Diplomasi
Tarihte ilk: Küba Devlet Başkanı, ABD basınına mülakat verdi

Çevirmenin notu: ABD, 1961 yılında Amerikalıların mülklerinin kamulaştırılmasına tepki olarak ada ülkesiyle diplomatik bağlarını kopararak 3 Şubat 1962’de Küba’ya karşı ticari ve iktisadi ambargo ilan etti. Söz konusu ambargonun kaldırılması için verilen mücadele Havana’nın dış politikasının öncelikleri arasında yer alıyor. Diğer yandan adanın abluka nedeniyle enerji ve gıda krizi derinleşiyor. Durum, hükümetin eylül ayının sonunda durumun ciddiyetini resmen kabul etmesiyle yeni bir aşamaya girdi. Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel, ABD basınına mülakat veren ilk Küba lideri olarak, ülkede sosyalizmin geleceği ve ABD ablukasının sonuçlarını ele alıyor.
Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel, The Nation ile bir araya geldi
D.D. Guttenplan, Katrina vanden Heuvel
28 Ekim 2023
Küba Devlet Başkanı, Küba sosyalizminin geleceği, ABD ablukası ve ada ülkesinin karşı karşıya olduğu iktisadi zorluklarla ilgili düşüncelerini paylaşmak üzere tarihte ilk kez bir ABD yayın organıyla bir araya geldi.
Eylül ayının sonlarında The Nation’ın yazı işleri müdürü Katrina vanden Heuvel ve editörü D.D. Guttenplan, Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel ile New York’ta özel bir mülakat için bir araya geldi.
Bu, Devlet Başkanı’nın ABD’de verdiği ilk mülakattı. Ada ülkesinin karşı karşıya olduğu iktisadi krizi, sosyalist modelin geleceği ve Washington’dan devam eden düşmanlığın etkisi tartışıldı.
Miguel Díaz-Canel: Öncelikle, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 78. oturumuna Küba heyetinin bir parçası olarak gerçekleştirdiğimiz bu ziyaret vesilesiyle bu mülakatı yaptığınız için size teşekkür etmek istiyorum. Amerikan halkına, özellikle de ABD’de yaşayan milyonlarca Latin ve Kübalıya hitap etmeme imkân sağladığınız için teşekkür ederim.
Benim kuşağım devrimle birlikte doğdu. Ben 1960 yılında doğdum ve ilk doğum günümü Playa Girón [Domuzlar Körfezi] zaferinden bir gün sonra kutladım. Devrimin doğuşu ve yaşamı benim kuşağıma damgasını vurdu.
Küçük yaşlardan itibaren devrimin bize sağladığı tüm fırsatlardan —kendimizi geliştirmek, bilgi edinmek, kültür, bilim ve spora katılmak ve sağlık hizmetlerine erişimin tadını çıkarmak— yararlanma konusunda motive olduk. Aynı zamanda görevlerimizi yerine getirmemiz ve sadece hakların alıcısı değil, ülkenin karşı karşıya olduğu zorlukların üstesinden gelmemiz gerektiğinin de farkındaydık.
Tabii ki devrim farklı aşamalardan geçti. Benim çocukluk anılarım çok karmaşık yıllara ait. Daha sonra, sosyalist kampla ve özellikle de Sovyetler Birliği ile daha yakın ilişkilerimizin olduğu 70’li ve 80’li yıllarda iktisadi açıdan daha rahat bir dönem geçirdik. Ardından bir başka zorlu dönem olan özel dönem geldi.
2000 yılından itibaren ülke yeni bir iktisadi büyüme evresine girdi ve görünüm iyileşti. Fakat bugün kendimizi sizin de “karmaşık” olarak tanımladığınız bir durumun içinde buluyoruz. Böylesine belirsiz bir dünyada, özellikle de pandeminin getirdiği sorunlarla birlikte uluslararası ilişkiler karmaşık bir hal alıyor.
Siyasi hayatın ve hükümetin sorumluluklarını üstlenen bir neslin temsilcisi olarak devrime, Küba halkına ve minnettarlığımızı ve takdirimizi borçlu olduğumuz vizyoner liderler olan Fidel [Castro] ve Raúl’a [Castro] karşı muazzam bir bağlılık hissediyorum.
Kendimizi doğrusal bir süreklilik kuşağı olmasa da bir süreklilik kuşağı olarak tanımlıyoruz. Süreklilik, dönüşüm eksikliği anlamına gelmez, bilakis diyalektik bir süreklilik anlamına gelir; böylece toplumumuzu dönüştürürken, ilerletirken ve mümkün olduğunca mükemmelleştirmeye çalışırken, ülkemizde sosyalizmi mümkün olduğunca sosyal adaletle inşa etme konusundaki inançlarımızdan vazgeçmeyiz.
Bu bizim yaşam boyu bağlılığımız ve vizyonumuzdur. Büyük çaba, başarı ve fedakârlık gerektirir ve bu, özellikle zorlu koşullar altında bizden çok şey talep eder.
Katrina vanden Heuvel: Bugün Küba’da çok sayıda genç insan var. Bu bağlamda, Küba ekonomisinin geleceğini nasıl öngördüğünüzü merak ediyorum. Elbette abluka acımasız ama gençler arasında değişim olmadan Küba’da bir gelecek göremeyecekleri hissi de var.
MDC: İçinde bulunduğumuz zamanın benzersiz bir yanı var. Doğduğumuzdan beri abluka altında yaşıyoruz. Örneğin benim kuşağım, 60 kuşağı, abluka ile doğdu. Çocuklarımız ve torunlarımız —benim de torunlarım var— abluka altında büyüdüler. Ancak abluka 2019’un ikinci yarısında ciddi ölçüde değişti. Eskisinden daha da ağırlaştı.
Yeni ve daha ağır abluka iki faktörün sonucuydu. Birincisi, ablukayı uluslararasılaştırarak güçlendiren ve Helms-Burton Yasasının Üçüncü Bölümünü ilk kez uygulayan Trump yönetiminin 243’ten fazla tedbir uygulamasıydı. Bunu yaparken yabancı sermayeye, uluslararası konvertibl para birimlerine ve işçi dövizlerine erişimimizi kestiler; Kuzey Amerikalılar artık Küba’yı ziyaret edemedi ve Küba ile iş yapan bankalar ve finans grupları üzerinde mali baskı kurdular.
Tüm bunların üstüne Trump, Ocak 2021’de görevden ayrılmadan dokuz ya da on gün önce bizi Küba’nın terörü destekleyen bir ülke olduğunu söyleyen sahte bir listeye dahil etti ki bu kesinlikle doğru değil. Tüm dünya Küba’nın hümanist görevini ve barışa nasıl katkıda bulunduğumuzu biliyor. Biz hiçbir yere asker göndermeyiz; doktor göndeririz. Ve o zaman bile, dayanışma içinde hareket etmek ve dünyanın diğer bölgelerine hizmet sunmak için doktorlarımızı yurt dışına gönderdiğimizde, ABD esasında insan kaçakçılığına karıştığımızı iddia ediyor.
Aynı zamanda, tam da iktisadi durum kötüleşirken, Kovid-19 her yerde olduğu gibi Küba’yı da vurdu ve ülkeyi büyük ölçüde etkiledi. Bununla birlikte, Kovid-19 salgını sırasında, ABD yönetimi sapkın bir şekilde hareket etti ve ablukayı sıkılaştırdı. ABD halkına derin saygı ve dostluk bağlarımız olduğu için ABD halkı ile yönetimini ayrı tutuyorum.
ABD yönetiminin devrimin o andan sonra hayatta kalamayacağını düşündüğüne inanıyorum. Pandemi Küba’da son derece yüksek bir seviyeye ulaştı ve 2021’in büyük bir kısmı boyunca sürdü. 2020’de başladığında hala aşılarımız yoktu, hatta aşı elde etme imkânımız bile yoktu.
Ardından Küba’daki tıbbi oksijen tesisinde bir arıza meydana geldi. Oksijenimiz bitmişti ve ABD yönetimi, Karayipler ve Orta Amerika’daki şirketlere bize oksijen tedarik etmemeleri konusunda baskı yapıyordu. Ayrıca yoğun bakım koğuşlarını genişletmemiz gerekti ve ABD yönetimi de buna solunum cihazı üreten ve pazarlayan şirketlere Küba’ya solunum cihazı tedarik etmemeleri için baskı yaparak karşılık verdi.
Durum kritikti ve Küba Devrimi’ni itibarsızlaştırmak amacıyla devasa bir medya kampanyası yürütülüyordu. Sağlığı bir hak olarak gören, verimli, ücretsiz ve yüksek kaliteli bir sistem olan sağlık sistemimize ve bilim insanlarımıza, özellikle de genç olanlara yöneldik. Bilim insanlarımız solunum cihazlarını tasarladı ve bugün üçünün etkinliği kabul edilen beş aşı adayı geliştirdi. Ve bu da ülkeyi kurtardı. Ancak pandemiden, pek çoğu 2019 öncesinden bu yana birikmiş pek çok sorunla çıktık.
İlaç, gıda ve yakıt sıkıntısı çekiyoruz. Nüfusa zarar veren ve insanların, özellikle de gençlerin hayatını doğrudan etkileyen uzun süreli elektrik kesintileri yaşıyoruz. Eğitim sürecimizin gençlere içinde bulunduğumuz durumun önemini aşıladığına inanıyorum. Yine de bir kuşak olarak önümüzde çok büyük bir zorluk, Küba gençliğinin —Özel Dönem’de doğan ve tüm bu yıllar boyunca gerçekten zorlu bir iktisadi ve sosyal durumda yaşayan gençlerin— bu anlık uzaklaşmasının devrimden ve ülkenin kendisinden ideolojik bir kopuşa yol açmamasını sağlama sorumluluğu var.
Diğer dönemlere kıyasla daha büyük bir göç olduğu doğru. Fakat bu durum Küba ile ABD arasındaki tarihte periyodik olarak meydana geldi. En yoğun göç hadiseleri her zaman ABD’nin Küba’nın iktisadi durumunu kötüleştiren agresif politikalar uyguladığı dönemlerle ilişkilendirildi. Küba Uyum Yasası [1966] ve diğer tedbirler vasıtasıyla ABD, Kübalıların yasa dışı, güvensiz ve düzensiz göçünü desteklerken, bu politikaları diğer ülkelerden gelen göçmenlere uygulamadı.
Pandeminin üstesinden gelmemizden çok şey öğrendim; Kübalıların direnme biçimini yaratıcı bir direniş olarak anlamaya başladım. Yaratıcı bir şekilde direnmek, yalnızca yerinde kalarak direnmek değil, zorlukların üstesinden gelmek için insanlarımızın kabiliyet ve gücünden yararlanarak ve yaratarak ilerlemek anlamına geliyor. Bunun bir örneği de aşılar. Dünyada sadece beş [başka] ülke aşı geliştirebildi ve bunların tamamı gelişmiş ülkelerdi. Küba bunu yapabilen tek gelişmekte olan ülke ve aynı zamanda 0,76 ölüm oranı gibi etkileyici bir göstergeye sahip. Küba, pandemi sırasında kişi başına diğer tüm ülkelerden daha fazla doz aşı uyguladı.
Nüfusunun yüzde doksanından fazlası Kovid’e karşı tamamen aşılanmış 20 ülkeden biriyiz. Ve dünyada iki yaş ve üzeri çocuk nüfusa aşı uygulayan ikinci ülke olduk. Bu yaratıcı direniş biçimleri şimdi ekonominin ve sosyal yaşamın diğer alanlarına da sirayet ediyor; çabalarımız, kabiliyetlerimiz ve emeğimizle ablukanın üstesinden geliyoruz.
Gençlerimizi bu çabaya giderek daha fazla dahil ediyor ve onlara toplumsal katılım açısından daha fazla alan sunuyoruz. Netice olarak gençler, devrim tarafından savunulan toplumsal projeyle örtüşen yaşam hedeflerine sahip olmanın mümkün olduğunu görebiliyorlar. Elbette göç edenler de var ama gençlerin çoğu Küba’da, sözünü ettiğim alanlarda ve diğerlerinde çalışıyor. Bilimsel gelişimimize öncülük edenler de onlar. Gençler ülkenin başlıca üretken ve iktisadi faaliyetlerinde yer alıyorlar. Toplumun dijital dönüşümüne yön verenler, sosyal, siyasi ve kurumsal iletişimin standart taşıyıcıları onlar. Devrimin sürekliliği adına çalışmamız gerektiğine bizi ikna eden onlar.
DDG: Söylediğiniz iki şeye değinmek istiyorum Sayın Devlet Başkanı. Birincisi, Küba’dan göç olarak nitelendirdiğiniz şeyin döngüsel fıtratı ve size göre bunun daha sert yaptırımlara nasıl yanıt verdiği. Eğer savınızı anladıysam ABD, daha sert yaptırımlar uyguluyor ve bu da daha fazla insanı ülke dışına itiyor. Bunun Biden yönetiminin yapabileceği bir şey olduğunu düşünüyor musunuz?
MDC: Biden yönetimiyle birlikte çok fazla şeyin değişmesini beklemiyoruz. ABD ile hala diplomatik ilişkimiz var; Küba’da bir Amerikan büyükelçiliği ve ABD’de bir Küba büyükelçiliği var. İlişkiler Obama döneminde yeniden tesis edildi ki bu Trump’ın uyguladığı ve Biden’ın sürdürdüğü politikadan tamamen farklı bir politikaydı. Bunun altını çiziyorum, zira Küba’ya maksimum baskı politikasını uygulayan Cumhuriyetçi bir başkan olsa da bu politikayı sürdüren Demokrat bir başkan.
Doğrudan ve dolaylı kanallar vasıtasıyla Biden yönetimine, ABD’ye göç de dahil sorunlarımızı görüşmek üzere masaya oturmaya hazır olduğumuzu bildirdik. Fakat bunun eşitlik ve saygı çerçevesinde ve hiçbir koşul öne sürülmeden yapılması gerekiyor. ABD’den herhangi bir yanıt alamadık. Dolayısıyla bu yönetimin bizimle birlikte çalışma niyeti olduğunu düşünmüyoruz.
Bununla beraber ideolojik farklılıklarımız ne olursa olsun, iki ülke arasında medeni bir ilişki sürdürmeyi arzuluyoruz. O an gelene dek bu durumu kendi başımıza aşmak için çalışmaya devam edeceğiz. Gençlerin, kendilerine ne tür fırsatlar sunulduğu konusunda aldatma, manipülasyon veya yanlış tanıtıma maruz kalmamalarını teminat altına almak için çalışıyoruz. Gençler, Küba’dan yasal yollarla ayrılıp ABD’ye geçerken yasa dışı duruma düştükleri için tamamen düzensiz ve yasa dışı bir göç akışına —insan kaçakçılığı planlarına— kapılıyorlar.
Küba göçü, özellikle de genç Kübalı göçmenler hakkında fazlaca konuşuluyor ama gerçek şu ki göç tüm ülkeleri etkiliyor ve göç edenler genelde hayalleri olan genç, güçlü kuvvetli insanlar.
KvH: Küba’da küçük dükkanlar, özel oteller ve restoranlar görüyorsunuz. Sosyalizm çerçevesinde bu sürecin ne kadar ileri gidebileceğini düşünüyorsunuz?
MDC: Mümkün olan en yüksek sosyal adaleti teminat altına alan sosyalist bir ekonomi olmayı arzuluyoruz. Bu sosyalist ekonomiyi, içinde yaşadığımız belirsizlik ve karmaşıklıklarla dolu, zengin ve yoksul arasındaki uçurumun giderek açıldığı ve Güney ülkelerinin pek çok dezavantaja sahip olduğu dünya koşullarını unutmadan inşa etmeli, güçlendirmeli ve geliştirmeliyiz.
Yine de sosyalizm idealimizden asla vazgeçmeyeceğiz. Ancak abluka ve Küba’nın kendi içindeki sorunlar da dahil olmak üzere mevcut koşullar böyleyken bunu nasıl yapacağız? Sosyalist ekonomiyi daha fazla sosyal adalete ulaşmanın yolu olarak savunurken, aynı zamanda sosyalist devlet teşebbüsünün, yani sosyo-ekonomik modelimizdeki kamu teşebbüsünün daha fazla verimliliğini, daha fazla özerkliğini ve daha iyi performansını savunuyoruz.
Ayrıca kamu sektörünün tamamlayıcısı olarak ekonomide devlet dışı özel bir sektörün de önünü açtık. Bir yanda, bugün ana üretim araçlarının mülkiyetine ve yönetimine sahip olan bir aktörün —kamu teşebbüsünün— olduğu tek bir girişimci sistem var; diğer yanda ise ülkenin kalkınmasına, GSMH’ye katkıda bulunan ve işgücünün bir kısmını absorbe eden ikinci bir devlet dışı aktör var.
Son zamanlarda oldukça ilginç bir gelişmeye tanık olduk; bu devlet dışı işletmeler kamu sektörüyle ilişki kurmaya başladı. Örneğin, abluka koşullarında kamu işletmelerimiz üretim kapasitelerini maksimum düzeyde kullanamıyorlar. Fakat ablukaya rağmen ithalat yapma imkânı daha fazla olan devlet dışı sektör, o kamu kuruluşuyla ilişki kuruyor ve birlikte, sonuçta halkın yararına olan üretken faaliyetler ve hizmetler geliştiriyorlar.
Küba halkına, bunca yıldır ablukaya direnerek gösterdikleri kahramanlık karşılığında hak ettikleri refahı vermeyi arzuluyoruz. Bunu nasıl yapacağız? Bir kamu sektörü ve bir özel sektör içeren sosyalist bir inşa konseptiyle. Bu zorlu bir görev ama bunu başaracağız.
KvH: Eski Dışişleri Bakanı Alarcón’u vefatından bir hafta önce görme şansına sahip oldum ve onun en çok etkilendiği konu bölgedeki değişimlerdi. Daha geçen gün Lula büyük bir toplantı için Küba’daydı. Bölge daha pembe ve daha az sağcı bir yöne doğru ilerliyor gibi görünüyor. Bu durum Küba’ya değişiklik yapması için daha fazla alan açıyor mu, hatta belki de bağlantısızlar hareketini yeni bir dönem için yeniden yaratıyor mu?
MDC: Latin Amerika ve Karayipler’in entegrasyonu ilkesini savunuyoruz. Ayrıca Latin Amerika ve Karayipler’in bir barış bölgesi olması gerektiği ilkesini de savunuyoruz. Latin Amerika ve Karayipler’deki tüm ülkelerle ilişkilerimiz var.
Aralarında sağlık ekiplerimiz ve mühendislik gibi dallardaki diğer uzmanlarımızın da bulunduğu, profesyonel veya teknik hizmetlerimizi talep eden çeşitli ülkelerle işbirliği ve ortak çalışmalar yürütüyoruz. Ticari ilişkileri geliştirmek için çalışıyoruz. Ayrıca, işbirliği misyonlarına katıldığımızda, o ülkeler hakkında bilgi ediniyoruz ve bu da kendi gelişimimize yardımcı oluyor.
Latin Amerika, bu süreçlerin altını oymaya çalışan aşırı sağcı akıma rağmen ilerici hareketler açısından son derece elverişli bir yer. Venezuela, Nikaragua, Bolivya, Brezilya ve Arjantin ile güçlü ilişkilerimiz var ve bu ilişkiler giderek güçleniyor. Brezilya, Latin Amerika’da adeta bir kıta ve en önemli ekonomilerden biri. Lula’nın ve ardından Dilma’nın hükümetleri döneminde kapsamlı ticari ve ikili alışverişlerimiz oldu. Bu ilerici hükümetler iktidara geldiklerinde ülkemiz için de yeni imkanlar yaratıyorlar.
Küba, tüm kıtada barışa ön ayak olan ve katkıda bulunan Kolombiya’daki barış sürecini destekledi. Bu barış sürecine ilişkin nihai anlaşma birkaç yıl önce Havana’da imzalanmıştı. Küba, diğer ülkelerle işbirliği ve ortak çalışmaya, sahip olduklarımızı çok fedakâr bir şekilde paylaşmaya dayalı tutarlı bir dış politika geliştirdi. Kovid vurduğunda, aşılarımızı isteyen Karayip ve Latin Amerika ülkeleriyle paylaşmıştık.
DDG: Sayın Devlet Başkanı, yabancı ülkelerdeki Kübalılardan söz ettiniz. Elbette Kübalı doktorların dünyanın dört bir yanında sağlık hizmetleri sunan uzun ve seçkin geçmişini hepimiz biliyoruz. Fakat ABD’de bazılarımız Ukrayna’daki Kübalıların savaşmak üzere askere alındığına dair son manşetler karşısında şaşırdık. Acaba hükümetinizin bu duruma verdiği tepkiyi açıklayabilir misiniz?
MDC: Her şeyden önce Ukrayna’daki savaşa ilişkin tutumumuz bir barış ülkesi olduğumuz yönünde. Uluslararası hukuku ve Birleşmiş Milletler Sözleşmesini destekliyoruz. Savaşlardan hazzetmiyoruz. Savaşları kutsamıyoruz ve desteklemiyoruz. Bir tarafta ya da diğer tarafta insan hayatının kaybedilmesi bizi incitiyor ve bu savaşı sona erdirme konusunda diyalog ve diplomatik çözümler aranması gerektiğine inanıyoruz.
Ukrayna’daki savaşın parçası değiliz ama araştırmalarımız sonucunda yasa dışı bir şebekenin Rusya’da yaşayan ve bazıları Küba’da yaşayan Kübalıları Rusya’nın tarafında savaşmak üzere kiraladığını tespit ettik. Ceza Kanunumuz paralı askerliği yasaklıyor ve biz bunu paralı askerliğin yanı sıra insan kaçakçılığı olarak da değerlendiriyoruz. Bu nedenle, soruşturmadan elde ettiğimiz tüm delilleri topladığımızda, ilgili tarafları bilgilendirdik ve yaşananları kamuoyuna bildirdik. Rusya ile olan yakın ilişkilerimiz sayesinde her iki taraf da insanları paralı askerlere dönüştüren yasa dışı insan ticaretini ortadan kaldırmak için çalışabiliyor. Küba’nın savaşın bir parçası olmadığını ve gördüğümüz gibi bir yasa dışı kaçakçılık şebekesini tekrar keşfetmemiz halinde bunu rapor edeceğimizi ve durdurmak için harekete geçeceğimizi teyit edebilirim.
KvH: Küba’nın Ukrayna savaşı konusundaki tutumunu netleştirmek adına, herhangi bir ateşkes teklifinde rol oynamaya çalıştınız mı? Küba hükümetinin Ukrayna savaşına ilişkin tutumu nedir?
MDC: Diyalog için tüm uluslararası mekanizmaların ve alanların kullanılmasında ısrar ediyoruz; diyalog ve diplomatik ilişkiler yoluyla bir çözüm bulunmalı. Sorun şu ki, hakikati çarpıtma ve çarpık bir çerçeve dayatma çabaları mevcut. Bize göre ABD yönetimi, Rusya’nın şikayetlerini ve NATO sınırlarının Rusya’ya doğru genişlemesinin yarattığı tehlikeye ilişkin uyarılarını dinlemeyerek savaşı körükledi. Bana göre ABD durumu manipüle etti. İhtilafa pek çok Avrupa ülkesi de dahil oldu, öyle ki bu Ukrayna ile Rusya arasında bir savaş değil, bir NATO-Rusya çatışması.
Bu savaşın parasını kim ödüyor? Savaşa dahil olan ülkelerin bütçelerinden geliyor, yani bu ülkelerin sakinleri ödüyor. Ama aynı zamanda savaşa dahil olmayan ama yine de bu savaşın sonuçlarını görenlere de zarar veriyor. Tahıl ihracatı ve gıda piyasalarında yaşanan sorunlar bunun dünyayı nasıl etkilediğini gözler önüne serdi. Biz de savaşa, çatışmalarda insan hayatlarının feda edildiğine dair hümanist inançlarımıza dayanarak karşı çıkıyoruz.
Ancak ABD’nin bu çatışmada epey büyük bir mesuliyeti olduğuna inanıyoruz. Savaşın gerçek özünü çarpıtmayı başardılar ve sonra da sanki doğru tutumda olan kendileriymiş gibi görünmeye çalıştılar. Savaşı sona erdirmek için doğru yanıtın diplomatik yollardan geçtiğine inanıyorum. Tüm taraflar için objektif güvenlik garantileri sağlanmalı. Akıl ve duyarlılıkla, savaşı körüklemek ve çatışma alevlerine körükle gitmek yerine hepimizin bir çözüm arayışını destekleyebileceğimize inanıyorum.
DDG: Daha önce sosyalist inşadan bahsetmiştiniz. Gelecekte özel sektör ve devlet arasında nasıl bir denge öngördüğünüz konusunda sizi biraz zorlamak istiyorum. Özel Dönem sırasında, esasen Sovyetler Birliği’nden gelen sübvansiyon kesildi ve bu, özellikle abluka nedeniyle Küba halkı açısından epey zor oldu. Fakat sosyalist inşa sorunu ne Küba’da ne de günlük yaşam seviyesini yükseltmek için özel sektörü genişletmek zorunda kalan Çin’de çözüldü. İleriye dönük olarak özel sektör ve devlet arasında nasıl bir denge kurmayı hedefliyorsunuz?
MDC: Sosyalist bir ekonomide özel sektörün var olması sosyalizmi ortadan kaldırmaz. Marksist klasikler —ya da Lenin’in Sovyet devrimindeki kendi pratiği— bile sosyalist yapı içinde özel sektörün de yer alacağı geçiş dönemleri olduğunu kabul eder. Özel sektörü tanımak hiçbir şekilde sosyalizmden vazgeçtiğimiz anlamına gelmez. Neden mi? Çünkü temel üretim araçlarının en büyük miktarı ve hacmi hala devletin elindedir.
Bu üretim araçları devlet ve devlet dışı biçimlerin bir kombinasyonu olarak yönetilebilir. Örneğin Küba’da arazilerin yüzde 80’inden fazlası kamuya ait. Ancak topraklarımızın yaklaşık yüzde 80’i yıllardır özel tarım kooperatifleri tarafından yönetiliyor. Bu, sosyalizmi inşa etmeyi bıraktığımız anlamına gelmiyor.
Ekonomi söz konusu olduğunda, mevcut iktisadi performansın bazı yönlerinden memnuniyetsizlik duyuyoruz. Ancak Küba ekonomisinin gerçekliği ne oldu? Dünyanın en güçlü ülkesinin ablukasına maruz kalmış bir savaş ekonomisi. Abluka olmasaydı ne elde edebileceğimizi görmek zorundayız. Elbette kendimizi geliştirmenin yollarını da bulmaya çalışıyoruz. Küba ekonomisinin performansından memnun olmadığımı söylerken halkımıza tam refah sağlayacak mal ve hizmetleri hala üretemediğimiz hakikatinden bahsediyorum. Ancak aynı savaş ekonomisi, kamu tarafından desteklenen ücretsiz ve yüksek kaliteli sağlık hizmetleri ve eğitimin yanı sıra kültür ve spora ücretsiz erişimi teminat altına alan şey. Kübalı profesyoneller, göç edenler de dahil, kapitalist ülkelerdeki işgücü piyasalarında rekabet edebilir durumda.
Küba, kimseyi geride ya da korumasız bırakmayan inanılmaz bir sosyal bakım sistemine sahip. Şu sorulabilir: Eğer insanlar bu hizmetten ücretsiz yararlanıyorsa, bunun devlete bir maliyeti yok mu? Peki bu devletin masraflarını kim karşılıyor? Bu masraflar, bir yandan abluka nedeniyle ağır darbe alan ama diğer yandan kapitalist ve daha gelişmiş ülkelerin asla yapamadığı büyük sosyal başarılara imza atan bir ekonomi tarafından karşılanıyor. Ablukanın sıkılaştırılmasına rağmen Küba’nın sağlık ve eğitim göstergeleri dünyanın herhangi bir gelişmiş ülkesiyle yarışabilir.
Bundan sonra nereye gideceğiz? Uluslararası koşullara daha az bağımlı olmalıyız. Bu nedenle kendi çabalarımızı ve kabiliyetlerimizi kullanarak Küba halkının yaratıcı direnişine güveniyoruz. Enflasyonla, döviz piyasasındaki ve fiyatlardaki çarpıklıklarla başa çıkmak için makroekonomik istikrar planını da içeren bir iktisadi ve sosyal kalkınma modeli üzerinde çalışıyoruz.
Kamu yönetiminin temel direkleri olarak bilim ve inovasyona güveniyoruz. Pandemi sırasında ne yaptığımıza bir bakın. Egemenliğimizi korumak adına Küba aşılarına ihtiyacımız olduğuna karar verdik ve bilim ve inovasyona dayalı bir yönetişim sistemi tasarladık. Bu fikir Kovid-19 sırasında test edildi ve şimdi bunu ekonominin diğer alanlarına da yaydık.
Bu alanlardan biri de gıda egemenliği. Gıda üretimini artırmak için bilim ve inovasyona odaklanıyoruz, böylece Küba gıda için ithalat yapmak ya da dış kaynaklara bağımlı olmak zorunda kalmayacak. Ayrıca ülkenin enerji matrisini de fosil yakıtlara daha az bağımlı olacak ve yenilenebilir enerji kaynaklarını daha fazla kullanacak şekilde değiştiriyoruz. Enerjinin yüzde 24’ünden fazlasını 2030 yılına kadar yenilenebilir kaynaklardan elde etmeyi hedefliyoruz.
Zorlu koşullar devam ederken, nüfusun ve ailelerin hassas durumlardan kurtulmalarına yardımcı olmayı amaçlayan sosyal programlar geliştiriyoruz. Ayrıca dijital bir dönüşüm sürecine giriyoruz. Tüm bu eylemler bir araya geldiğinde çok daha istikrarlı bir bugün ve gelecek ortaya çıkacaktır.
KvH: Dijital dönüşümle ilgili olarak, Küba internete erişim konusunda sizce ne durumda? Anladığım kadarıyla ABD’li ve Avrupalı şirketlerle yapılan bir anlaşma suya düştü ve dijital dönüşüme yönelik hareket durdu. İnsanlar bilgiyi nasıl alıyorlar? Her sabah brifing alıyor musunuz? Hangi mecralara baktığınızı merak ediyorum.
MDC: Twitter’da epey aktifim. Emin olmamakla birlikte Küba’daki herkesten daha fazla takipçim olduğunu düşünüyorum.
KvH: Kaç takipçiniz var?
MDC: Twitter’da yaklaşık 760 bin takipçim olduğunu söylediler. Toplumun dijitalleşmesi için iki temel alana odaklanan bir proje başlattık. Bunlardan ilki e-ticaret ve e-devlet gibi dijital platformların geliştirilmesi, böylece nüfus, devlet kurumları ve hizmetler arasında daha fazla bağlantı kurulması ve nüfusun daha fazla demokratik katılımının sağlanması. Ayrıca elektronik ticarete ilişkin yasal çerçeve üzerinde de çalışıyoruz. Ablukanın bu konuda bir etkisi var, zira dijital bir topluma doğru ilerlemek için mali kaynaklara ve teknolojiye ihtiyacınız var. Dolayısıyla dijital altyapımızın temelini bağımsız olarak oluşturmamız gerekiyor.
Çin’in yardımıyla televizyonun dijitalleşmesine doğru ilerleyebildik. İnternet konusunda ise son birkaç yılda önemli ilerlemeler kaydedildi. Halihazırda 7 milyondan fazla Kübalı cep telefonları aracılığıyla internete erişebiliyor. Küba’da ve özellikle gençler arasında, her ne kadar ablukanın bir sonucu olarak bize yasaklanan siteler ve platformlar olsa da herkesin sosyal ağlara bağlandığı ve aktif olarak çalıştığı oldukça yaygın olarak görülüyor.
Bir uygulamayı güncellemeye veya bir siteye girmeye çalıştığınızda ya da bir bilim insanı olarak bir araştırma veri tabanını ziyaret etmek istediğinde “Ülkenizin bu siteye erişimi yok,” şeklinde bir mesaj alıyorsunuz. Ancak ilerleme kaydediyoruz. Ülke genelindeki tüm üniversitelerde bilgisayar bilimleri programlarımız var. Ayrıca Apklis adında bir yerli uygulama mağazası geliştirdik ve kendi yerli uygulama sistemlerimizi de geliştiriyoruz. Universidad de las Ciencias Informáticas [Bilgisayar Bilimleri Üniversitesi] tarafından geliştirilen ve Çin ile ortak bir projeyle geliştirmekte olduğumuz dizüstü bilgisayarlarda, tabletlerde ve cep telefonlarında kullanılan bir işletim sistemimiz mevcut.
Genç Kübalılardan oluşan ekipler uluslararası bilgisayar programlama etkinliklerine katıldı ve olağanüstü sonuçlar elde etti. Bu bilgisayarlaşma yolunda ilerlemeye devam etmemizin nedeni şu: Küba’da iktisadi olarak aktif nüfus daha az ve bu grup iktisadi olarak aktif olmayan daha büyük bir nüfusu desteklemek zorunda, zira nüfusumuz yaşlanıyor, aynı zamanda sosyal programlarımız sayesinde ortalama yaşam süresi de artıyor.
Başka bir deyişle, az gelişmiş bir ülke olmamıza rağmen, gelişmiş ülkelere özgü bir demografik dinamiğe sahibiz; üretim ve hizmetlerde doğrudan aktif olan daha az insanla, daha verimli sonuçlar elde etmek zorundayız ve bunu yapmanın yolu bilgisayarlaşma, dijital dönüşüm ve otomasyondan geçiyor. Bu hedeflere ulaşmak için çeşitli popüler programlar geliştirdik. Örneğin, Genç Bilgisayar Kulübü —çok küçük yaşlardan itibaren çocukların bilgisayar ve diğer iletişim teknolojileriyle tanıştığı kurumlar— programı var. Hatta tüm bu dijital dönüşüm sürecinin dışında kalmamaları için yaşlılara yönelik kurslar bile var.
Elbette Kübalılar da sosyal ağlarda aktifler. Sosyal ağların, insanlık açısından son derece önemli olan bilginin yönetilebileceği bir araç olabileceğine inanıyorum. İnsanların maddi varlıklarıyla değil, maneviyatlarıyla ve topluma ve kültüre yapabilecekleri katkılarla ayırt edildiği bir ülke yaratmayı arzuluyoruz. Sosyal ağlarla ilgili olarak kınadığım hususlar, bayağılık, banallik ve özellikle gençler arasında çok fazla zarar veren çevrimiçi zorbalık türlerinin tezahürleri.
Dünyanın internet yönetişimi konusunda da daha kapsamlı ve birleşik bir yaklaşıma ihtiyacı olduğuna inanıyorum. Siber güvenlik meseleleri artık dünyada önemli bir konu ve Küba kendi siber güvenlik platformlarını geliştiriyor. Yapay zekânın yarattığı zorlukların yalnızca teknolojik değil, önemli sosyal ve etik sonuçları da beraberinde getirdiğinden bahsetmiyorum bile. İnternet için bir tür küresel yönetişim sağlamalıyız. Özgürleştirici ve kapsayıcı, sanal ve fiziksel olanın birbirinden daha az uzak olduğu ve internetin insanların sorunlarına cevap bulmalarına yardımcı olabileceği bir dünya inşa etmemiz gerekiyor.
DDG: Kültür konusuna gelince, Küba’nın müzik, edebiyat ve dans alanlarında kültürel bir güç merkezi olduğunu herkes biliyor. Dijital kültürün sınırlara saygı duymadığı düşünüldüğünde, hükümetinizin belki de artık Küba’da yaşamayan ama hala gururla Kübalı hisseden Kübalılara dönük tutumunda herhangi bir farklılık veya değişiklik görüyor musunuz?
MDC: Bu ABD’ye ikinci gelişim; bir kez beş yıl önce gelmiştim, şimdi de bu. Her iki seferde de BM Genel Kurulu oturumlarına katılmak üzere geldim. Bu ziyaretler sırasında Amerikan kültürünün temsilcileriyle bir araya gelmek için her zaman yer bulduk. Örneğin dün öğleden sonra, tam da bu mekânda Amerikalı sanatçılar ve akademisyenler ile Küba’da ve ABD’de yaşayan Kübalı sanatçılar arasında bu toplantılardan birini gerçekleştirdik.
Sizin gibi ben de Kübalı ve Amerikalı müzisyenlerin sahneyi paylaştıklarında ortaya çıkan uyumu deneyimledim. Havana’daki caz festivallerinde bunu deneyimledik; festivaller her zaman Kübalı ve Amerikalı müzisyenleri bir araya getiren bir orkestra ile kapanır. Kübalılar Amerikan cazının orijinal gücüne ve virtüözitesine belli bir Latinlik katıyor.
Bunlar, insanın yeni bir ruhsal esenlik düzeyine ulaştığı anlar. Bugün kültür, Küba ile ABD arasında duvarların değil köprülerin inşa edilebileceği alanlardan biri. Kültürel alışveriş sayesinde sınırlar yıkılır ve halklarımız birleşir. İnsanlarımız tarihlerinin ve kültürlerinin değerlerini paylaşabilirler.
Birkaç yıl önce, Obama döneminde, Washington DC’deki Kennedy Center da Küba kültürüne ilişkin bir sergi düzenlemişti. Burada sanatçılarımız kendilerini çok rahat hissettiler. Bir Kennedy Center projesi aracılığıyla Amerikalı sanatçıları Küba’ya getirmek istedik ama Trump’ın kısıtlamaları nedeniyle her şey suya düştü. Yine de sürdürülen pek çok temas söz konusu. Örneğin dün uzun yıllardır ABD’de yaşayan bazı önemli Kübalı müzisyenlerle vakit geçirdik. Ülkeleriyle olan ilişkilerini terk etmediler ve onların başarısının aynı zamanda Küba kültürünün de başarısı olduğunu düşünüyoruz.
KvH: Biden yönetimi ile devam eden bir diyalog var mı? Ve Biden yeniden seçilirse ABD ile Küba ilişkileri açısından ne bekliyorsunuz?
MDC: Onu Biden’a sormanız gerekir. Şu anda diplomatik ilişkiler var. Bazı konularda görüşmelerimiz var ama Biden yönetiminin Küba ile farklı bir ilişki kurma konusunda istekli olduğunu görmedik.
Ve vizyonumuzda ısrar etmeye devam ediyoruz. Sosyalist inşadan vazgeçmeyeceğiz. Fakat Küba ile ABD arasında medeni ve normal bir ilişki istiyoruz. Ancak bu ilişkiyi inşa etmek için oturup konuşmamız gerekiyor. Farklı görüşlere sahip olduğumuz, hemfikir olduğumuz ve hemfikir olmadığımız tüm konuları değerlendirmeli ve ilerleme kaydetmeye çalışmalıyız. Bunun daha iyi bir ilişkiye ve halklarımız için daha fazla imkân ve potansiyele yol açacağına inanıyorum ama şu anda ABD yönetiminin tutumunun bu yönde olduğuna dair herhangi bir işaret görmüyoruz.
KvH: Son bir soru: Barbie ya da Oppenheimer’ı gördünüz mü?
MDC: Oppenheimer’ı izlemedim ama izlemem tavsiye edildi ve yakında izleyeceğim. Oppenheimer’a ilgim var. Barbie’yi izlemeye daha az ilgim mevcut. Bana öyle geliyor ki Barbie çok ama çok hafif.
Diplomasi
Avrupa ve ABD arasında Ukrayna’ya destek çatlakları büyüyor

Ukrayna’ya güvenlik garantileri sağlamak ve ateşkes sonrası çok uluslu güç konuşlandırmak amacıyla kurulan “gönüllüler koalisyonu”, askeri eğitimlerin ortak planlanması ve Avrupa’nın sanayi potansiyelinin kullanılmasını görüşmek üzere Paris’te toplanıyor. Avrupa ülkeleri arasında Rusya ile doğrudan diyalog, yaptırımlar ve Ukrayna’ya bütçeden askeri yardım sağlanması konularında ciddi görüş ayrılıkları yaşanırken, bazı Doğu Avrupa ülkeleri misyona katılmayı reddediyor.
Ukrayna’ya destek veren ve ağırlıklı olarak Avrupa ülkelerinden oluşan “gönüllüler koalisyonu”, Rusya ile yaşanan çatışmada Kiev’e yönelik güvenlik garantilerini ve ortak askeri eğitim planlarını ele almak üzere 13 Temmuz’da Paris’te bir araya geliyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, toplantıda Avrupa’nın sanayi potansiyelinin bu amaçla kullanılmasına yönelik planların yanı sıra askeri tatbikatların ortaklaşa planlanmasının da tartışılacağını açıkladı.
Zirvenin ertesi günü tüm katılımcıların, “Avrupa’nın Stratejik Uyanışı” sloganıyla Şanzelize Caddesi’nde düzenlenecek geleneksel Bastille Günü askeri geçit törenine katılması öngörülüyor.
Gönüllüler koalisyonu, olası bir ateşkes durumunda Ukrayna için güvenlik garantileri geliştiren, çoğunluğu Avrupa ülkelerinden oluşan 30’dan fazla devletin birleşiminden oluşuyor. Girişimi 2024 yılının sonlarında Fransa ve İngiltere başlattı. Aynı ülkeler, ateşkes rejimini denetlemek üzere Ukrayna’ya Avrupa askeri birliği gönderilmesi fikrini de ilk ortaya atanlar oldu.
Macron, geçen yılın eylül ayında yaptığı açıklamada, 26 ülkenin Ukrayna’ya asker göndermeye veya bu misyonu desteklemek için fon ayırmaya hazır olduğunu teyit ettiğini bildirdi. Rusya bu girişime kesin bir dille karşı çıkıyor. ABD ise bugüne kadar böyle bir misyon için gerekli olan teknik ve lojistik desteği sunmayı kabul ettiğini beyan etmedi.
Avrupa müttefikleri arasında uzlaşı aranıyor
Paris’te düzenlenen ocak ayı toplantısının ardından katılımcı ülkeler, çatışma sonrasında Ukrayna’da çok uluslu güçlerin konuşlandırılmasına yönelik bir niyet deklarasyonu imzaladı.
Belgede, yabancı güçlerin ülkede yer almasının parametreleri belirlendi. Bu kapsamda askeri üslerin kurulması, hava ve deniz sahasının korunması ile çok uluslu gücün Ukrayna Silahlı Kuvvetleriyle etkileşim sistemi ele alındı.
Avrupa diplomatik kaynakları, tüm bu adımlardan önce bir ateşkes rejiminin kurulması gerektiğini belirtti.
Rus basınına konuşan konuya aşina kaynak, “Avrupa’nın yaklaşımına göre öncelikle bu noktaya ulaşılmalı, ardından başta Ukrayna olmak üzere tüm taraflar için güvenlik garantileri detaylıca tartışılmalıdır. O zamana kadar asker gönderilmesi konusu gündemde yer almıyor” dedi.
Fransa, Almanya ve İngiltere liderleri 7 Haziran’da yaptıkları ortak açıklamada, Ukrayna krizinin çözümü için müzakerelerin yeniden başlamasını ve Rusya ile doğrudan diyaloğun yeniden kurulmasını destekledi. Liderler, “adil ve kalıcı bir barış” için beş şart öne sürdü. Bu şartlar arasında çatışmaların durdurulması ve mevcut cephe hattının herhangi bir anlaşma için başlangıç noktası olarak kabul edilmesi yer alıyor.
Ancak diplomatik kaynak, Ukrayna konusundaki diplomatik sürecin şu an fiilen dondurulduğunu belirtti. Kaynak, “ABD’nin odağını İran’a çevirmesi nedeniyle süreç durma noktasına geldi. ABD ve Rusya devlet başkanları arasında telefon görüşmeleri artık nadiren gerçekleşiyor. ABD’li müzakerecilerin yeniden Moskova’ya gelebileceğini öngörüyorum ancak bu durum gerçek müzakerelere yol açmaktan ziyade fikir alışverişiyle sınırlı kalacaktır. Üstelik şu anda askeri tansiyonun yükseldiği bir aşamadayız” değerlendirmesinde bulundu.
Avrupa Birliği (AB) içinde Rusya ile doğrudan diyaloğun yeniden başlatılmasına yönelik tartışmalar mayıs başında hareketlendi. Batı medyasında Moskova ile temasları yürütecek özel temsilci adayları arasında Almanya eski şansölyeleri Gerhard Schröder ve Angela Merkel ile Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb’ın isimleri geçti. Konuyla ilgili 28 Mayıs’ta Kıbrıs’ta AB Dışişleri Bakanları toplantısı düzenlense de resmi bir açıklama yapılmadı.
Haziran ortasında Fransa, İngiltere ve Almanya’nın Moskova büyükelçileri Nicolas de Rivière, Nigel Casey ve Alexander Lambsdorff, Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mikhail Galuzin ile görüştü. Rusya Dışişleri Bakanlığı, görüşmeye ilişkin açıklamasında, büyükelçilere ülkelerinin Ukrayna krizine yönelik yıkıcı politikalarına dair değerlendirmelerin iletildiğini, bu politikaların Kiev yönetimini Batı’nın “gönüllüler koalisyonu” adına savaşı sürdürmeye teşvik ettiğini savundu.
Görüşme öncesinde Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Avrupa ülkelerinin çözüm sürecini etkileme fırsatını kaçırdığını ve yapıcı olmayan bir tutum takındığını ifade etti.
Brüksel’de 18 Haziran’da düzenlenen AB zirvesi öncesinde, Avrupa Konseyi Başkanı António Costa’nın gelecekteki müzakerelere zemin hazırlamak amacıyla üst düzey bir Rus yetkiliyle iki kez telefon görüşmesi gerçekleştirdiği basına yansıdı. Ancak Avrupa’da Rusya ile müzakerelerin formatı konusunda henüz ortak bir duruş yok.
NATO’nun 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirdiği zirve kapsamında, AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, Delfi portalına verdiği mülakatta, AB’nin Moskova’yı müzakerelere zorlamayı hedeflediğini belirtti.
Kallas, Avrupa’nın her zaman Ukrayna’nın yanında yer alması sebebiyle arabulucu rolü üstlenemeyeceğini kaydetti.
Rusya’ya yönelik 21’inci yaptırım paketinin hazırlıklarına da değinen Kallas, AB’nin Kiev’in olası müzakerelerdeki konumunu güçlendirmesi gerektiğini vurguladı.
Financial Times gazetesinin haberine göre, Avrupalı liderler Ankara’daki zirveyi başarılı olarak değerlendirdi. Zirvede ABD Başkanı Donald Trump, Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy ile de görüştü.
NATO ülkeleri, yayımladıkları sonuç bildirisinde Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim amaçlı 70 milyar avro tahsis etme taahhüdünde bulundu ve 2027’de de bu destek seviyesini korumaya hazır olduklarını teyit etti.
Yeni yaptırımların ele alınacağı AB Dışişleri Bakanları toplantısı ise Brüksel’de pazartesi günü başlıyor. Euractiv’in haberine göre, ekonomileri büyük ölçüde turizme dayalı olan Fransa, İtalya ve Yunanistan; Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in gündeme getirdiği, 2022’den bu yana Rus ordusunda görev yapmış kişilerin AB’ye girişinin yasaklanması önerisine karşı çıkıyor.
Yunanistan ayrıca Rus petrolüne varil başına 44 dolar tavan fiyat uygulanması teklifine de direnç gösteriyor. Bulgaristan ise Moskova ve Tüm Rusya Patriği Kirill’in yaptırım listesine alınmasını engelledi.
Askeri yardımlar konusunda da bazı AB üyeleri ulusal bütçelerinden kaynak ayırmaya yanaşmıyor. Çekya, Ankara’da onaylanan NATO taahhütlerine katılmayı reddetti. Çekya Başbakanı Andrej Babiš, Avrupa için önceliğin kendi füze savunma sistemini güçlendirmek olması gerektiğini savundu.
Macaristan Başbakanı Péter Magyar, yardım paketine katılımın gönüllülük esasına dayandığını hatırlattı. Slovakya ve Bulgaristan da bu girişime katılmazken, Bulgaristan Başbakanı Rumen Radev, ülkelerinin Ukrayna’ya yalnızca askeri teçhizat onarımı konusunda destek vereceğini açıkladı.
Bahsi geçen Doğu Avrupa ülkeleri, Ukrayna’ya asker gönderme olasılığını da kesin bir dille dışlıyor. Benzer bir tutum sergileyen Hırvatistan Cumhurbaşkanı Zoran Milanović, “gönüllüler koalisyonu” ile ilişkilendirilmemek adına Hırvat askerlerinin Paris’teki Bastille Günü geçit törenine katılmasına izin vermedi.
ABD yönetimi Patriot üretimi ve hava sahası seçeneğini değerlendiriyor
Ankara’daki zirvede Donald Trump, ABD’nin Ukrayna’ya Patriot hava savunma sistemleri için füze üretimi lisansı verebileceğini dile getirdi. Zelenskiy ile gerçekleştirdiği görüşmede Trump, “Sonradan size bunları eksik verdiğimizi söyleyemezsiniz. Benim fikrim, bunları kendiniz üretmenizdir” dedi.
Trump, konuyu henüz sistemlerin üreticileri olan Lockheed Martin ve RTX firmalarıyla görüşmediğini belirtti. Ukrayna’nın yakın zamanda ABD’den ek önleme füzesi alamayacağını da ekleyen Trump, “Elimizde Patriot var ama sayıları az. Onlara kendimizin ihtiyacı var” diye konuştu.
CNN, üretimin başlamasının aylar alabileceğini aktarırken; The New York Times, alt yükleniciler tarafından sağlanan parça tedarikinin temel sorunu oluşturduğunu yazdı.
Aynı görüşmede Trump, güvenlik garantilerinin bir parçası olarak ABD’nin Ukrayna üzerinde hava sahasını kapatabileceğini ilk kez kamuoyu önünde dile getirdi.
Washington’ın Ukrayna hava sahasını kapatmaya hazır olup olmadığı yönündeki soruya Trump, “Gerekirse evet” yanıtını verdi ancak bir barış anlaşmasına varılması durumunda bu tür önlemlere gerek kalmayabileceğini sözlerine ekledi.
Trump ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Ukrayna’nın Rus petrol rafinerilerine düzenlediği saldırıları da değerlendirdi. Trump, “Bu bir tırmanma, ancak savaşın sona ermesine yardımcı olabilecek bir tırmanmadır” ifadesini kullandı.
Rubio ise Ukrayna ordusunun Rusya’nın iç kesimlerini vurma kabiliyetinin, çatışmanın sonlandırılması için yürütülecek müzakerelerde alan yaratmasını umduklarını açıkladı.
Trump, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile telefonda görüşmeyi planladığını belirtse de bu görüşme henüz gerçekleşmedi. Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff ve damadı Jared Kushner üzerinden yürütülen Moskova temasları da duraklamış durumda. Putin ile en az yedi kez bir araya gelen Witkoff’a, aralık ve ocak aylarındaki son iki ziyaretinde Kushner eşlik etti.
Şubat ayı sonunda ABD ile İran arasında başlayan gerilimle birlikte her iki isim de Ortadoğu hattına odaklanarak ateşkes mutabakatının hazırlanması sürecinde yer aldı.
Ancak The New York Times’a konuşan ve isminin açıklanmasını istemeyen bir kaynak, Witkoff ve Kushner’ın Ukraynalı ve Rus yetkililerle neredeyse her gün iletişimde olduğunu ve daha önce kamuoyuna yansımayan yüz yüze görüşmeler gerçekleştirdiklerini iddia etti.
Kaynağa göre her iki müzakereci de tartışılacak yeni bir somut gelişme olması durumunda Moskova ve Kiev’i ziyaret etmeye hazır, ancak yalnızca fotoğraf karesi vermek için gitmek istemiyorlar.
Rusya müzakere için taleplerinin karşılanmasını şart koşuyor
Moskova yönetimi ise pozisyonunu koruyor. Kremlin Sözcüsü Dmitry Peskov, 7 Temmuz’da yaptığı açıklamada, “Zelenskiy, birliklerini şu anda Rusya toprağı olan Donbass ve diğer bölgelerden çekerek çok sorumlu bir karar alıp savaşı hala durdurabilir. Durumu fiilen kabul ederse ertesi gün çatışmalar sona erer” dedi.
Peskov, bu gerçekleşene kadar Rusya’nın askeri harekâtı sürdüreceğini ve bir tampon bölge oluşturmaya devam edeceğini sözlerine ekledi.
Rusya Dışişleri Bakanlığı, 10 Temmuz’da yayımladığı bildiride Kiev’i “Rusya’nın sivil nüfusuna ve sivil altyapısına yönelik terörü artırmaya çalışmakla” suçladı.
Bakanlık Sözcüsü Maria Zaharova, Minsk-Anapa seferini yapan turist otobüsüne yönelik saldırıdan sınır bölgelerindeki can kayıplarına kadar bir dizi gelişmeyi sıralayarak, “Tüm bu olgular, Ukrayna’nın askersizleştirilmesi ve naziden arındırılması ile bu topraklardan kaynaklanan tehditlerin ortadan kaldırılmasına yönelik görevlerin güncelliğini teyit ediyor. Bu hedeflere mutlaka ulaşılacaktır” dedi.
Moskova, Kiev ile 2025 yılının ilkbahar ve yaz aylarında İstanbul’da yürütülen doğrudan müzakereleri yeniden başlatmaya hazır olduğunu belirtiyor.
Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, 23 Haziran’da katıldığı büyükelçiler yuvarlak masa toplantısında, “2025 sonbaharında radardan çıktılar ve müzakereleri durdurduklarını açıkladılar. Biz bunları kaldığı yerden her an yeniden başlatmaya hazırız. Muhtemelen geçen yıl Ukraynalılara birileri diyalog kurmamalarını ve savaşmaya devam etmelerini söyledi” dedi.
Temmuz ayında Mozambik’e gerçekleştirdiği ziyarette Lavrov, Batı’yı Rusya’yı müzakereye çağırırken varılan anlaşmaları baltalamakla suçladı. Lavrov, 9 Temmuz’da yaptığı açıklamada, “Batı’nın müzakereli bir çözüm istediğine artık inanmayacağız. Bu iyi niyet ve umut stoğu tamamen tükenmiştir” ifadelerini kullandı.
Avrupa ülkelerinin Rusya’yı stratejik olarak yenilgiye uğratmak istediğini belirten Peskov, bunun “tarihin en büyük hatası” olduğunu savundu.
ABD’nin tutumunda ise bir ikili durum gözlemlediklerini ifade eden Peskov, Washington’ın bir yandan Kiev’e silah sevkiyatını sürdürürken, diğer yandan Avrupalıların aksine barış sürecine katkıda bulunma isteğini koruduğunu söyledi.
Peskov, “Bazen yanılsalar da bu isteğin samimi olduğunu düşünüyor ve bunu memnuniyetle karşılıyoruz” değerlendirmesini yaptı.
Ukrayna ise Rus petrol rafinerilerine yönelik saldırılarını sürdürürken, bu eylemlerin kapsamını genişletme tehdidini yineliyor.
The New York Post gazetesinin haberine göre Kiev, çatışmaları sona erdirmek için Moskova üzerindeki baskı dengesinin değiştirilmesi gerektiğine inanıyor.
Zelenskiy, 4 Temmuz’da yaptığı açıklamada, “Rusya’nın sesini duyacağı taraflar kesinlikle ABD, diğer G7 ve G20 ülkeleri ile Avrupa’dır” ifadesini kullandı.
Diplomasi
Bloomberg: Graham’in ölümü Ukrayna yardımını zorlaştıracak

ABD’li Senatör Lindsey Graham’in 71 yaşında hayatını kaybetmesi, Ukrayna ve diğer müttefiklerin Washington’daki en etkili destekçilerinden birini yitirmesine yol açtı. Bloomberg’in analizinde, Graham’in ölümünün ardından Kiev ve Avrupalı ortakların Beyaz Saray ile iletişim kurmak için yeni kanallar aramak zorunda kalacağı belirtildi.
ABD’li Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham’in vefatı, Ukrayna’nın Beyaz Saray ile en etkili iletişim kanallarından birini kaybetmesine neden oldu.
Bloomberg’in haberine göre, Graham’in yokluğu Ukrayna ve diğer ABD müttefikleri için Washington’da büyük bir boşluk yaratacak.
Graham, ABD Başkanı Donald Trump ile Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy arasındaki gergin ilişkilere rağmen, Trump’ın ikinci başkanlık döneminin önemli bir kısmında Kiev’e askeri destek sağlanması için çaba harcıyordu.
Bloomberg, Graham’in vefatıyla birlikte Ukrayna ve diğer ABD müttefiklerinin, Trump’ın yakın çevresinde yeni güvenilir isimler bulmak zorunda kalacağına dikkat çekti.
Haberde, Graham’in Trump ile yakın ilişkilerini, Senato’daki Demokratlarla çalışma becerisini ve yabancı liderlerle kurduğu güçlü bağları birleştiren benzersiz bir yetenek setine sahip olduğu, bu nedenle yeni bir kanal bulmanın kolay olmayacağı ifade edildi.
“Kiev için büyük bir kayıp”
Bloomberg’e konuşan bir kaynak, Kiev yönetiminin Graham’in ölümünü, “Ukrayna’yı samimi şekilde destekleyen ve yardım etmek için elinden gelen her şeyi yapan nadir bir Cumhuriyetçinin kaybı” olarak değerlendirdiğini aktardı.
Ukraynalı siyaset bilimci Volodimir Fesenko da Kiev’in Graham’in ölümünün ardından ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğunu belirtti.
Fesenko, “Bizim için şimdi temel soru şu: Senato’da güçlü bir konuma sahip olan ve Trump’a doğrudan erişebilen Graham gibi başka aktörler var mı?” değerlendirmesini yaptı.
İsmi açıklanmayan bir Avrupalı diplomat ise Avrupa’da Graham’in sadece Ukrayna’yı destekleyen değil, aynı zamanda Rusya üzerinde baskı kurabilen, Beyaz Saray bünyesinde nüfuz sahibi bir figür olarak görüldüğünü dile getirdi.
Senatör Lindsey Graham, vefatından sadece birkaç saat önce Rusya’ya yönelik yeni kısıtlamaları içeren yasa tasarısının tamamlanması gerektiğini söylemişti.
Graham, esprili bir dille yaptığı açıklamada, “Şu anda ölemem. Rusya’ya yaptırım uygulamam, İran ile durumu çözmem ve İsrail ile Suudi Arabistan ilişkilerini normalleştirmem gerekiyor” ifadelerini kullanmıştı.
Aort yırtılması ve aterosklerotik kalp damar hastalığı nedeniyle 71 yaşında hayatını kaybeden senatörün ardından ABD Başkanı Donald Trump taziye mesajı yayımladı.
Trump, federal binalardaki bayrakların yarıya indirilmesi talimatını verirken, sosyal medya platformu Truth Social üzerinden yaptığı paylaşımda Graham için, “Tanıdığım en büyük insanlardan ve senatörlerden biriydi. Her zaman çalıştı ve gerçek bir Amerikan vatanseveriydi. Lindsey çok aranacak” yazdı.
Rusya’nın yaptırım listesindeydi
Rusya yönetimine yönelik istikrarlı eleştirileriyle bilinen Graham, 2018 yılında Rusya’ya karşı hazırlanan ve “cehennem yaptırımları” olarak adlandırılan yasa tasarısının mimarlarından biriydi. Bu tasarıyla Rusya’nın devlet borcuna yönelik yaptırım kavramını ortaya atmış ve siber sektöre kısıtlamalar getirilmesini savunmuştu.
Rusya İçişleri Bakanlığı, Mayıs 2023’te Zelenskiy ile görüşmesinin ardından Graham hakkında arama kararı çıkarmıştı. Rusya Federal Mali İzleme Servisi (Rosfinmonitoring) ise Şubat 2024’te ABD’li senatörü terör ve ekstremizm destekçileri listesine dahil etmişti.
Diplomasi
AB askerlik çağındaki Ukraynalıların girişini kısıtlayacak

Avrupa Birliği, temmuz ayında kabul edeceği yeni direktifle askerlik çağındaki Ukrayna vatandaşlarının birliğe girişine kısıtlama getirmeyi ve koruma statüsü vermeyi reddetmeyi planlıyor. Polonya İçişleri Bakan Yardımcısı Maciej Duszczyk, hazırlıklarında son aşamaya gelinen ve Varşova yönetiminin de desteklediği düzenlemenin Mart 2027 tarihinde yürürlüğe gireceğini duyurdu.
Avrupa Birliği (AB), askerlik yükümlülüğü bulunan Ukrayna vatandaşlarının birliğe girişini kısıtlamaya ve bu kişilere koruma statüsü verilmesini reddetmeye hazırlanıyor.
Polonya gazetesi Rzeczpospolita’nın Polonya İçişleri Bakanlığının göç politikasından sorumlu Bakan Yardımcısı Maciej Duszczyk’e dayandırdığı habere göre, konuya ilişkin AB direktifi temmuz ayında kabul edilecek ancak Mart 2027 tarihinde yürürlüğe girecek.
Polonya İçişleri Bakan Yardımcısı Duszczyk, düzenlemeye ilişkin yaptığı açıklamada, “Değişiklikler üzerindeki çalışmalar tamamlanmak üzere. Polonya bu adımları destekliyor” ifadesini kullandı.
Yeni düzenleme kapsamında AB genelindeki geçici koruma statüsü, yalnızca Ukrayna resmi makamları tarafından verilmiş seferberlik tecil veya muafiyet belgesine sahip Ukrayna vatandaşları için geçerli olacak.
Kiev değişiklik talep etti
Ukraynalı mültecilere yönelik geçici koruma direktifindeki bu değişikliklerin doğrudan Kiev yönetiminin talebi doğrultusunda hazırlandığı belirtildi. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, yaklaşık bir yıl önce 18-22 yaş aralığındaki Ukraynalı erkeklerin yurtdışında eğitim görmeleri ve çalışmaları için uygulanan çıkış yasağını kaldırmıştı.
Bu kararın ardından üç ay içinde 121 binden fazla Ukraynalı erkek Polonya’ya giriş yaparken, bu kişilerin büyük kısmının daha sonra Almanya’ya geçtiği kaydedildi.
Rzeczpospolita’nın paylaştığı verilere göre, güncel olarak Polonya’da 218 binden fazla askerlik çağında Ukraynalı erkek yaşıyor.
Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat) verileri ise AB topraklarında geçici koruma statüsünden yararlanan toplam Ukraynalı sayısının 4,3 milyon olduğunu gösteriyor. Bu kişilerin 1,2 milyonu Almanya’da, 960 bini ise Polonya’da ikamet ediyor.
Avrupa Komisyonu, haziran ayı sonunda askerlik çağındaki Ukraynalı erkeklere mülteci statüsü verilmemesini önermişti. Komisyon bu öneriyi, koruma ihtiyaçları ile Ukrayna’nın genel savunma kapasitesi arasındaki dengenin sağlanması gerekliliğiyle gerekçelendirmişti.
Ukrayna’nın demografi sorunu
Ukrayna Parlamentosu İnsan Hakları Yetkilisi Dmitro Lubinets, 20 Haziran tarihinde yaptığı açıklamada, Rusya ile yaşanan savaşın ardından 5,7 milyondan fazla Ukrayna vatandaşının ülkeyi terk ettiğini bildirmişti.
Ukrayna Dışişleri Bakanı Andriy Sibiga ise yurtdışında zorunlu olarak bulunan Ukraynalı sayısının 8 milyonu aştığını kaydetmişti.
Ukrayna Sosyal Politika, Aile ve Birlik Bakanı Denis Ulyutin, mayıs ayı itibarıyla ülke nüfusunun yaklaşık 22-25 milyon seviyesine gerilediğini açıklamıştı.
Ülkenin 2001 yılında yapılan son resmi nüfus sayımında Ukrayna nüfusu yaklaşık 48 milyon olarak kayıtlara geçmişti.
Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy, ilkbahar aylarında yaptığı açıklamada, yurtdışına giden askerlik çağındaki erkeklere cephedeki askerlerin rotasyonunun sağlanabilmesi için ülkeye geri dönme çağrısı yapmıştı. Ukrayna’da mevcut yasalara göre seferberlik yaşı 25 ile 60 yaş arasında uygulanıyor.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş6 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor










