” ile veya hatta onlar olmadan giderek daha fazla yürüttü. Trump, Eylül 2025’te BM’deki konuşması sırasında bununla o kadar bariz bir şekilde alay edebildi ki, normalde Trump’a itaat eden Alman ana akım medyası bile sahtekârlıkları fark etti.[11]

Ancak Trump’ın memorandumunda geçerken değindiği “dünyanın geri kalanı”, yaklaşık otuz yıldır BM’nin yanı sıra yavaş yavaş örgütleniyor. ABD’nin, sosyalizm sonrası Rusya’nın yozlaşmış ilk hükümet başkanı Boris Yeltsin ile başarılı olamaması, ancak şimdi Putin’in halef hükümeti altında giderek daha egemen, önemli ve küresel olarak ağ kurmuş bir devletle karşı karşıya kalması, ABD hegemonyasının sonunun başlangıçlarından biriydi. Bu durum ABD vekalet savaşçısı Ukrayna ile tersine çevrilecekti; ancak Trump ekibi bile bunun başarılı olmadığını kabul etmek zorunda kalıyor ve Avrupalı “arkadaşlarının” zararına bundan birkaç avantaj elde etmeye çalışıyor.

Her şeyden önce, BRICS, CELAC (Latin Amerika), FOCAC (Afrika), ŞİÖ (Asya) ve EEF (Doğu Asya) formatlarıyla askeri olmayan, ekonomik, işbirlikçi, hızla genişleyen ve derinleşen çok kutupluluk, ABD’nin artık karşı koyamadığı alternatif bir yapıyı uyguluyor, bu da onu daha tehlikeli kılıyor.[12]


[1] Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Stratejisi, Washington, Beyaz Saray, Kasım 2025

[2] Aşağıdakiler hakkında daha fazla ayrıntı için bkz. Werner Rügemer: Verhängnisvolle Freundschaft (Meşum Dostluk), 4. güncellenmiş baskı, Köln 2024, s. 12-89

[3] Yeni Orta Doğu’da ‘İmparatorluk İsraili’, New York Times 28 Kasım 2025

[4] Bilgi Notu: Başkan Donald J. Trump, Suudi Arabistan Krallığı ile Ekonomik ve Savunma Ortaklığını Sağlamlaştırıyor, Beyaz Saray 18 Kasım 2025

[5] Bridge Zirvesi Dünyanın En Büyük Sektörler Arası Medya Etkinliği Olmayı Hedefliyor, New York Times, 28 Kasım 2025

[6] Trump, Milei’yi 20 milyar dolarla destekliyor, www.amerika21.de 14 Ekim 2025

[7] ABD, Maduro’nun tutuklanması için ödülü iki katına çıkardı, tagesschau.de 8 Ağustos 2025

[8] Trump’tan Af – Honduras’ın eski başkanı hapisten çıktı, Der Spiegel 2 Aralık 2025

[9] BAE neden Sudan’ın kanlı savaşına dahil oluyor? https://www.middleeasteye.net 4 Kasım 2025

[10] Başkan Trump gerçekte kaç savaşı bitirdi? bbc.com/news 15 Ekim 2025

[11] Trump BM Genel Kurulu’nda. Yanlış iddialarla dolu bir konuşma, https://wwwtagesschau.de 24 Eylül 2025

[12] Werner Rügemer: Trump’ın “Önce Amerika”sı – ABD Stratejisinde Bir Değişiklik, World Marxist Review 2/2025, **https://dx.doi.org/10.62834/8j5fth62**

Dr. Werner Rügemer, Köln/Almanya, müdahaleci filozof, Dünya Politik Ekonomi Birliği Konseyi Üyesi; World Marxist Review yayın kurulu üyesi. www.werner-ruegemer.de

Görüş

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1

Avatar photo

Yayınlanma

Epstein koalisyonunun İran’a karşı saldırganlığı devam ederken, Harici’de yayınlanan üç bölümlük “Uçurumun eşiğinde” yazı dizisini 20 Mart’ta şu sözlerle bitirmiştim:

“Bu yazı, ‘nereye varır bu işin sonu?’ sorusuna bir cevap. Bir açıdan, öyle çok değişik faktör rol oynuyor ki, nereye varacağını kestirmek zor; ama diğer bir açıdan, şu açık: ABD-İsrail koalisyonunun yenilgiyi itiraf etmeye tahammülü yok, bu nedenle bölgeyi ateş topuna çevirmeye çalışacaktır; İran’ın ise yenilmeye tahammülü yok, çünkü yenilginin sonu, emperyalist haydutluğa teslim olmayı reddeden bu onurlu halkın bağımsızlığını kaybetmesi olacaktır.”

Aradan geçen iki buçuk ayı bulan sürede yaşanan gelişmelere etraflıca bakmakta ve bundan sonraki olası senaryoları değerlendirmekte yarar var.

Bu nedenle bu yazı, kaçınılmaz olarak, son iki ayın etraflı bir tarihini kapsayacak.

Dezenformasyon

Gelinen noktada belirsizlik devam ediyor; en azından bir aydır bu konuda yazıp çizenlerin önemli bir bölümü neredeyse papatya falı çeviriyor: anlaşma olacak mı, olmayacak mı?

Bir anlaşma çabası olduğu, nisan başında Pakistan görüşmelerinin başladığından beri çok açık; ancak meselenin fala çevrilmesi, öyle anlaşılıyor ki büyük ölçüde bilinçli bir dezenformasyon çabasının parçası ve bunun başını da Axios ve onun İsrail istihbaratı kökenli “muhabiri” Ravid Barak (twitter mesajlarıyla) çekiyor.

Bu başarılı dezenformasyonun kısa bir özetini geçen gün The Cradle Türkiye sundu: 8 Nisan’da iki haftalık ateşkesin ardından Barak 16 Nisan’da anlaşmaya bir milim, 20 Nisan’da bir veya iki gün kaldığını; 6 Mayıs’ta savaşı bitirmek için bir sayfalık memorandumun hazırlandığını; 12 Mayıs’ta Trump’ın “imzaya yakın” olduğunu; 22 Mayıs’ta “kısa zamanda anlaşmaya varılacağını”; 28 Mayıs’ta anlaşmanın hazırlandığını ve sadece Trump’ın imzasının beklendiğini yazdı.

“İran ABD’nin temel şartlarını kabul etti, ancak ABD daha fazlasını istiyor” veya “İran’da ‘muhafazakârlar’ şimdilik direniyor ama üzerlerindeki baskı artıyor” yolunda yürüyen bu dezenformasyon, öyle anlaşılıyor ki, öncelikle İran’da yönetimin antiemperyalist kanadını tehdit ve anlaşma yanlısı kanadını teşvik; ama bundan başka, moda deyimle “piyasalara güven verme” amacını da güdüyor. Böylece petrol fiyatlarının tırmanış eğrisini dizginlemeyi hedefliyorlar ve bunda başarılı da oluyorlar.[1]

Gene de, dezenformasyon dalgalarının med ve cezirine bakarak Amerikan siyasetine dair değerlendirmelerde bulunmak mümkün.

İlkin İran’a karşı “çokuluslu deniz gücü” çağrısında bulundular; ancak çağrı karşılık bulmadı. Önce Avrupalılar caydı — ne var ki zaten güçleri de yok; güneş batmayan imparatorluğun bugünkü karikatürü bile Hürmüz’e birlik konuşlandırmaya cesaret edemez, en çok Umman denizinin açıklarında ve Hint okyanusu sularında gezinebilir. Buna rağmen görüntü her şeydir: ABD başkanından paparayı yiyen Britanya yönetimi de mart ayı sonunda tam da bu nedenle “iyi bari gönderelim” havasına girdi ve HMS Anson nükleer denizaltısını oralarda gezdirdiğini ilan etti; birkaç gün geçmeden numaradan efelenip “ortağı” Fransa ile birlikte ve elbette “ABD’nin yardımıyla” boğazı açmak için bir koalisyonun “başına geçmeye hazırlandığını” açıkladı. Numaradan efelenme programı da, Avrupa devletlerinin ABD’nin yapamadığını yapacak ne askeri ne siyasi gücü olmasından başka, çalı dikip koyundan yün çalmayı hatırlatırcasına, hepsi de gelecek zaman kipiyle, kiralık mayın temizleyici sivil gemi kiralayacağı, robot dronlar ve yüzer platformlar kuracağı iddiasından ibaretti. Üstelik, aşağıda tekrar hatırlatacağım gibi, boğazın şu aşamada mayınlanmadığını bilince böyle efelenmeler de daha ucuza geliyor.

İlk günler “mümkün olduğunca geniş bir güce” katılacağını bildiren BAE de Avrupalıların ardından yan çizdi. Oysa (27 Mart’ta Financial Times’a göre) BAE başlangıçta pek iştahlıydı ve her ne kadar “İran’la savaş söz konusu değil” ise de “İran’ın barışçıl ekonomiye savaş açtığını ve insanların buna karşı koymak zorunda olduğunu” bildirmişti.

Çin

Çin’le ilişkilerin bu dönemki kronolojisine de bakmak gerek, zira Çin’in İran’la ilişkilerine dayanarak çatışmaya şu veya bu şekilde İran’ın yanında müdahale etme potansiyeli öyle anlaşılıyor ki ta en başından beri belirsizliğini koruyordu. Bir aylık yoğun füze misillemeleri sırasında sık sık, Pekin’in Tahran’a hava savunma sistemleri ve istihbarat desteği sunduğu ileri sürüldü; ne var ki her ikisi de kanıtlanamayacak ve tartışmalı iddialardı. Kaldı ki Çin tarafı birçok defa İran’a askeri destek vermediğini beyan etti.[2]

Bu meyanda ABD’nin eski Pekin büyükelçisi (2022-2025) Nicholas Burns’ün 28 Mart’ta Bloomberg’e verdiği mülakat, ABD’nin Çin faktöründen endişe etmemesi için bir çağrıyı andırıyordu; Burns, Çin’in Venezuela ve İran saldırılarına sessiz kaldığını ve her iki ülkeye de diplomatik destek sunmadığını, dolayısıyla “bu ülkelerin güvenilmez bir dostu” olarak göründüğünü söylemişti.

İran’ın Hürmüz boğazından geçiş için koyduğu şartlardan biri bu su yolunu kullanacak petrol tankerlerinin uluslararası ticarette yuan kullanmasıydı ve bu açıkça Çin’den siyasi destek beklentisiyle ilişkiliydi. Bense birçok defa yazdığım gibi Çin’in yapısal olarak malul olduğunu ve böyle açık bir siyasi destek veremeyeceğini düşündüm ve düşünmeye devam ediyorum. Çin ve Rusya’nın tutumları arasındaki farklılığı “Uçurumun eşiğinde” hangi ülkelerin ilk diplomatik tepkileri gösterdiğini anlatırken göstermiştim; Çin’in bu açık destekten kaçınan son derece pragmatist tutumu sonraki günlerde de defalarca ortaya çıktı. Örneğin 25 Mart’ta Aragçi, Çin dışişleri bakanı Van İ ile görüşmesinde “kararlı bir tutum” ve “kınama” istedi; buna karşılık Van renksiz bir diyalog çağrısıyla yetindi ve, İran devlet televizyonunun yazdığına göre, “mücadelenin devam etmesindense diyaloğun evla olduğunu ve bunun İran halkının menfaatleriyle, keza uluslararası topluluğun genel beklentileriyle örtüştüğünü” söyledi. Çin bu tutumunu kararlılıkla korudu; dışişleri 13 Nisan’da bir kez daha, ABD’nin abluka ilanının hemen arkasından, Hürmüz’de serbest seyrüseferin bütün ülkelerin menfaatine olduğunu açıkladı. Hürmüz’ü bloke eden uzaylılar değil İran olduğuna göre Çin’in “Hürmüz açılmalı” çağrılarının hedefi de ABD değil İran’dı. Van 6 Mayıs’ta bir kez daha Pekin’de Aragçi ile görüştü. Aragçi burada, “Çin tarafının her zaman tarihin doğru yanında yer aldığını, durumun kötüleşmesini ve taşmasını önlemek için yapıcı bir tutumla aralıksız çaba gösterdiğini”, İran’ın Çin’e güvendiğini, savaşı durdurmakta olumlu rol oynamaya devam etmesini beklediğini, zaten İran’ın “Çin’in kapsamlı stratejik ortağı” olduğunu, Tayvan meselesinde Çin’i daima desteklediği söyledi. Buna karşılık Van, İran’a destek anlamına gelecek “meşru savunma”, “saldırganlık” gibi ifadeler kullanmaktan kaçındı (Rusya ile tutum farklılığını göstermek açısından önemlidir bu); Çin’in bu çatışmanın başından beri arabuluculuk yaptığını ve diyaloğu teşvik ettiğini, “kapsamlı ateşkesin gecikmeden sağlanması gerektiğini” belirtti, “görüşmelerde ısrarın önemini” vurguladı, “İran’ın diplomatik yollarla çözüm arama isteğini takdir ettiklerini” söyledi. İran’ın sivil nükleeri geliştirmeye hakkı olduğunu düşündüklerini ekledi ve bununla da yetinmeyip, İran’a, Körfez ülkeleriyle daha çok diyalog kurmayı ve onlarla ortak bölgesel barış ve güvenlik çerçevesi oluşturmayı tavsiye etti. Gerçeklikten alabildiğine uzak şeyler. Ancak ilgisi, bu tür ayrıntılardan çok Hürmüz ile ilgiliydi: “uluslararası toplumun, boğazdan normal ve güvenli geçişin yeniden sağlanmasına yönelik ortak bir kaygı taşıdığını, Çin’in ilgili tarafların uluslararası toplumun güçlü çağrısına en kısa sürede yanıt vermesini beklediğini” anlattı. ABD başkanının Pekin ziyareti öncesindeki bu görüşme, Çin’in tutumunu yansıtması açısından daha büyük önem taşıyordu.

Bu açıdan, Beyaz Saray’ın 17 Mayıs’ta açıkladığı Çin ziyareti sonuç raporu her ne kadar kendine yontuyor olsa bile tamamen boş değildir. Buna göre (en önemlisi) taraflar İran meselesiyle ilgili Hürmüz boğazının açılması çağrısında bulunuyorlar. Bunun yanı sıra “KDHC’nin nükleersizleştirilmesi” meselesinde hemfikirler. Buna karşılık Çin’in görece önemsiz bir miktar olan 2028’e kadar ABD’den 17 milyar dolarlık tarım ürünü taahhüdünden başka net bir taahhüdü yok; özellikle silah yapımında kullanılan değerli maden ihracatındaki tutumunu koruduğu anlaşılıyor. Görüşmenin sonuçları itibariyle daha belirsiz olan, Tayvan meselesiyle ilgili ABD’nin hangi tavizleri verdiği.

Bununla birlikte Çin, İran petrolünün yüzde 80’ini alıyor; 2021’de imzalanan 25 yıllık kapsamlı stratejik ortaklık anlaşmasıyla altyapı ve sanayi yatırımları yapıyor ve İran’a yatırımlarının toplamının 400 milyar dolara yaklaştığı biliniyor. Dahası, Çin dışişleri her ne kadar Hürmüz’ün derhal açılması, yani (Medvedev’in deyişiyle) İran’ın elindeki bu en güçlü nükleer silahtan vazgeçmesi için çağrı üstüne çağrı yapıyorsa da Hürmüz’den geçen tankerlerinin güvenliğini esas olarak İran’a borçlular. Dolayısıyla, İran’ın yıkılması, Çin’in enerji güvenliğinin sarsılması anlamına gelir.

Bütün bunlara bakarak Çin’in İran’a açık siyasi ve silah yahut istihbarat gibi dolaylı ancak önemli destekten kaçınma siyasetine devam ettiği, ancak İran’ın yıkılmasına da kategorik olarak karşı çıktığı anlaşılıyor. Yeni bir Venezuela senaryosu, üstelik de şimdi Venezuela gibi iflasın eşiğinde bir devlet değil İran gibi teslim olmama kararlılığını elindeki bütün vasıtalarla ve ustalıkla koruyan bir devlet varken kabul edilemez. Bu durumda Çin’in İran’a sunabileceği en önemli destek, bu yazı dizisinin son bölümünde ele alacağım beşinci senaryo çerçevesinde olacaktır.

Savaş, siyaset ve hedefler

Savaş siyasetin şiddet araçlarıyla devamıdır; her savaş, tarafların siyasi hedeflerine tank, uçak, seyir füzesi, dron vb. araçlarla ulaşmaya çalıştığı bir siyasi mücadeledir. Savaşın (Clausewitz’in deyişiyle “pozitif”) nihai hedefi, düşmanın silahlı güçlerinin yok edilmesi, böylece siyasi iradesinin kırılması ve kapitülasyona zorlanmasıdır; ama bu hedefe nadiren ulaşılır. Bu durumda savaş sadece ötelenir, ertelenir, yerini başka vasıtalar veya başka savaşlar alır. Savaşın siyasi planlayıcısı çatışmaya giriştiğinde olası siyasi, askeri ve iktisadi sonuçları hesap etmiş olabilir veya olmayabilir, ancak bunlar hesap edilmediğinde, yani siyasi planlama doğru yapılmadığında bile hedef vardır; bununla birlikte savaşın gidişatı içerisinde bu hedeflere varma yolları değişir.

Epstein koalisyonunun hedefi var mıydı, neydi?

Epstein koalisyonunun nihai hedefi İran’da “rejim” değişikliğiydi. Buna varmak için kullanmayı hedeflediği yol iki aşamalıydı. Birincisi, İran’ın antiemperyalist kararlılığını koruyan siyasi önderliğini, askeri ve ekonomik altyapısını yok ederek ve “beşinci kolun” fitilini ateşleyeceği iç çatışmayla siyasi birliğini parçalamak; ikincisi, oluşacak kaos ortamında ve fiili bir iç savaşın ardından mümkünse İran’ın parçalanması, değilse Tahran’da işbirlikçi bir rejimin kurulması.

Bu, gerçekte, Rusya’ya büyük hayallerle işletilen formülden ilkesel olarak farklı değildir.

Önderliğin yok edilmesi yoluyla karışıklık ve böylece kolay bir zafer umudu taşıdıklarını açık seçik biliyoruz. Daha 23 Mart’ta Reuters, Epstein koalisyonunun İran’a karşı saldırganlığından sadece 48 saat önce ABD başkanı ile İsrail’in faşist başbakanı Netanyahu’nun telefonlaşıp Ali Hamaney’i kastederek “kafa koparıcı bir saldırıda” mutabık kaldıklarını yazmıştı. Başka deyişle, Hamaney’i öldürürlerse İran’ın başsız kalacağına öyle inanıyorlardı ki, öldürebileceklerine kesinlikle emin olduktan sonra saldırı emrini verdiler; böylece İran’ın kısa sürede hizaya geleceğini düşünüyorlardı. Bunu yaparken “liberal” hükümete oynuyorlardı; ama İran’daki siyasi dengelerin tahminlerinin tersi yönde gelişebileceğini hesap etmemişlerdi.

Gene de, İran’ın altyapısına (ve bu kapsamda, tayin edici değilse bile, askeri altyapısına da) büyük zarar vermeyi başardılar. Zaten başlamış bulunan ekonomik kriz bu ortamda derinleşti; artık kimi yerlerde emekçi halk 50-100 dolara çalışmak zorunda kalıyor; petrol ve sanayi altyapısında ağır tahribat var; petrol ihracatı imkanları daraldı; Epstein koalisyonunun saldırılarının İran halkının hayatına doğrudan bir başka etkisi de 50 bine yakın konutun kullanılamaz hale gelmesi oldu.

Ne var ki bu durum bir sosyal ve siyasi krize yol açmadı — oysa hedef, daha geçen yılki şiddet olaylarının gösterdiği gibi, tam da buydu. Birincisi, Financial Times’ın deyişiyle 40 yıldır bir “direniş ekonomisi” ortaya çıkmıştı ve bu kurumsallaşmış yapı, (Alptekin Dursunoğlu’nun “oligarşi” dediği yeni burjuvazinin bütün yıkıcı çabalarına rağmen) işliyordu. Financial Times, adıyla müsemma burjuvazinin bu asırlık sesi, nihai tutumu The Wall Street Journal’dan farklı olmasa bile çok daha sağduyuludur ve geleneksel, gerçek anlamda habercilik izleğini hiç terk etmedi; dolayısıyla çizdiği tablo baktığı yerin perspektifini yansıtsa da çoğu zaman nesneldir. 29 Mart’ta İran ekonomisini yıkmanın kolay olmadığını söylerken şunları vurguluyordu: ithalatı güç ürünleri (ilaç, araç yedek parça, mutfak gereçleri, vb.) kendisi üretiyor; dış ticarette barter uyguluyor (özellikle petrol karşılığı gıda ve araç gereç); enerji altyapısı bütün ülkeye dağılmış olduğu için yok edilmesi güç; baskıya rağmen istikrarlı bir ekonomisi var; yetkililer ekonomi yönetimini desantralize etti, ithalat hızlandı, bürokratik engeller azaltıldı; karayolu taşımacılığı devam ediyor, marketlerde kıtlık yok, yakıt sıkıntısı yok. Bununla birlikte enflasyon yüzde 40 seviyesinde, halkı boğan ekonomik problemler de savaştan önce derinleşmeye başlamıştı zaten. Bunlar da (Financial Times açıkça söylüyor bunu) geçen yıldaki gösterilerin başlıca nedeniydi.

Özetle, Financial Times’ın haklı olarak işaret ettiği gibi mevcut model krizi ortadan kaldıramıyor ama Epstein koalisyonun saldırıları altında sarsılırken bile sistemin ayakta kalmasına imkân sağlıyor. 9 Mayıs’ta The Washington Post da, yumurta artık iyice kapıya dayanmışken, bu gerçeği keşfetti: CIA’e göre İran 90-120 gün hatta daha uzun süre ablukadan ötürü ciddi ekonomik sonuçlarla karşılaşmadan çıkabilirdi. Aynı gün Financial Times ABD yönetiminden “üst düzey bir yetkiliye” dayanarak CIA’in İran’ın ekonomik esnekliğini küçümsediğini yazdı: “Eğer İran deniz ulaştırmasının yerine demiryolunu koymayı başarırsa kendisine ekonomik anlamda bir güvenlik yastığı oluşturur.” Veya (biz başka türlü özetleyelim durumu) İran ekonomisi zaten sürekli ama kontrollü bir kriz içinde ve bu krizi sosyal krize çevirecek dış faktörler olmadıkça ayakta kalmayı başarıyor.

Savaş, bu krizi sosyal krize çevirecek dış faktörlerin en önemlisi olarak öngörülmüştü; oysa güdülen bu hedefe rağmen tam tersi bir tablo ortaya çıktı: İran çok uzun zamandır belki de ilk defa milli birliğini hiç olmadığı kadar pekiştirdi. Bu sıradışı durum çok çarpıcıdır; dahası savaşın ilk defa İran’da gerçek anlamda bir iç barışı ortaya çıkardığı, iktidara en çok muhalif olanların bile onun çevresinde kenetlenmeye başladığı ve buna karşılık iktidarın da daha önce (eski moda deyişle) ısrarla “ötekileştirdiği” kesimlere yaklaşımını değiştirdiği ileri sürülebilir.

Özetle, askeri strateji siyasi hedefe uyum sağlayamadı. Bu durumda iki seçenek ortaya çıkar: ya siyasi hedefi değiştireceksin, ya da mevcut askeri stratejinin yerine başka bir şey koyacaksın.

[1] Yeri gelmişken, bu “muhafazakârlar ve reformcular” kategorilerinin siyasi ve bilimsel anlamı olmadığını, gerçekte antiemperyalizm ve egemenlik ilkeleriyle uzlaşma ve en iyi ihtimalde egemenliğin paylaşılması beklentileri arasında bir çatışmadan söz edilebileceğini; siyasi muhafazakarlık ve hayat tarzında muhafazakarlığın birbirine eşitlenemeyeceğini; İran’da çok uzun süredir devam eden “reformist” yönetimlerde siyasi muhafazakarlığın derinleştiğini; buna karşılık yönetimde antiemperyalist eğilimler güçlendikçe siyasi olarak halk kitlelerinin de birbirine yaklaştığını ve bu durumda, böylelikle milli birliğin pekiştiğini şimdilik kısaca not etmek gerek.

[2] Buna karşılık Rusya, askeri desteğin kapsam ve niteliğini belirtmemekle birlikte, geçen yıl imzalanan kapsamlı stratejik ortaklık anlaşmasının gereklerini yerine getirdiğini vurgulamıştı. (Rusya-İran ilişkilerinin son bir yılıyla ilgili çok kısa bir kronoloji: 17 Ocak 2025, Rusya ve İran arasında kapsamlı stratejik ortaklık anlaşması imzalandı. 8 Nisan 2025, Duma onayladı. 21 Nisan 2025, Putin imzaladı. 21 Mayıs 2025, İran meclisi onayladı. 11 Haziran 2025, Velayet Konseyi onayladı. 2 Ekim 2025, yürürlüğe girdi. 4/1: “İmzacı tarafların istihbarat ve güvenlik servisleri milli güvenliklerini pekiştirmek ve ortak tehditlere karşı koymak amacıyla istihbarat ve tecrübe alışverişinde bulunur ve işbirliği seviyesini yükseltir.” 4/2: “İmzacı tarafların istihbarat ve güvenlik servisleri muhtelif mutabakatlar çerçevesinde karşılıklı işbirliğini hayata geçirir.”

Okumaya Devam Et

Görüş

Xi liderliğinde yükselen Çin diplomasisi: Bütün yollar Pekin’e çıkıyor

Avatar photo

Yayınlanma

2025’in sonlarından başlayarak 2026 boyunca dünya siyasetinde dikkat çeken en önemli gelişmelerden biri büyük güçlerin art arda Pekin’e yönelmesi oldu. Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi küresel sistemin merkezindeki aktörlerin Çin ile doğrudan üst düzey temas kurması uluslararası düzenin değişmekte olduğuna dair güçlü bir işaret olarak görülüyor. Bu ziyaretlerin sıradan diplomatik temaslar olmadığı kesin. Açıkçası bu ziyaretler dünyanın güç merkezlerinin yeniden şekillendiğini gösteren sembolik ve stratejik hamleler. Özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin daimî üyelerinden dördünün kısa süre içerisinde Çin ile yoğun temas kurması Pekin’in artık ekonomik bir güç olmasının ötesinde küresel diplomasinin ana merkezlerinden biri hâline geldiğini ortaya koydu.

Uzun yıllar boyunca dünya düzeni büyük ölçüde Amerika merkezliydi. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra ABD hem askerî hem ekonomik hem de diplomatik olarak rakipsiz bir konuma ulaşmıştı. Çin ise hızla büyüyen ama daha çok üretim gücü ve ucuz işgücüyle tanımlanan bir ekonomi olarak görülüyordu. Pekin’in küresel sistemde etkisi vardı ancak dünya siyasetinin ana karar mekanizmaları hâlâ Washington merkezli işliyordu. Fakat son yirmi yılda yaşanan dönüşüm Çin’i yalnızca ekonomik bir dev olmaktan çıkarıp küresel stratejik rekabetin merkezine yerleştirdi.

Bugün Çin dünya ticaretinin en önemli aktörlerinden biri. Küresel tedarik zincirlerinin büyük kısmı Çin bağlantılı çalışıyor. Elektrikli araçlardan batarya teknolojilerine, yapay zekâdan güneş enerjisine kadar birçok kritik sektörde Çin hem üretici hem de standart belirleyici bir güç hâline gelmiş durumda. Bu ekonomik kapasite doğal olarak siyasi ve diplomatik etkiyi de beraberinde getirdi. Artık dünya liderleri Çin’i görmezden gelerek küresel sorunları yönetemeyeceklerini biliyorlar.

Çin’e gerçekleşen ziyaretlerin temel anlamı tam da burada ortaya çıkıyor. Donald Trump’ın Pekin’e giderek Xi Jinping ile görüşmesi Washington ile Pekin arasındaki sert rekabete rağmen doğrudan temasın zorunlu hâle geldiğini gösterdi. Aynı şekilde Vladimir Putin’in Çin ile stratejik yakınlığı zaten uzun süredir biliniyordu ancak Moskova’nın Batı ile yaşadığı derin kriz sonrası Çin ile daha fazla işbirliği yapması Pekin’in Avrasya’daki ağırlığını ciddi biçimde artırdı. İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın ziyareti ise Avrupa’nın Çin politikasında daha pragmatik bir çizgiye yöneldiğinin işareti olarak yorumlandı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un daha önce gerçekleştirdiği temaslar da Avrupa’nın Çin’le tamamen kopmak istemediğini ortaya koymuştu. Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in Pekin görüşmeleri ise özellikle ekonomik açıdan dikkat çekiciydi. Çünkü Alman sanayisi için Çin pazarı hâlâ vazgeçilmez öneme sahip. Buna ek olarak Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić’in Çin ile sürdürdüğü yoğun diplomatik temaslar da Pekin’in Avrupa kıtasındaki etkisinin yalnızca büyük Batı Avrupa devletleriyle sınırlı olmadığını gösterdi. Sırbistan son yıllarda altyapı yatırımları, ulaştırma projeleri, teknoloji transferi ve savunma alanındaki işbirlikleri sayesinde Çin’in Avrupa’daki en yakın ortaklarından biri hâline geldi.

Bu ziyaretlerin ortak noktası hepsinin Xi Jinping ile doğrudan temas arayışı taşımasıydı. Xi artık sadece Çin’in lideri olarak görülmüyor. Birçok ülke açısından Xi, küresel sistemin geleceğini şekillendiren ana figürlerden biri hâline gelmiş durumda. Özellikle Xi döneminde Çin’in daha merkeziyetçi, daha vizyoner ve daha uzun vadeli stratejik planlama yapan bir yapıya dönüşmesi liderliğin kişisel önemini artırdı. Bugün dış dünya büyük ölçüde Xi Jinping’in kararlarına odaklanıyor. Bu nedenle Pekin’e yapılan ziyaretler aynı zamanda “Xi ile doğrudan kanal kurma” çabası anlamına geliyor.

Burada semboller büyük önem taşıyor. Çünkü uluslararası siyasette “kimin kimin ayağına gittiği” bile güç algısının parçasıdır. Eğer dünya liderleri sürekli Pekin’e gidiyor, Xi ise sınırlı hareket ediyor ama herkes onunla görüşmek istiyorsa bu doğal olarak şu mesajı güçlendiriyor: “Xi Jinping artık Çin’in lideri olmanın ötesinde küresel sistemin ana karar vericilerinden biri.” Daha da dikkat çekici olan nokta ise Xi’nin daha az hareket etmesinin Çin’in etkisini azaltmaması. Tam tersine Pekin’in “ziyaret edilen merkez” hâline gelmesi Çin’in öz güvenini büyüten bir görüntü oluşturdu. Bu durum birçok gözlemci açısından dünya düzeninin değiştiğinin en görünür sembollerinden biri olarak değerlendiriliyor. Çünkü artık küresel liderler Washington kadar Pekin’e de giderek “Küresel denklem burada kuruluyor.” mesajı veriyorlar.

Bunun birde somut jeopolitik nedenleri bulunuyor. Dünya artık birbirine son derece bağımlı bir sistem içinde hareket ediyor. ABD ile Çin arasında büyük bir rekabet var ancak aynı zamanda iki ekonomi birbirinden tamamen kopamıyor. Ticaret, yarı iletken teknolojileri, yapay zekâ, enerji güvenliği, Tayvan meselesi, Rusya-Ukrayna savaşı, İran krizi ve küresel tedarik zincirleri gibi konuların tamamında Çin belirleyici bir aktör hâline geldi. Dolayısıyla Washington dâhil hiçbir büyük güç Çin’i devre dışı bırakarak küresel strateji kuramıyor.

Özellikle Avrupa açısından Çin meselesi daha karmaşık bir hâl aldı. 2022–2024 döneminde Avrupa’da Çin’e karşı daha sert ve mesafeli bir yaklaşım vardı. Ancak ekonomik büyümenin yavaşlaması, enerji krizleri ve ABD ile yaşanan ticari sürtüşmeler Avrupa’yı daha dengeli bir politika arayışına itti. Avrupa liderlerinin Pekin’e yönelmesi Çin ile ekonomik bağların tamamen kopmasının Avrupa için büyük maliyet yaratacağını gösteriyor. Bu durum aynı zamanda ABD liderliğindeki Batı bloğunun kendi içinde de farklı önceliklere sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Çin’in yükselişi yalnızca Batı ile ilişkiler üzerinden okunmamalı. Pekin’in Küresel Güney’de kurduğu etki alanı da son derece önemli. Afrika, Latin Amerika, Orta Asya, Körfez ülkeleri ve Güney Asya’da Çin’in etkisi son yıllarda büyük ölçüde arttı. Bu çerçevede Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in Çin’e gerçekleştirdiği ziyarette dikkat çekici bir anlam taşıyor. Çünkü Çin-Pakistan ilişkileri uzun süredir “demir dostluk” olarak tanımlanıyor. Kuşak ve Yol Girişimi sayesinde Çin başta Pakistan olmak üzere birçok ülkede limanlar, demiryolları, enerji tesisleri ve altyapı projeleri inşa etti. Pekin ayrıca Batılı finans kuruluşlarının aksine daha az siyasi şart öne sürerek kredi ve yatırım sağlayabiliyor. Bu nedenle birçok gelişmekte olan ülke Çin’i ekonomik ortak görmekle birlikte aynı zamanda Batı’ya karşı dengeleyici bir güç olarak görüyor.

Tüm bunlar “Çin yükseliyor mu?” sorusunu gündeme getiriyor. Bugünkü tabloya bakıldığında buna “evet” demek gerekiyor. Çünkü artık dünya liderleri için Washington kadar Pekin de kritik bir diplomasi merkezi hâline geldi. Ayrıca Çin ekonomik büyüklüğüyle birlikte kriz çözme kapasitesiyle de dikkat çekiyor. İran-Suudi Arabistan normalleşmesinde oynadığı rol Rusya ile ilişkileri ve Küresel Güney üzerindeki etkisi Pekin’in diplomatik ağırlığını artırdı.

2026 yılı boyunca yaşanan diplomatik trafik çok önemli bir gerçeği ortaya koyuyor. Bugün dünya artık tek merkezli-tek medeniyetli değil. ABD karşısında ekonomik, teknolojik, kültürel ve diplomatik açıdan ona meydan okuyabilen bir Çin bulunuyor. Bu nedenle yeni dönem, “Amerikan Yüzyılı’nın” tek merkezli yapısından farklı olarak herkesin herkesle işbirliği yaptığı gibi herkesin herkes ile rekabet içinde olduğu çok merkezli-çok medeniyetli bir düzeni andırıyor.

Xi Jinping’in konumu da bu dönüşümün merkezinde yer alıyor. Bugün birçok lider için Pekin’de Xi ile görüşmek ikili ilişkiler açısından önemli ancak küresel güç dengelerinde yer edinmek açısından da önem taşıyor. Bu durum Xi’nin kişisel prestijini ciddi biçimde artırmış durumda. Artık uluslararası sistemde birçok kritik meselede, “Pekin masada değilse çözüm eksik kalır.” düşüncesi giderek yaygınlaşıyor. 2025 sonundan itibaren hızlanan Çin ziyaretleri sadece diplomatik takvim yoğunluğu değildir. Dünya düzeninin değişiminin somut bir göstergesi olarak okunmalı. Pekin ekonomik bir merkez olmanın yanında küresel siyasetin ana güç merkezlerinden biri hâline gelmiş durumda. Çin lideri Xi Jinping ise artık yeni çok merkezli-çok medeniyetli dünya düzeninin en etkili figürlerinden biri olarak öne çıkıyor.

Bugün Pekin’e yönelen diplomatik trafik yalnızca ABD, Rusya veya Avrupa’nın büyük devletleriyle sınırlı değil. Sırbistan’dan Pakistan’a, Körfez ülkelerinden Afrika devletlerine kadar çok geniş bir coğrafyadan liderlerin Çin ile doğrudan temas kurmaya çalışması Pekin’in küresel sistemdeki merkezi konumunu daha görünür hâle getiriyor. Bu nedenle son dönemde gerçekleşen ziyaretler yeni uluslararası düzenin güç haritasının da yeniden çizildiğinin işaretleri olarak okunuyor. Artık birçok başkent için küresel gelişmeleri anlamanın ve geleceğe dair strateji üretmenin yolu Washington kadar Pekin’den de geçiyor. Bu nedenle “Bütün yollar Pekin’e çıkıyor” ifadesi günümüz uluslararası siyasetinde giderek daha fazla karşılık bulan bir gerçekliğe dönüşüyor.

Umur Tugay Yücel-Siyaset Bilimci – “Amerikan Gücünün Gerilemesi ve Yükselen Güçler” (Çin-Rusya-Hindistan-Brezilya) kitabının yazarıdır.

X: @umur_tugay

Okumaya Devam Et

Görüş

Çok kutupluluğun çift yönlü asimetrisi: Yeni dünya dengesini nasıl bulacak?

Yayınlanma

ABD’de ikinci Trump dönemiyle birlikte Batı bloğu çok kutupluluğu kısmi biçimde kabul etti. Bu kabul ediş, Çok kutupluluğun doğasına uygun realist politikalar ve bununla beraber bir kaos çağının başlangıcı anlamına geliyordu. Bugünü tarif ederken 19. Yüzyıla ait jeopolitik denklemlerin tekrardan gün yüzüne çıktığını söylesek abartmış olmayız herhalde. Ulusların, İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’ın aksine, nüfuz ve mücadele motivasyonları artık ideoloji soslu değil, doğrudan çıkar odaklı bir duruma evrildi. Bu çıkar odaklı ilişkiler bütünü, ulusları tarihin farklı dönemlerinde gömdükleri baltaları çıkarmaya, bölgesel ve hatta küresel boyutta agresif politikalar izlemeye itiyor. Sanırım bu durumla ilgili herkes kötümser bir algıya sahip. Bu kadar savaş ve kaos çok kutupluluğun bir yapıtaşı mı demek?

Çok kutuplu dünyanın doğasındaki çift yönlü asimetrinin getirebileceği denge, tırmanan gerginliğin durulabileceğini gösteriyor. Asimetrinin negatif yönünde büyük devletlerin geçmiş zamana kıyasla çok daha karmaşık dengeleri koruyabilmek için müttefik ya da vekil güçleri korumakta daha az istekli davranması orta ve ufak ölçekteki devletleri hedef haline getiriyor. Zaten bugün izlediğimiz savaşların hemen hepsinde de bu denge söz konusu. Ancak bu asimetrinin bir de pozitif yönü var; modern teknolojiler savunan tarafın lehine gelişiyor. Biraz örneklendirmeme izin verin.

Çok kutupluluk neden savaş getirdi?

Bugünlerde yapılan genel yorum bu kadar farklı milletin, bir büyük ittifakın parçası olarak hareket etmekten ziyade kendi ulusal çıkarlarına odaklanmasının ister istemez bir çatışma ortamı yaratıcığıdır. Pax Americana ve onun savunucuları da zaten bunu söylüyor. Onlara göre ABD’nin Avrupa güvenlik mimarisini kendi kanatları altına kurması yüzlerce yıldır dünyayı savaşlarla kasıp kavuran Avrupa devletlerini kalıcı bir barışa itmiştir.

Bu argüman tartışmalı olsa bile bir gerçeği ortaya koyuyor; Çok kutuplu dünyada neden daha fazla savaş var? Soğuk Savaşın aksine çok kutuplulukta her bir savaş beraberinde epey karmaşık ilişkiler bütünü getiriyor. Bu karmaşık ilişkiler, eski dönemde caydırıcı gücünü kullanarak savaşları önleyebilecek büyük devletlerin biraz daha çekingen kalmasına yol açıyor. Dahası, bu devletler kendisinin içinde bulunmadığı her çatışmayı çözülmesi gereken bir krizden ziyade bir fırsat olarak değerlendiriyor. Böylece, orta ve ufak ölçekteki devletler daha yalnız ve kırılgan bir pozisyona düşüyor.

Mesela halihazırda devam eden İran Savaşı’nı örnek alalım. İran, 1979 devriminden bu yana Batı’nın hedef tahtasına oturttuğu ülkelerin başında geliyor. Bu İran’ı doğal olarak Amerikan hegemonyasına muhalefet eden Çin ve Rusya’nın bir müttefiki yapar, değil mi? Neticede Çin, petrol ihracatının yüzde 12 ila 14 arasını İran’dan karşılıyor. Rusya ise Suriye’de İran’la ortaklaşa çalışmış, Ukrayna Savaşı’nda İran’ın Shahed SİHA’larına lisans çıkararak kendisi üretmeye başlamış ve savaş eforunda önemli bir fark yaratmıştı.

Tüm bu yakın ilişkilere rağmen birçokları Rusya ve Çin’in İran’a destekte zayıf kaldığını düşünüyor. Peki neden?

Çünkü iki ülkenin de İran’la savaş halindeki ülkelerle sanılandan daha karmaşık ilişkileri var. Çin ithalatının yüzde 14’ünü İran’dan karşılıyorsa yüzde 30’dan fazlasını da körfez ülkelerinden karşılıyor. Çin, körfeze Kuşak Yol Projesi kapsamında yalnızca 2024 yılında 39 milyar dolarlık yatırım yaptı. Suudi Arabistan’da fabrikalardan güneş enerjisi yatırımına, liman inşasından akıllı kentlerin altyapısına birçok noktada Çin yatırımlarını görmek mümkün. BAE’de ise neredeyse 8 bin Çin firması aktif bir şekilde çalışıyor.

Rusya için körfez belki daha da kritik. Ukrayna Savaşı’nın başından bu yana Rus iş insanlarının yaptırımları atlatmasında BAE büyük rol oynadı. Rusların assetlerini taşıdığı bir “güvenli liman” olmasının yanında BAE savunma açısından da Ruslarla epey yakınlaştı. BAE, Rusya’dan İran’ın almadığı (ya da alamadığı) 50 tane Pantsir hava savunma sistemi bile aldı. Bunun yanında Wagner PMC gibi yapılarla ilintili maden ve enerji şirketleri, Sudan gibi ülkelerde altın madenleri için BAE’yle aynı safta yer alarak Hızlı Destek Birlikleri’ni (RSF) destekledi.

Bunu sadece NATO’ya alternatif olmaya çalışan ülkelerin bir zayıflığı olarak da görmek doğru değil, çünkü çok kutupluluğu yeni kabul eden ABD de benzer bir yol izliyor. Tek kutuplu dünyada ısrarcı Biden dönemi direniş gösterse de Trump’ın gelişiyle ABD’nin Ukrayna politikası yukarıda bahsettiğim örneklerle benzerlikler gösteriyor. Önceki dönemdeki “Demokrasi – Otokrasi” vurguları, Rusya’ya giderek genişleyen yaptırımlar ve Ukrayna’ya kayıtsız şartsız devam eden askeri yardım, yerini Trump’ın “huyuna gitme” stratejisine bırakmıştı. Henry Kissinger’ın Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği’ne yakınlaşmasını önlemek için Çin’e uyguladığı stratejinin bir benzeriydi bu. Soğuk Savaş için istisnai bir durum olarak görülebilir, ancak çok kutuplu dünyada gayet olağan bir hamle. Trump döneminde ABD; Rusya ile yüksek seviyede diplomasiyi yeniden başlattı. AB’nin Rusya’ya yönelik yeni yaptırım paketlerine katılmamaya başladı. Hürmüz krizi sonrası Rusya üzerindeki petrol yasaklarını hafifletti. Ukrayna’ya bir daha büyük askeri yardım paketi duyurulmadı, sadece Avrupa’nın satın alması yoluyla düşük miktarda silah gönderildi. Rusya’nın İran’ı destelemiş olabileceğine ilişkin bir soruya Trump; “Biz de aynısını onlara yapmıştık” diye yanıt verdi.

Tüm bu ilişkiler ağından kesin bir sonuç çıkarmak mümkün; Soğuk Savaş’ın aksine küreselleşmiş bir dünyadaki nüfuz alanları, iktisadi ilişkiler ve stratejik ortaklıklar ileri düzeydeki karmaşık doğasından ötürü dünya çapında net bir cepheleşmeyi zorlaştırıyor ve büyük ülkeleri müttefiklerini desteklemede isteksizleştiriyor.

Orta ve ufak ölçekteki ülkeler bu sebeplerden ötürü dezavantajlı konuma düşse de onların kendi varlığını savunmasını sağlayacak tam tersi yönde bir asimetri daha mevcut; teknoloji.

Orman kanununda güçsüzler kendini nasıl koruyacak?

Soğuk Savaş sonrası güvenlik doktrinleri, büyük konvansiyonel ordular yerine, daha ufak, sofistike teknolojilere sahip, yoğun eğitimlerle hedef odaklı çalışan seferi kuvvetlere odaklanmayı tercih etmişti. Geleceğe yönelik tahminler tartışmasızdı; teknolojiler, know-how sahibi endüstriyel güçlerle daha zayıf ülkeler arasındaki makası açacak küresel bir baskı ortamı oluşturacaktı. Öyle olmadı.

Modern çağın güvenlik doktrinleri birçok beklentiyi boşa çıkardı. Birim fiyatı 6 bin dolar civarındaki SİHA’lar sahada tam anlamıyla bir devrim yaptı. Bu bir devrimdi çünkü geliştirilmesi yıllar sürmüş o sofistike teçhizatların hepsi sahaya SİHA’ların inmesiyle kendini yenilemek zorunda kaldı, hatta büyük bir kısmı bunu hala başaramadı. Çok geniş olmayan bir askeri endüstri bile bu SİHA’lardan artık bolca üretebiliyor. Dev fabrikalardan ziyade müstakil evlerin arkasındaki garajların da üretim merkezlerine dönüşebildiği bir dönemden bahsediyorum. Biraz örneklendirelim.

Ukrayna Savaşı, kısa sürede eski tip konvansiyonel bir harbe dönüştü. Niceliğin ön plana çıktığı, çok sayıda piyadenin çok sayıda obüs desteğiyle ilerleme sağlayabildiği bir çatışma ortamıydı bu. Doğal olarak savaşın başında kayıpların büyük kısmı aynı eski savaşlar gibi topçu ateşinden kaynaklandığı söylenebilirdi. Ancak Ukrayna’nın SİHA konusundaki atılımlarıyla bu aritmetik değişmeye başladı. Ukrayna Genelkurmay Başkanı Sirski’ye göre 2026 itibariyle sahada kullanılan ateş gücünün %60’ı SİHA’lardan, %40’ı ise geleneksel obüs atışlarından oluşuyor. Ukrayna, kendi başına yılda 4 ila 5 milyon arası SİHA üretebilmeye başladı. Yani biraz da genel bir hesapla, Ukrayna’nın sahip olduğu askeri ihtiyaçların yarısını kendi ürettiği söylenebilir. 2026 itibariyle Batı desteğinin azalmasına rağmen cephedeki Rus ilerleyişinin yavaşlamasını belki de böyle açıklayabiliriz.

Ancak bu durum, Ukrayna’ya özel değil. Bugün İran’ın savunma kabiliyetlerinde de bir benzerlik göze çarpıyor. İran uğradığı yaptırımlardan ötürü zayıf bir askeri endüstriye sahip. Üretim kabiliyetleri sınırlı, deniz gücü İran Savaşı’nın ilk günlerinde imha edildi. Hava gücü Şah döneminden kalma eski uçaklarla dolu. Toplam 10 milyar dolarlık yıllık savunma bütçesine sahip. Buna rağmen İran, SİHA/SİDA temelli bir güvenlik doktrini geliştirdi. Ukrayna Savaşı’nda kendini ispat eden Shahed SİHA’ları Ortadoğu’da da onlarca stratejik hedefi başarıyla imha etti. Dahası, hava sahasındaki yoğunluğuyla hava savunma sistemlerini tüketerek daha pahalı balistik füzelerin büyük hasarlar vermesini sağladı. İngiliz düşünce kuruluşu RUSI’ye göre bu şekilde ABD-İsrail ortaklığının hava savunma mühimmatlarının önemli bir kısmı tüketildi. İran’ın İDA teknolojileri Hürmüz boğazının kapatılmasına, Amerikan donanmasının bölgeye yaklaşamamasına yol açtı. ABD’nin 20 yıldır yaptığı simülasyonlara göre İran İDA’ları, Amerikan donanmasına tahmin edilemez boyutlarda hasar verebilecek kabiliyetlere sahip.

İran’ın vekil güçleri olarak bilinen Direniş Ekseni’nin İsrail’le kara çatışmasına giren üyesi Hizbullah, her geçen gün FPV SİHA kullanımını arttırıyor. İsrail ordusunun yüksek teknolojili zırhlı araçları ve bu araçların pasif / aktif koruma sistemleri FPV SİHA’lara karşı çaresiz kalıyor.

Unutmamak gerekir ki Hizbullah, Suriye’nin düşüşünden bu yana İran’dan destek alamaz hale geldi. İran’ın kendisi de yukarıda bahsettiğim gerekçelerden ötürü Rusya ve Çin gibi müttefiklerinden net bir destek alamıyor. Ancak buna rağmen aynı Ukrayna gibi kendi üretimiyle düşman ülkelere ciddi kayıplar verdirebiliyor.

Özetle; küreselleşmenin yarattığı karmaşık ilişkiler dolayısıyla devler tarafından yalnız bırakılan orta kuvvetteki ülkeler, savunma teknolojilerinin taarruz teknolojilerine kıyasla daha hızlı gelişmesi sayesinde kendilerini korumayı başarıyorlar. SİHA/SİDA teknolojileri sayesinde bu kuvvetteki ülkelerle savaşmak daha pahalı ve tercih edilmez politikalara dönüşüyor. Bu görüntü, Ukrayna Savaşı’ndan Rusya’nın kabiliyetleriyle açıklanmaya çalışılsa da ABD’nin İran’da benzer bir çıkmaza sürüklenmesi bunun bir istisna yerine dönemin normu olduğunu gözler önüne seriyor. Bu nedenle, yaşanan çatışma ortamlarından doğru dersler çıkarılırsa küresel çaptaki çatışmaların büyük savaşlara evrilmesi söz konusu olmayabilir. Bölgesel çatışmalar olacaktır, özellikle modern strateji ve savaş konseptleri konusunda ödevlerini yapmayan ülkelerin ağır bedeller ödemesi söz konusu olabilir.

Eğer orta boyutlu ülkeler kendilerini koruyamazsa zaten bu çok kutupluluğun sonu, Soğuk Savaş gibi iki kutuplu bir düzenin başladığı anlamına gelir. Bu dönemin belki de önemli bir özelliği denklemlerin, ittifakların ve hatta düşmanlıkların hızlı bir biçimde değişebiliyor oluşudur. Çok kutupluluğun en azından ilk dönemindeki dengeler, o kadar da kötümser olmamak gerektiğini gösteriyor. Çok kutupluluk Dünya Savaşı getirecek diye bir kaide yok!

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English