Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Tarımsal kapasitenin felce uğratılması: Batı’nın Ukrayna’ya sözde ‘yardımı’

Yayınlanma

Çevirmenin notu: 2014 yılındaki Maydan darbesi, ulusötesi şirketlerin Ukrayna kaynaklarından yararlanmaları için en ideal ortamı yaratmış oldu. Talanın başlangıcı, şüpheye mahal yok ki 1992’de aranmalı. 30 yıldır ulusötesi tarım ve biyoteknoloji firmaları, Ukrayna’nın tarım ve hayvancılık yasalarına sürekli olarak müdahale ediyor. Ukrayna’nın yakın tarihine dair çalışmalarıyla tanınan yazar Peter Korataev, Batı’nın Ukrayna’nın tarım sektöründe uyguladığı talanı anlattığı yazı dizisinin ikinci bölümünde ülkenin tarım potansiyelinin nasıl yok edildiğini açıklıyor.

Ukrayna’nın özelleştirilen tarımı: Küresel gıda güvenliğinin aç garantörü


Peter Korotaev
The Canada Files

17 Mayıs 2023

Editörün notu: Bu yazı, Kanada ve daha geniş anlamda Batı’nın, Maydan darbesi sonrası sadık bir hükümeti, sıradan Ukraynalıların ciddi zararına olacak şekilde tarımı özelleştirmek için nasıl kullandığına dair üç bölümlük yazı dizisinin ikinci bölümü. Bu bölüm, Batı’nın iteklediği özelleştirmenin Ukrayna’nın tarımsal kapasitesini nasıl felce uğrattığına odaklanıyor.

2016 yılında ABD’nin Kiev Büyükelçisi Geoffrey Pyatt, “Ukrayna’nın halihazırda en büyük tarımsal ürün üreticilerinden biri olduğunu ancak tarımsal bir süper güç haline gelmesi gerektiğini” ifade etmişti.

Ukrayna’nın “küresel gıda güvenliğinin garantörü” olarak tanımlanması, Avrupa-Atlantik basınında Ukrayna ile alakalı haberlerin klasiği haline geldi. Bu makale, ABD hükümetinin Ukrayna’nın serbestleştirilmiş tarımına ilişkin övünmelerinin ardındaki gerçekliği inceleyecek. Ukrayna’nın serbestleştirilmiş tarımı yurttaşlarını beslemede ne kadar etkili ve sürdürülebilir?

Ukrayna tarımının ilkelleştirilmesi

Ukrayna’nın Avrupa ve Avrupa-Atlantik Entegrasyonundan Sorumlu Başbakan Yardımcısı 2020’de, 2013’te Yatsenyuk’un AB serbest ticaret anlaşmasını imzalayarak Alman yaşam tarzını benimseyeceği taahhüdünü vermesinden bu yana zerre kadar değişmeyen, Avrupa’ya dair alışıldık iyimserliğini dile getirdi:

“AB ile ortaklık anlaşması ve serbest ticaret bölgesi, Ukrayna ekonomisinin gelişmesinin motoru haline geldi, zira kıtadaki en büyük pazara giden yolu açtı.”

Ancak bu pazar sadece son derece ilkel Ukrayna mallarından oluşan küçük bir listeyle ilgileniyor. Ülkeyi yabancı yatırımlar için tanıtan devlet kurumu UkraineInvest, Ukrayna’yı “ucuz işgücü ve ucuz arazi kirasıyla “tarımda fırsat ülkesi” olarak resmediyor. 2019’da tarım ve gıda ihracatı 2018’e kıyasla yüzde 19 ile tüm ekonomik sektörler arasında en fazla artış gösteren sektör oldu. Fakat işlenmiş tarım ihracatı, ayçiçek yağı sayesinde sadece yüzde 5 arttı. AB’nin Ukrayna’ya pazarını kapattığı ama Ukrayna’nın Kovid sırasında aynı şeyi yapmasına izin vermediği 2020’nin ilk yarısında, iki taraf arasındaki ticaret hacmi yüzde 5,1 oranında düştü. Aynı dönemde Ukrayna’nın AB’ye ihracatının yarısından fazlasını tahıllar, ayçiçek yağı, işlenmiş gıda atıkları ve yağlı tohumlar oluşturdu.

2019 yılında tüm ithalatın yüzde 9,4’ünü tarım ve gıda ürünleri oluştururken 5,7 milyar dolar değerinde üretim gerçekleştirildi. Tüm tarım ithalatının yüzde 46’sını mamul gıda ürünleri oluştururken yurt dışından ithal edilen bu ürünlerin oranı her geçen yıl artıyor.

Ukraynalı ekonomi muhabiri Roman Gubriyenko, Ukrayna ekonomisinin son derece ilkel bir tarım sektörüne bel bağladığı durumu özetliyor:

“Ukrayna’nın devlet gelirlerinin neredeyse yüzde 50’si dış pazarlara yapılan ürün ve hizmet ihracatına bağlı. Aynı zamanda döviz ihracat gelirlerinin yaklaşık yüzde 40’ı tarımsal sanayi kompleksi ürünlerinden geliyor. Devlet Mali Teşkilatına göre, 2019 yılında Ukrayna’nın tarım ürünleri ihracatı yüzde 19 artarak 22,2 milyar dolar gibi rekor bir rakama ulaştı. Tüm tarım ürünleri yelpazesinden sadece 202,9 milyon dolar değerinde hazır gıda ürünü ihraç edildi.”

Ukrayna 2021 yılında ihraç ettiğinden yüzde 30 daha fazla işlenmiş sebze ürünü ithal etti. 2021’de ihraç ettiğinden altı kat daha fazla işlenmiş et ve balık ürünü ithal etti. 2012’de ihraç ettiğinden sadece 3,5 kat daha fazla işlenmiş et ve balık ürünü ithal etmişti, dolayısıyla durum kesinlikle daha da kötüleşti. Ticaret fazlası elde etmeyi başardığı “mamul gıda ürünü” olarak sınıflandırılan tek ürün, teknolojik açıdan pek de karmaşık olmayan ve ithalatın hala ihracatın yüzde 70’i büyüklüğünde olduğu ve arttığı şekerdi.

Son yıllarda ortalama olarak hasat edilen 90 ila 95 milyon ton tarım ürününün 60 milyonu anında ihraç ediliyor ve sadece geri kalan 30-35 milyonu yurt içinde asgari düzeyde yeniden işleme tabi tutuluyor. Hasat edilen 70 milyon ton tahıl ürününün sadece yaklaşık 20 milyonu yurt içinde işleniyor. Üretimin önemli bir kısmının — hala yarısından biraz fazlasının — yurt içinde işlendiği tek sektör ayçiçek yağı sektörü.

Yevromaydan’dan bu yana Ukrayna’da üretimi istikrarlı bir şekilde artırılanlar sadece oldukça ilkel tarım biçimleri. Hayvansal ve bitkisel yağ (ayçiçek yağı olarak okunabilir) ihracatı 2012’de 4,1 milyar dolardan 2021’de 7,3 milyar dolara fırladı. Tahıl ihracatı ise 7 milyar dolardan 12 milyar dolara yükseldi. Şuradaki grafik, 2021 yılında hangi tarım ürünlerini ithal ettiğinden daha fazla ihraç ettiğini ve hangi tarım ürünlerini ihraç ettiğinden daha fazla ithal ettiğini gösteriyor.

Görüldüğü üzere Ukrayna işlenmemiş tarım ürünleri ihraç ederken, gıda ürünleri ve işlenmiş tarım ürünleri ithal ediyor.

Ukrayna’da hayvancılık üretimi ve kalitesinde düşüş

Önceki yazımızda, büyük tarım işletmelerinin küçük çiftçilerin zararına nasıl yükseldiğini gördük. Ancak bu küçük ölçekli çiftçiler Ukrayna’nın gıda tedariki açısından hayati önem taşıyor. Ukrayna’nın toplam tarım arazilerinin yalnızca yüzde 12’sini kullanmalarına rağmen, ülkenin tarımsal üretiminin yüzde 50’sinden fazlasını üretiyorlar; patatesin yüzde 98’i, sebzelerin yüzde 89’u, sütün yüzde 78’i ve sığır etinin yüzde 74’ü.

Ocak 2020’de Ukrayna’nın brüt tarımsal üretim hacmi Ocak 2019’a kıyasla yüzde 0,7 oranında azaldı. Ocak 2019’da ise sadece yüzde 3 oranında artmıştı. Fakat tarımsal gıda üretiminin tek tek sektörlerine bakıldığında durum daha da kötü.

Hayvancılık

2018’de Poroşenko’nun müttefiki Yurşinin, kendisinin ve diğerlerinin tarım holdinglerine verilen dev teşviklerin kanıtlarıyla karşılaştığında “hükümet Ukrayna’daki hayvancılığın durumunu çok önemsiyor, bu yüzden bu paraları aldık” diye yanıt verdi. Hükümetin hayvancılığa verdiği “önem” her neyse bunun pek bir anlamı yok.

2018 ve 2019 yıllarında kişi başına düşen inek, domuz, koyun ve keçi sayısı azaldı. İhracat pazarlarındaki popülerlikleri nedeniyle sadece yetiştirilen kanatlı hayvan miktarı arttı. Roman Gubriyenko’nun hazırladığı şuradaki grafik Ukrayna’nın 2019 yılı gıda üretimindeki değişimi gösteriyor. Bu grafiğin önemli kısmı turuncu renk; bu, 2018 rakamının yüzdesi olarak kişi başına düşen bu hayvanların sayısını temsil ediyor. Görülebileceği üzere 2018-2019 yılları arasında kanatlı hayvan dışındaki tüm sektörlerde canlı hayvan sayısında büyük bir düşüş yaşandı.

Bunun nedeni Ukrayna’nın tarım piyasasının ekonomik olarak liberalleşmesi. İhracat için kanatlı hayvan yetiştirmek diğer çiftlik hayvanlarına göre daha az zaman alıyor, bu nedenle tarım işletmeleri kanatlı hayvanlara yatırım yapıyor. Domuz, inek ve koyun üretimi Ukrayna’da yüzde eksi 7 ile yüzde eksi 25 arasında değişen negatif kar oranlarına sahip. Bir önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi, bir diğer faktör de Poroşenko ve ABD Dışişleri Bakanlığı’nın iyi bir dostu olan Yuriy Kosyuk’unki gibi büyük kümes hayvanı işletmelerine verilen dev teşvikler.

Nisan 2019 ile Nisan 2020 arasında Ukrayna’daki domuz sayısı yüzde 6 oranında azaldı ve 400 bin domuz kaybedildi. 2020’nin ilk 4 ayında 3500 ton domuz ithal edildi; bir yıl önceki aynı döneme göre 2,3 kat daha az, bu da Kovid karantinasının bir sonucu olarak Ukrayna’nın tüketimindeki düşüşün kayda değer bir göstergesi. Aynı dönemde sadece 900 bin ton domuz ihraç edildi ve bunun yüzde 75’i Ukrayna ile imzalanan özel tarım anlaşmaları kapsamında BAE’ye gitti.

2020-21’de de durum daha iyi değildi. Bu dönemde, domuz dışındaki tüm hayvancılık türlerinde (kümes hayvanları dahil) yüzde 5 ila 6’lık düşüşler yaşandı; burada, domuz konusunda uzmanlaşmış büyük tarım işletmelerinin büyümesi, küçük ölçekli domuz yetiştiriciliğindeki düşüşü telafi etti. Bununla birlikte domuz sayısı sadece yüzde 3,7 oranında arttı. Ayrıca 2021’deki domuz miktarı hala 2019’daki miktardan daha düşüktü, bu da kısa süreli artışın 2020’deki felaket Kovid yılının kayıplarını telafi etmediği anlamına geliyordu.

Önceki başarılı yıllara rağmen, karantina nedeniyle AB’ye tavuk eti ve yumurta ihraç etmenin zorlaşması nedeniyle 2020 yılında kümes hayvanı ihracatı azaldı. AB yerli çiftçilere verdiği desteği artırırken, Ukrayna’nın kendi işletmeleri için aynı şeyi yapmasını yasakladı. Gubriyenko’nun yazdığı üzere Ukraynalı büyük tarım holdinglerinin düşük ücretli Ukraynalılardan oluşan küçük iç pazara tedarik sağlamak gibi bir kaygıları yok; bu da ihracat pazarlarındaki dalgalanmaların Ukrayna tarımı üzerinde olumsuz etkileri olduğu anlamına geliyor.

Süt ürünleri

2020, Ukrayna’nın süt ürünlerinde net ithalatçı olduğu ilk yıl oldu; ilk çeyrekte ihracat yüzde 9,3 azalırken ithalat yüzde 167 arttı. Bu tür hayvan sayısının her yıl yüzde 5-7 oranında azaldığı inek endüstrisindeki düşüşün bir sonucu olarak, karlılığına rağmen süt endüstrisi de zarar gördü. Bu durum aynı zamanda Ukrayna’nın peynir ya da kefir (Doğu Slavları arasında popüler olan fermente bir sütlü içecek) gibi değerli gıda işleme endüstrisinin de gerilemesine yol açıyor. 2019 yılında, yeniden işleme tesislerine giden kişi başına sütte 2018’e kıyasla yüzde 25’lik bir düşüş ya da brüt yüzde 9’luk bir azalma yaşandı. İşleme tesisleri tarafından satın alınan yüksek kaliteli süt miktarı kişi başına yüzde 53 oranında azaldı.

Ukrayna’nın süt endüstrisi, ihracatın bir önceki yıla göre yüzde 40 oranında düştüğü 2018 yılında ciddi bir gerileme yaşamaya başladı. Devlet istatistiklerine göre, 2020’nin ilk 3 ayından sonra Ukrayna, süt ürünlerinde halihazırda net ithalatçı konumundaydı. 2020’nin ilk yarısında Ukrayna’nın süt ihracatı yüzde 9 oranında azalırken, ithalat bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 168 oranında arttı. Süt Üreticileri Birliği’ne göre, 2020’nin ilk 10 ayının ardından süt ihracatı bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 20 azaldı. Devlet istatistiklerine göre, 2020 yılı Ukrayna’nın peynir ithalatı için rekor bir yıl oldu ve önceki yılların iki katından fazla bir rakama ulaştı. Süt ve krema ithalatı ise yüzde 310 oranında arttı.

İnek sayısı 2019’da 2018’e kıyasla yüzde 6,35 oranında azaldı. Ulusal bilim merkezi “Tarım Ekonomisi Enstitüsü”ne göre, Ukrayna’nın süt üretimi 2030 yılına kadar yüzde 123, aile çiftçiliği üretimi ise yüzde 31,1 oranında düşecek. Gubriyenko, ineklerin yakında Ukrayna’da nesli tükenmekte olan hayvanların kırmızı listesine alınması gerekeceğini söyleyerek espri yapıyor.

2021’in ilk çeyreğinde Ukrayna’daki işleme tesislerine giden Ukrayna sütünün miktarı yüzde 12,3 oranında azaldı. Aynı rakam 2019 ve 2020 yıllarında yüzde 9,1 ve yüzde 7,6 oranında azalmıştı. 2020 yılında Ukrayna’daki işleme tesislerine giden sütün sadece üçte biri Ukrayna’dan gelmişti.

Gıda kalitesinde düşüş

Sadece süt endüstrisi gerilemekle kalmadı, satılan sütün kalitesi de düştü. Devlet Tüketici Hizmetleri Dairesi, Ukrayna’da sahte içerikle en çok satılan gıda grubunun süt ürünleri olduğunu belirtti. Gerçek süt içermeyen süt ürünleri sattıkları için süt ürünleri dağıtıcılarına sürekli olarak on milyonlarca grivna ceza kesmek zorunda kalıyorlar. Genelde tereyağı ve peynir gizlice trans doymamış yağ, emülgatörler ve palmiye yağı ile yapılıyor.

Gubriyenko’ya göre bunun bir nedeni, gıda kalitesi üretimini titizlikle denetleyecek devlet organlarının zayıflığı ya da olmaması. Deregülasyon ortamında işletmeler en yüksek kârı elde etmek için ne gerekiyorsa yapıyor; devletin tekelcilikle mücadele komitesi bir süt ürünleri şirketinin yasa dışı gerçek süt olmayan maddeler kullanarak yüzde 100 kâr elde ettiğini açıklamıştı.

Gubriyenko, bu durumun aynı zamanda azalan yerli inek sayısı ve süt üretiminden de kaynaklandığını, sonuç olarak tereyağı gibi süt yoğun ürünler için üreticilerin gerçek sütü daha az sağlıklı ürünlerle takviye etmek zorunda kaldıklarını savunuyor. Süt ürünleri üretimi ve ihracatı, yıllık süt üretimi göz önüne alındığında Ukrayna’da üretilebilecek süt ürünleri miktarını fazlaca aşıyor. Gubriyenko, Ukrayna’nın süt ürünlerinin yüzde 25 ila 502sinin sahte içerikli olduğunu hesaplıyor.

Gıda enflasyonu ve açlık

Küresel gıda güvenliğinin garantörü olarak imrenilecek bir konuma sahip olmasına rağmen Ukrayna’nın devlet istatistiklerine göre gıda fiyatları Ocak-Ekim 2021 döneminde 2020’nin aynı dönemine kıyasla yüzde 10,9 arttı. Yumurta fiyatları yüzde 54, şeker yüzde 69, ekmek yüzde 15 ve ayçiçek yağı yüzde 61 oranında arttı. Bu artış, Ukrayna’nın dünyanın en büyük ayçiçek yağı ihracatçısı olarak bilinen konumuna rağmen gerçekleşti.

Tarım ürünlerinin toplam ihracattaki payı 2018’de yüzde 39 iken 2019’da yüzde 44’e yükseldi fakat bunun hayvancılık üretimindeki artıştan kaynaklanmadığını zaten biliyoruz. Ukrayna’nın en çok ihraç ettiği tarım ürünleri buğday, mısır ve ayçiçek yağı olup, bu ürünlerde Ukrayna küresel ihracat liderleri arasında yer alıyor.

Fiyat deregülasyonunda liberal deneyler

Kanada’nın eski Kiev Büyükelçisi Roman Waschuk, Maydan sonrası Ukrayna’yı “ideal dünya deneyleri için bir laboratuvar” olarak nitelendirmişti. Bu deneylerden biri de fiyat düzenlemesi alanındaydı. 2016’da gıda fiyatlarının devlet tarafından düzenlenmesi geçici olarak iptal edildi ve 2017’de bu rejim kalıcı hale getirildi. Dönemin liberal, batı taraftarı başbakanı Vladimir Groysman bunu, devlet düzenlemesinin kendi başına etkisiz olduğunu ve zaten fiyat artışlarını durdurmadığını söyleyerek açıkladı.

Pancar çorbası faciası

2018 yılında, ortalama Ukraynalılar tarafından milli çorba yemekler arasında en çok tüketilen sebze ürünlerinin fiyatını ölçen “pancar çorbası (borş) sepeti”nin fiyatı beş kat arttı. Ocak-Ekim 2019 döneminde ithal edilen lahana, havuç ve kırmızı biber miktarı 2018’in aynı dönemine kıyasla yüzde 20 ila 30 oranında arttı. Domates ithalatı yüzde 15, salatalık ithalatı ise yüzde 38 oranında arttı. Soğan ithalatı ise 26 kat arttı. En kötü vaziyet patates üretiminde yaşandı: Ukrayna Haziran-Ekim 2019 döneminde 2018’in aynı dönemine kıyasla 700 kat daha fazla patates ithal etti. Bu ürünler çoğunlukla Belarus ve Rusya’dan ithal edildi. Gubriyenko, patates üretimindeki düşüşü Ukrayna’nın çiftçi pazarlarına getirdiği ve Herson oblastındaki küçük çiftçilerin protestolarına yol açan Kovid karantina kısıtlamalarına bağlıyor.

Devlet istatistiklerini özetleyen analiz şirketi EastFruit, “pancar çorbası sepetindeki” enflasyonist eğilimler hakkında şunları yazıyor:

“Havucun toptan satış fiyatları geçen yıla göre iki kat, soğan fiyatları iki buçuk kat, beyaz lahana fiyatları üç kat ve sofralık pancar fiyatları da üç kat daha yüksek. Yani, pancar çorbası sebzelerinin ortalama fiyatları Aralık 2020 başına kıyasla 2,6 kat arttı.”

Gubriyenko’nun sözleriyle, “pancar çorbası ürünlerinin fiyatlarındaki dinamiğe bakılırsa, kutsal Ukrayna yemeği geleneksel bir milli mutfak olmaktan çıkıp seçkin bir gastronomik mutfak haline gelecek”. Bu, en iyi pancar çorbası tarifleri üzerine internette yaşanan kavgalar da dahil olmak üzere “pancar çorbası hazırlamanın tarihi ve gelenekleri” adlı bir TV dizisine sponsor olan hükümetin milliyetçi histerisinin ardındaki rahatsız edici hakikat. Ukrayna’nın resmi Twitter hesabı, pancar çorbasının Rusya’ya değil Ukrayna’ya özgü bir yemek olarak kabul edilmesi için sık sık online saldırılar düzenliyor ve konuyu UNESCO’ya kadar götürüyor. Bu, malzemelerinin çoğunun ithal olmasına, hatta Belarus ve Rusya gibi “düşman ülkelerden” gelmesine rağmen durum böyle.

Gubriyenko, pancar çorbasının maliyetinin artmasının ardındaki en önemli etkenin Ukrayna’nın tüm malzemeleri ithal etmeye bağımlı olması olduğunu düşünüyor. Ukrayna, AB’nin olağan ürünlerinin yanı sıra ABD ve Norveç’ten domuz eti, Özbekistan ve Meksika’dan da soğan ithal ediyor. Bu ürünleri çok uzaklardan ithal etmek tek başına fiyatı artırıyor. Buna ek olarak Ukrayna’nın en büyük patates tedarikçisi, ABD’ye “Batı medeniyetinin ileri karakolu” olarak değerini göstermenin bir yolu olarak sürekli çatışmaya çalıştığı Belarus.

2020 yılında küçük Arnavutluk bile Ukrayna’ya lahana tedarikinde mutlak liderdi. Arnavutluk Ukrayna’ya 425 milyon dolar değerinde lahana ihraç ederek Ukrayna’nın ithalat ihtiyacının yüzde 90’ını karşıladı. Ukrayna ise bu normal sebzeden sadece 116 milyon dolar değerinde ihraç etti.

Ukrayna, 2020 yılında ihraç ettiğinden 1377 kat daha fazla patates ithal etti. “Otoriter Belarus” lider oldu; tesadüf değil, küçük ve orta ölçekli çiftçilere oldukça gelişkin bir kamu yardımı sistemine sahip.

Ukrayna’nın patates sıkıntıları, AB ile olan sömürü ilişkisine de ışık tutuyor. Mayıs 2020’de, sadece patates kızartması yapımında kullanılan (Kovid karantinaları nedeniyle o dönemde satılamayan) Hollanda patateslerinin, AB’de yasa dışı olan normal patates olarak tüketilmek üzere Ukrayna’ya gönderildiği ortaya çıktı. Ukrayna’da Ukrayna patatesleriyle aynı fiyata satıldılar. Eğer bu olmasaydı, bu patatesler imha edilmiş olacaktı.

Ukrayna en azından makul miktarlarda havuç ihraç etse de yine de 3 kat daha fazla havuç ithal ediyor. Daha da kötüsü bu ithalatı çoğunlukla yüksek ücretli AB ülkelerinden yapıyor, yani AB tüketicileri ucuz Ukrayna havucu alırken, yoksul Ukraynalı tüketiciler temel gıda ürünlerine yüksek AB fiyatları ödemek zorunda kalıyor. Pancar çorbasının ana maddesi olan pancarda durum çok kötü; Ukrayna hiç pancar ihraç etmiyor ve 40 milyon dolar değerindeki pancarı, çiftlikleri işsizlikten kaçan Ukraynalı göçmen işçilerle dolu olan İtalya’dan ithal ediyor. Ukrayna’nın verimli toprakları ve kabiliyetli işçileri var ama tarım ürünlerini yurt dışından alıyor.

Ukrayna’da özellikle yoksullar için temel bir gıda olan karabuğday üretiminde de durum kötü. Ukrayna 2019’un ilk yarısında ihraç ettiğinin iki katı kadar ithalat yaptı ve bu ürüne ayrılan ekili alan miktarı 2018’e kıyasla yüzde 10 azaldı. Büyük miktarlarda mısır ve buğday ihraç eden Ukrayna’nın tüm tahıl ve hububat ithalatı 2018 yılında 2,4 kat arttı.

Domuz cephesinin çöküşü

Salo — iyileştirilmiş domuz yağı — Ukrayna’nın milli yemeği olmak için adaylar arasında. Ne yazık ki 2018 yılı domuz eti ve salo ithalatı için rekor bir yıl oldu ve bir önceki yıla kıyasla yüzde 520 oranında arttı. Bu artan domuz eti ithalat talebinden yararlananlar ise her zamanki gibi Ukrayna’nın “Avrupalı müttefikleri” Polonya, Almanya ve Hollanda oldu. Ukrayna’nın 2018’deki domuz eti ihracatı da yüzde 36 oranında azaldı. Durum 2019’da da düzelmedi ve yılın ilk yarısında domuz eti ithalatı yüzde 5 daha arttı. Ukrayna sadece 32 bin ton salo ihraç ederken 30 bin ton ithal etti.

Gubriyenko’dan faydalı bir infografik. Bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla 2019’un ilk yarısında çeşitli gıda ürünlerinin ithalatındaki yüzde artışı gösteriyor. İlk üç sırada yer alan gıdalar yüzde olarak değil, ithalatın kaç kat arttığını gösteriyor.

Salonun durumu 2021’de daha da kötüleşti. O yılın ilk on ayında Ukrayna ürettiğinden dört kat daha fazla salo ithal etti. Gubriyenko, bu milli mutfak ürününün düşüşüne yol açan iki ana süreci izah ediyor. SSCB’nin dağılmasından bu yana geçen 30 yıl boyunca domuz sayısında daimî bir düşüş yaşandı. Düşüşün boyutu muazzam; 1990’da Ukrayna’da 20 milyon domuz vardı, 2021’de ise 5,9 milyon kaldı. Yalnızca 1990’lardaki özelleştirme kaosunda domuz sayısı yüzde 60 azalarak 8,4 milyona düştü. İkinci aşama 2000-2011 yılları arasında kentleşme, göç ve kırsal alanlardaki genel nüfus kaybı nedeniyle domuz sayısının azalması ve bunun sonucunda domuz yetiştiriciliğinin azalması. Üçüncü aşama, tarım holdinglerinin daha hızlı gelişmeye başladığı 2011-2016 yılları arasında. Bu daha yavaş bir düşüş dönemiydi ve domuz stokları 500 bin azaldı. Son aşama ise Yevromaydan darbesinin zaferini ve Ukrayna’nın AB ile serbest ticaret anlaşmasını takip eden 2016-2021 yılları arasındaydı. Tüm iktisadi düzenlemelerin ortadan kalkması ve tüm gücün büyük tarım işletmelerinin eline geçmesiyle, domuz sayısı sadece 5 yıl içinde bir milyondan fazla azaldı.

Gubriyenko, yerli domuz miktarının kritik derecede düşük olması nedeniyle Ukrayna’nın en çok salo işlediği yılların, Ukrayna’nın canlı domuz ithalatının arttığı yıllar olduğunu göstermeye devam ediyor. Başka bir deyişle Ukrayna’nın salo üretimi ithalata bağımlı hale geldi. Ayrıca Gubriyenko, Ukrayna’nın yerel salo fiyat seviyelerinin ithalat seviyelerine nasıl bağımlı hale geldiğini de tartışıyor. Ukrayna’nın borç ve döviz rezervi sorunları düşünüldüğünde bu epey tehlikeli bir durum. Ukrayna’nın 2014 öncesinde, sonrasına kıyasla yılda neredeyse beş kat daha fazla domuz ve salo ithal etmesi dikkat çekici. Her ne kadar Gubriyenko bundan bahsetmese de bunun 2014 yılında IMF’nin sert kemer sıkma tedbirlerinin kabul edilmesinin ardından Ukrayna’ya getirilen ithalat kısıtlamaları, ihracatın çökmesi, yurtiçi alım gücünün düşmesi ve para biriminin devalüe edilmesinden kaynaklanıyor olması mümkün.

Bu domuz kıyametinin ana nedenlerinden biri, Gubriyenko’nun Batılı üreticilerin Ukrayna’nın domuz pazarına yönelik “blitskrieg saldırısı” olarak nitelendirdiği durum. 2009’dan önce Ukrayna’nın domuz ve salo ithalatının yüzde 95’i Güney Amerika’dan yapılıyordu. Ancak 2015 yılına gelindiğinde Ukrayna’nın domuz ürünleri ithalatının yüzde 70’i, salo ithalatının ise yüzde 100’ü AB’den yapılıyordu. Polonya, Almanya, Hollanda ve Kanada ana kaynaklardı; Batı’nın Ukrayna’nın “Avrupa lehine medeniyet seçiminden” istifade etmesinin bir başka yolu, bir taraf için diğerinden çok daha faydalı olan bir seçim. Ukrayna’nın 2020 yılında ithal ettiği 20 milyon dolarlık domuz eti ürününün 6,5 milyon doları Kanada’dan geldi; Kanada bu ürünlerin hiçbirini Ukrayna’dan ithal etmedi, bu da karşılıklı olarak ne kadar faydalı bir ilişkiye sahip olduklarını gösteriyor. Fakat Ukrayna’nın zayıf iç tarımı, ülkeye ihanetin başka biçimlerinin de mümkün olduğu anlamına geliyor; Ukrayna’nın 2021’in ikinci yarısında salo için ana kaynağı Rusya’ydı.

Gıda enflasyonunun sebepleri

Ağustos 2021’de Ukrayna’da gıda fiyatları artmaya devam etti. Gubriyenko bu durumun, gıda fiyatlarının temmuz ayına kıyasla yüzde 1,2 düştüğü küresel eğilimlere zıt olduğuna dikkat çekiyor. Gubriyenko, küresel fiyat eğilimlerinin Ukrayna’daki gıda fiyatlarını neden aşağı çekmediğini merak ediyor, zira hükümet geçmişte gıda fiyat enflasyonunu gerekçelendirirken her zaman küresel fiyat eğilimlerine atıfta bulunuyordu. Gubriyenko, bu durumu “Ukrayna’nın tarımsal süper gücünün paradoksu” olarak nitelendiriyor. Domuz eti, yumurta, süt ve tavuk eti fiyatları ağustos ayının sadece ikinci haftasında yüzde 2 ila 5 oranında arttı. Tüm bunlar, yılın bu döneminde hasadın tamamlanmasıyla tarım ürünü fiyatlarının düşmesi gerektiği gerçeğine rağmen gerçekleşti. Bir bütün olarak gıda fiyat endeksi Ocak-Ağustos 2021 döneminde yüzde 8,6 oranında arttı.

Ukrayna’nın iç gıda piyasasında fiyatlar neden yükselmeyi sürdürüyor? Bunda en önemli gerekçelerinden biri, yerli üretimin azalması ve bunun yerini Kanada gibi uzak ülkelerden ithal edilmek zorunda kalındığı için genellikle daha pahalı olan ürünlerin alması.

Gubriyenko’nun görüştüğü bir uzman, Ukrayna’nın Belarus’un “otoriter insan hakları ihlallerine” duyduğu öfkeyle başlattığı ticaret savaşının oluşturduğu belirsiz siyasi ortamın, küresel eğilimlere rağmen 2021’de üreticilerin gıda fiyatlarını artırmasının sorumlusu olabileceğini savunuyor.

İthalatçı kartelleri de faktörler arasında. Ukrayna’daki süpermarketlerde ayçiçek yağının Polonya’dakinden iki kat daha pahalı olduğu çok tartışılan bir hakikat. Bu da ücretleri Polonya’daki ücretlerden iki-üç kat, AB’deki ücretlerden ise kat kat daha düşük olan Ukraynalıların, AB vatandaşlarının ödediği paradan daha fazla ödediği anlamına geliyor. Ukraynalı haber portalı UNN, tekelcilikle mücadele komitesinin bu sorunu beş yıldır soruşturmasına rağmen herhangi bir karara varamamasının bariz biçimde siyasi maksatlı olduğunu yazıyor. Bu durumu, Ukrayna’nın en büyük tarım şirketi “Kernel”in sahibi ve Ukrayna’nın en zengin 20 adamından biri olan Berevzskiy’in servetiyle ilişkilendiriyorlar.

İthalatçı kartelleri sorunu ayçiçek yağı ile sınırlı değil. Ukrayna İşadamları Birliği, geçen yıl küresel şeker fiyatlarının yüzde 170 ila 190 üzerine çıkan şeker fiyatlarındaki artışın durdurulması için Ukrayna’nın tekelcilikle mücadele komitesine bir mektup gönderdi. Birlik bu durumdan şeker üreticileri ve ithalatçıları arasındaki fiyat kartellerini sorumlu tutuyor ve bu önemli üründeki fiyat artışlarının üretime verdiği zarara dikkat çekiyor.

İthalatından biraz daha fazla ihracat yapmasına rağmen çoğu tarım ürününde olduğu gibi şeker fiyatlarındaki artışta da ithal ikamesi rol oynadı. İhracat 2019’da yüzde 31 ve 2021’de yüzde 2 düşerken, ithalat 2019’da yüzde 5 ve 2021’de yüzde 132 gibi çarpıcı bir oranda arttı. 2021 yılına gelindiğinde Ukrayna, 24 milyon dolar değerinde şeker ihraç ederken 17 milyon dolar değerinde şeker ithal ediyordu.

Bir diğer faktör de enerji enflasyonu. Bu da büyük ölçüde Ukrayna’nın Rusya ile olan kötü ilişkilerinden, ABD’nin Avrupa’nın Amerikan gazı almasını ve Rusya ile daha az ticaret yapmasını sağlamak amacıyla yürüttüğü enerji savaşından kaynaklanıyor. Sonuç olarak Ukrayna, 2021 yılında enerji fiyatları söz konusu olduğunda ilk 5 ülke arasında yer aldı.

Küresel gıda güvenliği ama yerelde açlık

Ukrayna, ayçiçek yağı ve mısır gibi ilkel tarımsal hammaddelerin ihracatında listenin başında yer alırken küresel gıda güvenliği endeksinde 113 ülke arasında 63. sırada yer aldı. Gubriyenko, Ukrayna’yı Somali gibi gıda güvencesi olmayan diğer ülkelerle mukayese ediyor. Bu tür ülkelerde devletin ekonomiye müdahalesi yok, yani tarım yerli tüketicilerin zararına ihracat adına yapılıyor. Büyük tarım şirketlerinin Ukrayna’nın küçük iç pazarını tatmin etmek gibi bir derdi yok. 2021 yılında Ukraynalıların yüzde 85’i ayda 300 dolardan az kazanıyordu.

UNICEF’in yıllık açlık raporları, 2018-20 döneminde Ukraynalıların yüzde 20’sinin (yaklaşık 9 milyon insan), 2019-21 döneminde ise yüzde 22,7’sinin (10 milyon kişi) “orta ve şiddetli gıda güvensizliği” sorunu yaşadığını ortaya koydu; karşılaştırma yapmak gerekirse, Avrupa’daki ortalama puan yüzde 8. Bu da Ukrayna’yı, 2018-20 döneminde nüfusun yüzde 23,5’inin orta ve şiddetli gıda güvensizliğinden muzdarip olduğu Brezilya (2014-16 döneminde Ukrayna’nın durumu Brezilya’dan bile daha kötüydü) ile yaklaşık aynı seviyeye yerleştiriyor. Küresel açlık endeksine göre açlık çeken Ukraynalıların miktarı 2007 ve 2014 yıllarında yüzde 7,2’de kalmış ve 2022 yılında yüzde 7,5’e yükselmişti. Bu oran İran, Özbekistan ve Moğolistan’dan daha yüksek bir seviye.

Yevromaydan nedeniyle gelirlerde ve istihdamda yaşanan düşüş, reel tüketimde de düşüşe yol açtı. Resmi Ukrayna istatistiklerine göre, 2013 yılında Ukraynalıların yüzde 54’ü ayda 280 dolardan az kazanıyordu. 2020’de Ukraynalıların yüzde 85’i ayda 291 dolardan daha az kazanıyordu. Ortalama hane halkı et tüketimi 2013’teki 5,1 kilogram seviyesine ancak 2019’da geri dönebildi; 2015’te 4,6 kilograma kadar düşmüştü.

Humuslu toprak, ölü toprak: Ekolojik bozulma

İşte son üzücü ironi. Küresel gıda güvenliğinin garantörü sadece kendi yurttaşlarını besleyememekle kalmıyor. Dar, ihracata dayalı “mısır ve ayçiçeği cumhuriyeti” ünlü “ultra verimli humuslu toprağını” yok ediyor.

Kaygı verici işaretlerden biri de ekilen tarım arazisi alanındaki azalma. On yılın zirvesine 2013 yılında 28 milyon hektar ekilerek ulaşılmıştı. Bu rakam 2008-09 ve 2014-15 krizleri sırasında 26,8 milyon hektara geriledi. 2020 yılında yaklaşık 24 milyon hektarın ekileceği tahmin edilmişti.

Bununla birlikte ilkel tarımsal hammadde ihracatı hızla artıyor; 2019 yılı tahıl ve bakliyat ihracatında rekor bir yıl oldu. Yerli tüketiciler için yapılan tarım zarar görürken ihracat için yapılan tarım daha önce hiç bu kadar iyi olmamıştı. 2020 yılında çiftçiler yağlık ayçiçeği, mısır ve soyaya ayrılan ekili alanların payını artırırken buğday, sebze, patates ve şeker pancarına ayrılan miktarı azalttı. Tüm bunlar küresel tarım piyasasındaki fiyat eğilimlerinden kaynaklanıyor ve aynı zamanda bu gıda ürünleri için yurt içi fiyat enflasyonunu besliyor.

Ukrayna’daki tarım arazilerinin kalitesi hükümet için bir endişe konusu değil. Kendilerini, Ukrayna’nın humuslu toprağının ancak özelleştirme yoluyla ortaya çıkarılabilecek olağanüstü verimliliğine ilişkin beyanlarla sınırlıyorlar. Toprak kalitesinin korunmasına ilişkin son devlet programı 2008-9 yıllarında oluşturuldu. İddialı hedefleri hiçbir zaman gerçekleştirilemedi. Devlet Kadastro Teşkilatı (Gosgeokadastr) hiçbir zaman Ukrayna’nın tüm tarım arazileri hakkında tam bir veri tabanı toplayamadı. Toprak kalitesi sorunu artık Ukrayna hükümeti tarafından gündeme getirilmiyor.

Ekonomik özgürlükçü İktisadi Kalkınma Bakanı Timofey Milovanov, 2019 yılında Gosgeokadastr’ı tasfiye etme arzusunu beyan etti. Bu amaçla, tarımın serbestleştirilmesi sürecinde Gosgeokadastr’ın “desantralize” edileceği ve kontrolün “yerel topluluklara” verileceği bir yasa tasarısı sunuldu. Bu proje hayata geçirilememiş olsa da Gosgeokadastr oldukça ihmal edilmiş durumda ve tasfiye edilmesi yönündeki fikirler yönetici seçkinler arasında popüler.

Gosgeokadastr, Aralık 2019’dan Ocak 2020’ye kadar 199 tarım arazisi denetimi gerçekleştirdi. Tarım mevzuatının 111 kez ihlal edildiğini tespit etti. Dolayısıyla bu yüzeysel araştırma bile Ukrayna’daki tarım arazilerinin kapitalist tarım tarafından ağır bir şekilde kötü muamele gördüğünü ortaya koymuştu.

Eco-Action adlı STK ve Ukrayna Jeoloji Enstitüsü tarafından 2021 yılında yapılan bir araştırmaya göre, Ukrayna topraklarında tarım holdinglerinin yoğunlaştırılması, ülkenin toprak kalitesi üzerinde kötü etkiler yarattı. Tarımsal işletmelerin artması, Ukrayna’nın ekilebilir arazilerinin yüzde 40’ının mısır, ayçiçeği, kolza tohumu ve soya gibi monokültür tarımla yoğun bir şekilde işlenmesi anlamına geliyor. Bu monokültür ekimlerin payı 2017-2020 yılları arasında yüzde 2,7 oranında, Ukrayna’nın humuslu toprak bulunduran orta ve batı bölgelerinde ise yüzde 6,9 oranında arttı.

Çalışma, tüm bu arazinin, yani Ukrayna’nın ekilebilir kaynaklarının neredeyse yarısının verimsizleşme riski altında olduğunu savunuyor. 2020 yılında Ukrayna’nın tarım arazilerinin yaklaşık yüzde 83’üne tahıl ekilmişti; Ukraynalı bir tarım uzmanının ifadesiyle “bu son derece barbarca, ekilebilir tarım kültürü yok”.

Ukrayna’nın tarım arazilerinin durumuna ilişkin son ayrıntılı veriler, Ukrayna Topraklarını Koruma Devlet Enstitüsü’nün (SIPUS) 2011-2015 yıllarındaki koşullara ilişkin 2018 tarihli raporunda yer alıyor. Raporda şu ifadeler yer alıyor:

“Uzun süreli yoğunlaştırma ve aşırı sürüm, Ukrayna’da toprağın riskli bir duruma gelmesine yol açmıştır. Tarımsal açıdan önemli toprak niteliklerinin azalmasının başlıca nedenleri organik ve mineral gübrelerin yetersiz uygulanması, su ve rüzgâr erozyonu ve güçlü ağır makinelerle aşırı sıkıştırmadır. Ukrayna topraklarında tarım arazilerinin yüzde 57,5’i erozyona maruz kalmaktadır ve bu eğilimler devam etmektedir.”

Raporda ayrıca, uzun vadeli toprak verimliliğinin azalması pahasına hasat boyutlarının artırılması için aşırı azotlu gübre kullanımına da işaret edildi. Rapor, pek çok sorunun gerekçesi olarak Ukrayna’nın tarımsal serbestleşmesini görüyor. Örneğin Ukrayna toprağının zirai kimyasal durumunu analiz etmek için ayrılmış kamu bütçelerinin olmaması. Ya da tarım üreticilerinin topraklarına istediklerini yapmalarına izin veren devlet düzenlemelerinin olmaması.

Ukrayna’da, Ukrayna’yı AB ile kıyas etmek yaygın, fakat genelde okuru Ukrayna’nın “Batılı ortaklarından” gelen tüm talepleri kabul etmeye ikna etmek amacıyla. Gubriyenko da AB ile Ukrayna’yı kıyas ediyor. SIPUS raporunun Almanya’nın tarım sistemini Ukrayna’nınkiyle nasıl olumlu bir şekilde karşılaştırdığını anlatıyor. Almanya’da karmaşık bir toprak düzenleme sistemi var. Tarım üreticileri, toprak kalitesi danışmanlarının tavsiyeleri doğrultusunda belirli ürünleri ekebilir. Bu durum, ürün seçimlerinin toprak kalitesine bakılmaksızın küresel pazarın kaprislerine göre yapıldığı Ukrayna ile tezat oluşturuyor. Buna ek olarak Almanya’da her bir şirketin sahip olduğu tarım arazisi büyüklüğü sınırlı; dolayısıyla çiftçilerin sahip olduğu ortalama tarım arazisi miktarı 20 hektar. Monokültür çiftçileri 5-6 hektarlık araziye sahip olmakla kısıtlanmış. Alman standartlarına göre 400-500 hektar büyük sayılıyor. Ukrayna’da ise büyük tarım holdingleri 300 ila 500 bin hektar araziye sahip.

Ukraynalı zirai ilaç bilimcisi Vadim İvanin bir söyleşisinde, Batı Avrupa ülkelerinde tarım arazilerinin yüzde 50’sinden fazlasının, ABD’de ise yüzde 25’inin ekilmediğini, geri kalanının ise otlatma ve diğer kullanımlara ayrıldığını söylemişti. Bu da toprakların yeterli düzeyde toparlanmasına olanak sunuyor. Ukrayna’da ise arazinin yüzde 90’ı ekiliyor ve neredeyse hiç otlak alan yok. İvanin ayrıca erozyonu önlemek için ormanlık arazi miktarının 12 kat artırılmasını öneriyor; Karpat bölgesi dışında Ukrayna’nın bozkır alanının sadece yüzde 15’i ormanlarla kaplı. AB’de hiçbir ülkede bu oran yüzde 26’dan az değil.

Burada Ukrayna’nın Karpat ormanlarının son yıllarda Avrupalı tomrukçuluk şirketleri tarafından ciddi ölçüde sömürüldüğünü belirtmek gerek. Ukrayna’nın AB ile imzaladığı serbest ticaret anlaşmasındaki yükümlülükleri nedeniyle 2015 yılında ihracat yasağı getirme teşebbüsü AB tarafından gayri meşru bulunmuştu. Ukrayna, Ikea gibi “medeni” Avrupa markaları tarafından kullanılan ucuz kerestenin kaynağı olarak hizmet veriyor. Genel eğilimlerin şaşırtmayan bir örneği.

Bu yazı dizisinin üçüncü bölümünde Kanada’nın rolü ele alınacak.

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English