Dünya Basını
Ukrayna’nın özelleştirilen tarımı: Küresel gıda güvenliğinin aç garantörü

Çevirmenin notu: 2014 yılındaki Maydan darbesi, ulusötesi şirketlerin Ukrayna kaynaklarından yararlanmaları için en ideal ortamı yaratmış oldu. Talanın başlangıcı, şüpheye mahal yok ki 1992’de aranmalı. 30 yıldır ulusötesi tarım ve biyoteknoloji firmaları, Ukrayna’nın tarım ve hayvancılık yasalarına sürekli olarak müdahale ediyor. Ukrayna’nın yakın tarihine dair çalışmalarıyla tanınan yazar Peter Korataev, Batı’nın Ukrayna’nın tarım sektöründe uyguladığı talanı anlattığı yazı dizisinin ilk bölümünde özelleştirme sürecinin nasıl işlediğini anlatıyor.
Ukrayna’nın özelleştirilen tarımı: Küresel gıda güvenliğinin aç garantörü
Peter Korotaev
The Canada Files
17 Mayıs 2023
Editörün notu: Bu yazı, Kanada ve daha geniş anlamda Batı’nın, Maydan darbesi sonrası sadık bir hükümeti, sıradan Ukraynalıların ciddi zararına olacak şekilde tarımı özelleştirmek için nasıl kullandığına dair üç bölümlük yazı dizisinin birinci bölümü. Bu bölüm, genel özelleştirmenin nasıl taşa oturtulduğuna ve şu an nasıl işlediğine odaklanıyor.
Kanada’nın eski Kiev Büyükelçisi Roman Waschuk, Ukrayna’nın IMF’nin “ekonomik deneyler” yaptığı bir ülke olduğunu söyledi. Ukrayna, sıradan Ukraynalıların bu politikalardan görecekleri zarara bakmaksızın, radikal neoliberal politikaların test edildiği bir laboratuvar.
Ukrayna’nın 60 milyon hektarlık arazisinin yüzde 55’i (33 milyon hektar) tarıma elverişli olarak kabul ediliyor ki bu Avrupa’daki en yüksek rakam. Bazı daha iyimser tahminlere göre bu rakam yüzde 74. Dünya ortalaması ise yüzde 12,6. Dünyadaki ekilebilir arazinin yüzde 2,3’ü Ukrayna’da bulunuyor. Ukrayna’dan sık sık “Avrupa’nın ekmek sepeti” olarak bahsedilir; hakikaten de Ukrayna’nın ekilebilir arazileri Avrupa’nınkinin yüzde 25’ini oluşturuyor.
Ukrayna’nın kapitalist, özelleştirilmiş tarımı söz konusu olduğunda işler o kadar da güllük gülistanlık değil. Bol miktarda ayçiçek yağı ve mısır ihraç etmesine rağmen gıda üretimi on yıllardır düşüyor, topraklar büyük tarım işletmelerinin tekelinde, sürdürülebilir olmayan tarım uygulamaları nedeniyle toprağın kalitesi hızla düşüyor ve nüfus Latin Amerika ülkeleriyle aynı veya daha ağır düzeyde açlık çekiyor.
Büyük tarım holdinglerinin gücü; Ukrayna’nın tarımsal ilişkileri
1990’larda Sovyet kolektif çiftlik sisteminin özelleştirilmesi söz konusuydu. Ancak 2001 yılında tarım arazilerinin alım satımı konusunda bir moratoryum ilan edildi. Sonuç olarak Ukrayna’daki tarım arazilerinin çoğu hala küçük çiftçilere ait. Bu küçük çiftçilerin sayısı 2019 yılında yaklaşık 7 milyon, yani nüfusun altıda biri kadardı. Geri kalan tarım arazileri ise kamuya ait.
Moratoryum, pek çok Ukraynalı köylünün topraklarını büyük şirketlere, özellikle de yabancılara kaptırmaktan kaygı duyması nedeniyle uygulamaya konmuştu. Yerli ve yabancı “piyasa reformcularının” ısrarlarının aksine Ukraynalı köylülerin çoğu topraklarını özelleştirmeye istekli değil. 2005 yılında yapılan bir anket, Ukraynalı çiftçilerin yüzde 96’sının bireysel çiftçiliğe başlamak istemediğini gösterdi. USAID tarafından 2015 yılında yapılan bir anket, moratoryumun kaldırılmasından sonraki ilk yıl içinde toprak sahiplerinin sadece yüzde sekizinin topraklarını satmak istediğini, 2017 yılında Tarım Ekonomisi Enstitüsü tarafından yapılan bir anket ise toprak sahiplerinin sadece yüzde 10’unun topraklarını satmak istediğini gösterdi.
1 Temmuz 2021’e kadar Ukrayna toprakları satın alınamıyor, sadece kiralanabiliyordu. Ukraynalı köylülerin yoksulluğu nedeniyle, çoğu (yüzde 56) küçük arazilerini özel şirketlere kiralamak zorunda kalıyor. Yüzde 29’u arazilerini kendileri işliyor, yüzde 8’i devlete kiralıyor ve yüzde 7’si de arazileriyle hiçbir şey yapmıyor. Birçoğu daha büyük şirketlere kiralıyor. Devlete ait araziler de genellikle büyük tarım holdinglerine kiralanıyor. Sonuç olarak bu tarım holdingleri Ukrayna’nın kapitalist tarımında baskın bir rol oynuyor.
Tarım holdinglerinin ölçeği
Ukrayna’nın önde gelen tarım ticareti web portalı makul olarak “Latifundist” gösteriliyor. Ukrayna’daki tarımsal ilişkiler sıklıkla Latin Amerika’dakilerle kıyas edilmekle kalmıyor, Ukrayna bu konuda dünya rakamlarının da üstünde yer alıyor.
Ukrayna’nın en büyük tarım holdingleri son derece güçlü. 2017 yılında Ukrayna’nın iki tarım holdingi kontrol edilen arazi miktarına göre sıralanan küresel ilk 20 listesinde yer aldı. Rusya ve Ukrayna’daki arazilerini eşit olarak dağıtan NCH Capital ilk 10’da yer alıyor. Ukrayna’nın en büyük tarım holdingi olan Kernel, 2021 yılında 510 bin hektar araziyi elinde tutuyordu. Kernel, Zelenskiy’in 2020’de tarım arazisi satışına ilişkin moratoryumu kaldırmasıyla ilgili “iyi haberin” ardından bu rakamı 700 bine çıkarmayı planlıyordu. Kernel, 2021 mali yılında 643 milyon dolar brüt kar elde ederek bir önceki yıla göre 5,2 kat daha fazla kar elde etti. Bu şirket tek başına Ukrayna’nın ayçiçek yağı ihracatının yüzde 22’sinden, tahıl ihracatının yüzde 20’sinden ve Ukrayna’nın toplam tahıl ihracatının yaklaşık yüzde 10’undan sorumlu. Tarım holdingleri 2017 yılında Ukrayna’nın toplam tarımsal üretiminin yüzde 22’sinden sorumluydu, ancak daha sonra göreceğimiz gibi, Ukrayna’nın gıda güvenliğiyle çok az hemhal oluyorlar.
Hem bu kiralama yollu sahiplik ilişkilerinin şeffaf olmaması (moratoryumun kaldırılmasından bu yana nispeten az Ukrayna toprağı satıldı) hem de sektörün hızla değişen durumu nedeniyle, Ukrayna topraklarının ne kadarının büyük tarım işletmeleri tarafından kontrol edildiğini söylemek zor. Land Matrix, 2020 raporunda Ukrayna’da 242 arazi anlaşması (buna kiralama ve kira anlaşmaları da dahil) kaydederek, tarım holdingleri tarafından sözleşmeye dayalı kontrol altında tutulan toplam 3,24 milyon hektarlık bir büyüklüğe ulaştığını yazdı. Bu, tüm tarım arazilerinin yüzde 7,6’sına ve tüm ekilebilir arazilerin yüzde 10’una denk geliyor.
Fakat Land Matrix’in de kabul ettiği üzere, sadece şeffaf anlaşmalar dikkate alındığı için bu eksik bir tahmin.
Latifundist’e göre, 2021 yılında Ukrayna’daki en büyük 117 tarım holdingi 6,45 milyon hektar araziyi doğrudan kontrol ediyordu ki bu da tüm tarım arazilerinin yüzde 16’sı ve ekilebilir arazilerin yüzde 20’si anlamına geliyordu. “Eco-action” ve Ukrayna Coğrafya Enstitüsü’ne göre 2020 yılında sadece ilk 10 tarım holdingi 2,66 milyon hektar ekilebilir araziyi kontrol ediyordu. Etkili tarım ticareti haber portalı Landlord’a göre, 45 tarım işletmesi 4,1 milyon hektar ekilebilir araziyi kontrol ediyor ve toplam gelirleri 10,8 milyar Amerikan doları.
Buna kıyasla Romanya (tesadüfen AB’nin en yoksul üyelerinden biri) dışında hiçbir AB ülkesi büyük tarım arazilerine sahip değil. Almanya gibi çoğu ülkede tek bir kişi ya da şirket 30 bin hektardan fazla araziye sahip değilken, tarım arazilerinin ortalama büyüklüğü 20 hektar. Tarımın büyük tarım holdingleri tarafından domine edilmesinin olumsuz sosyal, iktisadi ve ekolojik etkileri nedeniyle sadece Güney Amerika, Asya ve Afrika’daki yoksul, sömürgeleşmiş ülkeler Ukrayna’dakilerle mukayese edilebilir tarım holdinglerine sahip.1
Yabancı tarım holdingleri ne kadar araziyi elinde tutuyor?
Land Matrix’in 2021 tarihli raporuna göre Ukrayna, yabancıların sahip olduğu arazi miktarı — üç milyon hektar — açısından küresel listede ikinci sırada yer alıyor. Sadece Endonezya tarafından geçilen Ukrayna’yı Rusya, Papua Yeni Gine ve Brezilya takip ediyor. Bir başka araştırmaya göre Ukrayna’daki tarım arazilerinin yüzde 15’i, yani ekilebilir arazilerin neredeyse yüzde 20’si yabancılara ait.
Ancak bu rakamlar muhtemelen düşük tahminler. Latifundist sadece 10 yabancı tarım şirketinin iki ila üç milyon hektarlık alanı elinde tuttuğunu yazıyor. En büyükleri ABD’li şirketlerdi; en büyük ikisi 300 bin ve 195 bin hektarı kontrol ediyordu. Yabancı işletmelerin Ukrayna’da arazi sahibi olma konusundaki kısıtlamaları aşma yollarından biri de araziyi bir Ukrayna bankasından teminat olarak satın almak. Bu yöntem aynı zamanda son makalemizde detaylandıracağımız Batı programı “ProZorro”nun kullanımı yoluyla Ukrayna topraklarını büyük ölçüde indirimli hale getirdi.
Yabancıların göründüğünden daha fazlasına sahip olmasının bir başka nedeni de Ukraynalı ekonomi muhabiri Roman Gubriyenko. Gubriyenko, tarım holdingleri tarafından kontrol edilen arazilerin yüzde 60 ila 70’inin aslında yabancılara ait olduğunu yazıyor; her ne kadar göstermelik bir Ukrayna paravanı olsa da. Ukrayna tarımı üzerine hazırlanan 2023 tarihki raporuna göre Kernel’in en büyük on hissedarından dokuzu Avrupalı ya da Amerikalı. Ukrayna’nın 2020’deki en büyük dördüncü yatırımcısı hem Kernel’de hem de rakibi tarım holdingi MHP’de hissesi bulunan Norveç’in varlık fonuydu. Blackrock ve Goldman Sachs, Ukrayna tarımına yoğun bir şekilde dahil olan diğer büyük küresel finans gruplarından bazıları.
Tarım holdinglerinin dolaylı sahiplik ilişkileri
Sadece kira sözleşmeleri üzerinden arazi üzerindeki doğrudan hukuki sahipliği dikkate almak da yanıltıcı. Bu, tarımsal sermaye malları üzerinde büyük tarım holdinglerinin hakimiyetinden etkilenen tarımsal ürünler üzerindeki dolaylı sahipliği hesaba katmaz. Ukrayna topraklarının çoğuna nominal olarak sahip olan yoksul çiftçilerin finansal olarak ulaşamayacağı büyük tarım holdingleri; işleme, lojistik, asansör ve depolama ekipmanlarının çoğuna sahip. Uygun ekipman olmadan köylüler ürünlerini çok düşük fiyatlara satmak zorunda kalıyor. Ticaret şirketleri ve tarım holdingleri tüm tarımsal elevatör ekipmanlarının üçte ikisine sahip olduklarından, küçük köylüleri ürünlerini düşük fiyatlara satmaya zorlayabiliyor ve daha sonra daha yüksek fiyatlarla yurt dışına satabiliyorlar.
Kernel yalnızca en büyük tarım holdingi değil, aynı zamanda en büyük tarımsal ürün tüccarı; 2019-20’de Ukrayna’nın tüm tahıl ihracatının yüzde 13’ünden sorumluydu. İlk üç tüccar Ukrayna’nın ihracatının yüzde 30’unu gerçekleştirmekten sorumluydu. Elevatörlerin ilk beş özel sahibi, tüm asansörlerin üçte birini kontrol ediyor. Kernel aynı zamanda elevatörlerin en büyük özel sahibi. Bu da bazı bölgelerde Kernel gibi tarım holdinglerinin elevatörler üzerinde tekel sahibi olduğu anlamına geliyor.
Sonuç olarak tarım holdingleri küçük köylülere fiyatları dikte edebiliyor ve gerçekte, hukuki olarak kontrol ettikleri arazinin gösterdiğinden çok daha fazla tarım endüstrisini kontrol ediyorlar. Bu dolaylı sahiplik yöntemleri, konu üzerinde uzmanlaşmış akademisyenlerden Natalya Mamonova’nın 2015 yılında Ukrayna tarım arazilerinin yüzde 60’ının büyük tarım holdingleri tarafından kontrol edildiğini yazmasının nedeni.
İmtiyazlı devler
Tarım holdingleri ekonomik güçlerine denk bir siyasi güce sahipler. Lobileri olan “Ukrayna Tarım İşletmeleri Kulübü” (UCAB) aracılığıyla, küçük çiftçiler üzerindeki vergileri artıran yasaları savunuyorlar. Benzer 3131 sayılı yasa parlamentodan (Verhovna Rada – VR) geçemezken, 5600 sayılı yasa Aralık 2021’de Devlet Başkanı Zelenskiy tarafından onaylandı. Bu yasa, küçük ve orta ölçekli çiftçiler üzerindeki vergi yükünün artırılmasını içeriyordu. VR uzman komisyonu, çeşitli tarım türlerinin mevsimsel özelliklerini göz ardı ettiğini ve küçük çiftçilerin vergi ödemekten kaçındığı yönündeki kanıtlanmamış varsayıma dayandığını savunarak yasayı eleştirdi.
“[…] küçük üreticiler üzerindeki vergi baskısının artması, bu üreticilerin arazilerini satmalarına veya kiralamalarına yol açabilir [bu, projenin kabul edilmesinin olumsuz sonuçlarından biri olabilir] ve kırsal alanlarda işsizliğin artmasına, iş gücünün kentlere ve yurt dışına göç etmesine, rekabetin azalmasına ve tarımsal üretimin tekelleşmesine, tarımsal üretimin yapısının değişmesine, ihracat-ithalatın emtia yapısının değişmesine, iç tarım-gıda piyasasında fiyat teklifinin artmasına vs. yol açabilir.”
Hükümet tarımda liberalleşmeyi en önemli önceliği haline getirdi ve 2020’de arazi özelleştirilmesini düzenli olarak en büyük başarılarından biri olarak tanımladı. Zelenskiy’in 2020’de çiftçilere yaptığı (cüzi krediler vaat ettiği) acıklı bir konuşmada belirttiği üzere, “toprak reformu olmadan Avrupa’nın ekmek sepeti olma şansımız yok”. Halkın Hizmetkarı partisinin başkanı David Arahamya, 5600 sayılı yasaya övgüler yağdırdı ve uzmanların eleştirilerine rağmen yasanın bir an önce onaylanması için parlamentoya baskı yaptı. İktisadi Kalkınma, Ticaret ve Tarım Bakan Yardımcısı ve piyasa reformlarının önde gelen savunucularından olan Taras Vısotskiy, 2019 yılına kadar UCAB’ın genel müdürlüğünü yaptı.
Dolayısıyla hükümetin Ukrayna’nın 2,3 milyon küçük ve orta ölçekli çiftçisini yoksullaştıran yasaları uygularken, büyük tarım holdingleri için devasa teşvikleri onaylaması şaşırtıcı değil. Ocak-Eylül 2017 döneminde Ukrayna’nın en büyük kümes hayvanı işletmesi ve üçüncü büyük toprak sahibi MHP (Yuriy Kosyuk’a ait), Ukrayna bütçesinden 1,25 milyar grivna “tarımsal destek” teşviği aldı. Karşılaştırmak gerekirse 2017 bütçesinde 1 trilyon grivna harcama yapılmıştı. Kosyuk aynı zamanda dönemin Devlet Başkanı Poroşenko’nun danışmanı ve Ukrayna’nın en zengin altıncı kişisiydi (900 milyon dolar). Bağımsız gazeteciler ayrıca Kosyuk’un ABD’li diplomat Kurt Volker ve Poroşenko’yu birbirine bağlayan Donbass’taki muazzam kaçakçılık planlarında kilit bir aracı figür olduğunu da ortaya çıkardı. Şirket, tüm tarım holdingleri ve Ukraynalı büyük şirketlerin çoğu gibi, merkezi Kıbrıs’ta (daha önce Lüksemburg’daydı) bulunuyor. Bu da şirketin sadece muazzam bütçe teşvikleri almakla kalmayıp aynı zamanda vergi kaçırdığı anlamına geliyor. Şirket, 2019 yılında Ukrayna yerine Balkanlar ve Suudi Arabistan’da yeni yatırımlar yapacağını açıkladı.
MHP, 2017 yılında 230 milyon Amerikan doları (6,2 milyar grivna) saf kar elde etti. Kosyuk’un şirketi 2018 yılında tüm devletin tarım teşviklerinin yüzde 25’ini, yani 970 milyon grivna aldı. 2018 yılında hükümet, büyük tarım işletmelerine (daha önce bu sadece küçük çiftçiler için mümkündü) kredi faizi için devletten tazminat alma hakkı veren yasayı onayladı.
En imtiyazlı ikinci şirket ise 444 milyon grivna ile Kernel’den sonra en fazla tarım arazisine sahip olan UkrLandFarming oldu. Bu şirket ve MHP’nin toplamı 2017 yılında tüm tarım teşviklerinin yarısını aldı. Devlet istatistiklerine göre aynı yıl MHP 1,8 milyar grivna teşvik aldı. Poroşenko’nun parlamentodaki blokunun üyelerine ait iki şirket toplam 3,5 milyon grivna aldı; bu miktar tüm Hmelnytskiy kentinin sokak lambalarının yenilenmesi için harcanan parayla aynı. 60 milyon grivna da parlamentonun Tarım Komisyonuna mensup bir milletvekilinin tarım işleri için alındı. Bu soruşturmayı yürüten Batı yanlısı “Radio Svoboda” bile gerçek rakamların daha yüksek olmasının mümkün olduğunu bildirdi.
Kosyuk gibi Poroşenko’nun müttefiklerine verilen devlet teşviklerinin yanı sıra, vergi kaçırmanın kendisi de bir tür teşvik. Zelenskiy’in 2021 yılında yasalaştırdığı ve tarımın gözde ürünleri mısır, ayçiçeği ve buğdayın da aralarında bulunduğu çeşitli tarım ürünlerinin ithalat ve ihracatında katma değer vergisinin yüzde 20’den yüzde 14’e indirilmesini öngören düzenleme de tam olarak bunu ifade ediyor.
Ukrayna’nın tarım sektörü, ülkenin en büyük vergi mükellefleri listesinde oldukça alt sıralarda yer alıyor. En çok tarım vergisi ödeyen şirket, 2020 yılında 147. sırada yer alan Kernel. Şirket, 2018 yılında sadece 18 milyon dolar vergi ödedi. Aynı yıl Kernel 513 milyon dolar kâr elde etti ve sahibi Ukrayna’nın en zengin 20 kişisi arasında yer aldı. MHP daha da az vergi ödedi.
Ukrayna Tarım Derneği adlı STK’ya göre, 2018 yılında küçük ölçekli çiftçilere verilmesi öngörülen kamu yardımının sadece beşte biri, toplamda sadece 7,4 milyon Amerikan doları hedefine ulaştı. Dünya Bankası, Ukraynalı küçük çiftçilere yalnızca 5,4 milyon dolar destek verdi. Bu küçük miktar bile, büyük tarım işletmelerine verdiği kredilerde olduğu gibi DB’nin kendisinden gelmedi, ancak küçük çiftçilerin sermaye almak için gelecekteki hasatlarını teminat olarak kullanmalarını şart koştu. DB ve diğer Batılı finans kuruluşları, küçük çiftçileri yok eden ve büyük tarım holdinglerinin büyümesini teşvik eden tarımda liberalleşmeyi desteklemeyi çok daha önemli buldular. Bu dizinin son makalesinde Batılı finans kuruluşlarının küçük çiftçilerin aleyhine büyük tarım holdinglerinin yükselişini teşvik etmedeki rolüne daha yakından bakacağız.
Ukrayna’nın tarım ilişkilerini inceleyen analistler de küçük çiftçilerin kredi almasının ne denli zor olduğundan söz ediyor. Bankalar çoğunlukla 500 hektardan fazla arazisi olan müşterilerle çalışıyor ve kapsamlı evrak işlerinin yanı sıra genellikle kısa vadeli ve yüksek faiz oranları şart koşuyor.
Tarımda istihdamın azalması
Sovyet sonrası dönemde, aile çiftçiler tarafından kontrol edilen tarım arazisi miktarında daimî bir düşüş görüldü. Bunun nedeni, dağılan Sovyetler Birliği’nin köylülere büyük teşvikler sağlaması, ürünlerinin çoğunu satın alması ve üretimin diğer yönlerini organize etmesiydi. Dünya Bankası ise Ukrayna tarımının özelleştirme yoluyla kalkınmasının anahtarının “daha yüksek verimliliğe sahip üreticilerin genişlemesi ve düşük verimliliğe sahip üreticilerin arazi fiyatı yükseldikçe gelişmeleri ya da çıkmaları için teşvik edilmesi” olduğunu belirtti.
Tarımsal ilişkiler ne kadar serbestleştirildiyse, kırsal istihdam da o kadar azaldı. 2012-13’te hafif bir artış gösteren istihdam, 2013-14’te 3,3 milyondan 3 milyona düştü. O zamandan bu yana her yıl azalarak 2021 yılına gelindiğinde tarımda sadece 2,69 milyon kişi istihdam ediliyordu. Bu nedenle Ukraynalı çiftçilerin çoğunun bireysel, kapitalist çiftçiler olmak istemediklerini sürekli olarak ifade etmeleri şaşırtıcı değil.
Ukrayna’nın en büyük tarım holdingi olan Kernel, Ukrayna’nın ekilebilir arazisinin yaklaşık yüzde 1,5’ine denk gelen 500 bin hektarlık bir alanı elinde tutuyor ama sadece 15 bin işçi çalıştırıyor. Bu da Ukrayna’nın ekilebilir arazilerinin tamamının Kernel benzeri tarım holdingleri tarafından kullanılması halinde sadece 990 bin işçiye ihtiyaç duyulacağı anlamına geliyor. Tarımsal işletmelerin oldukça az sayıda kişiyi istihdam ettiği göz önüne alındığında, tarım istihdamındaki düşüş kesinlikle bireysel çiftçiler arasında işsizliğin artmasından kaynaklanıyor. Toplam istihdam düşerken, Ukrayna 2014’ten 2021’e kadar tarım holdinglerinin gözdesi olan ay çiçek yağının yıllık ihracatını 12 milyon tondan 16 milyon tona çıkardı.
Tarım arazilerinin özelleştirilmesinde ihtilaflar; kamuoyundan destek görmeyen reformlar
Ukrayna tarımının piyasalaştırılması kamuoyunda her zaman çok destek bulmadı. 2020’deki bir ankete göre Ukraynalıların sadece yüzde 15’i tarım arazilerinin özelleştirilmesini destekliyordu. Yine de Zelenskiy, Kovid karantinasının kamuya açık toplantılara getirdiği kısıtlamaları bahane ederek aynı yıl içinde tarım arazilerinin alım satımı üzerindeki moratoryumu kaldırdı. Zelenskiy, “serbest piyasa demokrasisinin savunucusu” olduğunu ispat etmek için Batılı devletlilere bu eylemini hatırlatmaktan asla vazgeçmiyor. Moratoryumun kaldırılmasının IMF’nin baskısından kaynaklandığı özelleştirme taraftarı Ukraynalı yayın organları tarafından çok iyi biliniyor ve kolayca itiraf ediliyor.
Yukarıda bahsedilenler, moratoryumun kaldırılmasını özellikle “demokratik” olarak tanımlamayı zorlaştırıyor. Demokrasi konusunda Kernel, küçük çiftçileri tehdit ederek ya da başka yollarla arazilerinin haklarını devretmeye zorlayarak arazilerini “yağmalamakla” suçlanıyor. 2016 yılında 7 bin 150 tarım arazisinin yağmacılar tarafından ele geçirildiği vaka kaydedildi.
Tarım ve Gıda Politikaları Bakanı Roman Leşçenko’nun toprak reformunun gerekli olduğuna dair söyleyecek çok şeyi vardı. Ukraynalıların tarım arazilerinin özelleştirilmesine karşı çıkmaları için “korkutulduğunu ve yanlış yönlendirildiğini” iddia ederken, 2020’de arazilerin özelleştirilmesine yönelik “tarihi” karardan çok hoşnuttu. Fakat bu yasanın “son derece muhafazakâr” kalmasından yakındı. Bununla kastettiği, 2020 yasasının yabancıların toprak satın almasına izin vermemesiydi; bu meseleye 2024’ten önce karar verilmeyecekti.
Ancak Ukraynalı gazeteci Roman Gubriyenko, birkaç ay sonra yabancıların araziyi banka teminatı olarak kullanarak satın almalarına imkân veren bir yasa değişikliği yapıldığını gündeme getirdi. Tarımda toprak reformunun en sevilmeyen kısmı bile — yabancıların toprak satın almasına Ukraynalıların yüzde 81’i karşı çıkıyor — böylece Leşçenko’nun korkularına rağmen oldukça kolay bir şekilde geçti. Bu boşluk olmasa bile yabancıların toprağa erişimi oldukça kolaydı; ABD’li, Suudi ve Avrupalı şirketler milyonlarca dönüm araziyi elinde tutuyor.
Arazi bedeli
2020 yılında Ukrayna Ekonomi Bakanı Taras Vısotskiy, Ukrayna’nın arazisinin hektar başına ortalama fiyatının 1480 ila 2224 dolar arasında olacağını öngörmüştü. Fakat çeşitli hükümet yetkililerinden hektar başına 1000 ila 2500 dolar arasında değişen oldukça farklı tahminler çıktı. Vısotskiy ayrıca, Ukraynalı gazeteci Gubriyenko’nun ifadesiyle, özelleştirme sürecinde sahip başına düşen arazi büyüklüğü ya da yabancı yatırımcılar gibi “kısıtlamalar” olması halinde arazi fiyatının 2200 dolardan 1500 dolara düşeceği “tahmininde” ya da tehdidinde bulundu. Bu arada tüm bu tahminler, Ukraynalı çiftçileri özelleştirmeyi kabul etmeye ikna etmek için yıllardır kullanılan Polonya arazisinin hektar başına minimum fiyatı olan 8000 bin 10,000 dolardan çok uzak. Batı Avrupa ülkelerinde arazinin hektarı 30,000 ila 64,000 dolar arasında değişiyor.
Ocak 2020’de Gubriyenko, arazilerin daha da ucuza satılacağını öngördü. Bunu da Ukrayna’da arazilerin sahiplerine genellikle ayda yaklaşık 130 dolar kazandırdığını gösteren 2019 tarihli anket sonuçlarına dayandırdı. Netice olarak hektar başına en iyi ihtimalle 1000 ila 1200 dolar fiyat öngördü. Gubriyenko, arazi arzındaki artışın fiyatı daha da aşağı çekeceğini öngördü. Devlet de 7-10 milyon hektar tarım arazisine sahip ve 2020 yılında arazi satışlarından 1 milyar doların üzerinde gelir elde etmeyi planladığını belirtti. IMF’nin sert bankacılık reformları nedeniyle Ukrayna’da kredi bulmanın zorluğu, arazi bedellerini düşüren bir diğer faktör olarak gösteriliyor. Ukrayna topraklarının kalitesinin düşük olması da bir başka etken ve bu da tarım holdinglerinin yoğun mono ürün ekiminin bir sonucu.
Arazi piyasasının açılmasından sonraki ilk üç ayda hektar başına ortalama fiyat 1690 dolardı. En düşük ortalama ise sadece 830 dolarla Herson oblastındaydı. Ancak süreç şeffaf değildi; bu ortalamalar satışların sadece yüzde 54’ünü dikkate alıyor.
Liberal yayın Liga, fiyatların ileride yükseleceğini vaat ediyor. AB destekli bir düşünce kuruluşu olan “Land Transparency” tarafından bir Dünya Bankası yetkilisiyle işbirliği içinde yapılan hesaplamalara da yer verilen haberde, toprak mülkiyetinin yoğunlaşmasına ya da toprak üzerindeki yabancıların sahipliğine getirilecek herhangi bir kısıtlamanın Ukrayna GSYİH’sinin daha yavaş büyümesine ve toprak fiyatlarının daha yavaş artmasına yol açacağı belirtiliyor. En düzensiz senaryoda Ukrayna’nın 10 milyar dolar kazanacağı varsayılıyor. Devlet Başkanlığı makamının neoliberal danışmanlarından Timofey Mılovanov, arazi özelleştirmelerinin GSYİH’yi yılda yüzde 1,5 oranında artıracağını vaat etti.
Aynı Liga, üç ay sonra (Ocak 2022) ortalama arazi fiyatının hektar başına 1500 dolara düştüğünü kaydediyor. Haberde bundan bahsedilmese de savaş tehdidinin burada bir rol oynamış olması muhtemel. Bununla birlikte savaş beklentisi devam ederken (Aralık 2021) Ekonomi Bakanı, Ukrayna topraklarının fiyatının 2-3 yıl içinde 2200 dolara yükseleceği sözünü verdi. Piyasaya olan inanç sınır tanımıyor.
AB ile tarımsal ticaret
Batılı ülkeler ve yerli tarım latifundist’leri, tarım arazilerinin alım satımına ilişkin moratoryumun kaldırılması için Ukrayna hükümetine durmaksızın baskı yaptı. Bu hamle büyük tarım holdinglerine güç verdi. Neye yatırım yapacaklarına AB gibi en önemli ihracat pazarlarındaki fiyat eğilimlerine göre karar veren bu şirketler, Ukrayna’nın AB ile neo-kolonyal ticari ilişkiyi derinleştirmeye başladı. AB, Ukrayna’ya tarımsal üretim araçları ve işlenmiş gıda ürünleri satarken Ukrayna da ucuz tarımsal hammaddeleri geri satıyor.
“Avrupa ile bütünleşmenin” yanılsamaları ve gerçekleri
Ukrayna’nın modern tarihi, AB ile bir serbest ticaret anlaşması (STA) imzalanması meselesiyle değişime uğradı. Bu, destekçileri tarafından genellikle AB’ye katılmakla eşdeğer olarak yanlış anlatıldı.
STA’nın sihirli sonuçları hakkında her türlü vaatte bulunuldu. Maydan’ın (Victoria Nuland’ın telefon görüşmesiyle meşhur olan) başbakanı Yatsenyuk gibi destekçileri tarafından STA’nın anında ekonomik refah getireceği söylendi. AB kapitalistlerine Ukrayna pazarına erişim sağlamanın sanayisizleştirici etkilerine ve anlaşmanın tabiatı gereği eşitsiz koşullarına işaret eden “Avrupa ile bütünleşmeye” şüpheyle yaklaşan herkesi baştan sona çürütmek için sık sık Almanya’nın emeklilik ve ücret seviyelerine atıfta bulunurlardı. Yatsenyuk ve diğer “Avrupa ile bütünleşmenin ilkeli destekçileri” (genellikle Batı’dan burs alan ve bir fabrikaya adım atmamış kentli gazeteciler) “AB ile bütünleşmenin Ukraynalı ihracatçılara dünyanın en büyük pazarına erişim sağlayacağından” bahsetmeye bayılırlardı.
Sorun şu ki, bu durum 2016 yılında uygulamaya giren STA ile her daim bariz biçimde çelişiyordu. Bu anlaşma Ukrayna’nın en önemli ihracat kalemleri için sert kotalar içeriyor. Bu da Ukrayna’nın ihracatının sadece nispeten küçük bir kısmının gümrük vergisi ödemeden AB’ye ulaşabileceği, çok daha güçlü (ve yüksek oranda devlet destekli) Avrupalı üreticilerin ise Ukrayna pazarını istila etmekte serbest olduğu anlamına geliyor.
2019, Maydan sonrası Ukrayna’nın en iyi ticaret yılıydı2 ancak AB’ye ihracat sadece yüzde 3 arttı. 2020 Kovid salgını sırasında AB, pazarlarına erişimi sıkılaştırırken Ukrayna’nın pazarlarını korumak için herhangi bir adım atmasını yasakladı. Sonuç olarak AB’ye yapılan ihracat yüzde 13,2 oranında düştü.
Dünya Bankası’na göre Ukrayna’nın 2019’daki toplam ihracatı sadece 63,5 milyar dolardı. 2012’de ise bu rakam 86,5 milyar dolardı. Hatta AB’ye yapılan sanayi ihracatı yüzde 2,3 oranında azaldı. Ukrayna’nın toplam sebze ihracatı 2010 ve 2020 yılları arasında 6,6 milyar dolardan 17,6 milyar dolara yükselirken makine ve nakliye ekipmanı ihracatı 9,1 milyar dolardan 5,4 milyar dolara geriledi. Avrupa’ya yapılan ihracat, sebze ihracatındaki artışın yalnızca 3 milyar dolarını oluşturuyor; Çin ve hegemonik Maydan sonrası Ukrayna söyleminde çok aşağılanan “barbar Doğu’nun” diğer ülkeleri, ihracat artışının çoğundan sorumlu. AB’ye yapılan ihracattaki yavaş büyüme, sanayi malları için Rusya pazarının kaybını ve STA kaynaklı sanayisizleşme nedeniyle ihracattaki genel düşüşü telafi etmeye yetmedi.
AB Serbest Ticaret Anlaşmasının programlanmış eşitsizliği
2021 yılında, Ukrayna’nın AB serbest ticaret anlaşmasını yeniden müzakere etme hakkına sahip olduğu beş yıllık süre yaklaştı. Konuyla ilgili müzakerelere yaklaşan bir şey gerçekleşti. AB her zamanki gibi Ukrayna Brüksel’in talep ettiği reformları daha sıkı bir şekilde uygulamaya çalışana kadar ticari ilişkilerde bu türden bir gevşeme olamayacağı yanıtını verdi. AB’nin talep ettiği reformlar, örneğin “yolsuzlukla mücadele”, her zaman Ukrayna sanayisine verilen desteğin çekilmesini içeriyor.
AB temsilcisi, Ukrayna’nın ne AB’nin devlet alımları pazarına tam erişim sağlayacağını ne de kota rejiminde gevşeme olacağını açıkladı. İşler ancak 2022’de, Ukrayna sanayisi savaş nedeniyle büyük ölçüde tahrip olduğunda değişti; o sırada AB, Ukrayna’nın sınırlı bir süre için AB pazarlarına gümrük vergisiz erişim sağlayabileceğini açıkladı.
Bu gümrük kotaları nedir? 2016’daki serbest ticaret anlaşması 36 (+4 ekstra) Ukrayna ihracat grubuna tarifesiz erişim sağladı. Sadece tarım ihracatı bu imtiyaza sahipti. Ukrayna sanayi mallarına gümrüksüz erişim konusunda zaman zaman çıkan gürültüler 2022’ye kadar hiçbir sonuca ulaşmadı. STA, zaman içinde bu kotaların bazılarında ufak bir artış içeriyordu. Şuradaki tablo, sadece yıllık hacmi 10 bin tonu aşan ihracatlar için bu gümrüksüz kotaların zaman içindeki değişimini gösteriyor.
Bu kotalar son derece kısıtlayıcı. Ukrayna 2021 yılında tüm dünyaya AB kotalarının izin verdiğinden 42 kat, AB kotalarının ise 21 kat daha fazla buğday ihraç etti. AB, Ukrayna’dan kotaların izin verdiğinden 18,5 kat daha fazla mısır ithal etti. Bu durum, Ukrayna’nın AB için çok önemli bir tahıl kaynağı olmasına ve AB’nin toplam mısır, buğday ve diğer tahıl ithalatının yüzde 14’ünü gerçekleştirerek Fransa’dan sonra ikinci en büyük kaynak olmasına rağmen gerçekleşti.
Ukrayna 2020 yılında 81 bin ton bal ihraç ederken, 2021 kotaları sadece 6 bin tona izin veriyor. STAn’ın izin verdiği süt kotaları toplam Ukrayna üretiminin sadece yüzde 0,007’sini oluştururken Ukrayna, 2015 yılında kotaların izin verdiğinden 66 kat daha fazla et üretti. Ukrayna, 2019 yılında 414 bin ton tavuk eti ihraç ederken AB’ye sadece 19 bin 200 ton gümrüksüz ihracat yapmasına izin verildi. Ukraynalı tavuk üreticisi patron Yuriy Kosyuk’un söylediği gibi:
“[AB] pazarında herhangi bir açılma olmadı. Bilirsiniz, tekerlekte jant teli denilen bir mekanizma vardır. Bir şeyin bir yöne geçmesine izin verir, ancak diğer yöne geçmesine izin vermez. Avrupa pazarlarında şu anda yaşadığımız durum yaklaşık olarak budur. Avrupa Ukrayna ile serbest ticaret bölgesinden bahsediyor ama aynı zamanda Ukrayna mallarının ihracatı için bir dizi istisna ve kısıtlama getirilmiş durumda… 2016 yılında 1,2 milyon ton tavuk eti üretmiş olmamıza rağmen, 16 bin tonluk kotayı aşan her ürüne ton başına 1000 avrodan fazla gümrük vergisi uygulanıyor… Ukrayna bu ‘serbest ticaret anlaşması’ ile kandırılmıştır.”
Kısıtlayıcı kotaların hikayesi kapsamlı bir şekilde devam ettirilebilir. Ukrayna ayrıca meyve suyu, domates ve tahıl kotalarını da düzenli olarak aşıyor.
Bu cüzi avantajlar da sadece ilkel tarım ürünlerine veriliyor. Ukrayna’nın sanayi malları için bu tür ayrıcalıklar elde etme şansı olmadı. Ekonomi Bakanlığının, yerli sanayiye devlet desteği sağlamaya yönelik (daha sonra AB tarafından engellenen) talihsiz teşebbüsün bir parçası olarak hazırladığı 2020 raporunda ortaya koyduğu bazı çarpıcı rakamlardan bahsetmekte yarar var:
“2019’da motorlu taşıt üretimi 2012 seviyesinin yalnızca yüzde 31,0’ına, vagon endüstrisi ürünleri yüzde 29,7’sine, takım tezgâhı üretimi yüzde 68,2’sine, metalürji ürünleri yüzde 70,8’ine, ziraat mühendisliği ürünleri yüzde 68,4’üne ulaştı. […]
2013-2019 yılları arasında havacılık ve uzay ürünleri ihracatı 4,8 kat (1,86 dolardan 0,38 milyar dolara), vagon ürünleri üretimi 7,5 kat (4,1 dolardan 0,5 milyar dolara), metalürji sektöründeki üretim 1,7 kat (17,6’dan 10,3 milyar dolara), kimyasal ürünler 2,1 kat (4’ten 1,9 milyar dolara) azaldı.”
Öte yandan, üç yıllık bir geçiş döneminin ardından Ukrayna, STA gereği 2019 yılında AB’ye bir dizi ithalat kaleminde gümrük vergilerini kaldırmakla yükümlü. Ukrayna hükümeti 2016 yılında, AB’den ithal edilen ürünlerin çoğunda üç ila 10 yıl içinde ithalat tarifelerini tamamen kaldırmayı ya da azaltmayı kabul etmişti. AB 2017 yılında Ukrayna’ya sadece bir ihracat kotasını aştı; tavuk eti. Domuz eti ihracat kotasının sadece yüzde 5’ini, şeker kotasının ise yüzde 0,5’ini kullandı.
AB’nin tarımsal korumacılığının diğer tezahürleri
Kotaların yanı sıra AB STA’sı Ukrayna ve AB’yi ihracat için “herhangi bir devlet teşviğinden kaçınmakla” da yükümlü kılıyor. Ukrayna tarımının AB’den çok daha zayıf olduğu, AB’nin ise ikiyüzlü bir şekilde kendi çiftçilerine muazzam teşvikler verdiği koşullarda bu durum doğal olarak AB’nin ithalatının hakimiyetine ve Ukrayna üretiminin gerilemesine yol açtı.
Gizli korumacılığın bir başka tezahürü de AB’nin gıda ithalatına getirdiği katı kısıtlamalar. Çeşitli ekolojik ve kalite kontrolleri nedeniyle Ukrayna’nın ihraç ettiği pek çok ürün AB’ye giremiyor. Bu durum, ufak kotalarla birlikte Ukrayna’nın tarım ihracatının Asya ve Afrika’ya yönelmek zorunda kalmasının başlıca nedenlerinden biri.
Neo-kolonyal ticaret ilişkileri
Büyük bir ticaret açığının yanı sıra AB, Ukrayna’ya işlenmiş mallar satarken Ukrayna ucuz hammadde ihraç ediyor. Ukrayna’nın tarım sektörünün ilkel doğasına Ukrayna’nın traktör ticareti iyi bir örnek. Ukrayna, 2020 yılında 4,7 milyon dolar değerinde traktör ihraç ederken 456 milyon dolarlık traktör ithal etti. Bu traktörlerin yüzde 59’u AB’den, yüzde 12’si ise ABD ve Britanya’dan ithal edildi. Müreffeh birinci dünya, Ukrayna’dan ucuz gıda ürünleri ithal ederek bu süreçte büyük gümrük vergisi gelirleri elde ediyor ve Ukrayna’ya bu tarım için gereken endüstriyel makineleri satıyor.
Mesela Ukrayna’nın 2021 yılında AB’ye başlıca ihracatı demir ve çelik (toplam ihracatın yüzde 20,8’i), cevherler, geyik ve kül (yüzde 12,5), hayvansal ve bitkisel katı ve sıvı yağlar (yüzde 8,5); özellikle ayçiçeği tohumu yağı, elektrikli makineler (yüzde 7,8) ve tahıllar (yüzde 7,3) oldu. “Elektrikli makineler” aslında çoğunlukla Avrupalı otomobil üretim zincirlerinin bir parçası olarak küçük atölyelerde kabloların elle vidalanmasından ibaret. AB’nin Ukrayna’ya başlıca ihracatı makine (tüm ihracatın yüzde 14,8’i), ulaşım ekipmanları ve araçları (yüzde 10,2), mineral yakıtlar (yüzde 9,4), elektrikli makineler (yüzde 9,3) ve eczacılık ürünleri (yüzde 5,9).
Avrupalı ihracatçılar Ukrayna pazarına aktif olarak girdi ve bu pazarda uzmanlaştı. 2019 yılında Ukrayna, Avrupa gıda ihracatında büyüme rekoru kırdı. Ukrayna, Avrupa Birliği’nden gelen tarım ürünleri tüketicileri sıralamasında üçüncü sırada yer aldı. AB, 2019’un ilk yarısında tarımsal ihracatını 2018’e kıyasla yüzde 15 artırarak 2,26 milyar avroya ulaştı. 2020 yılında Ukrayna, AB’den ihraç ettiğinden 1000 kat daha fazla tereyağı ithal etti. 2021 yılında Ukrayna’nın AB ile toplam ticaret açığı 4 milyar avronun üzerindeydi.
Yerli üreticiler rekabeti ve rafları Avrupalı üreticilere kaptırıyor. Ukrayna’nın aksine Avrupa’daki üreticiler yüksek gümrük vergileri ve sıkı kotalarla korunuyor ve Avrupa Birliği genel bütçesinden büyük teşvikler alıyor. Ukraynalı ekonomi muhabiri Roman Gubriyenko, konuyla ilgili makalelerinde ithal gıda ürünlerinin hızlı artmasının sadece pazarın ele geçirilmesine ve Ukrayna’nın tarım sektörünün yerinden edilmesine yol açmadığını, aynı zamanda bir sonraki makalenin konusu olan yerli gıda üretiminin temelini de yavaş yavaş yok ettiğini savunuyor.
Dünya Basını
Ekonomist Sapir: Fransa petrol şoku nedeniyle eksi büyüme ve resesyonun eşiğinde

Fransız ekonomist Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’daki savaş ve vurulan enerji tesisleri nedeniyle küresel dizel arzının kilitlendiğini ve Fransa’da akaryakıt fiyatlarının litre başına 3 avroya koştuğunu açıkladı. Elysee yönetiminin Rusya tehdidi söylemini yakıt krizini gizlemek amacıyla kullandığını kaydeden Sapir, Fransa ekonomisinin negatif büyümeye sürüklenerek resesyona gireceği uyarısında bulundu.
Fransız ekonomist ve Rusya uzmanı Prof. Dr. Jacques Sapir, bağımsız yayın kuruluşu Fréquence Populaire platformunda gazeteci Georges Kuzmanovic’in konuğu olarak küresel enerji darboğazı, Ortadoğu’daki çatışmalar ve Fransa ekonomisinin içine sürüklendiği risklere dair değerlendirmede bulundu.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplamasına değinen Sapir, gündeme getirilen “Rusya kaynaklı hibrit tehdit” söyleminin aslında patlak veren dizel krizini örtbas etmek amacıyla kurgulandığını dile getirdi.
“Macron siyasi alanda alan açmak için her olayı araçsallaştırıyor”
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda acil toplantıya çağırmasını ele alan Prof. Dr. Jacques Sapir, görüşmenin arka planında yatan gerekçelerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti.
Sapir, toplantının içeriğine dair şu değerlendirmeyi yaptı:
“Büyük haberler olduğunda cumhurbaşkanının parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplaması anlaşılabilir bir teamüldür. Ancak hibrit tehdit konusunda ortada yeni hiçbir gelişme yok. Şaşırtıcı olan ama Macron söz konusu olduğunda bir o kadar da olağan karşılanan durum tam olarak budur. Kendisi, hem siyaset sahnesinin merkezine yeniden yerleşmek hem de piyonlarını ilerletmek için gereken siyasi koşulları oluşturmak adına her hadiseyi araçsallaştırmaya her an hazırdır.”
Gazeteci Georges Malbrunot’nun paylaştığı bilgilerin ve Fransız istihbarat kaynaklarının bu durumu teyit ettiğini aktaran Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Fransız istihbarat servisleri, Rusya’dan kaynaklanan tehdit düzeyinin, özellikle de hibrit tehdit olarak adlandırılan unsurların artmadığını açıkça değerlendiriyor. Mevcut seviye yılın başındaki durumla tamamen aynıdır. Hibrit tehdit kavramının içi her türlü iddiayla doldurulabilir; siber saldırılar ya da çıkarlarımıza yönelik baskılar buna dahil edilebilir. Ancak veriler ortada, tehdit düzeyinde hiçbir artış yaşanmadı.”
“Rusya varlıklar konusunda şimdiye kadar büyük bir itidal gösterdi”
Rusya’nın kendi topraklarındaki Fransız perakende devi Auchan gibi şirketlerin ve İsviçreli gıda tekeli Nestlé’nin kalan varlıklarına el koymasını değerlendiren Sapir, Moskova’nın adımlarının iki somut nedene dayandığını söyledi.
Sapir, Rusya’nın hamlelerini şu sözlerle açıkladı:
“Rusya’nın Fransız şirketlerinin geriye kalan varlıklarına el koyması iki temel gelişmeyle doğrudan bağlantılıdır. İlki, Avrupa’da ve bilhassa Belçika’daki bir bankada tutulan Rusya Merkez Bankası rezervlerine el koyma tehdidinin sürekli olarak ısıtılmasıdır. Rus tarafı bu adımla açıkça şunu söylüyor: ‘Eğer siz bizim merkez bankası rezervlerimize el koymak isterseniz, biz de sizinkilere el koyabiliriz.’ Rus meslektaşlarımın bana aktardığı ikinci gerekçe ise Fransa’nın, Ukrayna üzerinden Rusya topraklarına yönelik insansız hava aracı saldırılarına teknik destek sağlamış olmasıdır.”
Söz konusu tedbirlerin hukuki boyutuna vurgu yapan Sapir, sürecin ayrıntılarını şu ifadelerle paylaştı:
“Söz konusu işletmeler Rusya’nın geçici mülkiyetine devredildi. Bu şirketlerin idaresini Rus devletine ait bir yapı üstlendi fakat yayımlanan resmi bildiride de görüleceği üzere bu tamamen geçici bir tedbirdir. Yani mülkiyet hakkına nihai olarak dokunulmuş değildir. İkinci ve çok önemli bir husus daha var: Bahsi geçen şirketler yabancılara ait olsa dahi Rusya hukukuna tabi bağlı ortaklıklardır. Dolayısıyla bu durum, ülke dışılık ilkesiyle korunan merkez bankası rezervleriyle hiçbir biçimde kıyaslanamaz. Rus hükümeti kendi hukukuna tabi bu şirketlere karşı kanunun emrettiği her türlü tedbiri alabileceğini gösteriyor. Rusların aslında büyük bir itidal sergilediğini görüyoruz. Belçika’daki merkez bankası gelirlerinin Ukrayna’yı finanse etmek için kullanılmasına karar verildiğinde, yani yaklaşık iki yıl önce de bu adımı atabilirlerdi. Bu tedbiri ancak şimdi almaları, karşı tarafa zaman tanıdıklarını ve ‘Bu oyunu oynamak istiyorsanız biz de varız, sonuçlarına katlanırsınız’ mesajı verdiklerini gösteriyor.”
Belçika yargısının aldığı karara da dikkat çeken Sapir, şu tespiti yaptı:
“Belçika’daki bir mahkeme, Rusya Merkez Bankası rezervleri üzerine konulan tüm tedbirleri hukuka aykırı ilan etti. Bu durum, söz konusu rezervlerin gelirlerini Ukrayna’yı silahlandırmak için kullanan Avrupa Birliği ülkelerinin doğrudan gayrimeşru bir zemine kaydığı anlamına gelir. Bu ülkeler gelecekte Rusya’ya karşı resmen borçlu duruma düşecektir.”
“Fransız siyasi partileri sekiz yaşındaki çocuklar gibi tuzağa düştü”
Fransa kamuoyunda son dönemde gündeme getirilen dezenformasyon ve sabotaj iddialarını eleştiren Sapir, siyasi partilerin bu anlatıya sorgulamadan teslim olduğunu kaydetti.
Sapir, muhalefetin tutumuna ilişkin şu ifadeleri kullandı:
“Macron’un kurduğu bu kurguya siyasi partilerimiz adeta sekiz yaşındaki çocuklar gibi düştü. Marine Le Pen ve Jordan Bardella’nın yayımladığı ortak bildiriyi okumak bile yeterli; Macron’un ifadelerini neredeyse kelimesi kelimesine kopyalamış durumdalar. Bardella’ya kıyasla daha deneyimli bir siyasetçi olan Marine Le Pen’den çok daha fazla itidal beklerdiniz. Ancak seçim kampanyasının bu tartışmalardan zarar görmesinden korktukları anlaşılıyor.”
Demiryollarındaki aksamalar ve Almanya’daki havaalanı hadisesi üzerinden yürütülen kampanyaları tahlil eden Sapir, konuşmasına şöyle devam etti:
“Fransa’da bir trenin raydan çıkması hadisesinde istihbarat raporları Rusya parmağına işaret etmiyor. Demiryolları idaresine iş yapan alt yüklenici bir firmanın ihmali ya da aşırı sol ve radikal çevreci grupların kötü niyetli bir eylemi söz konusu olabilir. Leipzig Havalimanı vakası ise tamamen akıl dışı bir kurgudan ibarettir. Ukrayna kargo uçağının askeri mühimmat yüklediği bir havalimanı yakınında, Almanya’da serbestçe satılan ticari bir insansız hava aracının düştüğü bildirildi. Alman gizli servisi bu olayı üzerlerinde Rus pasaportu taşıyan iki kişiyle ilişkilendirdi. Gizli istihbarat teşkilatlarının yabancı bir ülkede sabotaj yaparken ceplerinde kendi pasaportlarıyla dolaştığını düşünmek tam bir ahmaklıktır. Bu işin arkasında Rusya yanlısı Almanlar, Rusya’yı suçlu göstermek isteyen Ukraynalılar veya herhangi bir Batılı istihbarat servisi yer alabilir. Hastanelere yönelik siber saldırılarda da aynısı yapıldı; saldırıların Ukraynalı korsanlar tarafından gerçekleştirildiği kanıtlanınca konu derhal sümen altı edildi.”
“Husilerin saldırıları Yanbu ihracat kapasitesini en az altı ay sıfırladı”
Fransa’nın ve dünyanın karşı karşıya kaldığı esas krizin yakıt tedariki olduğuna işaret eden Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’da genişleyen savaşın küresel enerji altyapısını felç ettiğini belirtti.
Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki ablukanın etkilerini aktaran Sapir, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan süreç Hürmüz Boğazı’nı fiilen kilitledi. Eskiden günde 140 ila 150 gemi geçerken bugün ancak 10 ila 12 gemi seyredebiliyor. Yemen’deki Ensarullah hareketinin, yani Husilerin kontrolü ele almasıyla Babülmendep Boğazı da tamamen kapandı. Suudi Arabistan’ın Çin menşeli füzelerle Yemen şehirlerini bombalamasına Husiler çok ağır bir misillemeyle karşılık verdi ve Suudi Arabistan’ın ihracat kapasitesini neredeyse tamamen imha etti.”
Suudi petrol altyapısına verilen zararın boyutlarını detaylandıran Sapir, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Savaştan önce Suudi Arabistan, petrol fiyatlarını yüksek tutmak ve milli petrol şirketi Aramco’nun halka arzını desteklemek amacıyla üretimini kısıtlayarak günde iki milyon varil ihraç ediyordu. Hürmüz Boğazı’ndaki kayıpları telafi etmek için 28 Şubat’tan itibaren Doğu-Batı boru hattı üzerinden Yanbu Limanı’na yönelerek ihracatı günde 3,7 milyon varile çıkardılar. Ancak Husiler yalnızca boru hattını değil, stratejik pompa istasyonlarını da vurdu. İlk başta iki istasyonun vurulduğu sanılıyordu fakat kuzeydoğudaki üçüncü istasyon da temellerine kadar imha edildi. Boru hattından sızan ham petrol geniş bir araziyi kirlettiği için tamirata başlamadan önce toprağın temizlenmesi gerekiyor. Bu istasyonların parçaları seri üretim değil, sipariş üzerine tek tek üretilen aksamlar olduğundan Yanbu üzerinden ihracat kapasitesi en az altı ay boyunca tamamen sıfırlanmıştır.”
Husilerin balistik ve hipersonik füzeler kullandığını hatırlatan Sapir, şu teknik verileri paylaştı:
“Husilerin saldırıları basit insansız hava araçlarıyla değil, 200 ila 300 kilogram patlayıcı taşıyan yüksek hızlı balistik ve hipersonik füzelerle icra edildi. Aynı zamanda Yanbu’daki dev rafineriyi de yerle bir ettiler. Bu durum doğrudan rafinaj kapasitesini vurdu. Ukrayna’nın Rus rafinerilerine yönelik saldırılarıyla birleştiğinde dizel ve gazyağı ihracatı küresel ölçekte durma noktasına geldi. Rusya’nın ham petrol ihraç kapasitesi sürüyor ancak dizel üretecek rafinaj kabiliyeti kısıtlandığı için dünya pazarları eşi benzeri görülmemiş bir ürün krizine sürüklendi.”
“Ham petrol varil fiyatı Şanghay borsasında 135 dolara tırmandı”
Rafinerilerin devre dışı kalmasının petrol piyasalarındaki fiyat dengelerini kökten sarstığını aktaran Sapir, Asya ve Avrupa’nın ağır bir maliyetle yüzleştiğini bildirdi.
Piyasalardaki son fiyat hareketlerini özetleyen Sapir, şu bilgileri verdi:
“Ham petrol fiyatlarındaki sıçrama Asya ve Avrupa teslimatlarına derhal yansıdı. Şanghay borsasında Körfez menşeli ham petrolün varili 135 dolardan işlem görüyor. Hindistan’ın batı kıyısındaki rafinerilere sevk edilen Rus Ural petrolünün varili 140 ila 145 dolara ulaştı. Ural petrolünün gösterge endeksi ise 120 doların üzerine yerleşti. Ortaya çıkan bu tablo kalıcıdır ve aylarca devam edecektir. Donald Trump’ın, küresel dizel ticaretine zarar verdiği gerekçesiyle Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy’e rafineri saldırılarını durdurması için çıkışması boşuna değildir. Batı’nın yönlendirdiği hedefler bir bumerang gibi dönüp kendi ekonomilerini vurmaktadır.”
Sapir, petrol ürünlerindeki daralmanın yaratacağı zincirleme reaksiyona işaret ederek şunları söyledi:
“Dizel ve akaryakıt sorunu tüketiciler açısından yakıcı bir aşamaya geldi. Ancak asıl büyük felaket, kimyasal şok olarak nitelediğim rafinaj türevleri krizidir. Rafineri çıktılarının temin edilememesi sanayide hammadde kesintilerine yol açacaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde 21 eyalette dizel fiyatları tarihi zirvelerini çoktan geride bıraktı. Fransa’da ise pompa fiyatları 2,40 ila 2,60 avro bandına oturdu ve hızla litre başına üç avro sınırına doğru ilerliyor.”
“Dizeldeki fiyat esnekliği bire eşit ve bütçe kaybı iddiası asılsız”
Fransa’daki akaryakıt fiyatlarının yarısından fazlasının vergilerden oluştuğunu hatırlatan Sapir, hükümetin bütçe açığı söylemlerinin ekonomik gerçeklerle bağdaşmadığını ifade etti.
İktisatçı Nicolas Meillant tarafından yürütülen ekonometrik çalışmaya atıfta bulunan Sapir, şu açıklamayı yaptı:
“Nicolas Meillant, Fransa’daki beş yıllık aylık tüketim ve fiyat hareketlerini kapsayan 60 veri noktası üzerinden dizelin fiyat esnekliğini hesapladı. Elde edilen sonuç nettir: Dizel yakıtın fiyat esnekliği tam olarak bire eşittir. Bu veri iktisadi açıdan şu anlama gelir: Akaryakıt fiyatı yüzde 10 arttığında tüketim yüzde 10 geriler. Tersi durumda, yani fiyat yüzde 10 düştüğünde tüketim aynı oranda yükselir. Dolayısıyla devletin akaryakıttan elde ettiği toplam vergi geliri sabittir. Maliye Bakanlığı çevreleri, dizel fiyatını iki avroya düşürmenin kamu maliyesine 15 milyar avroya, yani gayrisafi yurtiçi hasılanın yarım puanına mal olacağını öne sürüyordu. Bu hesaplama tamamen geçersizdir.”
Fransa’daki vergi sistemindeki yapısal çarpıklığa değinen Sapir, çözüm yolunu şu sözlerle tarif etti:
“Fransa’da vergiden de katma değer vergisi alınan akıl dışı bir sistem yürürlüktedir. Bu uygulama çifte vergilendirmeyi yasaklayan anayasal ilkelere de aykırılık teşkil eder. Şayet devlet vergiler üzerindeki katma değer vergisini kaldırma kararı alırsa, vergi oranındaki indirimden doğacak teorik kayıp artan tüketim hacmiyle anında telafi edilir. Bu sayede pompa fiyatları 45 ila 50 sent ucuzlayabilir. Hükümet genel tüketici sübvansiyonlarını iptal edip yalnızca çiftçilere ve balıkçılara yönelik yakıt desteklerini koruyarak bu operasyonu toplamda 500 ila 700 milyon avroluk sembolik bir maliyetle tamamlayabilir. Ancak Marine Le Pen vergi indirimi talebini ilk dillendiren isim olduğu için iktidar sırf siyasi inat uğruna bu rasyonel adımı atmayı reddediyor.”
“Fiyat tavanı uygulaması kaçınılmaz olarak akaryakıt kıtlığı yaratır”
Fransa’da sol muhalefetin savunduğu fiyat sabitleme ve tavan fiyat politikalarının ekonomik yıkıma yol açacağını vurgulayan Prof. Dr. Jacques Sapir, TotalEnergies istasyonlarında yaşananları örnek gösterdi.
Piyasa mekanizmasına yapılan idari müdahaleleri eleştiren Sapir, şu görüşleri dile getirdi:
“Jean-Luc Mélenchon liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa hareketi fiyatların devlet zoruyla dondurulmasını talep ediyor. Fiyatları dondurursanız karşılaşacağınız yegane sonuç istasyonların yakıtsız kalmasıdır. TotalEnergies şirketinin kendi istasyonlarında uyguladığı iki avroluk tavan fiyat politikasının neticelerini sahada görüyoruz. Şirket yüz milyonlarca avro zarar yazarken diğer istasyonlarla açılan fiyat makası tüketimi tamamen Total noktalarına yöneltti. Sonuç olarak Total istasyonlarında motorin ve kurşunsuz benzin tükendi. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre Fransa’daki akaryakıt istasyonlarının yüzde 15 ila 17’si şu anda yakıt temin edemiyor. Bu oran tam olarak Total’in ülkedeki pazar payına denk gelmektedir.”
Tarihsel bir paralellik kurarak idari fiyat kontrollerinin tehlikesine işaret eden Sapir, şunları kaydetti:
“Fiyat dondurma mekanizmasının petrol sektöründe çalışmadığı gün gibi ortadadır. Fiyat tavanı arzı keser ve kıtlığı kurumsallaştırır. 1927 yılında Sovyetler Birliği’nde yaşanan meşhur tahıl grevi, tahıl alım fiyatlarının idari kararla düşürülmesi sonucu patlak vermişti. Devlete tahıl satmayı ilk bırakanlar zengin köylüler değil, yoksul ve orta halli köylüler olmuştu. Fransız Devrimi sırasındaki azami fiyat kanunu da aynı hüsranla sonuçlanmıştı. Fiyatı baskılarsanız kuyruklar ve yokluk üretirsiniz.”
“Trump petrol ihracatını yasaklama fikrinden uzman tepkisiyle vazgeçti”
Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji darboğazı karşısında attığı adımlara değinen Sapir, Washington yönetiminin küresel piyasaları kilitleyecek bir kararın eşiğinden döndüğünü söyledi.
Amerikan tarım sektörünün yüksek mazot maliyetleri altında ezildiğini aktaran Sapir, şu bilgileri verdi:
“Amerikan çiftçileri dizel fiyatlarının iki katına çıkması nedeniyle büyük bir çıkmazda bulunuyor yerine büyük bir çıkmaz yaşıyor. ABD yönetimi, altı yıldır tek bir varil dahi almadığı Venezuela’dan aniden günde 800 bin varil ağır ham petrol ithal etmeye başladı. Orinoco Deltası’nın ağır petrolü Amerikan rafinerileri için zorunlu bir hammaddedir. Donald Trump başlangıçta yerel fiyatları düşürmek adına dizel ihracatını tamamen yasaklamayı düşündü. Ancak hem Demokrat hem Cumhuriyetçi enerji uzmanları böylesi bir adımın küresel piyasalarda tam bir kıyamete yol açacağını belirterek ayağa kalktı. Trump bu büyük hatadan şimdilik geri adım attı ancak kriz kasım ayındaki Kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’yu kaybetmesine yol açabilecek ağırlıktadır.”
Pentagon’un askeri sınırlarına da değinen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Pentagon sözcüsü geçtiğimiz günlerde İran ile yürütülen savaşın Amerikan mühimmat stoklarını tamamen tükettiğini kabul etti. Suudi Arabistan’ın yardım çağrılarına rağmen Amerikan ordusunun Yemen’e karşı yeni bir cephe açacak gücü kalmadı. Merkezi İstihbarat Teşkilatı raporları, İsrail ile ortaklaşa Yemen’e yapılacak geniş çaplı bir taarruzun tüm Ortadoğu’yu havaya uçuracağı uyarısında bulundu. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın bütün askeri ve iktisadi stratejisi çökmüş durumdadır. Amerikan güvenlik şemsiyesini kaybeden Riyad yönetiminin İran ile doğrudan müzakere masasına oturmaktan başka hiçbir gerçekçi seçeneği kalmamıştır.”
“Rusya’nın Vostok sahası ihracat kapasitesini yüzde 25 artıracak”
Küresel petrol arzındaki kaymaların Asya ülkelerini Rusya’ya daha da yakınlaştırdığını belirten Sapir, Moskova’nın Arktik bölgesindeki dev enerji projelerini devreye aldığını açıkladı.
Enerji jeopolitiğindeki yeni rotaları haritalandıran Sapir, şu tespitleri paylaştı:
“Körfez’deki krizden en fazla etkilenen Asya ülkeleri çözümü Rusya’ya yönelmekte buldu. Rosneft ve Gazprom ortaklığıyla Arktik bölgesinde yer alan dev Vostok petrol sahası üretime ve sevkiyata başladı. Bu yeni saha Rusya’nın petrol ihraç kapasitesini tek başına yüzde 20 ila 25 oranında artıracaktır. Bu ek kapasite Çin ve Hindistan’ın enerji güvenliğini pekiştirirken, Sibirya kömürünün en büyük alıcısı konumundaki Güney Kore’yi rahatlatacak ve Japonya’nın Rusya ile müzakerelerini hızlandıracaktır.”
Avrupa’nın alternatif kaynaklardan yoksun olduğunu kaydeden Sapir, aradaki uçurumu şu sözlerle anlattı:
“Asya tedarik kanallarını sağlama alırken Avrupa Birliği derin bir krizle baş başa kalmıştır. Gabon, Nijerya, Cezayir ve Libya gibi Afrika üreticilerinin üretim kapasitelerini artırma kabiliyeti son derece sınırlıdır. Brezilya’nın sağlayabileceği ek kapasite günde en fazla 500 ila 800 bin varil civarındadır. Dolayısıyla bu enerji şokunun en ağır faturasını Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri ödeyecektir.”
“Fransa büyümede eksiye geçişin ve ağır bir resesyonun eşiğinde”
Fransa ekonomisinin yakıt krizinin tetiklediği yeni bir toplumsal patlama dalgasıyla karşı karşıya olduğunu vurgulayan Sapir, ekonomik göstergelerin hızla bozulduğunu kaydetti.
Sarı Yelekliler hareketine benzer bir dalgalanmanın kapıda olduğunu dile getiren Sapir, şu uyarılarda bulundu:
“Mevcut şartlar bana giderek Sarı Yelekliler hareketinin ilk başladığı günleri hatırlatıyor. Tarih birebir tekerrür etmez zira taraflar geçmiş deneyimlerin hafızasını taşır; ancak bu hiçbir şey olmayacağı anlamına gelmez. Önümüzdeki iki ila dört ay son derece sert gelişmelere gebedir. Çalışma grubumuzla birlikte Fransa ekonomisinin büyüme modeline dair tahminlerimizi aşağı yönlü revize etmek mecburiyetindeyiz. Yıl başında öngörülen yüzde 1,1’lik resmi büyüme hedefi bir hayalden ibarettir. Kendi merkezimin daha önce yüzde 0,2 olarak açıkladığı zayıf büyüme tahmini dahi artık geçerliliğini yitirmiştir. Fransa ekonomisi pozitif büyümeden negatif büyümeye, yani resesyona geçiş noktasındadır.”
Enflasyon rakamlarına dair teknik modellemeleri aktaran Sapir, değerlendirmesini şöyle tamamladı:
“Akaryakıt fiyatlarındaki her yüzde 10’luk artış, genel enflasyon oranına mekanik olarak 0,7 puan ekler. Temmuz, ağustos ve eylül aylarında biriken yakıt artışları tüketici fiyat endeksine en az bir tam puanlık ilave yük getirecektir. İnsanların alım gücü düştüğü için sanayi mallarında talep daralması ve fiyat indirimi yaşansa bile bu dinamik genel yükselişi engelleyemez. Yıl sonunda Fransa’da enflasyonun yüzde 4’ün üzerine çıkması, hatta yüzde 5 sınırını zorlaması kuvvetle muhtemeldir. Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü verileri açıkladığında tablonun vahameti çok daha net biçimde gün yüzüne çıkacaktır.”
“Güney ülkeleri ortak tahıl borsasıyla tam gıda egemenliği kuruyor”
Yeni Delhi’de düzenlenen BRICS zirvesini de mercek altına alan Sapir, birliğin genişleme evresinden kurumsal konsolidasyon aşamasına geçtiğini belirtti.
Dolarsızlaşma sürecinin yalnızca para birimleriyle sınırlı kalmadığını bildiren Sapir, stratejik projeleri şu sözlerle anlattı:
“Yeni Delhi zirvesi finansal ve ticari bağımsızlığın kurumsallaşması açısından tarihi kararlara sahne oldu. Rusya’nın 2023 yılından bu yana öncülük ettiği ortak BRICS tahıl ve gıda borsası hayata geçiriliyor. Pirinç de dahil olmak üzere temel tarım ürünlerini ve tarım makinelerini kapsayan bu ortak piyasa, Küresel Güney ülkelerine eksiksiz bir gıda egemenliği kazandıracaktır.”
Finansal altyapı alanındaki dönüşümleri özetleyen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Hindistan’daki Gift City projesi dünya çapında devasa bir finans merkezine dönüşüyor. Batı tekelindeki reasürans sistemlerine karşı bağımsız sigorta yapıları kuruluyor. İran savaşı nedeniyle Basra Körfezi’nde sigortasız kalan tankerler bu süreci olağanüstü biçimde hızlandırdı. Çin’in finansal gücü ile Hindistan’ın 18’inci yüzyıldan bu yana deniz ticaretinde taşıdığı köklü sigortacılık tecrübesi birleşiyor. Londra ve New York merkezli finans kartellerine karşı güney ülkelerine eksiksiz bir kurumsal alternatif inşa ediliyor.”
“Yeni parlamenterlerin yüzde 30’undan fazlası cephe gazilerinden oluşacak”
Mülakatın son bölümünde Rusya parlamentosu Devlet Duması seçimlerinin ilk sonuçlarını analiz eden Prof. Dr. Jacques Sapir, ülkede derin bir elit değişiminin başladığına dikkat çekti.
Seçim neticelerinin askeri ve sosyolojik boyutlarını değerlendiren Sapir, şu tespitleri paylaştı:
“Resmi olmayan ilk sonuçlara göre Birleşik Rusya Partisi mecliste mutlak çoğunluğunu korurken, Komünist Parti ile Liberal Demokrat Parti’nin toplam oy oranı yüzde 22 seviyesine ulaştı. Savaş dönemlerinde halkın bayrak etrafında kenetlenmesi olağan bir durumdur. Burada asıl mühim olan gelişme, meclise girecek yeni vekillerin ne kadarının Ukrayna’daki askeri operasyona katılmış gazilerden oluşacağı meselesidir.”
Gözlemlerini aktaran Prof. Dr. Sapir, sözlerini şu şekilde noktaladı:
“Parti listelerindeki yerleşimler incelendiğinde, yeni dönemde Rus parlamentosunun yüzde 30 ila 45’ini doğrudan cepheden gelen gazilerin oluşturacağı anlaşılıyor. Yüzde 30 gibi en muhafazakar oran dahi muazzam bir sosyolojik dönüşüme işaret eder. 2022 yılı sonunda Moskova’da öğrencilerimle yaptığım görüşmelerde, gelecekte siyasi kariyer yapmak isteyenlerin savaşa katılması gerektiği yönündeki inancı bizzat dinlemiştim. Bu öngörü bugün gerçeğe dönüşüyor. Önümüzdeki 10 ila 15 yıl boyunca Rusya’nın siyasi kaderini doğrudan cephede savaşmış bu yeni kadrolar belirleyecektir. Bu durum, Rusya ile Batı arasındaki stratejik hesaplaşmanın uzun vadeli bir kurumsal zemine oturduğunun en kesin kanıtıdır.”
Dünya Basını
Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.
Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.
Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.
Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.
Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.
Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.
Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.
“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”
Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.
Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.
Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.
“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”
Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.
Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”
Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.
“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”
Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:
“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”
Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:
“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”
“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”
Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.
Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:
“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”
Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.
“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”
Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:
“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”
Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.
“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”
Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.
Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:
“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”
Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:
“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”
Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:
“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”
Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:
“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”
Dünya Basını
Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.
***
Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026
Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.
Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.
Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.
“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.
Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.
Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.
Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.
Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.
ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.
Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.
Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.
Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?
Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.
“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.
Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.
Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.
“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.
Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.
Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.
Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya1 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Asya1 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor












