Avrupa
Tarifeler ve güçlü avro AB’nin ihracatını vuruyor

ABD Başkanı Donald Trump’ın tarifelerinin yanı sıra güçlü avro Avrupa ihracatçılarının geleceğini daha da kasvetli hale getiriyor.
Gümrük vergilerinin ardından doların göreli zayıflığı, güçlü bir doların mallarını Amerikan ihracatına göre ucuzlatarak gümrük vergilerinin etkisini hafifleteceğini umut eden AB ihracatçılarının sıkıntılarını da artırdı.
Euractiv’e konuşan Avrupa Reform Merkezi baş ekonomisti Sander Tordoir, “Bu, ABD’ye ihracat yapan Avrupalılar için çifte darbe oldu, çünkü sadece gümrük vergilerinden etkilenmekle kalmadılar, aynı zamanda doların avro karşısında değer kazanmasının normalde sağlayacağı dengeleyici etki de devreye girmedi, aksine tam tersi oldu,” dedi.
ABD pazarına bağımlı bir Avrupalı ihracatçı bu nedenle, her iki olumsuz etkiyi de hissediyor ve durum daha da kötüleşiyor.
Zayıf dolar Avrupalı otomotiv ihracatını zora soktu
Avrupa Komisyonuna göre, AB geçen yıl ABD’ye 531,6 milyar avro değerinde mal ihraç etti ve bunun 380 milyar avrosu (toplam ihracatın yaklaşık %70’i) Trump’ın vergilerine tabi.
Gümrük vergileri, çelik, alüminyum ve otomobiller için %25’lik gümrük vergilerinin yanı sıra diğer çoğu mal için %10’luk bir “temel” vergiyi içeriyor.
İhracatçılar genellikle gelirlerini korumak için kur dalgalanmalarına karşı önlem alıyorlarsa da, sanayi grupları doların değer kaybının Avrupa şirketleri üzerindeki etkisine ilişkin seslerini giderek daha fazla duyuruyorlar.
Alman otomobil sanayi grubu VDA’nın baş ekonomisti Manuel Kallweit, “Doların zayıflığı, gümrük vergilerinin halihazırda yarattığı baskıyı artırıyor ve kârlılığı zayıflatabilir,” dedi ve ABD’nin geçen yıl Alman otomobil ihracatçıları için “en önemli satış pazarı” olduğunu ekledi.
Almanya Federal İstatistik Ofisine göre, 2024 yılında Almanya’nın toplam 3,4 milyon araç ihracatının %13,1’ini ABD pazarı oluşturdu.
Güçlü para biriminin etkisini ölçmek şimdilik zor
Kallweit’in açıklamaları, ABD talebine büyük ölçüde bağımlı Avrupalı alkol ihracatçıları tarafından da yinelendi. Eurostat’a göre, geçen yıl AB’nin tüm alkol ihracatının yaklaşık %30’u Amerika’ya satıldı ve 4,9 milyar avro değerinde şarap ile 2,9 milyar avro değerinde alkollü içecek ve likör Atlantik’in ötesine gönderildi.
AB şarap üreticilerini temsil eden lobi grubu CEEV’in bir sözcüsü, mevcut 1,13 dolarlık avro-dolar kurunun son on yılda görülen 1,03-1,25 dolar aralığının ortasında olduğunu, fakat yine de AB’nin rekabet gücünü etkileyen bir seviyede olduğunu söyledi.
Sözcü, “Bugünkü döviz kurunda, avronun değeri gümrük vergilerinden daha az etki yaratacaktır, fakat durumu daha da kötüleştirmektedir,” dedi.
SpiritsEurope de benzer şekilde, güçlü bir avronun ihracata “mekanik bir etkisi” olacağını belirtti. Fakat, grubun sözcüsü, gümrük vergilerinin ne olacağı bilinmediği için para biriminin değer kazanmasının Trump’ın gümrük vergileri kadar ciddi bir etki yaratıp yaratmayacağını bilmenin “imkansız” olduğunu söyledi ve gümrük vergilerinin de avro-dolar döviz kurunu etkilediğini ekledi.
Sözcü, bloğun alkollü içecek ihracatçılarının daha önce 1,5 dolar kadar yüksek bir döviz kuru ile “yaşadığını ve idare ettiğini” de belirtti.
ABD’de resesyon, faiz indirimi ve yeni bir ‘Plaza Anlaşması’ ihtimali
Analistlere göre, avronun uzun vadeli gücü ve dolayısıyla AB ihracatçıları üzerindeki etkisi, nihayetinde bir dizi faktöre bağlı olacak.
Bunlardan ilki, Trump’ın gümrük vergilerinin ABD’de resesyona yol açıp açmayacağı. Böyle bir durumda, ABD Merkez Bankası (Fed) Avrupa Merkez Bankası’ndan (ECB) daha hızlı bir şekilde faiz indirimine gitmek zorunda kalacak ve bu da doların göreceli değerini daha da zayıflatacak.
İkincisi, 1985 Plaza Anlaşması gibi, doların küresel finansal sistemdeki zayıflığını pekiştirmeyi amaçlayan bir “Mar-a-Lago anlaşması”nın olup olmayacağı.
Para ABD tahvillerinden çıkıp Eurobondlara akabilir mi?
Fakat muhtemelen en önemli faktör, diğer büyük merkez bankaları ve yatırımcıların ABD Hazine tahvillerine gibi dolar cinsinden varlıklarına yatırımları azaltarak “dolarsızlaşmanın” yoğunlaşması ihtimali.
ING araştırma makro başkanı Carsten Brzeski, doların etkisinden kurtulma sürecinin büyük ölçüde avronun dolar karşısında ne kadar “çekici” bir alternatif haline geleceğine bağlı olacağını söyledi.
Brzeski, AB politika yapıcılarının sermaye piyasası birliğini derinleştirip Eurobond gibi avro cinsinden daha fazla güvenli varlık ihraç etmeleri halinde yatırımcıların dolardan uzaklaşmaya daha istekli olacağını belirtti.
Brzeski, “Aksi takdirde, Avrupa veya Avro bölgesi finansal piyasalardaki tüm sermayeyi emme kapasitesine sahip olmayacak,” dedi ve Avrupa bu parayı ememediği sürece “doların daha uzun süreli bir zayıflaması olmayacak” diye ekledi.
Fakat birçok analist, avronun gücünün devam edeceğinden emin. Deutsche Bank, yakın tarihli bir notunda, doların son dönemdeki düşüşünün “yavaş bir düşüş eğiliminin başlangıcı” olabileceğini belirtti.
Banka, “Son dönemdeki politika ve piyasa oynaklığı, ABD’ye yatırım konusunda yeniden düşünmeyi gerektirecek kadar endişe verici,” dedi.
Güçlü avronun olumlu yanı: Dezenflasyon
Analistler ve AB yetkilileri, güçlü avronun olumlu etkileri olduğunu da vurguladılar. Brzeski, özellikle ithalat fiyatlarını düşürerek enflasyonist baskıları hafifletmesinin yanı sıra, fiyat artışlarının yavaşlamasının ECB’ye faiz indirme ve böylece özel sektörü canlandırma imkanı verebileceğini belirtti.
Brzeski’nin yorumları pazartesi günü Avrupa Ekonomi Komiseri Valdis Dombrovskis tarafından da yinelendi. Dombrovskis, güçlü para birimini “iki ucu keskin kılıç” olarak nitelendirdi.
Dombrovskis, “Avronun güçlenmesi, enflasyonu düşürücü etkileri olduğu için olumlu yönleri var… fakat AB ihracatını da olumsuz etkileyebilir,” dedi.
Avronun değer kazanması, Brüksel’in pazartesi günü Avro bölgesi için enflasyon tahminini gelecek yıl %1,9’dan %1,7’ye düşürme kararına da katkıda bulundu ve bu tahmin, ECB’nin %2’lik hedef oranının daha da altına indi.
Avronun sıkı duruşu Çin ile rekabeti zorlaştırabilir
Bazı analistler, enflasyonu düşürücü etkisine dikkat çekerken, avronun gücünün AB’nin Çin karşısındaki rekabet gücüne de zarar verebileceği uyarısında bulundu.
Avro, ocak ayından bu yana renminbi karşısında %7’den fazla değer kazandı ve AB endüstrilerinin giderek daha rekabetçi hale gelen Çinli rakipleriyle rekabet etme yeteneğini engelliyor.
Bazı analistler, renminbinin zayıflığının da öncelikle doların kendi değer kaybının bir sonucu olduğunu söyledi.
ING, yakın tarihli bir notunda, “CNY’nin [renminbi] ABD doları dışındaki para birimleri karşısında son dönemde değer kaybetmesi, yuanı devalüe etmek için kasıtlı bir hamle değil, neredeyse tamamen ABD dolarının zayıflığı ve USD/CNY istikrarına odaklanmanın bir yansımasıdır,” dedi.
Avrupa
NATO, Avrupa’daki nükleer silah yığınağını artıyor

NATO, Avrupa’da nükleer silahlanmayı daha da artırmaya hazırlanıyor ve Rusya sınırına yakın bölgelerde nükleer silah konuşlandırılmasını değerlendiriyor.
Geçen hafta, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Avrupa kıtasına ek ABD nükleer silahlarının konuşlandırılmasını ihtimal dışı bırakmadı.
German Foreign Policy’nin aktardığı uzmanlara göre, yeni ABD nükleer bombaları Birleşik Krallık’ta halihazırda konuşlandırılmış durumda.
Finlandiya ve Litvanya da dahil olmak üzere Rusya sınırında veya sınırına yakın ülkeler, olası ek konuşlandırma yerleri olarak gündeme getiriliyor.
Bunu mümkün kılmak için Litvanya anayasasında değişiklik yapıyor. Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ise kısa süre önce bu adımı onayladığını belirtti.
Rutte, “nükleer silaha sahip Rusya” göz önüne alındığında planın oldukça “hassas” olduğunu kamuoyuna açıkça kabul etti.
ABD, Büchel’de depolanan bombaları, “taktik” amaçlarla kullanılabilen yeni B61-12 modeliyle değiştirerek nükleer savaş eşiğini düşürdü.
Büchel’in nükleer kapasitesini modernize etmek için gerekli yenileme çalışmaları milyarlarca dolara mal oluyor.
Aynı zamanda Fransa da Almanya ile koordineli olarak ulusal nükleer kapasitesini geliştiriyor.
Rutte’den nükleer caydırıcılık vurgusu
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, 21–22 Nisan tarihlerinde İstanbul’da üye ülkelerden yaklaşık 150 uzmanı bir araya getiren bu yılki NATO Nükleer Politika Sempozyumu’nda, NATO’nun sadece konvansiyonel değil, nükleer yeteneklerini de geliştirmeye devam edeceğini zaten ima etmişti.
Rutte o sırada, “büyük istikrarsızlık dönemlerinde nükleer caydırıcılığın öneminin arttığını” söylemiş, bu nedenle caydırıcılığın “inandırıcı, güvenli ve etkili” kalmasının sağlanması gerektiğine işaret etmişti.
Bu bağlamda, “NATO’nun nükleer duruşunun kötüleşen güvenlik ortamına nasıl daha fazla uyum sağlaması gerektiği de dahil olmak üzere” “önemli kararlar” alınması gerekeceğini belirtmişti.
Rutte, o dönemde NATO’nun modernizasyonu kapsamında nükleer konulara ilişkin çalışmaların halihazırda devam ettiğini kaydetmiş; “nükleer silaha sahip Rusya” ile çatışmanın “tırmanma” riski göz önünde bulundurulduğunda bunun özellikle “hassas” bir konu olduğunu ifade etmişti.
İki ay sonra, 18 Haziran’da Brüksel’de düzenlenen olağan yıllık toplantının ardından NATO Nükleer Planlama Grubu, şu anda “NATO’nun nükleer yeteneklerini modernize etme” ve “nükleer planlama yeteneklerini güçlendirme” sürecinde olduğunu yeniden teyit etti.
Grup, gerekli “yeteneklere” bu doğrultuda “yatırım” yapacağını da ekledi.
Nükleer yeteneklerin modernizasyonu: Savaş riski arttı
Halihazırda devam etmekte olan modernizasyon, bir yandan “nükleer paylaşım” kapsamında beş Avrupa ülkesinde depolanan eski ABD nükleer bombalarının yenileriyle değiştirilmesini içeriyor.
Üst düzey askeri yetkililerin açıklamalarının da gösterdiği ve uzmanların da doğruladığı üzere, bu süreç artık tamamlandı.
Spesifik olarak, eski B61 bombaları yeni B61-12 modelleriyle değiştirilmiş durumda.
B61-12’ler, önceki modellere kıyasla önemli ölçüde daha isabetli; ayrıca ölçeklendirilebilir, yani farklı patlayıcı güç seviyelerinde konuşlandırılabilir.
Uzmanların da doğruladığı üzere, bu durum prensipte bu bombaların “taktik” amaçlarla da kullanılabileceği anlamına gelir.
Yani örneğin, düşman komuta merkezlerini ve diğer askeri altyapıyı imha etmek için olduğu kadar, düşman kuvvetlerinin yoğunlaştığı bölgeleri de yok etmek için kullanılabilirler.
Prensipte savaş alanında kullanılması bile düşünülebilir. Bu durum, bombaların kullanım eşiğini düşürüyor ve nükleer savaş riskini artırıyor.
Söz konusu ABD bombaları, Eifel bölgesindeki Büchel’deki hava üslerinde, Belçika’daki Kleine Brogel’de, Hollanda’daki Volkel’de, İtalya’daki Aviano ve Ghedi’de ve Türkiye’deki İncirlik’te konuşlandırılmış durumda.
Uzmanlara göre, şu anda herhangi bir anda kullanıma hazır toplamda yaklaşık 100 nükleer bomba bulunuyor. Büchel için şu ana kadar belirtilen rakam 20
Nükleer bomba modernizasyonunda F-35 faktörü
Yeni B61-12 bombalarına geçiş, başka modernizasyon önlemleriyle birlikte gerçekleşiyor. Bunlar arasında özellikle yeni ABD yapımı F-35 avcı uçaklarına geçiş yer alıyor.
Nükleer paylaşım programına dahil olan tüm silahlı kuvvetler halihazırda F-35 uçaklarına sahip ya da bunları edinme sürecinde.
Buna, 10 milyar avro karşılığında 35 adet F-35 uçağı satın alan Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr) de dahil.
F-35’leri işletmek için Büchel Hava Üssü’nün kapsamlı bir yenileme sürecinden geçmesi gerekiyor.
Diğer hususların yanı sıra, görev kontrolü için tamamen yeni bir altyapıya ihtiyaç duyuluyor. Yenileme çalışmalarının en geç 2027 yılına kadar tamamlanması planlanıyor.
Yoğun zaman baskısı ve ABD’nin belirli güvenlik şartları (örneğin, Çin’de üretilen çeliğin bile kullanılamaması gibi) şu anda maliyetleri hızla artırıyor.
İlk planlarda maliyetin 700 milyon avronun biraz üzerinde olacağı öngörülürken, kısa sürede bu rakam 1,1 milyar avroya çıktı.
Geçen temmuz ayında Savunma Bakanlığı, nihai maliyetin muhtemelen iki milyar avroya kadar çıkabileceğini kabul etti.
Haziran ayında, inşaat çalışmaları nedeniyle geçici olarak Nörvenich’e taşınan Tornado jetleri Büchel’e geri dönebildi.
Haberlere göre, yenileme çalışmalarının 2030 yılına kadar tamamen tamamlanması beklenmiyor.
Rusya sınırına NATO nükleer silahları gidebilir
Cuma günü bildirildiği üzere, NATO devam eden nükleer silahlanma çabalarının bir parçası olarak yeni konuşlandırma üsleri kurmayı da değerlendiriyor.
Birleşik Krallık’ta bu planın halihazırda uygulamaya konulduğu bildiriliyor. Daha geçen yaz, silah karşıtı aktivistler, B61-12 bombalarının Cambridge’in kuzeydoğusundaki Lakenheath Hava Üssü’ne nakledildiğine dair net kanıtlara sahip olduklarını belirtmişlerdi.
Bu, 2008’den bu yana ilk kez Birleşik Krallık’ta ABD nükleer silahlarının depolandığı anlamına geliyor.
Uzmanlar artık genel olarak ABD nükleer bombalarının Lakenheath’e ulaştığını varsayıyor.
2021 yılında bu hava üssü, Avrupa’da ABD’ye ait F-35 savaş uçaklarını barındıran ilk üs olmuştu. Yeni B61-12’lerle birlikte Birleşik Krallık, Avrupa’da ABD nükleer bombalarını depolayan altıncı ülke konumuna geldi.
NATO Genel Sekreteri Rutte’nin dpa’ya verdiği röportajda bu olasılığı açıkça dışlamaması nedeniyle, diğer ülkeler de bu örneği takip edebilir.
Bahsedilen olası yerler arasında Finlandiya, Litvanya ve Polonya bulunuyor; bu ülkelerin tümü Rusya sınırında ya da sınırına yakın konumda yer alıyor.
Litvanya kısa süre önce anayasasından nükleer silah konuşlandırma yasağını kaldıracağını duyurdu.
Cumhurbaşkanı Gitanas Nausėda, temmuz ayı başında Berlin’de yaptığı açıklamada, amacın “nükleer caydırıcılık için tüm seçenekleri kullanmak” olduğunu belirtti.
Şansölye Friedrich Merz de bu adımı onayladığını belirtti.
Avrupa’ya ilave 100 ila 150 B61-12 nükleer bombası konuşlandırılacak
Uzmanlar, Avrupa’da toplam 100 ila 150 adet ek B61-12 nükleer bombasının konuşlandırılabileceğini tahmin ediyor.
Aynı zamanda Fransa da nükleer silah stokunu artırma planlarını açıkladı. Paris, Rusya’yı “karanlıkta bırakmak” amacıyla kesin sayıyı açıklamak istemiyor.
Haberlere göre NATO da planlanan nükleer silahlanma konusunda ayrıntı vermemeyi düşünüyor. Bunun nedeni de yine Moskova’da belirsizlik yaratmak olarak gösteriliyor.
Bu durum stratejik bir avantaj olarak lanse ediliyor olsa da, aslında Avrupa’daki belirsizliği daha da artırıyor. Çünkü Rusya’nın Batı Avrupa’ya daha yakın yerlere nükleer silah konuşlandırarak aynı şekilde karşılık vermesi ve dolayısıyla Batı’yı da karanlıkta bırakması son derece muhtemel.
Bu durum, ABD’nin tüm ilgili anlaşmaların süresinin dolmasına izin vererek nükleer silah kontrolünü sistematik olarak baltalamasının ardından yaşanıyor.
Son olarak, bu yıl 5 Şubat’ta resmi olarak yürürlükten kalkan Yeni START Anlaşması da buna dahil.
Nükleer Silahların Ortadan Kaldırılması için Uluslararası Kampanya (ICAN) temsilcisi Alistair Burnett, “Artık yürürlükte olan tek bir nükleer silah kontrol anlaşması bile yok,” diyor.
Avrupa
Masonlar genç üye avında: Giriş yaşı 40’ın altına düştü

İngiltere’deki masonlar, giderek yaşlanan üye profilini yenilemek amacıyla kapılarını gençlere açtı ve üniversite yapılanmalarına ağırlık verdi. Birleşik Büyük Loca, yürütülen açık kapı günleri ve sosyal medya kampanyaları sayesinde yeni katılanların yüzde 47’sinin 40 yaş altı kişilerden oluştuğunu duyurdu.
İngiliz masonları, üye profilinin hızla yaşlanması üzerine örgütlenme stratejisinde köklü değişikliğe giderek genç nüfusu bünyesine katmak için harekete geçti.
Financial Times gazetesinin haberine göre, geleneksel kapalılığıyla bilinen yapı, toplumla daha açık ilişki kurma yolunu seçti.
İngiltere ve Galler Birleşik Büyük Locası (UGLE) verilerine göre, geçmişte yaklaşık 500 bin olan üye sayısı günümüzde 175 bin seviyesine kadar geriledi.
UGLE Büyük Sekreteri Adrian Marsh, yeni katılımcı kazanımının teşkilatın uzun vadeli varlığını sürdürebilmesi için temel bir zorunluluk haline geldiğini kaydetti.
Sayıları giderek azalan örgüt, son yıllarda gençlere ulaşmak amacıyla üniversitelerde özel localar kurmaya başladı. Öğrenci oryantasyon dönemlerinde etkinlikler düzenleyen ve halka açık günler ilan eden geleneksel yapı, geçmişte yalnızca üyelere açık olan tarihi binaları ile tören simgelerini ziyarete açtı.
Uygulanan yöntemler sonucunda, organizasyona yeni girenlerin yüzde 47’sini 40 yaş altı bireyler oluşturdu. Bu oran 2020 yılında yüzde 45 seviyesindeydi.
17’nci yüzyıldan bu yana varlığını sürdüren ve dünya genelinde yaklaşık 6 milyon üyesi bulunan yapı, kendisini felsefi, hayırsever ve ilerici bir kardeşlik örgütü olarak tanımlıyor.
Yapı, ana hedeflerini “ahlaki gelişim” ve dünyayı tanıyarak daha iyiye taşıma çabası olarak açıklıyor.
Şeffaflaşma adımlarına karşın, organizasyonun İngiltere’deki devlet kurumları ve ticari ağlar üzerindeki olası nüfuzuna dair tartışmalar sürüyor.
Yürütülen bir araştırmada, Londra Finans Merkezi (City of London) Belediye Meclisi üyelerinin yaklaşık üçte birinin masonik bağlarını beyan ettiği ortaya çıktı.
Süreç içerisinde Londra Emniyet Teşkilatı, olası çıkar çatışmalarının önüne geçmek amacıyla personeline geçmişteki ya da mevcut masonluk bağlarını bildirme zorunluluğu getirdi.
Masonların bu kararı iptal ettirmek için mahkemeye yaptığı başvuru reddedildi.
Glasgow Üniversitesi bünyesinde çalışmalarını sürdüren tarihçi Andrew Prescott, genç üye bulma sıkıntısının yaklaşık yarım asırdır devam ettiğini belirtti.
Prescott, modern gençliğin asırlık karmaşık ritüelleri öğrenmek yerine, daha esnek kuralları bulunan kulüpleri tercih ettiğini vurguladı.
The Telegraph gazetesinin ocak ayındaki haberine göre, İngiltere’deki localar üye toplamak amacıyla Facebook ve benzeri sosyal medya platformları üzerinden ilk kez geniş çaplı sponsorlu reklam kampanyaları başlattı.
Country genelindeki birimler, yayınladıkları ilanlarla doğrudan üyelik çağrısında bulundu.
Avrupa
BP, Birtanya’daki Kuzey Denizi faaliyetlerini satışa çıkardı

BP, Birleşik Krallık’taki Kuzey Denizi faaliyetlerini satışa çıkardı; bu hamle, dev petrol şirketinin bu havzada 60 yılı aşkın süredir devam eden üretimine son verecek.
Genel müdür Meg O’Neill şunları söyledi:
“Kuzey Denizi, Birleşik Krallık’ın enerji sistemi için hâlâ vazgeçilmez bir unsurdur. Fakat portföyümüzü odaklayıp sermayemizi en yüksek değerli fırsatlara yönlendirirken, Kuzey Denizi faaliyetlerimizin başka bir şirketin bünyesinde daha iyi bir konuma geleceğine inanıyoruz.”
Bu yılın başlarında BP, faaliyetleri için yaklaşık 2 milyar sterlinlik bir anlaşma konusunda Ithaca Energy ile ileri düzey görüşmeler yürütmüş ama bir anlaşmaya varılamamıştı.
İngiliz petrol devi şu anda Kuzey Denizi’nde beş merkez işletiyor, 1.100 kişiyi istihdam ediyor ve günde 100.000 varilin biraz altında petrol ve gaz üretiyor.
BP, bölgede önemli bir bağımsız faaliyete sahip son büyük petrol şirketlerinden biri; diğerleri ise varlıklarını ya birleştirdi ya da satışa çıkardı.
Bu haber, yeni başbakan Andy Burnham’ın ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı telefon görüşmesinin ardından Kuzey Denizi’ndeki sondaj çalışmalarına “pragmatik” bir yaklaşım sergileyeceğine söz vermesinin ardından geldi.
Burnham bu hafta yaptığı açıklamada, “Orada bir kaynak var. İnsanlar zor durumda iken bunu görmezden gelemeyiz,” dedi.
O’Neill, göreve başladıktan kısa bir süre sonra Kuzey Denizi’nde “henüz kullanılmamış bir potansiyel” gördüğünü belirtmişti.
Fakat BP, resmi bir satış süreci başlatma kararının “sermaye tahsisine yönelik disiplinli yaklaşımını yansıttığını” açıkladı.
Şirket, küresel genel merkezinin Birleşik Krallık’ta kalacağını belirtti. O’Neill, “Birleşik Krallık 100 yılı aşkın süredir bizim yuvamız olmuştur ve gelecekte de önemli bir rol oynamaya devam edecek,” dedi.
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü










