Dünya Basını
“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı

Editörün notu: Oskar Lafontaine, İsviçre merkezli aktüel dergi Die Weltwoche‘nin son sayısı için kaleme aldığı köşe yazısında, Alman siyaset ve medya seçkinlerinin kullandığı “tescilli aşırı sağcı” kavramının içeriğinin boşaltıldığını, İçişleri Bakanlığı denetimindeki Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın taraflı nitelemeleriyle bu tabirin sistemi tıkayan bir bumeranga dönüştüğünü belirtiyor. Aşırı sağcılığın yalnızca AfD’nin marjinal kanadına hasredilemeyeceğini kaydeden Lafontaine; ölçüsüz silahlanmayı, sosyal hakların budanmasını, Rus düşmanlığının körüklenmesini ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasını sağ politikaların asıl tezahürleri olarak tarif ediyor. Lafontaine, toplumdaki kutuplaşmayı aşmak için bugünkü siyasi tabloyu Weimar Cumhuriyeti dönemi ve Nazizmle bir tutan mesnetsiz tarihsel paralelliklerin terk edilmesini ve halk iradesini temel alan anayasal zemine dönülmesini öneriyor.
“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı
Oskar Lafontaine
Die Weltwoche
15 Ekim 2026
2026 yılının gençlik sözcüğü henüz yeni seçildi: “Ragebait” [öfke yemi]. O güne dek bu kelimeyi hiç duymamıştım; mümkün olduğunca fazla öfke uyandırıp bu yolla yüksek etkileşim ve erişim toplamayı amaçlayan internet paylaşımlarına bu adın verildiğini yeni öğreniyorum.
Almanya’nın siyasetçi ve gazeteci zümresi açısından 2026 yılının en yakışıksız kelimesi [Unwort] ise hiç şüphesiz “tescilli aşırı sağcı” [gesichert rechtsextrem] tamlamasıdır. Bu kavram da yıllardır ziyadesiyle öfke ve geniş bir yankı yaratıyor.
Herkesin kendine göre yorumladığı bu kavram, Alman siyasetinde eşi görülmemiş bir kafa karışıklığına yol açtı. Nihayetinde Almanya’nın Savaş Bakanı Boris Pistorius, SPD Meclis Grubu üyeleriyle birlikte Brandenburg Kapısı’ndan “kendiliğinden” yürüyüşe geçti ve Hitler’in iktidarı ele geçirmesinin ardından Otto Wels’in Reichstag’da yaptığı o meşhur konuşmayı andıran bir nutuk atmak üzere derme çatma bir sandığın üstüne çıktı. Pek de başarılı bir deneme sayılmazdı; birçok yorumcuya göre bilakis utanç vericiydi. Üstelik Almanların milli marşını AfD’ye bırakmamak gayesiyle marşı bizzat söylemeye kalkıştığında, sesinin de pek fena olduğu anlaşıldı.
Peki, perde arkasında ne yaşanmıştı? Magdeburg Eyalet Parlamentosu’nda [Saksonya-Anhalt – Editörün Notu], AfD’nin 35 yaşındaki milletvekili Tobias Rausch parlamento başkanlığına seçilmişti. Emlak danışmanı olan bu isim, kapalı oylamada AfD ve BSW’nin yanı sıra muhtemelen CDU’lu beş milletvekilinin de oylarını almıştı.
Alman ana akım medyası, Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın Saksonya-Anhalt AfD teşkilatını “tescilli aşırı sağcı” olarak sınıflandırdığına dikkat çekerek feryat figan “Ne büyük skandal!” diye dövündü.
İşte asıl mesele tam da burada başlıyor. Başka hiçbir ülkede benzeri bulunmayan, Alman partilerinin kaderini ve geleceğini belirleme cüretini gösteren bu tekinsiz Anayasayı Koruma Teşkilatı da kimin nesidir? İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir dairedir ve doğrudan görevdeki içişleri bakanının emrindedir. Bir partinin aşırı sağcı olup olmadığına dairesi karar verirken son sözü söyleyen de yine o bakandır. Aşırılık araştırmaları konusunda ise ne içişleri bakanlarının ne de Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın kayda değer bir uzmanlığı vardır.
Haliyle kararları taraflı olmaya mahkûmdur.
Fakat çok daha vahim olanı, bakanların ve bağlı dairelerin aşırı sağcılığın gerçekte ne anlama geldiğini dahi açıkça bilmemeleridir. Dolayısıyla bir partinin “tescilli aşırı sağcı” olup olmadığını tespit edebilecek yetkinlikte de değillerdir. Neticede “tescilli aşırı sağcı” hükmü, Alman parti sisteminin elinde, ateşlendiği an kendi namlusunu parçalayan kusurlu bir silaha dönüşmüştür.
Kavram kargaşasının önüne geçebilmek adına bir süre önce şu paylaşımı yapmıştım: “Güvenlik duvarı [Brandmauer] partilerinin Ukrayna ve İsrail’deki faşistleri silah sevkiyatı ve mali kaynaklarla desteklemesi, onları faşizmin doğrudan suç ortağı haline getirir.”
Bu ithamın, güvenlik duvarı partilerini iğneyi kendilerine batırmaya sevk edeceği ve başka partileri aşırı sağcılıkla suçlarken daha temkinli davranmalarını sağlayacağı yönündeki beklentim boşa çıktı. Talk show programlarının müdavimi gazeteci Robin Alexander nihayet cevap vermeye cesaret edene dek kimseden ses çıkmadı. Büyük bir öfkeyle şöyle yazdı: “Lafontaine’e göre, hükümet başkanları Yahudi olan iki ülke faşistmiş.” Konu “tescilli aşırı sağcı” yaftasına geldiğinde, Alman siyasetçileri ve gazetecilerini saran mutlak zihin bulanıklığını bundan daha iyi ortaya koyabilecek başka bir kanıt bulunamazdı.
Ülkelerin bizzat faşist olamayacağını esasen kendisinin de bilmesi gerekirdi. Üstelik İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, bakanlarından birinin “Ben homofobik bir faşistim”, bir diğerinin ise Gazze’yi kastederek “İnsansı hayvanlarla savaşıyoruz ve ona göre hareket ediyoruz” demesine engel olamadığı, tecrübeli bir siyasetçinin gözünden kaçmamalıydı. Keza Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin, binlerce Yahudinin katili olan Andriy Melnik’in cenazesinin nakli töreninde hazır bulunduğu ve kendisini Ukrayna’nın mühim bir şahsiyeti olarak taltif ettiği de bir sır değildir; nitekim İsrail’deki Yad Vaşem Holokost Anma Merkezi de bu anmayı sert dille eleştirmişti.
Bu kavram kargaşası, aşırı sağcılıkla mücadele edenlerin çifte standartlı terazilerle hüküm vermesinden de kaynaklanıyor. AfD’nin aşırı sağ kanadından Björn Höcke salona SA sloganı olan “Her şey Almanya için” sözünü haykırdığında cezalandırılıyor. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels vaktiyle imparatorluğu “savaşa muktedir” kılmak isterken, bugün Savaş Bakanı Boris Pistorius Almanya’yı “savaşa muktedir” [kriegstüchtig] hale getirmek istediğinde bu durum sıradan bir gelişmeymiş gibi karşılanıp gündeme devam ediliyor.
Benim nazarımda, ölçüsüz silahlanma ve bunun tabii neticesi olan ağır sosyal kısıntılar öteden beri aşırı sağcılığın ta kendisidir. Antisemitizmi ve yabancı düşmanlığını körüklemeyi de aynı şekilde aşırı sağcılık addediyorum. Yarısı Rus olmak üzere Sovyetler Birliği’nin 25 milyon yurttaşının katledildiği gerçeği karşısında, her Allah’ın günü kötü Rus düşman imgesini besleyip büyütmek bilhassa alçakçadır ve asıl “tescilli aşırı sağcılık”tır. Zira Naziler de Rusları “aşağı insan” [Untermenschen] olarak niteliyordu.
Kibirli bir edayla sabah akşam “demokrasimiz” nakaratını dilinden düşürmeyen partilerin ifade özgürlüğünü adım adım boğması, sağcı hükümetlerin tipik bir alametidir. CDU/CSU ve SPD koalisyonuyla kurulan federal hükümet, AB’nin ifade hürriyetini boğan ve varoluşsal yıkıma yol açan yaptırımlarına ortak olduğu müddetçe her türlü demokratik meşruiyetini yitirmiştir.
Elbette herkes meseleye benim penceremden bakmak mecburiyetinde değil; gelgelelim Almanya’nın aklı karışık siyasetçileri ve gazetecileri için İncil’deki şu kelam tastamam geçerlidir: “Kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği neden fark etmezsin?”
Bugün bile, bir soykırımı silah sevkiyatıyla destekleyen partilerle rahatlıkla koalisyon kurulabilirken; AfD ile somut bir önergede birlikte oy kullanmanın ya da parlamento başkanlığı ile eyalet komisyonlarının tanziminde eşgüdüm sağlamanın niçin “cehennemin kapılarını aralamak” sayıldığına dair beni ikna edebilecek makul bir gerekçe duymayı bekliyorum.
Alman toplumunda giderek derinleşen yarılmanın önüne geçmek isteyen kimse, bugünkü gidişatı Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşü ve Nasyonal Sosyalizmin yükselişiyle bir tutan temelsiz kıyaslamaları derhal terk etmelidir. AfD’nin sağ cenahında şüphe götürmez biçimde aşırılıkçıların ve tekinsiz figürlerin bulunduğu bir vakıa olsa dahi, soğukkanlı ve rasyonel bir tartışma zeminine geri dönmek elzemdir. Bilhassa Saksonya-Anhalt seçimlerinin ardından, Anayasa’nın 20. maddesinin 2. fıkrasında yer alan şu ilkeyi yeniden hatırlamamız gerekir: “Bütün devlet yetkisi halktan kaynaklanır.”
Dünya Basını
Prof. Pape: Şiddet içeren popülizm Amerikan demokrasisini tehdit ediyor

Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Robert A. Pape, 2020 yılındaki siyasal şiddet olaylarına karışan faillerin yüzde 45’inin doktor, avukat ve kamu görevlisi gibi saygın meslek sahiplerinden oluştuğunu açıkladı. İran harekatıyla birlikte nükleer silah kullanılma ihtimalinin iki katına çıkarak yüzde 20 seviyesine yükseldiğini belirten Pape, ordu birliklerinin Amerikan kentlerine sürülmesi halinde ciddi bir itaatsizlik riski doğabileceği uyarısında bulundu.
Haber programı Going Underground’un sunucusu Afshin Rattansi, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki stüdyosundan gerçekleştirdiği yayında Washington yönetiminin Ortadoğu politikasını ve Amerikan toplumundaki kutuplaşmayı ele aldı.
Rattansi, Libya lideri Muammer Kaddafi’nin öldürülmesinin üzerinden geçen 15 yılda ülkenin köle pazarlarının kurulduğu istikrarsız bir sahaya dönüştüğünü hatırlatarak benzer bir yıkım politikasının bugün İran ekseninde tekrarlandığını belirtti.
Programa Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü ve aynı üniversite bünyesindeki Chicago Güvenlik ve Tehditler Projesi’nin kurucu yöneticisi Robert A. Pape konuk oldu.
Geçmişte Amerikan federal kurumlarında üst düzey güvenlik izinleriyle çalışan, 2003 yılındaki Irak işgaline karşı Beyaz Saray yönetimini uyaran, Barack Obama ve Ron Paul gibi isimlere danışmanlık yapan Pape, Amerikan toplumunun içine sürüklendiği siyasal şiddet dalgasını kapsamlı verilerle açıkladı.
Pape, kısa süre önce yayımlanan Kendi Kendimizin En Büyük Düşmanı: Şiddet İçeren Popülizm Çağında Amerika başlıklı kitabında yer alan saha araştırmalarını paylaştı. Deneyimli siyaset bilimci, ülkedeki şiddet eğiliminin sadece marjinal gruplarla sınırlı kalmadığını, geniş kitlelerin iktidarı korumak veya ele geçirmek amacıyla güç kullanımını onayladığı yeni bir evreye geçildiğini kaydetti.
“Sermayenin yüzde 1’e kayması toplumu sıfır toplamlı hale getirdi”
Amerikan toplumunun tarih boyunca çeşitli şiddet dalgaları yaşadığını belirten Profesör Pape, 1860’lardaki iç savaş ile 1920 ve 1960’lardaki çalkantıları hatırlattı. Günümüzdeki dinamiklerin geçmişten ayrıldığını vurgulayan Pape, “Şu anda karşı karşıya kaldığımız olgu, siyasal şiddetin yalnızca uç kesimlerde kalmamasıdır” dedi.
Siyasal erki elde tutmak için şiddete başvurulmasını onaylayan kitlesel bir tabanın oluştuğunu aktaran Pape, “Büyük halk kesimlerinin iktidarı kazanmak ya da bırakmamak adına güç kullanımını desteklediği şiddet yanlısı bir popülizmle karşı karşıyayız. Bu tablo ara seçimlerde ve ardından gelecek oy sayım süreçlerinde açıkça görünürlük kazanacak” ifadelerini kullandı.
Şiddet eğiliminin arkasındaki temel iktisadi ve sınıfsal kırılmaya dikkat çeken Pape, Amerikan ekonomisinin son 30 yılda toplumun geniş kesimleri aleyhine işlediğini kaydetti. Zenginliğin en tepedeki yüzde 1’lik kesimde toplanmasının alt katmanlarda ciddi bir yoksullaşma hissi yarattığını vurguladı.
Fransız Devrimi kuramcılarından Alexis de Tocqueville’in saptamalarına atıfta bulunan profesör, toplumun geniş kesimlerinin geriye gittiğini söyledi. Pape, “Son 30 yılda nüfusun alttaki yüzde 90’ı için sıfır toplamlı bir topluma dönüştük; yalnızca yoksullar ya da işçi sınıfı değil, orta ve üst orta sınıf dahi ebeveynlerine kıyasla zemin kaybediyor” değerlendirmesinde bulundu.
“Meclis baskınına katılanların sadece onda biri milis üyesiydi”
Araştırma merkezinde 2020 yılı boyunca siyasal şiddet eylemlerine karışanları ve 6 Ocak 2021 Kongre baskınını gerçekleştiren kişileri mercek altına aldıklarını anlatan Pape, 1575 failin toplumsal profilini çıkardıklarını belirtti. Elde edilen sonuçların güvenlik çevrelerinde yerleşik kabulleri sarstığını kaydetti.
Otuz yıllık akademik kariyerinde böylesi bir sınıfsal tabloyla hiç karşılaşmadığını söyleyen Pape, “Kongre binasına giren 575 kişinin yalnızca onda biri organize milis gruplarına mensuptu. Polisle çatışan 600 kişinin de sadece onda birinin milis bağı vardı” dedi.
Eylemcilerin neredeyse yarısının saygın meslek sahiplerinden oluştuğunu belirten araştırmacı, geleneksel marjinal profilin dışına çıkıldığını vurguladı. Pape, “Faillerin yüzde 45’i doktorlar, avukatlar, muhasebeciler, bilişim uzmanları, Dışişleri Bakanlığı çalışanları ve işletme sahipleriydi” sözleriyle verileri aktardı.
Yerleşik Amerikan medyasının bu sosyolojik gerçeği görmezden geldiğini dile getiren Pape, The New York Times, CNN ve MSNBC gibi yayın kuruluşlarının yayın kurullarıyla bizzat yüz yüze görüşmeler gerçekleştirdiğini açıkladı. Editörlerin ve haber yazarlarının kendi merkezlerinin verilerini kullanmalarına rağmen gerçeği yansıtmadıklarını söyledi.
Büyük medya organlarının şiddeti ısrarla taşralı ve aşırı sağcı milis klişesine hapsetmeye çalıştığını belirten Pape, “Onlara sunduğumuz veriler yanlış değildi, yalnızca ciddiye alıp yerleşik algılarını değiştirmek istemediler. Orta ve üst orta sınıftan Amerikalıların güvenlik güçleriyle çatışmayı meşru görmesi, şiddet içeren popülizm çağında olduğumuzun en somut kanıtıdır” dedi.
Kurumsal medya kanallarının gerçeği perdelemesi sebebiyle doğrudan yurttaşlara hitap eden bağımsız iletişim ağlarının önem kazandığını ifade eden Pape, kitabında her bilginin denetlenebilir kanıtlarla yer aldığını kaydetti. Toplumun manipülasyonlar yerine doğrudan verilere erişerek kendi muhakemesini yapması gerektiğini ekledi.
“Trump yenilgiyi kabul etmektense savaşı tırmandırmayı seçiyor”
Programda Washington yönetiminin İran’a yönelik askeri hamleleri ve Hürmüz Boğazı çevresine konuşlandırılan Theodore Roosevelt uçak gemisi filosu da masaya yatırıldı. Afshin Rattansi’nin tırmanma tuzağına ilişkin sorularını yanıtlayan Pape, bu harekatın Amerikan tarihindeki en kutuplaştırıcı savaş niteliği taşıdığını belirtti.
Amerikan kamuoyunun yarıdan fazlasının savaşa karşı olduğunu hatırlatan Pape, Başkan Donald Trump’ın siyasi geleceğinin pamuk ipliğine bağlı olduğunu vurguladı. Pape, “Kamuoyu desteği çekirdek tabanına kadar gerilemiş durumda; savaşı kaybederse elindeki her şeyi kaybedecek” uyarısını yaptı.
Mevcut açmazın sıradan bir popülarite kaybının ötesinde doğrudan siyasi varoluş mücadelesine dönüştüğünü söyleyen Pape, geri adım atılmasının Trump açısından yıkıcı sonuçlar doğuracağını kaydetti. Yenilginin kabul edilmesi durumunda çekirdek seçmen grubunun dahi kaybedileceğini açıkladı.
Olası bir geri çekilmenin siyasi maliyetini aktaran Pape, “Yenilgiyi kabullenirse Jimmy Carter’dan çok daha zayıf bir başkana dönüşecek, kendi partisindeki Cumhuriyetçiler için bile temas edilmez hale gelecek. İşte bu sebeple kontrolün halen kendisinde olduğunu kanıtlamak adına sürekli gerilimi artırma güdüsüyle hareket ediyor” dedi.
Savaşın Suudi Arabistan ve Yemen gibi bölge ülkelerine yayılacağı yönünde haftalardır uyarılarda bulunduğunu hatırlatan Pape, Suudi Arabistan’daki Abkayk petrol tesislerine yönelik saldırı tehlikesine değindi. Tırmanmanın hem yatay hem de dikey düzlemde genişleme eğilimi gösterdiğini bildirdi.
Beyaz Saray’da üç günlük yoğun bir hava saldırısı harekat planının hazır bekletildiğini belirten profesör, 1991 Körfez Savaşı’ndaki ani hava harekatı doktrinine benzer bir taslağın dolaşımda olduğunu aktardı. Pape, “Hükümet merkezini felç etmeyi amaçlayan bu plan ve deniz piyadelerinin sahaya sürülme ihtimali, kamuoyunun sandığından çok daha ağır sonuçlar yaratabilir” uyarısında bulundu.
“Nükleer silah kullanılma ihtimali iki katına çıkarak yüzde 20 oldu”
Eski Genelkurmay Başkanı Kıdemli Danışmanı Albay Larry Wilkerson’ın, Trump yönetiminin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya taktik nükleer başlık kullanma onayı verdiği yönündeki beyanatı yayında gündeme getirildi. Nükleer felaket riskini matematiksel modellerle hesapladıklarını aktaran Pape, ihtimallerin ciddi biçimde yükseldiğini duyurdu.
Savaşın başladığı mart ayında taktik nükleer mühimmat kullanım ihtimalini yüzde 10’un altında gördüklerini belirten araştırmacı, sürecin hızla kötüleştiğini kaydetti. Pape, “Bu olasılığın şu anda iki katına çıkarak yüzde 20 seviyesine ulaştığını hesaplıyoruz” dedi.
Yüzde 20 oranının nükleer bir silah için korkunç bir tehdit seviyesi olduğuna işaret eden Pape, modelleme çalışmalarından çıkan somut sonuçları paylaştı. Taktik düzeyde bir nükleer saldırının dahi sınırlı kalamayacağını ve bölgeyi felakete sürükleyeceğini vurguladı.
Radyasyon yayılım haritalarını bizzat çıkardığını dile getiren Pape, “Taktik bir nükleer başlık dahi patlatılsa yayılacak radyasyon İran’da 100 binden fazla insanı doğrudan zehirleyecek. Böyle bir adım Tahran’ın misillemesini tetikler; merdivenin üst basamaklarına tırmanmak bize asla bir avantaj sağlamayacak” ifadelerini kullandı.
Halk desteği olmadan başlatılan bir askeri harekatın meşruiyet üretmeyeceğini söyleyen Pape, Amerika’nın ilk günden itibaren çoğunluk rızasından yoksun bir çatışmaya girdiğini kaydetti. Savaşın yarattığı yıkıcı maliyetlerin içerideki kutuplaşmayı daha da beslediğini belirtti.
Dışarıdaki askeri operasyonlar ile içerideki otoriter güvenlik politikalarının birbirini besleyen bir döngü oluşturduğuna dikkat çeken Pape, kurumlara duyulan inancın sarsıldığını aktardı. Federal Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza birimlerinin muhalif göstericilere karşı orantısız güç kullanmasının halkın küresel operasyonlara bakışını da zehirlediğini ifade etti.
“Siyasi şiddetin normalleşmesi ülkedeki bölünmeyi kalıcılaştırıyor”
Amerikan toplumunun şiddeti kanıksama sürecine girdiğini belirten Pape, kamuoyunda hassasiyet çıtasının tehlikeli biçimde yükseldiğini söyledi. Yöneticilerin şiddeti sıradanlaştıran bir dil kurduğunu ve bu durumun toplumsal bağları kopardığını dile getirdi.
Başkan Trump’ın kamuoyu önünde yaptığı konuşmalarda yabancı düşmanlığını körüklediğini ve Minnesota’da yasal statüdeki Somali kökenli yurttaşları hedef gösterdiğini anımsatan Pape, şiddet dilinin mizah maskesi ardına saklanamayacağını kaydetti. Güvenlik ve istihbarat bürokrasisinin bu dili hızla içselleştirdiğini aktardı.
İçerideki kutuplaşmanın dış krizlerde kenetlenme refleksini bütünüyle yok ettiğini bildiren Pape, “Geçmişte bir Amerikan askeri hayatını kaybettiğinde bayrak etrafında toplanılırdı. Şiddet yanlısı popülizm çağında ise bu tür kayıplar safları daha da sertleştiriyor ve tarafların birbirine yönelik öfkesini biliyor” dedi.
Afshin Rattansi’nin orduda bir isyan ya da başkaldırı ihtimali olup olmadığına ilişkin sorusunu yanıtlayan Pape, mevcut tablonun Vietnam Savaşı koşullarından farklı olduğunu açıkladı. Vietnam’da 58 bin askerin hayatını kaybettiğini ve birliklerin kendi subaylarına el bombası atacak noktaya geldiğini hatırlattı.
Ordudaki gerçek kırılma noktasının dış cepheden ziyade iç müdahale emriyle tetiklenebileceğini belirten Pape, Başkan’ın iç karışıklıkları bastırmak amacıyla İsyan Yasası’nı devreye sokma ihtimaline işaret etti. Amerikan ordusunun kendi şehirlerine karşı kullanılmasının kabul edilemez bir eşik olduğunu vurguladı.
Pentagon tarihinde eşi görülmemiş bir toplantının gerçekleştiğini aktaran Pape, 800 amiral ve generalin dinleyici olarak toplandığını hatırlattı. Pape, “Trump komutanlara açıkça Demokrat partili şehirlere girmeye ve buraları askeri tatbikat sahası gibi görmeye hazır olmalarını söyledi. Hatta ‘Onlar tükürürse biz vururuz’ diyerek memnun olmayanların ordudan ayrılmasını istedi” sözleriyle toplantının içeriğini aktardı.
Bu talimatın ardından çok sayıda üst düzey subayın sessizce görevlerinden istifa ettiğini belirten Pape, medyanın konuyu yalnızca tek günlük bir haber olarak tüketip geçtiğini söyledi. Kendi çalışma ofisinin çok yakınında bir apartmana helikopterlerle göçmen baskını düzenlendiğini, birkaç saatlik heyecanın ardından her şeyin olağan akışına döndüğünü aktardı.
Toplumun sürekli bir meşruiyet şoku döngüsü yaşadığını dile getiren Pape, “Büyük bir şok yaşıyoruz, ardından bunu hızla normalleştiriyoruz. Bu alışma hali bir sonraki tırmanma basamağına zemin hazırlıyor” tespitini paylaştı.
“Halkın yüzde 70’i siyasi şiddetten bütünüyle nefret ediyor”
ABD’nin eşzamanlı olarak çok cepheli bir gerilimin ortasında yer aldığını ifade eden Pape, bu tablonun akademik çalışmalarında yıllardır modellediği en kötü senaryo olduğunu belirtti. 20 yılı aşkın süredir İran’a yönelik olası bir hava harekatının sonuçlarını hesapladığını hatırlattı.
Büyük bir askeri operasyon ile çekişmeli bir seçim takviminin çakışmasının sistemi tıkadığını aktaran Pape, petrol fiyatlarındaki artışın alt gelir gruplarını ezen faturayı daha da ağırlaştırdığını kaydetti. İktisadi çöküşün şiddet eğilimini besleyen tüm dinamikleri alevlendirdiğini bildirdi.
Tüm bu karamsar tabloya karşın krizden çıkış için umut verici verilerin de bulunduğunu vurgulayan deneyimli siyaset bilimci, çözümün sessiz çoğunlukta yattığını söyledi. Pape, “Kitabımda iyi bir haber veriyorum; Amerikan halkının yüzde 70’i siyasal şiddetten kesin bir dille nefret ediyor” dedi.
Toplumsal sağduyunun kurumsal organlardan veya siyasi seçkinlerden beklenemeyeceğini belirten Pape, “Federal Soruşturma Bürosu’nun veya radikal azınlıkları memnun etmeye çalışan siyasetçilerin bu gidişatı tersine çevirmesini bekleyemezsiniz. Güvenebileceğimiz tek güç, merkezde yer alan o yüzde 70’lik sağduyulu kesimdir” ifadelerini kullandı.
Şiddet sarmalını durdurmak için çoğunluğun sandığa gitmesi ve temsilcilerine açık baskı kurması gerektiğini anlatan Pape, silahsız kitle hareketlerinin gücüne örnek verdi. Şikago ve diğer metropollerde 7 milyon insanın katılımıyla gerçekleşen yürüyüşlerde tek bir taşkınlık dahi yaşanmadığını hatırlattı.
Geçmişteki ırkçılık karşıtı protestolarda yaşanan kundaklama ve çatışma sahnelerinin bu kez tekrarlanmadığını vurgulayan Pape, kitlesel eylemlerin barışçıl niteliğinin korunmasının hayati önem taşıdığını belirtti. Profesör Pape, şiddeti reddeden sivil iradenin tırmanma tuzağını bozabilecek tek meşru çıkış yolu olduğunu kaydederek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
Çok kutuplu parti sisteminde doğru

Max Planck Toplum Araştırmaları Enstitüsü’nün fahri direktörü Wolfgang Streeck, Jacobin dergisinin Almanca edisyonu için kaleme aldığı makalede, Federal Almanya’nın II. Dünya Savaşı sonrasında tesis ettiği kitle partilerine dayalı kurumsal istikrar rejiminin çözülüşünü Doğu eyaletleri seçimleri üzerinden masaya yatırıyor. Streeck, geleneksel merkez partilerin AfD’nin yükselişini iktisadi kriz, barınma yetersizliği ve altyapı çöküşü gibi maddi sebeplerle açıklamak yerine ahlaki bir sağa karşı mücadele söylemine sığınarak perdelediğini anımsatıyor. Bu doğrultuda tecrit siyasetinin ve anayasal yangın duvarlarının çöküşe geçtiği, Alman siyaset mimarisinin Hollanda tipi parçalı ve çok kutuplu bir sisteme evrilmek zorunda kalacağını kaydeden Streeck, çözüm olarak gündeme getirilen parti kapatma davası girişimlerini de yapısal krizi çözmekten aciz siyasi elitlerin yargısal ve istihbari aygıtları araçsallaştırarak iktidarlarını tahkim etme çabası olarak nitelendiriyor.
Çok kutuplu parti sisteminde doğru
Wolfgang Streeck
Jacobin
1 Ekim 2026
Aşırıya kaçmayalım, itidali elden bırakmayalım. AfD’nin iktidarı gasbetmesine [1] daha birkaç yıl var. Artık geride kalmakta olan yılın her beş eyalet meclisi seçiminde de oylarını artıran yegâne parti AfD oldu, fakat hiçbirinde salt çoğunluğa ulaşamadı. En yüksek neticesi olan Saksonya-Anhalt’taki yüzde 43,8’lik oy oranı, en düşük sonucu olan Berlin’deki yüzde 16,3’ü iki buçuk kattan fazla aşıyor. AfD, beş seçimin ortalamasında yüzde 27,3 seviyesindeydi. En büyük kazanımlarını, her ikisi de Almanya genelindeki 60,5 milyon seçmene kıyasla pek az seçmene sahip olan (sırasıyla 1,7 ve 1,3 milyon) ve CDU’nun bilhassa hezimete uğradığı Saksonya-Anhalt ile Mecklenburg-Vorpommern’de elde etti. Saksonya-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern’deki bunca CDU seçmeninin son beş yıl içinde neo-Naziye dönüştüğü iddiası akla yatkın gelmiyor.
Esasen söz konusu beş eyalet meclisi seçimi için AfD eğiliminden ibaret olmayan başka temayüller de mevcut. Bölgesel hususi şartlar mühim bir rol oynadı; mesela zayıf yahut güçlü görevdeki başbakanlar gibi (bir yanda Saksonya-Anhalt ve Berlin, diğer yanda Mecklenburg-Vorpommern). Yeşiller, beş eyaletin üçündeki kayıplarla birlikte yerinde saydı; CDU, iki Batı Almanya geniş alan eyaletinde, mütevazı da olsa, kazanımlar kaydetti (Mamafih 7,7 milyon seçmenli Baden-Württemberg’de neredeyse kıl payı kazanacaktı; 2,9 milyon seçmenli Rheinland-Pfalz’da ise kazandı); Sol Parti ise beş seçimin üçünde oylarını artırdı: İki batı eyaletinde ve bilhassa AfD’nin neredeyse 10 puan önünde yer aldığı Berlin’de (2,5 milyon seçmen).
Seçim yılı SPD adına tam bir felaketti. Beş seçimin ortalamasında parti ancak yüzde 17,7’ye ulaşabildi; istisnai bir sapma teşkil eden Mecklenburg-Vorpommern dışarıda tutulduğunda bu oran sadece yüzde 13,2’de kaldı; CDU ise ortalamada en azından yüzde 20,3’ü buldu. Yalnızca CDU değil, bilhassa SPD de artık sözde bir “halk partisi” [2] olmaktan çıktığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda; CDU genel başkanı Mecklenburg-Vorpommern ve Berlin seçimlerinin hemen ertesinde bu meseleyi gündeme taşırken, SPD hâlâ ne diyeceğini bilemez halde kıvranıyor.
“Sağa karşı mücadele” kaybedildi
Bütün o antifaşist yürüyüşler, öğretmenlerin öğrencileri kortejlere sevk etmesi, gazetecilerin dik duruş sergilemesi, dünyevileşmiş bir engizisyon gibi çalışan hükümet dairesi Anayasayı Koruma Teşkilatı [3] (tutanaklara geçen ifadesiyle “kısmen kesinleşmiş aşırı sağcı”), Federal Cumhurbaşkanı ile diğer tüm cumhurbaşkanlarının ardı arkası kesilmeyen ikazları hiçbir işe yaramadı; neticede AfD bunlara minnettar kalmış olsa gerektir. “Müstakim insanların kıyamı”, “gayridemokratlara” karşı “bizim demokrasimiz” adına “bütün demokratların başkaldırısı”, bunların AfD’nin başarısındaki payının ne denli büyük olduğunu ve herkesin, devlet eliyle alternatifsiz biçimde tanzim edilmiş bir toplumda “toplumsal dayanışma” uğruna mücadele edip enflasyonu, konut krizini, yoksulluğu, eşitsizliği, güvensizliği, işlemeyen trenleri, harabeye dönen okulları unutması beklendiği müddetçe bu payın gelecekte de ne kadar büyüyeceğini kestirmek zor değil.
Şimdi ne olacak? Bir müddet boyunca ön sahnede sergilenen “sağa karşı mücadele”, iktisadi ve toplumsal buhrana karşı yürütülmesi gereken kavgayı, yürütülmediğinin fark edilemeyeceği arka sahneye sürgün etmişti. Bu da artık son bulabilir. “Sağa karşı mücadele” toplumsal dayanışma vaat etmişti, fakat yalnızca “biz demokratlar” arasında, yani siyasi sınıf ile onun seçmenleri nezdinde; AfD ise eski partilerin av sahasında pervasızca avlanarak soğukkanlılıkla büyümeyi sürdürdü.
Kohl döneminin sona ermesinden bu yana geçen 28 yılın 24’ünde (SPD) yahut 17’sinde (CDU/CSU) federal hükümette yer alan, yani bugünün krizlerinin bugünkü halini aldığı senelerde iktidarda bulunan partilerin “anlatıları” için şimdi hakikat saati mi çalıyor? Küresel durumdan istifadeyle iç düşmanı dış düşmanla bir tutan köhnemiş metotlara müracaat etme ve demokratların demokratlar eliyle cehennem zebanilerine karşı müdafaasını beynelmilel kılma ayartısı muhakkak ki muazzamdır: Sağa karşı mücadelenin aynı zamanda vatanperver kuvvetlerin toplanma mahali kılınması, muhalefetin ise düşmanın beşinci kolu, “vatansız serseriler” [4] ve hainler, yani basbayağı “Putin’in dostları” olarak yaftalanması. Yeni anlatının neyi başarmaya muktedir olacağını bekleyip görmek gerekecek.
Dağılan merkez, çatırdayan güvenlik duvarları
Fakat öncelikle AfD’nin kaydettiği büyüme, CDU ile SPD koalisyonunu birbirinden uzaklaştırmaya ve son yılların muhtelif güvenlik duvarlarını [5] (herkesin AfD’ye karşı kurduğu, CDU’nun ise Sol Parti’ye karşı da ördüğü tecrit hatlarını) alttan alta oymaya başladı. CDU ve SPD, birer halk partisi olarak seçim siyaseti zaviyesinden bir hiçliğin eşiğinde duruyor. Neticede CDU’nun “rekabet gücüne”, SPD’nin ise “adalete” bir katkı kisvesi altında pazarladığı “mecburi reformlara” dair o sahte uzlaşı da buharlaşmaya yüz tutuyor.
En geç Federal Meclis’teki müzakereler esnasında, koalisyon ortaklarının seçim yenilgileriyle bilenmiş zihinleri, SPD usulü adaletin CDU usulü rekabet gücünün ayağına bağ olduğunu idrak edecektir. Mecklenburg-Vorpommern ve Berlin sonrasında Merz tarafından krizi yeni ve iyimser “anlatılarla” unutturmak maksadıyla ilan edilen hamleler bu tablonun önüne uzun boylu geçemez. En mühimi de bu hamleler, ilgili parti üyelerini, yeniden seçilmelerini tehlikeye sokacak kanunları kabul etmeye ikna edemeyecektir: CDU cenahında metinlerin içinde fazla SPD bulunduğu için, SPD cephesinde ise fazla CDU yer aldığı için. İsyanların patlak vermesi, daha fazla Brosius-Gersdorf vakasının ve şu ya da bu Spahn figürünün zuhur etmesi kuvvetle muhtemeldir.
Bu da güvenlik duvarına hiç iyi gelmeyecektir. CDU’nun kimi unsurları AfD ile aralarındaki tecrit sınırını aşmak isteyecek ve bunu yerel yahut eyalet düzeyinde muhtelif yollarla tatbik sahasına sokabilecektir. Buna muvazi biçimde SPD’nin kimi kısımları da Sol Parti ile irtibat arayışına girecektir; mesela Berlin’de onun riyasetindeki üçlü bir koalisyona, yani Kırmızı-Yeşil-Kırmızı ortaklığına dahil olarak. Bu gelişme Federal Şansölye’ye, 2025 başlarında genel seçimlerin hemen arifesinde daha sert bir göç siyasetine dair meclis kararını hiçbir bedel ödemeksizin AfD ile müştereken nasıl geçirdiğini hatırlatacaktır. Eğer CDU/CSU, sözde reformların “CDU’nun dişlerini” sökmeye SPD tarafından mecbur bırakılırsa, ki bu gayet muhtemel görünmektedir, arka plandaki Hristiyan asiler çok daha Hristiyan reformları AfD ile el ele yasalaştırma ihtimalinin hayalini kuracaktır.
Bu istikametteki her hamlenin, diğer tarafa, yani yeşil istikamete doğru bir karşı hamleyi tetiklemesi beklenmelidir. Eşzamanlı olarak SPD içindeki sol kanat mensupları, partilerini mutlak bir sondan kurtarma ümidiyle, federal düzeyde olmasa bile eyalet ve belediye düzeyinde Sol Parti’ye yanaşacaktır. Ve bu böylece, biteviye yeni tertiplerin sınandığı yeni tecrübelerle sürüp gidecektir.
İkinci güvenlik duvar mı?
Kuşkusuz güvenlik duvarının muhafızları henüz teslim bayrağını çekmiş değil ve yakın gelecekte bu tahkimatın yenilenmiş bir surette tahkim edilmesi için geniş çaplı bir girişime şahit olunabilir. Böylesi bir hamlenin nihai durağı ise Federal Anayasa Mahkemesi olacaktır. Bütün alametler, Merz’in rakibi olan Kuzey Ren-Vestfalya Başbakanı Hendrik Wüst riyasetindeki Merkelci CDU kanadının, Federal Şansölye’nin iradesine hilafen fakat SPD ile Yeşiller’in kesin mutabakatıyla, AfD’ye karşı bir parti kapatma davası [6] hazırlığı içinde olduğunu gösteriyor. Wüst Yeşiller’le birlikte gürültüsüzce ve ahenk içinde hükmediyor; Merz ise malum olduğu üzere SPD ile, çöküş içindeki bir SPD’ye nazaran AfD ile çok daha rahat hayata geçirilebilecek olan gönlündeki iktisat programı yüzünden giderek hırçınlaşan bir ahenksizlikle yol alıyor.
Bir siyasi partinin kapatılması talebi Federal Hükümet, Federal Meclis yahut Federal Konsey tarafından salt çoğunlukla karara bağlanabilir; Kuzey Ren-Vestfalya eyaleti tarafından gündeme getirilip Wüst kanadına mensup eyalet milletvekillerince desteklendiği takdirde, icap ederse Merz bertaraf edilerek her an Karlsruhe’ye ulaştırılabilir. Mecklenburg-Vorpommern ve Berlin seçimlerinden az önce Wüst, kapatma başvurusunun hukuki muvaffakiyet şansını tetkik edecek bir komisyon tayin etme niyetinde olduğunu duyurmuştu. Federal Anayasa Mahkemesi’nin eski bir başkanı ile görevdeki başkanının (her ikisi de CDU menşelidir) kamuoyuna yansıyan beyanatları, mahkemenin böylesi bir müracaattan hiç mi hiç hazzetmeyeceğine delalet ediyordu. Ne var ki kapatma taraftarları açısından bu hoşnutsuzluk, hatta davanın nihai neticesi dahi ikincil plandadır.
Siyasi etkiler her halükarda sarsıcı olacaktır. Bir kapatma davası en az iki yıl sürer. Bu zaman zarfında kamuoyu, istihbarat örgütlerinin ve sair mercilerin AfD’nin vahametine dair sunduğu mütalaalar hakkında medya vasıtasıyla muntazaman ve etraflıca bildilendirilecektir. AfD’nin muhtemel bir feshinin ardından parti azalarının medeni varlıklarını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağı, meselenin memuriyetten ihraç edilmeye yahut bir zanaatkar olarak artık kamudan ve hatta muhite göre hususi sektörden sipariş alamamaya kadar varacağı kulaktan kulağa süratle yayılacaktır.
Daha şimdiden yerel seçim kadroları için aday bulmakta mükerreren zorlanan ve bu sebeple seçimlerde kazandığı sandalyeleri dahi dolduramayan AfD, dava sürecinde bu tıkanmayı katmerli biçimde yaşayacaktır. Güvenlik duvarı eliyle SPD’ye prangalanmış bir Merz CDU’sunda kendisini AfD’dekinden daha yabancı hisseden CDU üyeleri ve idarecileri, AfD temize çıkana değin saf değiştirmeyi iki kere düşünecektir. Federal veya eyalet düzeyinde güvenlik duvarını çiğneyerek AfD ile müştereken siyasi kararlar alma yönündeki her cüret ise, Karlsruhe’den naklen aktarılan manzaralar karşısında siyasi bir intihar seferine dönüşecektir.
Kapatma asla tek başına gelmez
Kaldı ki bir kapatma davasının yaratacağı serpintiden ilk nemalanacak kişi Hendrik Wüst olacaktır. Kendisinin yeniden seçilme sınavı Mayıs 2027’dedir. Federal Cumhuriyet’in 13 milyon seçmenle en büyük eyaleti olan bu coğrafyada AfD kendi içinde devasız biçimde bölünmüştür; Ren havzasının ve Vestfalya’nın kimi kısımlarının liberal-Katolik muhiti ise hâlâ bir ölçüde sıhhatini muhafaza etmektedir. Kamuoyu yoklamaları CDU’yu, arayı yavaş yavaş kapatmaya başlayan AfD’nin önünde nispeten rahat bir üstünlükle göstermektedir. İcap ederse SPD’nin de eklemlenebileceği bir CDU-Yeşiller koalisyonunun tazelenmesi kuvvetle muhtemeldir. Buna rağmen derdest bir kapatma davasına dair haber akışının doğuracağı AfD kayıpları, Wüst ile Merz arasında vuku bulacak müstakbel parti içi iktidar mücadelesi açısından da epey makbule geçecektir.
Anayasa Mahkemesi’nin şahsına gelince; bir AfD kapatma başvurusu mahkemeyi kendisi adına son derece sıkıntı verici bir siyasi tazyik altına sokacaktır. Mahkeme müracaatı reddettiği takdirde bu hüküm AfD tarafından bir aklama belgesi [7] gibi kutlanacak ve kamuoyunun geniş kesimlerince de bu şekilde telakki edilecektir. Şayet mahkeme aksine hükmedip AfD’yi kapatacak olursa, devletin her üç kademesindeki binlerce seçilmiş meclis üyesi ve parlamentolarda görev yapan binlerce yardımcı personel bir çırpıda makamlarını yahut işlerini kaybedecektir.
Akabinde siyasi polis, devam ettirilmesi muhtemel herhangi bir siyasi faaliyetin Ceza Kanunu’nun 84. maddesi uyarınca gizli tertipçiler veya elebaşılar için beş yıla kadar hapis cezası öngören bir “ikame örgüt” faaliyeti sayılıp sayılamayacağını kesintisiz tarassut ile tespit etmek zorunda kalacaktır. Alman basını olmasa bile yabancı basın tarafından eleştirel gözlerle takip edilecek yüzlerce ceza davası bu tablonun tabii neticesi olabilir. Federal Cumhuriyet tarihinde bugüne dek kapatılan yegâne siyasi teşekküller olan Sosyalist İmparatorluk Partisi (1952) ile Almanya Komünist Partisi (1956), kapatıldıkları tarihte parlamentolarda artık hiçbir temsilciye sahip değildi.
Sol kesimin gözlüğünden bakıldığında ise mahkemenin bir AfD davasında tesis edeceği fesih gerekçelerinin Sol Parti için de carilik kazanabileceği endişesi mevcuttur. Hatta CDU’nun Merz kanadının, AfD’ye yönelik bir kapatma müracaatına onay vermenin diyeti olarak yalnızca AfD’nin değil, Sol Parti’nin de tahkikata tabi tutulmasında ısrar etmesi pekala tasavvur edilebilir; belki de “antisemitizm” ithamıyla. Bu istikametteki ilk emareler Berlin hükümetinin kurulması arifesinde göz önünde bulundurulmaktadır.
Yeni bir parti sistemi
AfD’nin kapatılmaması durumunda Alman parti sisteminin diğer Avrupa memleketlerindekine, mesela Hollanda modeline yakınsaması beklenmelidir. Tıpkı oradaki gibi merkezin iki kadim büyük ve kitle partisi, yani biri Hristiyan demokrat ve burjuva-muhafazakar, diğeri sosyal demokrat ve ilerici olan iki kutup, daha ufak ardıl fraksiyonlara bölünecektir. AfD’nin tam karşısındaki kutupta sol bir parti kök salacak, bunun yanına belki bir de sol-marjinal parti eklenecektir. Üç ya da dört parti yerine, sık doğumların ve ölümlerin yaşandığı altı veya yedi partili bir yapı ortaya çıkacaktır. Büyük siyasi mesafelerin varlığına rağmen koalisyonlar hem elzem hem de kabil hale gelecektir ama bunlar, geçici hükümetlerin idaresi altındaki uzun fetret dönemleriyle ve yıpratıcı müzakerelerle malul olacaktır. Parti mimarisindeki ufalanma sebebiyle koalisyonlar kural olarak en az üç partiden oluşur hale gelecektir.
Böylesi bir parti sisteminde bugünkünden çok şey farklı işleyecektir. Sadece merkezin eski partileri bölünme eğilimlerine maruz kalmayacak, hükümete iştirak imkanlarının belirmesi neticesinde en uç kanatlardaki yeni partiler de bu akıbete uğrayacaktır. Yerleşiklik kazanan bir AfD’nin sağında diriltilmiş bir NPD kendine yer açabilecektir; nitekim pek çok Avrupa ülkesinde -Fransa, İtalya, Büyük Britanya, Hollanda, İsveç ve sairede görüldüğü üzere- Yeni Sağın sağında yeni sağ partiler pıtır pıtır türemiştir.
AfD, Merz idaresindeki bir CDU için muhtemel bir ortak hüviyeti kazanabilir; Wüst idaresindeki bir CDU ise Yeşiller, bakiye SPD ve ileride belki de bölünerek mutedil hale gelmiş bir Sol Parti ile hükümetler kurabilir. Sol Parti’nin solunda, adı her ne olursa olsun bir Sosyalist İşçi Partisi neşet edebilir; sağında ise sol bir SPD’ye yakın duran bir Toplumsal Akıl Partisi belirecektir. Federal Cumhuriyet’in federalist mekanizması dahilinde bütün bu partiler ve parti kombinasyonları, eyaletler düzeyinde yan yana denenerek ulusal plandaki kabiliyetleri bakımından sınanabilecektir.
Böylesine başkalaşmış bir parti sistemi, Almanya’da anayasa hukuku da dahil olmak üzere köklü kurumsal dönüşümleri iktiza edebilir. Bu doğrultuda İskandinav yahut Hollanda numunesine uygun istikrarlı azınlık hükümetlerine imkan tanıyacak usullere ihtiyaç doğacaktır. Keza eski büyük partilerin Ebert ve Adenauer vakıfları örneğinde olduğu gibi, yeni küçük fırkaların kendilerine ait parti vakıfları kurma hakkına yahut Federal Meclis Araştırma Hizmetleri birimine erişim salahiyetine ne zaman ve hangi şartlarda nail olacağı da açıklığa kavuşturulmalıdır.
BSW’nin akıbetinin ne olacağı ise meçhuldür. 2026 yılındaki beş seçimin tamamında parti yüzde 5 civarında oy aldı, fakat yalnızca bir defasında, Saksonya-Anhalt’ta meclise girmeye kifayet edecek bir eşiğe erişebildi. BSW, AfD’yi kuşatan güvenlik duvarında gedikler açarak bu partiyi garanti altına alınmış bir sorumsuzluk zırhından tecrit etmeye diğer partilerden daha erken yeltendi, ancak bu hamlesiyle “sağa karşı mücadelenin” doğrudan hedef tahtasına oturdu. BSW’nin son genel seçimler için talep ettiği yeniden sayım henüz neticelenmiş değildir. Neticede BSW’ye tam yüzde beşlik bir oy oranının teslim edilmesi gerektiğini düşündüren pek çok karine mevcuttur; bu takdirde diğer partiler sandalye kaybedecektir. Bu ise Merz hükümetinin göreve başladığı andan itibaren Federal Meclis’in sakat bir teşekkülle teşri faaliyeti yürüttüğü ve mevcut hükümetin bir sonraki genel seçime dek iki partili bir koalisyon olarak artık çoğunluğa malik olmadığı manasına gelecektir.
Yüzde beş seçim barajı
Çok kutuplu bir parti sisteminin teşekkülünde karşılaşılacak başlıca müşkülatlardan biri yüzde beşlik seçim barajı olacaktır. Mecklenburg-Vorpommern’de daha büyük partilerden üçü, yani CDU, FDP ve BSW, seçmenlerin toplamda yüzde 10,7’sini teşkil etmelerine rağmen yüzde beşin altında kaldı; buna “Diğerleri” hanesindeki muhtelif mikroskobik partilerin yüzde 3,3’ü de eklendi. Böylece oy kullanan yurttaşların toplamda yüzde 14,0’ı beş yıl boyunca parlamentoda temsil edilmekten mahrum kalacaktır. Bu oran Berlin için yüzde 12,9, Saksonya-Anhalt için yüzde 6,9 seviyesindedir; Baden-Württemberg ve Rheinland-Pfalz’da ise sırasıyla yüzde 15,8 ve yüzde 15,9 olarak gerçekleşmiştir.
Buna ilaveten Mecklenburg-Vorpommern’de seçmenlerin yüzde 21,1’i, Berlin’de yüzde 25,0’ı, Saksonya-Anhalt’ta ise yüzde 22,2’si sandığa gitmemiştir; bu oran Baden-Württemberg’de yüzde 30,4, Rheinland-Pfalz’da ise yüzde 31,6’dır. Çekimser oyların en azından kısmen “Hiçbiri” yönünde verilmiş bir irade beyanı olarak kabul edilmesini haklı kılan mühim sebepler göz önüne alındığında, bu tablo büsbütün önem kazanmaktadır. Bu hesapla her beş eyaletin tamamında seçmen kitlesi içindeki temsil edilmeyenlerin nispeti üçte birden fazladır. Üstelik Almanya genelinde mukim nüfusun yaklaşık yüzde onunun Alman pasaportuna sahip olmadığı ve bu sebeple oy hakkından mahrum olduğu dikkate alınırsa, temsil açığının boyutları daha da derinleşmektedir.
Uzun vadede, siyaset arz eden partilerin giderek ufalanması karşısında, seçmen iradesinin parlamentoya daha sıhhatli yansımasını temin etmek gayesiyle seçim barajının yüzde iki yahut üçe indirilmesini savunan görüşler ağırlık kazanabilir; muhtemelen böylesi bir indirim anayasa hukuku yoluyla dahi zorlanabilecektir. Yüzde beşlik seçim barajının geleneksel gerekçesi olan, temsil kabiliyetindeki kaybın hükümet teşkilini kolaylaştırmak suretiyle telafi edildiği tezi, üçlü koalisyon kurma mecburiyetinin zaten süratli bir hükümet tesisini imkansız kıldığı parçalanmış bir parti mimarisinde geçerliliğini tamamen yitirmiştir.
[1] Almanca siyasi terminolojide sıradan bir iktidar devrini (Machtübernahme) değil; meşruiyeti şaibeli, anayasal mekanizmaları içeriden felç ederek yürütmeyi bütünüyle tekeline alan zorba bir el koyma sürecini ifade eder. Yazıda Streeck, güncel Alman siyasetindeki liberal-sol histerinin AfD’ye atfettiği kıyamet senaryosunu teşhir etmek maksadıyla bu kelimeyi bilinçli bir provokasyon ve ironi unsuru olarak kullanmaktadır. Kelime 1933 öncesinde muhtelif siyasi hareketlerce darbe yahut ihtilal bağlamında tarafsızca kullanılmış olsa da, 30 Ocak 1933’te Adolf Hitler’in şansölye tayin edilmesinin ardından Nasyonal Sosyalist propaganda aygıtı (özellikle Joseph Goebbels) tarafından devrimci bir zafer retoriğiyle sahiplenilmiştir. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında Alman tarih yazımında kelimenin semantiği tersine dönmüş; nasyonal sosyalistlerin Weimar Anayasası’nı hile, tedhiş ve fiili tasfiyelerle ilga edişini niteleyen menfi ve kriminal bir kavrama dönüşmüştür. Alman Federal Cumhuriyeti’nin siyaset dilinde Machtergreifung tabirinin güncel bir parti için sarf edilmesi, o partinin demokratik rejimi bütünüyle lağvedeceğine dair doğrudan bir Weimar analojisine işaret eder. Yazar, bu ifadeyi metnin hemen girişinde kullanarak yerleşik siyasi elitin AfD karşısında ürettiği orantısız alarmizmi ve Weimar travmasının çağdaş siyasette araçsallaştırılmasını eleştirel bir mesafeyle resmetmektedir. (ç.n.)
[2] Kavram, Otto Kirchheimer’ın meşhur “herkesi yakalayan parti” (catch-all party) teorisiyle yakından irtibatlıdır. Federal Almanya Cumhuriyeti’nin kurucu omurgasını teşkil eden iki ana parti, yani Hristiyan Birlik partileri (CDU/CSU) ile Sosyal Demokrat Parti (SPD), İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendilerini birer Volkspartei olarak tanımlamıştır. Bilhassa SPD’nin Marksist sınıf partisi kimliğini terk ettiği 1959 Bad Godesberg Programı, partinin kendisini resmen bir “halk partisi” ilan etmesinin kurucu vesikasıdır. CDU ise savaş öncesi Katolik Zentrum partisinin mezhepçi sınırlarını aşarak Katolik ve Protestan muhafazakarları tek çatı altında birleştiren partilerüstü bir halk partisi iddiasıyla kurulmuştur. Streeck’in partilerin Volkspartei hüviyetini kaybettiğini tespiti, Federal Almanya’nın Bonn Cumhuriyeti’nden bu yana devam eden toplumsal mutabakat mimarisinin ve istikrarlı iki buçuklu parti sisteminin (CDU, SPD ve FDP) ontolojik çöküşünü ilan etmektedir. Seçmen tabanı yüzde 15-20 bandına gerileyen bir partinin tüm toplumu temsil eden bir merkez gücü olduğunu iddia etmesi fiilen imkansızlaşmaktadır. (ç.n.)
[3] Tam adı Bundesamt für Verfassungsschutz (Federal Anayasayı Koruma Teşkilatı) olan kurum, Federal Almanya’nın fişleme kurumu ve iç istihbarat servisidir. Federal Almanya Anayasası’nın (Grundgesetz) temel felsefesi olan “militan demokrasi” (streitbare / wehrhafte Demokratie) prensibine dayanır. Weimar Cumhuriyeti’nin nasyonal sosyalistlerce meşru demokratik araçlar kullanılarak içeriden yıkıldığı tezini benimseyen Federal Cumhuriyet, kendi varlığına kasteden hareketlere karşı anayasal müsamaha göstermeyeceğini bu teşkilat vasıtasıyla kurumsallaştırmıştır. Teşkilat bir siyasi oluşumu kademeli olarak “şüpheli vaka” (Prüffall / Verdachtsfall) ve nihayetinde “kesinleşmiş aşırı sağcı teşekkül” (gesichert rechtsextreme Bestrebung) ilan edebilmektedir. Streeck, bu istihbarat aygıtını “dünyevileşmiş bir engizisyon” olarak tasvir ederken, anayasal güvenliği sağlamakla mükellef bir bürokratik mekanizmanın, iktidardaki partilerin siyasi rakiplerini tasfiye etmek ve meşruiyet sahasının dışına itmek maksadıyla işlettiği teolojik ve ideolojik bir aforoz mekanizmasına dönüştüğünü hatırlatır. (ç.n.)
[4] Milli aidiyeti, vatan sevgisi ve sadakati bulunmayan, köksüz, enternasyonalist ve güvenilmez kimseleri aşağılamak maksadıyla kullanılan, Alman siyasi lügatının en ağır tarihsel hakaret kalıplarından biridir. Kavram, İmparatorluk Almanyası Şansölyesi Otto von Bismarck’ın Sosyal Demokratları kriminalize etmek ve Alman milletinin bünyesinden ayıklamak maksadıyla çıkardığı Anti-Sosyalist Yasalar (Sozialistengesetz, 1878-1890) dönemine dayanır. İmparator II. Wilhelm de 1890’larda Sosyal Demokratları açıkça “vatanı olmayan serseriler” (vaterlandslose Gesellen) olarak lanetlemiştir. Buradaki Geselle kelimesi, lonca teşkilatındaki kalfalık rütbesine işaret etmekle birlikte, tarihsel süreçte başıboş gezen, bir yere bağlanamayan mülksüz ve tekinsiz kişileri niteleyen pejoratif bir anlam kazanmıştır. Streeck bu tabiri bilinçli bir tarihsel ironiyle kullanmaktadır. Zira geçmişte bizzat sağ ve muhafazakar elitler tarafından vatan haini ilan edilen sosyal demokrat ve sol gelenek, bugün Rusya-Ukrayna savaşı ve enerji krizi bağlamında yerleşik dış politika dogmalarına itiraz eden herkesi aynı Bismarckçı üslupla “düşmanın beşinci kolu” ve “Putin dostu vatansızlar” ilan ederek kriminalize etmektedir. (ç.n.)
[5] Alman siyasetinde yerleşik merkez partilerin aşırı sağ ile (ve kimi bağlamlarda sol radikallerle) her türlü koalisyon, işbirliği veya örtük parlamento uzlaşısını kategorik olarak reddetmesini tanımlayan bir cordon sanitaire metaforudur. Kavram bilhassa CDU’nun 2018 yılındaki Hamburg Parti Kongresi’nde kabul edilen “Uyuşmazlık Kararı” (Unvereinbarkeitsbeschluss) ile ete kemiğe bürünmüştür. Bu kararla CDU, hem Sol Parti ile hem de AfD ile her türlü koalisyonu ve işbirliğini resmen yasaklamıştır. Friedrich Merz genel başkanlığı devraldıktan sonra bu ilkeyi “CDU ile AfD arasında aşılmaz bir yangın duvarı vardır” tekerlemesiyle defalarca teyit etmiştir. Streeck, yangın duvarını mutlak bir ahlaki ilke değil, aksine merkez partilerin iktisadi ve sınıfsal çelişkilerini gizlemeye yarayan işlevsel bir bariyer olarak ele alır. Doğu eyaletlerinde AfD’nin yüzde 30-40 bandına oturmasıyla birlikte bu duvar, geleneksel partileri matematiksel olarak felç eden ve onları istemedikleri koalisyonlara mahkum kılan bir açmaza dönüşmüştür. (ç.n.)
[6] Federal Almanya Anayasası’nın 21. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, amaçları yahut taraftarlarının tutumu itibarıyla özgürlükçü demokratik temel düzeni zedelemeyi veya ortadan kaldırmayı ya da Federal Cumhuriyet’in varlığını tehlikeye düşürmeyi hedefleyen partiler anayasaya aykırıdır. Bir siyasi partinin anayasaya aykırılığına ve feshine karar verme tekeli münhasıran Federal Anayasa Mahkemesi’ne (Bundesverfassungsgericht, Karlsruhe) aittir (Parteienprivileg). Dava açma salahiyeti ise yalnızca üç anayasal organa tanınmıştır: Federal Hükümet, Federal Meclis yahut Federal Konsey. Federal Almanya tarihinde bugüne kadar yalnızca iki parti kapatılmıştır: 1952’de nasyonal sosyalizmin devamı niteliğindeki Sosyalist İmparatorluk Partisi (SRP) ve Soğuk Savaş konjonktüründe 1956’da Almanya Komünist Partisi (KPD). Anayasa Mahkemesi, aşırı sağcı Milliyetçi Demokratik Parti’ye (NPD) karşı açılan 2017 tarihli son davada hayati bir içtihat tesis etmiştir: Mahkeme, partinin hedeflerinin anayasaya aykırı olduğunu teslim etmiş, ancak siyasi arenada bu hedefleri fiilen hayata geçirebilecek “ağırlıktan ve potansiyelden yoksun” (fehlende Potenzialität) olması sebebiyle kapatma talebini reddetmiştir. AfD vakasında NPD içtihadının tam tersi bir durum geçerlidir; AfD Doğu Almanya’da birinci parti konumundadır ve iktidar potansiyeli somuttur. Streeck, Hendrik Wüst öncülüğündeki kapatma girişiminin hukuki bir zorunluluktan ziyade, Merz’in sağ-muhafazakar iktisadi ajandasını kilitlemek ve AfD seçmenini cezai mekanizmalarla yıldırıp kamusal alandan tasfiye etmek maksadını güden araçsal bir hamle olduğunu savunmaktadır. (ç.n.)
[7] Alman gündelik ve siyasi dilinde, geçmişteki karanlık, şaibeli veya kanunsuz eylemlerden hiçbir sorumluluk veya ceza almaksızın bütünüyle muaf tutulmayı, adeta resmi bir makam eliyle “tertemiz” ilan edilmeyi niteleyen alaycı bir deyimdir. Deyim adını Henkel firmasının 1907 yılında piyasaya sürdüğü meşhur çamaşır deterjanı markası “Persil”den alır. Kökeni İkinci Dünya Savaşı sonrasında Müttefik Devletler tarafından yürütülen Nazilerden Arındırma (Entnazifizierung) sürecine dayanır. Milyonlarca Alman vatandaşının nasyonal sosyalist rejimle ilişkisini sorgulamak üzere kurulan tahkikat komisyonlarında (Spruchkammern), şüpheliler rejim muhaliflerinden, kilise adamlarından veya mağdur edilmiş Yahudi komşularından nasyonal sosyalist olmadıklarına dair aklayıcı tanıklık mektupları toplamıştır. Halk arasında bu lekesiz temizlik vesikalarına deterjan markasına atıfla alaycı biçimde Persilschein (Persil Raporu) adı takılmıştır. Streeck, şayet Karlsruhe’deki Anayasa Mahkemesi AfD hakkında açılacak muhtemel bir kapatma davasını reddederse, bunun parti propagandası tarafından anayasal düzenle tam bir uyum içinde olduklarını kanıtlayan modern bir Persilschein olarak kullanılacağını ve yerleşik partilerin kurduğu bütün ahlaki tecrit argümanlarını çökerteceğini ifade etmektedir. (ç.n.)
Dünya Basını
İngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek

İngiliz eski diplomat Alastair Crooke, Suudi Arabistan’da Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın meşruiyet temellerini yıktığını ve aşiretlerin tepkisiyle devrilme tehlikesi yaşadığını belirtti. Yemen saldırılarının Suudi petrol altyapısını çökerttiğini vurgulayan Crooke, İsrail ordusunun ise insan gücü ve moral bakımından içten çöktüğünü ifade etti.
İngiliz eski diplomat ve Ortadoğu uzmanı, Conflicts Forum adlı düşünce kuruluşunun yöneticisi Alastair Crooke, Norveçli siyaset bilimci ve Güneydoğu Norveç Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen’ın programında Ortadoğu’daki son gelişmeleri, Suudi Arabistan’daki iç dinamikleri ve bölgesel dengeleri değerlendirdi.
Crooke, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın karşı karşıya kaldığı temel tehdidin dış askeri unsurlardan ziyade krallığın kendi iç dinamiklerinden kaynaklandığını belirtti.
Amerikan basınında Veliaht Prens’in sarayların altındaki sığınaklarda özel koruma timiyle gizlendiğine dair haberlerin yer aldığını hatırlatan Crooke, bu durumun Ensarullah suikastı korkusundan kaynaklanmadığını kaydetti.
Crooke, “Asıl çöküş sebebi Suudi Arabistan’ın kendi içinden, aşiret yapılarından gelecektir. Veliaht Prens bu kırılganlığı kendi elleriyle ve kendi eylemleriyle meydana getirdi. Kendi meşruiyet sütunlarını yıktı; öyle ki önümüzdeki dönemde tahttan indirilme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir” ifadelerini kullandı.
“Temeller gözlerimizin önünde değişiyor”
Yemen’deki çatışmaların ekonomik altyapıya etkilerine değinen Crooke, Ensarullah hareketinin saldırılarının Suudi petrol sahalarına ve rafinerilerine yöneldiğini aktardı.
Suudi Arabistan’ın ihracatının yüzde 30’unu karşılayan Gavar petrol sahasının önemli bir bölümünün vurulduğunu ve tesislerin zarar gördüğünü belirten Crooke, altyapıdaki hasarın kısa sürede telafi edilemeyeceğine işaret etti.
Petrol şirketlerinin direnç kavramına sığındığını söyleyen Crooke, şu değerlendirmede bulundu:
“Londra’dan yeni geldim; petrol şirketleri yöneticileri arasındaki bütün konuşmalarda tek bir kelime vardı, o da dirençlilik. Herkes her konuda dirençli olduklarını, temellerin değişmediğini, Ortadoğu’da daha önce de ufak aksaklıklar yaşandığını ve bunların aşılarak yola devam edileceğini düşünüyor. Oysa petrol şirketlerinin değerli yöneticileri, temeller gözlerimizin önünde değişiyor. Temel dediğiniz şey petrolü çıkarmak, rafine etmek ve pompalamak için gerekli altyapıdır ve bunların çoğu şu anda yanıyor.”
Ülkenin mali durumunun ithalat bağımlılığı nedeniyle ciddi bir çıkmaza girdiğini anlatan Crooke, Suudi ithalatının yüzde 83’ünün petrol ihracatıyla finanse edildiğine dikkati çekti.
İhracatın sıfırlanması durumunda krallığın büyük bir dış ticaret açığıyla yüzleşeceğini belirten Crooke, bu tablonun para biriminin keskin biçimde devalüe edilmesini ya da döviz rezervlerinin satışını zorunlu kılacağını dile getirdi.
Crooke, “Rezerv satışı yoluna gidilirse satılması gerekecek miktar Japonya’nın sattığından çok daha büyük boyutlara ulaşacaktır. Japonya Amerikan tahvil piyasasını neredeyse sarsacak noktaya gelmişti. Suudi Arabistan’ın bu büyüklükte bir rezerv satışı yapmasına izin verilirse bu durum Batı ekonomik sistemi için gerçek bir sistemik tehdit oluşturur. Otuz yıllık tahvil faizleri daha önce görülmemiş seviyelere tırmandı, on yıllık faizler ise yüzde 5,5 civarında seyrediyor” dedi.
“Ordu savaşa değil, aileyi iç isyandan korumaya ayarlandı”
Suudi Arabistan’ın kuruluşundan bu yana krallığı ayakta tutan tarihsel uzlaşının Suud ailesi ile Vahhabi din adamları arasındaki ittifak olduğunu hatırlatan Crooke, 1975’te Kral Faysal’ın modernleşme adımları ve televizyonun ülkeye gelişi gerekçesiyle yeğeni tarafından vurulduğunu, 1979 Kabe baskınında ise ailenin ancak Vahhabi ulemanın onayıyla kurtarılabildiğini aktardı.
Muhammed bin Selman döneminde bu dengenin tamamen bozulduğunu vurgulayan Crooke, Veliaht Prens’in gücü tek elde toplamak için askeri yapıları böldüğünü ve Ulusal Muhafızları bir denetim mekanizmasına çevirdiğini bildirdi.
Crooke, askeri teşkilatın niteliğine ilişkin, “Suudi ordusunun bütün duruşu ve yapılanması Husilere karşı savaşmaya değil, kralı ve aileyi iç isyandan korumaya ayarlandı. Her askeri birim savunma bakanlığındaki ayrı bir kraliyet prensine bağlı olarak çalışıyor. Ulusal Muhafızlar, aileyi askeri bir kalkışmadan korumak için devrede” ifadelerini kullandı ve sözlerini şöyle sürdürdü:
“Diğer yandan Kabe baskınından sonra yapılanların tam tersini uyguladı. Vizyon 2030 projesiyle gençlik kültürüne, eğlence mekanlarına, sahillerde yabancı turistlerin serbestçe dolaşmasına ağırlık verdi. Ulemanın itibarını düşürdü ve onları etkisizleştirmeye çalıştı. Bu durum büyük bir toplumsal öfke ve kırgınlık yarattı. Petrol gelirlerinden sadece hanedanın çekirdek kadrosu pay alırken orduya katılan aşiret mensuplarına çok düşük maaşlar verildi. Neom gibi projeler için aşiretlerin topraklarına el konuldu, karşı çıkan aşiret lideri öldürüldü. Ritz-Carlton Oteli’nde üst düzey prensler gözaltına alınıp aşağılandı ve paralarına el konuldu.”
Aşiret liderlerinin kendi aralarında ve hatta İran Devrim Muhafızları Ordusu temsilcileriyle bölgenin geleceğine yönelik görüşmeler yürüttüğünü belirten Crooke, Muhammed bin Selman’ın daha önce hanedanı destekleyen aşiretlerin birikmiş öfkesiyle karşı karşıya kaldığını bildirdi.
“Dağdaki aşiretleri bombalayarak sonuç alamazsınız”
Glenn Diesen’ın, Suudi Arabistan’ın karşılaştığı ağır tehditlere rağmen neden yalnız bırakıldığı, ABD, Türkiye veya Pakistan’ın neden yardıma gelmediği yönündeki sorusunu yanıtlayan Crooke, hiçbir dış gücün bu tabloya askeri müdahalede bulunmak istemediğini söyledi.
Mısır’ın Nasır döneminde Yemen’e gönderdiği ordunun yaklaşık 20 bin kayıp vererek ağır bir yenilgi aldığını hatırlatan Crooke, Kahire yönetiminin bu tecrübeyi unutmadığını dile getirdi.
Pakistan nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sini Şiilerin oluşturduğunu ve ülkede Tahran yanlısı güçlü bir toplumsal taban yer aldığını ifade eden Crooke, Türkiye’nin ise ekonomik kriz ortamında tarafları birbiriyle dengeleyen bir çizgide kenarda kalmayı tercih ettiğini belirtti.
Crooke, ABD müdahalesinin sınırlarına işaret ederek, “Dağlardaki aşiretleri bombalamayı denediniz mi hiç? Bu hiç de faydalı bir yöntem değildir. Kızıldeniz boyunca uzanan dağ silsilelerini denetimleri altında tutuyorlar, tüneller kazmış durumdalar. Amerika sivil yerleşimleri bombalamaktan başka ne yapabilir? Yemen halkı tarih boyunca savaşçı kimliğiyle bilinir, Gurkalar gibi bir gelenekten gelirler. Milyonluk yürüyüşlerle kararlılıklarını sergiliyorlar ve bin yıllık bir kökene sahipler” diye konuştu.
Körfez bölgesinin meşruiyet krizinin sadece Suudi Arabistan ile sınırlı olmadığını savunan Crooke; Ürdün’ün tamamen Körfez ülkelerinden gelen yıllık yaklaşık 4 milyar dolarlık yardımla ayakta durduğunu, İsrail’in doğu sınırını korumak ve topraklarından sürülen Filistinlileri göndermek için bu yapıyı desteklediğini aktardı.
Crooke; Kuveyt’in geçmişte Basra vilayetinin parçası olduğunu, Bahreyn’in 200 yıl İran’a bağlı kaldığını, Birleşik Arap Emirlikleri’nin ise 1971’de birleştirilen aşiret emirliklerinden doğduğunu hatırlatarak bölgedeki sömürge mirası rejimlerin derin bir meşruiyet açmazında olduğunu ifade etti.
Bölgede sömürgecilik projesinin temellerinden sarsıldığını belirten Crooke, zenginliğin halka yayılmadığı saray düzenlerinin artık sürdürülemez hale geldiğini, nitekim Mısır’da Uluslararası Para Fonu’nun ekmek sübvansiyonlarını kaldırma baskısının nüfusun yüzde 40’ını açlık tehlikesiyle yüz yüze bıraktığını söyledi.
“İsrail ordusu insan gücü, moral ve ahlak bakımından içten çöküyor”
Ortadoğu’da Şii-Sünni kutuplaşmasının artık belirleyici eksen olmaktan çıktığını dile getiren Crooke, Ensarullah hareketinin sanıldığı gibi İran’ın kuklası olmadığını ve On İki İmam Şiiliğini değil, Zeydilik inancını benimsediğini belirtti. Zeydi teolojisinde meşruiyetin zorbalığa karşı silahlı direniş şartına bağlı olduğunu vurgulayan Crooke, hareketin bünyesinde Sünnileri ve hatta Selefileri barındıran geniş tabanlı bir yapı kurduğunu söyledi.
Bölgesel dengelerde İsrail’in konumuna değinen Crooke, İsrail’in benimsediği güvenlik anlayışının bölgenin gerçekleriyle uyuşmadığını ifade etti.
İsrail ordusundaki aşınmaya dikkat çeken Crooke, şu değerlendirmeyi yaptı:
“İsrail’in büyük stratejisi İran’ın yıkılması ve bölgede Yahudi hegemonyasının, yani Büyük İsrail projesinin kurulması üzerine inşa edildi. Ancak sahadaki gerçekler farklı. Emekli Tümgeneral Yitzhak Brik, iki yıl sonra İsrail’in varlığını sürdürüp sürdüremeyeceğinin dahi kesin olmadığını söylüyor. Genelkurmay Başkanı hükümete mevcut askeri güçle yürütülen operasyonların sürdürülemeyeceğini düzenli olarak bildiriyor. Bu görevi yerine getirmek için ordunun mevcut gücünün sekiz katına ihtiyaç var. Büyük bir tehlike çanı çalıyor: İsrail ordusu insan gücü, moral, lojistik ve ahlaki açıdan içten çöküyor. İbrani basınını takip ettiğinizde tam olarak bu gerçeği görüyorsunuz.”
İbrahim Anlaşmaları gibi girişimlerin içinin boş çıktığını söyleyen Crooke, bölgede kalıcı güvenliğin komşu halkları sürmekle sağlanamayacağını, İsrail içindeki siyasi atmosferin ve genç kuşağın aşırı sağa kayması nedeniyle yönetimin uzlaşı yerine etrafına yüksek duvarlar örerek bir kale zihniyetine çekilmeyi tercih edeceğini dile getirdi.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Görüş2 hafta önceOrtadoğu’da Koridor İttifakları Devri
Asya2 hafta önceJaponya Başbakanı Takaichi piyasaları harcama gündemi konusunda yatıştırmaya çalışıyor
Asya2 hafta önceAvustralya muhalefeti, ülke tarihindeki “en büyük göçmenlik kesintisini” vaat etti
Asya2 hafta önceHindistan’da 130 milyon seçmen kaydı silindi: Protestolar büyüyor
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi











