Bizi Takip Edin

Ortadoğu

The Lancet raporu: Gazzelilerin 3 milyon yılı kayboldu

Yayınlanma

Tıp dergisi The Lancet’ta yayımlanan yeni rapora göre, Gazze’deki savaş nedeniyle 3 milyon yılı kayboldu. Çalışma, bu kayıpların büyük çoğunluğunun sivil, kadın ve çocuklarda yaşandığını, sadece 15 yaş altı çocuklarda kaybedilen yaşam yılı sayısının 1 milyona yaklaştığını ortaya koydu.

Tıp dergisi The Lancet‘ta yayımlanan yeni rapor, Gazze’deki savaşta 3 milyondan fazla potansiyel yaşam yılının kaybedildiğini ortaya koydu.

Çalışmaya göre, bu kayıpların ezici çoğunluğu siviller arasında gerçekleşti ve 15 yaş altı çocuklarda kaybedilen yaşam yılı tahmini 1 milyona ulaştı.

Raporun analitik çerçevesi, hesaplamaların yalnızca İsrail’in askeri operasyonlarına bağlı olarak kayda geçen doğrudan ölüm vakalarına dayandığını belirtiyor.

Bu veriler, altyapının, gıda ve su kaynaklarının, tıbbi tesislerin ve personelin sistematik olarak tahrip edilmesi sonucu dolaylı yollardan hayatını kaybedenleri kapsamıyor.

Çalışmada, İsrail’in askeri operasyonlarının, yalnızca can kaybı sayılarıyla ölçülemeyecek, doğrudan ve ölçülebilir bir sosyal yıkım yarattığına dikkat çekiliyor.

Raporda, dolaylı ölümlerin hariç tutulması nedeniyle savaşın gerçek etkisinin hesaplanan rakamlardan çok daha büyük olabileceği vurgulanıyor.

Doğrudan ölümlere dayalı sarsıcı tablo

Araştırmacılar, istatistiksel yöntem olarak yaş ve cinsiyet bilgileri bulunan 60 bin 199 kişiye ait, mükerrer olmayan ve demografik açıdan eksiksiz bir liste derledi.

Ekip, Gazze’nin savaş öncesi nüfusuna ait hayat tablolarını kullanarak, her bir ölüm vakası için kişinin normal şartlarda yaşaması beklenen ortalama kalan yıl sayısını tahmin etti.

Örneğin, yedi yaşında hayatını kaybeden bir çocuğun 70 yaşam yılı kaybettiği, daha yaşlı bir kişinin ise daha az yaşam yılı kaybettiği hesaplanıyor.

Çalışma, ölüm başına kaybedilen ortalama yaşam yılının 51 olduğunu ve bu durumun Gazze nüfusunun genç yapısını yansıttığını ortaya koyuyor. Hayatını kaybedenlerin yarısından fazlasını kadınlar ve çocuklar oluşturuyor.

Araştırmacılar, bulgularının yalnızca doğrudan ölümleri hesaba kattığını; açlık, susuzluk, bulaşıcı hastalıklar veya sağlık sisteminin çöküşü nedeniyle ölen binlerce kişiyi dışarıda bıraktığını özellikle belirtiyor.

Bu sınırlamanın, bölgedeki kayıt tutma sisteminin yıkılması ve her kaybın muhasebesini tutmanın imkânsızlığı nedeniyle zorunlu olduğu ifade ediliyor.

En büyük etki en genç nüfus üzerinde

Raporun yaş ve cinsiyete göre detaylandırılmış bulguları, savaşın Gazze’nin en genç nüfusu üzerindeki orantısız etkisini gösteriyor.

15 yaş altı çocuklar arasında 1 milyondan fazla yaşam yılı kaybedilirken, hayatını kaybedenlerin çoğunluğunun uluslararası hukuka göre muharip olarak sınıflandırılmayacak kadınlar, yaşlılar, bebekler ve çocuklar olduğu kaydediliyor.

Çalışmada, 15 ila 44 yaş arası tüm erkekleri kapsayan en geniş “muharip” tanımı benimsendiğinde dahi, hem ölümlerin hem de kaybedilen yaşam yıllarının ezici çoğunluğunun sivillere ait olduğu belirtiliyor.

Yaşam beklentisi Çad ve Lesotho’nun gerisine düştü

Gazze’deki yaşam yılı kaybının çağdaş savaş çalışmalarında çok az emsali bulunduğu, ancak The Lancet yazarlarının diğer küresel ihtilaflarla ilgili benzer araştırmalardan karşılaştırmalar yaptığı aktarılıyor.

Yaşam beklentisi kaybı olarak hesaplandığında, Gazze’deki düşüşün daha önce dünyada en düşük sıralarda yer alan Çad ve Lesotho’yu geride bıraktığı ifade ediliyor.

Çad ve Lesotho’da ortalama yaşam beklentisi 53 yıl iken, Gazze nüfusunun yaşam beklentisinin bu seviyenin çok daha altına düştüğü belirtiliyor.

Bir ulusun yaşam beklentisindeki son karşılaştırılabilir çöküşün, I. Dünya Savaşı sonunda İspanyol gribi salgını sırasında ABD’de yaşandığı hatırlatılıyor.

The Lancet‘ın ölü sayıları yerine potansiyel olarak kaybedilen yıllara odaklanan yaklaşımı, şiddetin genç nüfuslar üzerindeki yoğun etkisini ortaya koyuyor.

Suriye veya Yemen gibi diğer savaşlarla karşılaştırıldığında, önceki çalışmalar yaşam beklentisinde on yıla kadar düşüşler tespit etmişti; ancak Gazze’deki gibi bir nüfusun yaşam beklentisinin yarı yarıya azalmasının daha önce görülmediği vurgulanıyor.

Bulgular geniş yankı buldu

The Lancet‘tan bir temsilci, konuya ilişkin yaptığı değerlendirmede, “Kaybedilen yaşam yıllarının bu şekilde nicel olarak ifade edilmesi, sohbeti can kaybı sayılarının ötesine taşıyor; bu, bir nüfusun tüm geleceğinin kasıtlı olarak hedef alınmasına yönelik bir ithamdır” diye konuştu.

CAIR gibi insan hakları örgütleri ise çalışmanın, İsrail’in ve onu destekleyen ülkelerin niyetini gösterdiğini belirtti.

Bazı yorumlarda, bu istatistiklerin toplu ölümlerin tesadüfi olmadığını, sistematik ve koordineli bir şekilde bir halkın geleceğini silmeyi amaçladığını teyit ettiği ifade ediliyor.

Derginin önceki çalışmaları da benzer bulgulara işaret etmişti

1823’te kurulan The Lancet, dünyanın en saygın tıp dergileri arasında yer alıyor. Dergi, son yıllarda Irak, Suriye ve Yemen gibi ihtilaf bölgelerindeki sağlık krizlerine dair önemli çalışmalar yayımlamasıyla biliniyor.

Daha önce The Lancet‘ta yayımlanan bulgular, Gazze’deki resmi can kaybı sayısının muhtemelen en az yüzde 40 eksik bildirildiğini öne sürmüştü.

Bu durumun, Gazze’deki hastane ve kliniklerin sistematik olarak yok edilmesinden kaynaklandığı belirtilmişti.

2025 yılı başlarında yayımlanan bir başka The Lancet çalışması ise 10 binden fazla kişinin kayıp olduğunu veya çöken binaların altında gömülü olduğunu tahmin etmişti. Bu tahmin, hayatını kaybeden Filistinlilerin gerçek sayısının 100 bine yaklaşabileceğini veya bu sayıyı aşabileceğini göstermişti.

Önceki çalışmalar ayrıca, savaşın ilk 12 ayında yaşam beklentisindeki düşüşün yaklaşık 35 yıl olduğunu ve Gazzelilerin savaş öncesi 75 yıllık beklentisini yarıya indirdiğini vurgulamıştı.

Ortadoğu

Katar Lübnan için dolaylı müzakereler içeren yeni bir yol açıyor

Yayınlanma

Lübnan’da ateşkesin kalıcı hale getirilmesi ve İsrail güçlerinin çekilme takvimine yönelik müzakerelerin seyri, ABD yönetiminin İran, Katar ve Hizbullah’ı içeren yeni mekanizmayı duyurmasıyla değişti. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Cumhurbaşkanı Joseph Avn’a Lübnan dosyasının artık İran ile müzakerelerin temel bir parçası haline geldiğini bildirdi.

Lübnan’da ateşkesin kalıcı hale getirilmesi ve İsrail ordusunun ülkenin güneyinden çekilme takviminin planlanmasına yönelik müzakerelerin seyri bir hafta içinde önemli bir değişim gösterdi.

Doğrudan müzakereler yürütülmesi ve tavizler verilmesi yönündeki çabaların ardından, sürecin yeni bir bölgesel çerçeveye oturtulduğu bildirildi.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn’a gönderdiği mesajda, Lübnan dosyasının artık İran ile yürütülen müzakerelerin temel bir parçası haline geldiğini iletti.

Vance, ateşkesin tahkimi, çekilme takvimi ve sonraki düzenlemelerin; yalnızca İsrail, Lübnan yönetimi ve ABD’yi değil, diğer aktörleri de kapsayan yeni bir çerçeveye taşındığını belirtti.

Bu kapsamda Hizbullah ve İran’ın denetim mekanizmasının parçası haline geldiği, Katar’ın ise Pakistan’ın desteğiyle yürütücü arabuluculuk görevini üstleneceği kaydedildi.

Lübnan’daki siyasi, askeri ve güvenlik çevrelerinde ve İsrail tarafında bu durumun yansımaları izlenirken, Tel Aviv’in sahada büyük bir değişimin yaşandığına dair işaretler verdiği belirtiliyor. Bu, Washington’da önümüzdeki günlerde yapılması planlanan müzakere turunun, sahadaki askeri sonuçlardan bağımsız bir yön çizmesinin zor olacağını gösteriyor.

İsviçre’de yapılan görüşmelerde, Katar’ın önerdiği yeni bir girişimin netleştiği öğrenildi. Girişime göre Doha yönetimi, Lübnan resmi makamlarını dışarıda bırakmadan, İsrail ile Hizbullah arasında güney sınırında uzun vadeli ve istikrarlı bir ateşkesi hedefleyen dolaylı müzakereleri yönetecek.

Katar, Fransa veya Birleşmiş Milletler gibi diğer aktörlerin sürece dahil edilmemesi şartıyla ABD’nin onayını aldı.

Bu arabuluculuk girişiminin, ilerleyen süreçte savaşın sonlandırılmasının ötesine geçerek Lübnan’ın iç krizlerinin çözümünde de rol oynaması ve ülkede siyasi iktidarın yeniden düzenlenmesini hedefleyen bir “Doha-2” konferansına zemin hazırlaması bekleniyor.

Katar tarafının bu adımı atmadan önce Meclis Başkanı Nebih Berri, Hizbullah ve Suudi Arabistan ile temaslar kurduğu, ardından teklifi ABD’ye sunduğu belirtildi.

Washington’ın onayının ardından dosya İsrail’e iletildi. İsrail’in bu durumdan rahatsız olduğu aktarılırken, Katar’ın ABD-İran müzakere sürecinden faydalanarak İsrail’in de dahil olmak zorunda kalacağı bir zemin hazırladığı ifade ediliyor.

Katarlı yetkililer, girişimin detaylarını anlatmak ve desteğini almak üzere Cumhurbaşkanı Avn ile de iletişime geçti.

ABD’nin İran ile müzakere hattını doğrulamasıyla birlikte Lübnan, bölgesel düzenlemelerin temel anahtarlarından biri haline geldi. Bu doğrultuda kurulan ABD-İran-Katar mekanizması, Lübnan dosyasının yönetimindeki değişimi gösteriyor.

Geri çekilme takvimi için üçlü mekanizma

Sürece dair en önemli gelişme, Washington’da başlayacak Lübnan-İsrail müzakerelerinin beşinci turunun yanı sıra, ateşkesin uygulanmasını denetleyecek üçlü bir izleme komitesinin kurulması önerisi oldu.

Bu komitenin, savaşın tamamen sonlandırılması, İsrail güçlerinin Lübnan topraklarından çekilmesi için bir takvim belirlenmesi ve Lübnanlı esirlerin serbest bırakılması süreçlerini takip etmesi öngörülüyor.

Ancak bu mekanizma İsrail’in doğrudan itirazıyla karşılaştı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, kendilerinin doğrudan taraf olmadığı hiçbir uluslararası veya bölgesel düzenlemeyi kabul etmeyeceklerini açıkladı.

İsrail’in bu tavrı, üçlü mekanizmanın ordunun hareket kabiliyetini sınırlayacağı ve Lübnan’da istediği gibi hareket etme serbestisini kısıtlayacağı yönündeki endişelerinden kaynaklanıyor.

Lübnan dosyasındaki gelişmeler, Cumhurbaşkanı Avn’ın ABD Başkan Yardımcısı Vance, Beyaz Saray Kıdemli Danışmanı Jared Kushner ve Katar Başbakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile yaptığı telefon görüşmelerinde de ele alındı.

Cumhurbaşkanı Avn, bu durumu önemli bir siyasi dönüm noktası olarak değerlendirerek resmi Lübnan pozisyonunu netleştirmek amacıyla Meclis Başkanı Berri ve Hükümet Temsilcisi Nawaf Salam ile istişarelerde bulundu.

Yeni sürecin önündeki en büyük zorluklardan biri, İsrail’in güvenlik bölgesi olarak adlandırdığı alanda askeri müdahale hakkını saklı tutmak istemesi ve ateşkes ile geri çekilme süreçlerini birbirinden ayırmaya çalışması olarak öne çıkıyor.

İsrail yönetimi, her türlü ilerleme için Hizbullah’ın silahsızlandırılması şartını koşmaya devam ediyor.

Cumhurbaşkanı Avn ise Lübnan adına kimsenin müzakere yürütmediğini, yapılacak her anlaşmanın Lübnan devletinin kendi geleceğini ve egemenliğini belirleme hakkını koruması gerektiğini vurguladı.

Washington görüşmeleri öncesinde İsrail basınında, ABD’nin taraflara sunacağı bir pilot bölge testi projesine dair bilgiler yer aldı.

Buna göre, Litani Nehri’nin her iki yakasını kapsayan bir bölgeden İsrail ordusunun çekilmesi, karşılığında Lübnan ordusunun buraya konuşlanması ve Hizbullah güçlerinin bölgeden silahlarıyla birlikte çekilmesinin sağlanması planlanıyor.

Sürecin yönetimini ABD öncülüğündeki bir komisyonun üstlenmesi öngörülürken, İsrail’in bu adım için net bir takvim belirlemediği ifade ediliyor.

Meclis Başkanı Nebih Berri, Şarku’l Avsat gazetesine verdiği demeçte, Lübnan ordusunun konuşlanmasıyla eş zamanlı olarak işgal güçlerinin ve mukavemet unsurlarının karşılıklı çekilmesini kabul ettiğini belirtmiş, ancak “deneme bölgeleri” mantığına karşı olduğunu açıklamıştı.

Berri, güven artırıcı önlemleri ve halkın bu bölgelere geri dönüş mekanizmalarını desteklemeye hazır olduğunu kaydetmişti.

Bu sırada Lübnan Ordu Komutanı General Rudolf Heykel, pilot bölge olması beklenen Nabatiye, Yukarı Nabatiye ve Kfertebnit beldesi çevresindeki askeri birlikleri denetledi.

İsrail’in Haaretz gazetesine konuşan bir güvenlik yetkilisi, İsrail ordusunun “Sarı Hat”tan kısmi olarak çekilmek zorunda kalacağını, çekilen bölgelere ABD denetiminde Lübnan ordusunun yerleşeceğini belirtti.

Walla haber sitesi ise İsrail’in, doğrudan ateş tehdidi oluşturmayan bölgelerden kademeli olarak ve Hizbullah’ın yer altı ile yer üstü altyapısını tamamen imha ettikten sonra çekilmeye hazır olduğunu aktardı.

İsrail basınındaki bilgilere göre, salı gününden perşembe gününe kadar sürmesi planlanan görüşmeler, biri siyasi diğeri askeri olmak üzere iki ayrı çalışma grubu üzerinden yürütülecek ve İsrail heyeti Lübnan için hazırlanan pilot bölge haritalarını Washington’a götürecek.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İsrail, Batı Şeria ve Gazze’de Avrupa’nın 150 milyar avroluk varlığına hasar vermiş

Yayınlanma

İsrail, Gazze ve Batı Şeria’da Avrupa vergi mükelleflerinin finanse ettiği en az 150 milyon avro değerindeki tesise zarar vermiş.

Öte yandan İsrail’in cezasız kalmasının daha fazla yıkıma yol açacağına dair endişeler sürerken, Tel Aviv’in tek bir avro bile geri ödeme yapmadığı da ortaya çıktı.

EUobserver’daki habere göre Han Yunus’taki Avrupa Gazze Hastanesi (50,5 milyon avro) ve Deyr el-Bala’daki Güney Gazze Deniz Suyu Tatlandırma Tesisi ile buna bağlı 18 km’lik boru hattı (30 milyon avro), mevcut savaşın başladığı 7 Ekim 2023 tarihinden bu yana İsrail hava saldırılarının vurduğu en pahalı iki AB finanse edilmiş yapıydı.

AB ayrıca 2021 ve 2023 yıllarında Han Yunus’taki Gazze Merkez Tuzdan Arındırma Tesisi ile “Gazze için Gaz” boru hattının inşasına 15 milyon avro yatırım yapmıştı.

Fakat bu projeler savaş nedeniyle tamamlanamadı ve şantiyelerin de bombalanıp bombalanmadığı bilinmiyor.

AB Dışişleri Servisi’ne göre, Avrupalı vergi mükellefleri 2014-2020 döneminde Gazze’deki diğer altyapı projelerine yılda ortalama 10 milyon avro finansman sağlamıştı; bu da 60 milyon avro değerindeki başka projelerin de tehlikeye girmesine neden oldu.

Ayrıca, üye devletler ikili programlar kapsamında bu rakama katkıda bulundu.

Belçika Dışişleri Bakanlığı, EUobserver’a savaş öncesinde Gazze’de milyonlarca avro değerinde “bir dizi yeşil altyapı projesi” ve gaz projesini finanse ettiğini belirtti ama kesin bir rakam vermedi.

Almanya Dışişleri Bakanlığı ise, Gazze için “su altyapısı, küçük ölçekli kamu altyapısı, küçük ölçekli enerji ve tarım altyapısı… konut” alanlarını kapsayan uzun vadeli bir programı olduğunu açıkladı ama bunun değerine ilişkin bir bilgi vermedi.

İsveç Dışişleri Bakanlığı da, rakam vermeden, “Gazze’de biri Gazze Şehri Sanayi Parkı ile bağlantılı olmak üzere iki büyük yatırımı olduğunu” belirtti.

Finlandiya ve Hollanda da herhangi bir ayrıntı vermeden Gazze’deki tesislere fon sağladıklarını doğrularken, Polonya Dışişleri Bakanlığı, Gazze’deki Rosary Rahibeleri Okulu, Gazze Şehri’ndeki Kutsal Aile Parokya Kilisesi ve Nuseyrat mülteci kampındaki bir okula 300.000 avro ödediğini açıkladı.

Raporlamadaki eksikliklere rağmen, bu rakamların toplamı Gazze-AB maliyetinin muhtemelen 155 milyon avronun çok üzerinde olduğunu gösteriyor.

Yabancı diplomatları veya basını hâlâ ülkeye almadığı için, ne kadar tahribat yarattığını yalnızca İsrail biliyordu.

Almanya Dışişleri Bakanlığı, “Şu anda, Gazze’deki Almanya tarafından finanse edilen altyapı projelerine yönelik olası hasara ilişkin elimizde somut bir değerlendirme bulunmamaktadır,” dedi.

Polonya ise şöyle dedi: “Askeri operasyonlar sonucunda bu yerlerin en azından bir kısmının çeşitli derecelerde hasar gördüğünü biliyoruz.”

Belçika’nın projelerinin ise İsrail bombaları nedeniyle “önemli kayıplara uğradığı” açıklandı.

Ayrıca, 31 Ekim 2025 tarihinde BM tarafından incelenen uydu fotoğraflarına göre, İsrail’in Gazze’deki tüm yapıların yüzde 81’ini tahrip ettiği görülüyordu.

Dünya Bankası (DB) da Nisan 2026’da yaptığı açıklamada, İsrail’in Gazze’ye toplam 35,2 milyar dolar (30,6 milyar avro) tutarında maddi hasar verdiğini ve Gazze’nin “tuzdan arındırma, atık su altyapısının yeniden inşası, enerji üretimi, katı atıkların uzaklaştırılması ve yönetimi ile ana yolların ve köprülerin yeniden inşası” için 9,9 milyar dolarlık “acil durum” fonuna ihtiyaç duyduğunu belirtti.

Ne var ki Dünya Bankası’na göre, yeniden inşa çalışmalarına başlanabilmesi için Gazze’nin öncelikle, “insanca bir şekilde kaldırılması” gereken yaklaşık 10.000 cesedin karıştığı 47 milyon ton moloz ile 20.000 ton patlamamış İsrail bombasını temizlemesi gerekiyordu.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

FT: ABD ile İran arasındaki anlaşma İsrail için felaket oldu

Yayınlanma

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının, İsrail’in uzun süredir dile getirdiği İran yanlısı vekil güçlerin desteklenmesinin sonlandırılması ve balistik füze programının sınırlandırılması gibi talepleri içermemesi İsrail’de tepkiyle karşılandı.

Financial Times (FT) gazetesi, söz konusu anlaşmanın İsrail için “stratejik bir felaket” haline geldiğini yazdı.

Gazeteye değerlendirmede bulunan eski bir İsrailli yetkili, yaşanan durumun boyutuna dikkat çekerek, “Bunun ne kadar büyük bir stratejik felaket olduğunu kelimelerle ifade etmek zor. Savaş öncesi dönemle kıyaslandığında bugünkü tablo kesinlikle daha kötü. Artık geçmişte olduğu gibi ABD ile aynı çizgide ilerlemiyoruz” dedi.

FT, ABD Başkanı Donald Trump’ın Tahran ile vardığı geçici anlaşmanın İsrail’de büyük bir öfke uyandırdığını aktardı. ABD Başkan Yardımcısı James David Vance ise tepkilere yanıt olarak İsrail’i “uyanmaya ve gerçekleri görmeye” çağırdı.

Gazetenin eski ABD’nin İsrail Büyükelçisi Dan Shapiro’ya dayandırdığı analize göre, Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu kendi başarılarından sarhoş oldu, ulaşabilecekleri hedefleri yanlış değerlendirdi ve ellerindeki en elverişli stratejik konumu heba etti.

Haberde, İran’daki protestoların mevcut rejimi kolayca devireceği yönündeki beklentilerin boşa çıktığı belirtildi. Çatışmalarda büyük kayıplar veren Tahran yönetiminin ise süreç sonunda kendi pozisyonunu güçlendirdiğine inandığı aktarıldı.

Netanyahu’nun, kendisi için “lanet olası bir kaçık” ifadesini kullanan ve “Tüm kararları ben alırım, o hiçbir şeye karar veremez” diyen Trump ile giderek daha fazla mesafe koyduğu kaydedildi.

İsrailli siyasi danışman Nadav Strauchler konuya ilişkin yaptığı değerlendirmede, “İran ile yapılan bu anlaşma Netanyahu için hafif bir darbe değil. Eğer yarın seçim olsaydı Netanyahu çok büyük bir sıkıntı içinde olurdu” ifadelerini kullandı. İsrail’de genel seçimlerin ekim ayında yapılması planlanıyor.

Netanyahu ise kendisine ve İsrail yönetimine yönelik eleştirileri reddediyor. 15 Haziran’da düzenlediği basın toplantısında elde edilen başarıları sıralayan Netanyahu’nun bahsettiği kazanımların birçoğunun, FT’nin analizine göre son çatışmaya değil, İsrail’in geçmişteki askeri harekatlarına ait olduğu belirtiliyor.

Gazeteye göre Tahran yönetimi Lübnan’daki durum nedeniyle müzakereleri zamana yaymaya hazır görünürken, Trump ise Orta Doğu’daki gelişmelere daha az müdahil olmayı hedefliyor.

Bölgedeki tabloyu yorumlayan Shapiro, “Bu çok büyük bir stratejik hataydı. 7 Ekim sonrası dünyada ‘işi sonuna kadar götürmek’ diye bir şey kalmadı” değerlendirmesinde bulundu. Hamas unsurları, 7 Ekim 2023 tarihinde Gazze Şeridi üzerinden İsrail’e yönelik kapsamlı bir saldırı başlatmıştı.

ABD ile İran, 18 Haziran gecesi uzaktan erişim yöntemiyle bir mutabakat zaptı imzaladı. İki ülke arasındaki silahlı çatışmayı sona erdirme yolunda ilk adım olarak kabul edilen bu gelişmenin, daha geniş kapsamlı bir anlaşmanın önünü açması bekleniyor.

Mutabakatın ardından İsviçre’de başlayan teknik görüşmelerde taraflar, 60 gün içinde nihai bir barış anlaşmasına varmak üzere bir yol haritası üzerinde uzlaştı.

Ancak bu müzakereler öncesinde Tahran, İsrail’in Lübnan’a yönelik devam eden saldırılarını gerekçe göstererek Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapatacağını duyurmuştu.

İsrail’in saldırıları nedeniyle İsviçre’deki görüşmelerin de bir gün süreyle ertelendiği FT ve CNN tarafından bildirilmişti.

Trump ise İranlı müzakerecilere, boğazın kapatılması durumunda ülkelerine yönelik saldırıları yeniden başlatma tehdidinde bulunarak “Bir ülkeniz kalmaz” demişti.

Aynı süreçte ABD Başkanı, İsrail ve Lübnan’a ateşkes kurallarına uyma çağrısı yapmıştı. Netanyahu ise İsrail’in kendi güvenliğini sağlamak amacıyla Lübnan’ın güneyinde kalmaya devam edeceğini açıklamıştı.

ABD ve İran 60 gün içinde nihai barış anlaşması imzalamak için anlaştı

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English