Bizi Takip Edin

Avrupa

Trafik lambası koalisyonunun elde patlayışının üç aşaması

Yayınlanma

Almanya’da SPD, FDP ve Yeşiller’in oluşturduğu Trafik Lambası Koalisyonu, başlangıçtan itibaren uyumsuzluklarla doluydu. Farklı siyasi ajandalara sahip bu partiler, iktidarı paylaşmak için bir araya gelmişti; ancak süreklilik sağlayamadılar. Taraflar koalisyonun yükünden kurtuldu, seçimlere yeni stratejilerle hazırlanıyor. Scholz ise Ukrayna’ya yardımı merkeze alarak kendisini aktif bir lider olarak gösterse de seçmen üzerindeki etkisi belirsiz.


Trafik lambası koalisyonunun elde patlayışının üç aşaması

Jens Berger, NachDenkSeiten

Trafik lambası koalisyonu öldü ve üzerine hâlâ yazılıyor, konuşuluyor. Kimileri, cesur Christian Lindner’in kötü şansölye tarafından yeminini bozmaya zorlandığını söylüyor. Başka bir anlatıda ise kahraman bir Şansölye Scholz var; Almanya’nın Ukrayna’ya yardımını, gaddar maliye bakanının kırmızı kaleminden kurtarmaya çalışan bir lider olarak resmediliyor. Gerçekçi olmak gerekirse, bu hikayelerin tamamı yanıltıcı ve çoğu zaman saçmalık sınırını zorluyor. Haydi, şimdi bu koalisyonun dağılmasına üç farklı aşamadan yaklaşalım ve bu sisli manzarayı biraz netleştirelim.

Aşama 1: Geleceği olmayan, kavgalı ve işlevsiz bir evlilik

Berlin’de son haftalarda yaşananlar durup dururken gerçekleşmedi. Unutmamak gerekir ki, trafik lambası koalisyonu (Almanya’da SPD, FDP ve Yeşiller’in oluşturduğu koalisyon) hiçbir zaman bir “aşk evliliği” değildi. Seçimlerden sonra oyunculara hoşgörüyle yaklaşmak isteyenler, 2021 seçimleri sonrasında ülkenin salahiyeti için kendilerini feda ettiklerini söyleyebilir; o dönemde, Almanya için Alternatif (AfD) partisinin güçlü performansı, Büyük Koalisyon (GroKo), trafik lambası ve Jamaika Koalisyonu dışında bir hükümet alternatifi bırakmamıştı. Büyük Koalisyon’dan herkes, iki dönemden sonra artık bıkmıştı ve Jamaika Koalisyonu da SPD’siz bir alternatif olacaktı. Daha az hoşgörülü olanlar ise, bu üç farklı partiyi bir araya getiren asıl şeyin iktidar hırsı olduğunu savunacaktır.

Her halükârda, trafik lambası koalisyonu kuruldu; baştan beri ortada aşılamaz siyasi farklılıklar olmasa bile, dışarıya nasıl yansıyacağı konusunda zorluklar yaşanacağı belliydi. Eğer dışarıya başarı hikayeleri sunulabilseydi, belki bu sorunlar daha kolay çözülebilirdi. Fakat başarıdan ziyade başarısızlıklar, ihtilaflar ve kötü anket sonuçları vardı ve malum, kötü anket sonuçları siyasi partiler için zehir gibidir.

Trafik lambası koalisyonu dayanabilseydi, gelecek sonbaharda olağan seçimler yapılacak ve üç koalisyon partisi de en kötü koşullar altında seçim kampanyasına girecekti. FDP şu anki anketlerde yüzde 3 ila 4 civarında, can çekişiyor. Yeşiller yüzde 11, SPD ise yüzde 16 civarında seyrediyor ve her iki parti de kendi hedeflerinden çok uzakta. Elbette bu oranları, koalisyon içinde kalarak da seçim kampanyasında yükseltmek mümkün olabilirdi. Ama içsel olarak boşanmanın çoktan gerçekleştiği ve gelecek için başka bir partnerle planlar yapıldığı tamamen çatışmalı, işlevsiz bir evlilikte daha ne kadar kalabilirsiniz? Bu dramada başrol oynayan SPD’den Scholz ve FDP’den Lindner, koalisyonu devam ettirme konusunda artık hevesli değil. Bir ortaklığı bitirmek istediğinizde, bazen küçük bir kıvılcım bile yeterlidir. Ve son haftalarda bu türden kıvılcımlar fazlasıyla vardı.

Aşama 2: Bütçesiz bir hükümet

Evlilikler her zaman bir uzlaşma gerektirir. İyi evliliklerde bu neredeyse hissedilmezken, sorunlu evliliklerde her iki tarafın da kendi isteklerini dizginlemek, hatta zaman zaman partnerine içten içe öfkelenirken bile ona anlayış göstermek için ekstra çaba sarf etmesi gerekir. SPD, Yeşiller ve FDP arasındaki bu üçlü “siyasi evlilik” de bu açıdan oldukça sorunluydu. Yine de her seferinde bir araya gelip anlaşmayı başardılar. Üç parti de kendi siyasi taleplerinden ödün verdi ve –her ne kadar zaman geçtikçe bu zorlaşsa da– nihayetinde bir şekilde uzlaşmaya vardılar.

Sonra 2024 sonbaharı geldi ve trafik lambası koalisyonu, 2025 yılı bütçesi için hâlâ bir uzlaşmaya varabilmiş değil. Bu bütçe yaklaşık 480 milyar avroluk bir hacme sahip ve SPD ve Yeşiller’in özellikle gerçekleştirmek istediği yeni projeler olmasa bile, zaten yaklaşık 10 milyar avroluk bir açık var. Eski, “güzel” zamanlarda bu eksik 10 milyar avroyu yeni borç alarak kapatmak basit bir çözüm olurdu. Fakat borç freninin (Almanya’da borçlanmayı sınırlayan anayasal düzenleme) getirilmesinden beri bu artık o kadar kolay değil. Federal Anayasa Mahkemesi’nin kararına göre, yeni borçlanma yapabilmek için olağanüstü bir durum olması gerekiyor ve bu durumun Maliye Bakanı tarafından önceden ilan edilmesi şart.

Son haftalarda koalisyon ortakları arasında sayısız toplantı yapıldı. Bir tarafta ince ayar yapıldı, diğer tarafta küçük tavizler verildi; her taraf istemeyerek de olsa bazı taleplerini geri çekti ve nihayetinde, bir şekilde gelecek yılın bütçesini oluşturabilecek bazı geçici çözümler bulmayı başardılar. Bu süreçte trajik figür ise, bu “yarım yamalak” bütçe hilesini bir şekilde gerçekleştirmeye çalışan Yeşiller’in Ekonomi Bakanı Robert Habeck oldu. Bakanlık olarak “bütçenin yarı esnekliği” gibi karmaşık bir kavramı kullanarak (bu terimi hemen unutabilirsiniz) bazı mali düzenlemeler yapmaya çalıştılar. Intel projelerinden gelecek milyarlar iptal edilince, borç frenine takılmadan bütçeyi en azından kâğıt üstünde denkleştirmeye çalıştılar. Normal zamanlarda, Scholz ve Lindner muhtemelen bu “yarı legal” numara için Habeck’i tebrik ederdi. Fakat Kasım 2024’te işler normal değil. Hem Scholz hem de Lindner, koalisyonun büyük bir patırtıyla çökmesini istediklerinden, yapılan tüm bu ara anlaşmaları görmezden gelip kendi taraflarından yeni, en yüksek taleplerle masaya döndüler.

Aşama 3: Ukrayna yardımları ve Maliye Bakanı’nın “belgesi”

Bu aşamada sahneye ilk çıkan Maliye Bakanı Christian Lindner oldu. Scholz ve Habeck ile yıllardır aynı hükümette çalışmamış gibi, geçen cuma günü onlara “Almanya İktisadi Dönüşüm Planı” adında bir belge sundu. İçeriği itibarıyla bir neoliberal ekonomi ders kitabından alınmış gibi duran bu belge, bütçe görüşmelerinin temelini oluşturacakmış. Ancak bu “temel”, hem Yeşiller’in enerji dönüşümü projelerini hem de SPD’nin gündemdeki emeklilik reformunu bir çırpıda iptal edecek türden bir öneriyle doluydu. Ufak bir detay olarak, Lindner bu “tasarruf belgesinde” şirketlerden alınan vergilerde büyük kesintiler yapılmasını öneriyordu; bu uğurda borç frenini gevşetmeyi bile göze alabileceği anlaşılıyordu.

Her neyse, bu belgeyi, Lindner’in hala “resmi” koalisyon ortağı olan Scholz ve Habeck’e sert bir “orta parmak” olarak yorumlamak mümkün. Eski Maliye Bakanı Lindner, bu belgede, partnerlerine açıkça bir “S… gidin ne haliniz varsa görün,” mesajı veriyor.

Scholz için “ayrılık ilanı” bu belgeyle mi başladı, yoksa ünlü teleprompter konuşmasını zaten önceden mi hazırlatmıştı, bunu bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var: Scholz, bu noktadan itibaren SPD’nin yüzünü ak çıkaracak bir çıkış stratejisi geliştirdi. Berlin’in mevcut siyasi ikliminde hangi argüman size en iyi çıkar sağlar? Evet, kendinizi Ukrayna’nın özverili destekçisi olarak göstermek.

Başa dönelim: Mevcut bütçe taslağında –yukarıda bahsettiğimiz gibi– on milyar avroluk bir açık mevcut. Bu miktarın üç milyar avrosu Ukrayna’ya yapılacak yardımlar için ayrılmıştı; bu yardım miktarı, trafik lambası koalisyonunun son krizi patlak vermeden önce bile belirlenmişti. Scholz’un düşüncesi, borç freninin askıya alınması kararını bu Ukrayna yardımlarına dayandırmaktı ama üç milyar avro bu gerekçeyi meşrulaştırmak için yeterli değildi. Bunun üzerine, Şansölyelik makamında Ukrayna ile ilgili her türlü harcama kalemi bir araya toplandı; silah yardımları, mülteci masrafları ve benzeri kalemler dâhil edilerek toplamda yaklaşık yirmi milyar avroya ulaşıldı. Scholz’a göre, bu özel harcama kalemi doğrudan Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesine bir yanıt olarak ortaya çıkmıştı ve bu da bütçede bir “acil durum” yaratarak borç frenine istisna getirilmesini hukuken meşru kılıyordu. Burada on milyar ve yirmi milyar avro arasındaki farka dikkat çekelim. Eğer Lindner, Scholz’un talebine uysaydı, yalnızca on milyar avroluk bütçe açığı bir anda “sihirli” bir şekilde ortadan kalkmayacak, aynı zamanda koalisyonun, borçlanma yoluyla bütçe için ekstra on milyar avrosu daha olacaktı. Bu da Scholz’un Lindner’e “orta parmağı” idi.

Esasında Scholz’un planı hiç de saçma değildi ve muhtemelen Almanya Federal Anayasa Mahkemesi’nde bile kabul görürdü. Mahkeme, “bütçe acil durumu” tanımlamasında siyasetçilere oldukça geniş bir hareket alanı tanıyor. Fakat Christian Lindner bu durumu hiç de eğlenceli bulmadı ve –gerçeklikle pek alakası olmayan bir şekilde– Scholz’un onu yeminini bozmaya zorladığını iddia etti. Elbette Lindner yasalara saygı göstereceğine dair yemin etti ama tam da bu yasa, borç freninin askıya alınması için gerekçeli bir acil durumun oluşmasını halihazırda mümkün kılıyor. Yine de Lindner’in bu “mızmızlanmasını” fazla ciddiye almamak lazım, nihayetinde kendisi bir senaryoya göre hareket eden bir oyuncu gibi görünüyor.

Böylece, esasen her iki başrol oyuncusunun da arzuladığı senaryo gerçekleşmiş oldu ama bu senaryo etrafında uydurulan hikayelerden biri, taraflardan birine beklenmedik bir şekilde uymadı. Artık Christian Lindner, borç freninin “bakirliğini” kırmızı ve yeşil parti üyelerinin arzularına karşı savunan asil kahraman değil, zavallı Ukraynalıları sonbaharın soğuk ve yağmurlu Rus havasında yalnız bırakan “karanlık lord” olarak görülüyordu, ki Marie-Agnes Strack-Zimmermann bunu fark ederse, ortalık karışabilir.

Bu oyunda Olaf Scholz ise kendini oldukça iyi pazarladı. İlk defa, edilgen bir figür değil de bir “icraatçı” olarak göründü ama Ukrayna için gösterdiği bu “oyuncu” çabasının seçmende nasıl bir etki yaratacağı henüz belli değil. Tabii, erken seçimlere kadar Spree Nehri’nden daha çok sular akacak ve seçmen de balık hafızalıdır.

Bazı yorumcular şimdi şoke olmuş gibi görünseler de aslında tüm taraflar memnun. FDP ve SPD, trafik lambası koalisyonunun yükünden kurtulmuş olarak seçim kampanyasına girebilecek; CDU, kendini şansölyeliğe bir adım daha yakın hissediyor ve zaten diğer tüm partiler de onlarla koalisyon kurmak istiyor. AfD ve BSW anket sonuçlarını hızla sandalyelere dönüştürebilirken, Robert Habeck ise şimdi şansölye olma hayalleri kuruyor; işte bu son kısım, hikâyenin en absürt kısmı diyebiliriz.

Trafik ışıklarından sonra Almanya: Güçlü ve kararlı hükümet arayışı

Avrupa

AB, Arktik’teki etkisini artırmaya çalışıyor

Yayınlanma

AB, Kuzey Kutbu’nda (Arktik) askeri hareket kabiliyetini genişletmeye yönelik planlar geliştiriyor ve yüksek Kuzey bölgelerinde “çok modlu askeri hareket koridorları” oluşturmayı hedefliyor.

German Foreign Policy’nin aktardığına göre bu husus, salı günü Brüksel’de Avrupa Komisyonu tarafından sunulan AB’nin yeni Kuzey Kutbu stratejisinde özetlendi.

Stratejiye göre, Arktik’te “limanlar, havaalanları ve bunların iç kesimlerle bağlantıları”ndan oluşan ve “olumsuz hava koşullarında bile işlevsel kalacak” karmaşık bir lojistik sistem kurulacak.

Strateji belgesinde ayrıca, askeri güçlerin ve kaynakların Arktik’e sorunsuz bir şekilde konuşlandırılmasını sağlamak için “manevralar veya stres testleri” yapılacağı da duyuruluyor.

AB, bu stratejiyle, iklim değişikliğinin yol açtığı Arktik buzlarının erimesinin bir yandan bölgenin doğal kaynaklarına erişimi kolaylaştırırken, diğer yandan artık hem ticaret hem de askeri operasyonlar için kullanılabilen Kuzeydoğu ve Kuzeybatı Geçitleri gibi yeni deniz yollarını açtığı gerçeğine yanıt veriyor.

Arktik stratejisi, ABD’den daha fazla bağımsızlık hedefliyor ve Avrupa’dan kutup bölgesini geçerek Doğu Asya’ya uzanan bir “pan-Arktik” denizaltı kablosunun döşenmesini öngörüyor.

Arktik doğal kaynakları

AB’nin yeni Arktik stratejisi, diğer konuların yanı sıra, Arktik’te bulunan (bazıları deniz yatağının altında, bazıları karada) doğal kaynakları ele alıyor.

Bu kaynaklara, buzların erimesi nedeniyle yakında daha kolay erişilebilecek veya halihazırda erişilebilir durumda. Brüksel de bu kaynakların çıkarılmasını destekliyor.

Örneğin, İsveç’in en kuzeyindeki Kiruna yakınlarında nadir toprak elementleri çıkarmaya yönelik bir proje ile Grönland’ın doğusunda molibden madenciliği yapma planı özellikle belirtiliyor.

AB’nin 2021 tarihli önceki Arktik stratejisinden farklı olarak, Komisyon artık çok taraflı bir çerçeve içinde Arktik’te petrol, doğalgaz ve kömür çıkarılmasını kesin olarak yasaklamayı savunmuyor.

Bunun nedeni, AB’nin Rus enerji kaynaklarını kademeli olarak kullanımdan kaldırmasının ardından Norveç’in, tüm doğal gaz ithalatının yaklaşık yüzde 30’unu karşılayarak Birliğin en önemli doğal gaz tedarikçisi haline gelmiş olması.

Fakat ülkenin mevcut kaynaklarından elde edilen üretimin 2030’larda azalmasının bekleniyor. Bu nedenle Norveç, muazzam rezervlerin bulunduğu tahmin edilen Barents Denizi’ndeki yeni yatakları araştırmayı planlıyor.

Oslo ile stratejik işbirliğine olduğu kadar Norveç’in hammadde tedarikine de bağımlı olan AB, artık buna karşı çıkmıyor.

Buzulların erimesi ile açılan yeni deniz yolları

Buna ek olarak, AB dikkatini Arktik’te yeni deniz yollarının kademeli olarak açılmasına da yöneltiyor.

Örneğin, Doğu Asya’dan Rusya’nın kuzey kıyıları boyunca Avrupa’ya uzanan Kuzeydoğu Geçidi, artık Ağustos’tan Ekim’e kadar gemilerin geçişine açık.

Bu rota, Hint Okyanusu üzerinden geçen olağan rotadan önemli ölçüde daha kısa ve özellikle mevcut petrol fiyatları göz önüne alındığında nakliye maliyetlerini önemli ölçüde düşürüyor.

Bir Çinli nakliye şirketi bu yaz Kuzeydoğu Geçidi üzerinden düzenli seferlere başladı; yakın zamanda bir Güney Kore gemisi de bu güzergâh üzerindeki ilk ticari seferinden sonra Busan limanına geri döndü.

Şu ana kadar çok az sayıda gemi tarafından kullanılsa da, Kuzeybatı Geçidi de artık Kuzey Atlantik’ten Kanada’nın kuzeyindeki takımadalar ve Alaska’nın kuzeyinden geçerek Doğu Asya’ya uzanan güzergâh olarak kullanılmaya başladı.

Uzmanlar, genel olarak bakıldığında bu rotanın yaz aylarında “belirli gemi türleri ve nakliye rotaları için” Panama Kanalı üzerinden yapılan geleneksel geçişe kıyasla avantajlar sunabileceğine inanıyor.

Eylül ayında dört Rus savaş gemisinin, Rusya’nın Arktik bölgesindeki iki ada arasındaki Şokalski Boğazı’ndan tarihte ilk kez geçiş yapması, yeni askeri seçeneklerin de ortaya çıktığını gösterdi.

Yüksek Kuzey’de askeri hareketlilik

Bu, yeni AB Arktik Stratejisinin özellikle askeri yönlere odaklanmasının bir başka nedeni.

Rusya, bir süredir Arktik’teki askeri konumlarını güçlendiriyor. Bir yandan, Rusya’nın ikinci vuruş kapasitesinin bir kısmını barındıran Kuzey Filosunun karargahı kuzeybatı kıyısında yer aldığı için; diğer yandan ise olağanüstü uzun kuzey kıyı şeridi stratejik açıdan savunmasız olduğu için.

NATO da kendi adına Arktik’teki faaliyetlerini önemli ölçüde genişletiyor. Finlandiya’nın kuzeyinde, İsveç ve Norveç’te, ayrıca İzlanda ve Grönland’da çok sayıda tatbikat düzenliyor ve yeni “Arctic Sentry Operasyonu”nu yürütüyor.

Strateji belgesinde, AB’nin de artık Arktik’teki konumunu güçlendirmesi gerektiği belirtiliyor.

Bu, bir yandan NATO ile işbirliği içinde, diğer yandan da AB’nin kendi önlemleri yoluyla gerçekleştirilmek isteniyor.

Örneğin, AB’nin uydu sistemlerinden, özellikle de Copernicus ve Galileo uydularından yararlanılması da dahil olmak üzere, durum farkındalığının artırılması gerekiyor.

Ayrıca, şu anda planlama aşamasında olan ve Starlink’in Avrupa’daki muadili olan IRIS2 uydu grubu, iletişimi iyileştirmek amacıyla Arktik’i de kapsayacak şekilde genişletilmeli.

Bu çabaları koordine etmek için AB, bir Deniz Güvenliği Merkezi kuracak.

AB, Kuzey Kutbu’ndaki askeri hareket kabiliyetine özel önem veriyor. Belgeye göre, gerekirse bu bölgede her an hızlı ve büyük ölçekli asker konuşlandırması mümkün olmalı.

Bu amaçla, limanlar, havaalanları ve bunların iç kesimlerle bağlantılarını da içeren “çok modlu askeri hareket koridorları” oluşturulması gerekiyor.

Tüm bunlar, “olumsuz hava koşullarında bile işlevsel kalabilen” tek bir bütünsel ve karmaşık lojistik sistem olarak planlanacak.

Bu, “buz çözme” ve “donmuş zeminde ağır ve aşırı büyük askeri araçların idaresi” gibi önlemlerin yanı sıra “hasarlı altyapının hızlı onarımı” için planlama yapılmasını gerektirecek.

Gelecekte AB, NATO veya aynı görüşteki ortaklar ile işbirliği içinde, “kuvvetlerin ve askeri kaynakların Arktik’e ve bu bölge içinde sorunsuz bir şekilde konuşlandırılmasına odaklanan tatbikatlar veya stres testleri düzenlemesi” isteniyor.

Bunun “inandırıcı caydırıcılık” açısından hayati önem taşıdığına inanan AB ayrıca, savaş gemileri için buzların arasından bir yol açmak üzere kendi buz kırıcı filosuna duyulan ihtiyacı vurguluyor.

ABD’ye karşı “stratejik özerklik”te Arktik’in rolü

Tüm bu süreçte AB, yalnızca Rusya’ya karşı net bir tavır almakla kalmıyor; aynı zamanda ABD’den daha fazla bağımsızlık hedefliyor.

Bir yandan, Danimarka’ya ait ancak AB üyesi olmayan ve ABD tarafından ilhak edilme tehdidi altında bulunan Grönland ile ilişkilerin genişletilmesini teşvik ediyor. Belge, bunun yeni Arktik stratejisinin temel taşlarından biri olduğunu belirtiyor.

Öte yandan belgede, Norveç, İzlanda ve Kanada ile –ayrıca Arktik kıyı devleti olmasa da stratejik açıdan elverişli bir konumda bulunan Birleşik Krallık ile– “Kuzey Komşuluk” stratejisinin bir parçası olarak işbirliğinin yoğunlaştırılması gerektiği belirtiliyor.

AB, Norveç ile güvenlik ve savunma diyaloğunu sürdürüyor; bu diyalog geçtiğimiz Nisan ayında beşinci kez gerçekleştirildi; bu yıl Brüksel, Oslo ile bir “Arktik Diyaloğu” da başlattı.

Kanada ise Avrupa Komisyonu tarafından Arktik’te “doğal bir müttefik” olarak sınıflandırılıyor. Gözlemciler, Arktik stratejisinde Kanada’dan onlarca kez bahsedilirken, ABD’den sadece birkaç kez bahsedildiğine dikkat çekiyor.

Bu, AB’nin Yüksek Kuzey’de Washington’dan bağımsızlık peşinde olduğunun bir kanıtı sayılıyor.

Buna uygun olarak, belgede “Arktik’in ayrılmaz parçası” olan “Avrupa’nın stratejik özerkliği”nden açıkça bahsediliyor.

Japonya’ya kadar uzanan pan-Arktik kablo planı

AB’nin Arktik Stratejisi, Japonya ve Güney Kore’yi de Arktik konusunda işbirliği ortakları olarak tanımlıyor.

Bunun arka planında, Grönland’ı bir denizaltı kablosuyla AB’ye bağlamak ve ardından bu kabloyu Bering Boğazı üzerinden Japonya ve Güney Kore’ye kadar uzatmak planı yatıyor.

Berlin, bir süredir böyle bir “pan-Arktik kablo”nun kurulmasını savunuyor.

Berlin merkezli Alman Uluslararası ve Güvenlik İlişkileri Enstitüsü’nün (SWP) Temmuz ayı başlarında yaptığı açıklamaya göre, böyle bir kablo çeşitli nedenlerle son derece arzu ediliyor.

Birincisi, bugüne kadar rotasının “yüzde 90’ı” Kızıldeniz ve Cibuti ile Yemen arasındaki boğazdan (Bab el-Mendeb) geçen Avrupa ile Asya arasındaki veri trafiği, “yüksek hata oranı ve yedeklilik eksikliğinden muzdarip.”

Ayrıca, Kuzey Kutbu üzerinden geçen güzergâh “önemli ölçüde daha kısa” ve bu da daha düşük gecikme süresi, yani iletimde daha az gecikme ile sonuçlanacak.

Özellikle uluslararası hisse senedi ticareti, Kuzey Kutbu bölgelerinden geçen yeni bir kablo sayesinde mümkün hale gelecek “gerçek zamanlı veri aktarımlarından” faydalanabilir.

SWP, biri Grönland’ın batısından, diğeri Grönland’ın doğusundan geçen iki olası güzergâhı özetliyor.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Hindistan, Avrupa’ya mühimmat ihracatını yüzde 1600’den fazla artırdı

Yayınlanma

Hindistan, 2022’den bu yana Avrupa ülkelerine en az 872 milyon dolarlık mühimmat göndererek önceki dört yıla göre yüzde 1600’ün üzerinde artış kaydetti. Top mermisi ve patlayıcıları kapsayan sevkiyatların yaklaşık dörtte üçü 13 Orta ve Doğu Avrupa ülkesine yapıldı.

Hindistan, 2022 yılından bu yana Avrupa ülkelerine en az 872 milyon dolarlık mühimmat sevk etti. Bu miktar, önceki dört yıllık döneme kıyasla yüzde 1600’den fazla bir artışa işaret ediyor.

Bloomberg‘ün Hindistan Ticaret ve Sanayi Bakanlığı verilerine dayanan Trade Data Monitor kayıtlarından aktardığı bilgilere göre, sevkiyatlarda top mermileri, havan mermileri, sevk barutları ve patlayıcı maddeler yer aldı.

İhracatın yaklaşık dörtte üçü Orta ve Doğu Avrupa’daki 13 ülkeye yapıldı. Bu sevkiyatlar sayesinde Hindistan, söz konusu ülkelere mühimmat sağlayan tedarikçiler arasında 28’inci sıradan ikinciliğe yükselerek Güney Kore’nin hemen arkasına yerleşti.

Haberde, ABD ve diğer önde gelen ihracatçılarla karşılaştırıldığında bu toplam tutarın halen mütevazı bir seviyede kaldığı kaydedildi.

Teslimatlardaki tırmanış, Avrupa’daki talep artışı kadar Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin yerli savunma üretimini güçlendirme ve ordunun ithalata bağımlılığını azaltma politikasıyla da doğrudan bağlantılı görülüyor.

Hindistan makamları nisan ayında yaptıkları açıklamada, mali yıl genelindeki silah ihracatının yüzde 63 artış göstererek 4 milyar dolara ulaştığını duyurdu. Bu rakam hem fiilen tamamlanan teslimatları hem de sözleşmesi imzalanmış siparişleri kapsıyor.

Hindistan hükümeti ihraç edilen ürünlerin tam listesini ve nihai alıcıların isimlerini kamuoyuyla paylaşmıyor. Satış anlaşmaları Savunma Bakanlığının onayından geçiyor ve alıcılarla yapılan sözleşmeler mühimmatın üçüncü taraflara devrini ya da farklı amaçlarla kullanımını kısıtlayan hükümler içeriyor.

Hint yetkililer, mühimmatın plan dışı çatışma bölgelerine ulaşmasının yerel şirketlere yaptırım getirebileceğini ve ülkeye yönelik uluslararası baskıyı artırabileceğini belirtiyor.

Avrupa savunma harcamalarını artırırken ortak tedarik tartışılıyor

Avrupa Birliği Güvenlik Araştırmaları Enstitüsünün haziran ayı raporu, kıtanın askeri yeteneklerini geliştirmesi ve güvenlik alanında ABD’ye olan bağımlılığını azaltması gerektiğini ortaya koyuyor.

Raporda yer alan uzman değerlendirmeleri, savunmanın güçlendirilmesi için askeri bütçelerin artırılmasını, silah ve mühimmat üretiminin genişletilmesini, ortak alımlara ağırlık verilmesini ve Avrupa savunma sanayisinin geliştirilmesini öneriyor.

Uzmanlar ayrıca AB ülkelerinin orduları arasındaki koordinasyonun iyileştirilmesini, siber saldırılar ile melez tehditlere karşı kritik altyapı güvenliğinin artırılmasını tavsiye ediyor.

Avrupa’nın yeniden silahlanma programı müttefikler arasında farklı yaklaşımları da beraberinde getiriyor.

Financial Times gazetesi, nisan ayındaki haberinde Avrupa Birliği ile NATO arasında kıtanın silahlanma programı konusunda görüş ayrılıkları yaşandığını aktarmıştı.

Brüksel alımların Avrupalı üreticilerden yapılmasını savunurken, NATO savunmada transatlantik bağların korunması gerektiğini vurguluyor.

Okumaya Devam Et

Avrupa

İrlanda’da kamu spotu: Toruna sarılmadan önce izin alma çağrısı yapıldı

Yayınlanma

İrlanda’da hükümet destekli We-Consent kampanyası, büyükanne ve büyükbabalara torunlarına sarılmadan önce izin almaları tavsiyesinde bulundu. Dublin Şiddet Mağdurlarına Yardım Merkezinin yürüttüğü çalışmaya zemin oluşturan araştırma, ülke nüfusunun yüzde 70’inin rıza kavramının anlaşılmasında sorun gördüğünü gösteriyor.

İrlanda’da hükümet destekli bir sosyal farkındalık kampanyası kapsamında büyükanne ve büyükbabalara, sarılmadan önce torunlarından izin almaları tavsiye edildi.

New York Post gazetesinin haberine göre We-Consent adlı kuruluşun hazırladığı 25 saniyelik videoda, yakın akrabaları dahi olsa her çocuğun sarılmak istemeyebileceği belirtiliyor.

Klipte iki farklı duruma yer veriliyor: İlk sahnede bir çocuk büyükanne ve büyükbabasına neşeyle sarılırken, diğerinde akrabaları kendisini kucaklamaya çalıştığında rahatsızlık hissediyor.

Kampanya yerel siyasetçileri ikiye böldü

Dublin Belediye Meclisi Üyesi Gavin Pepper çalışmaya tepki göstererek hükümetin ve sivil toplum kuruluşlarının “ölçüyü kaçırdığını” savundu.

Çocuklara kişisel sınırlara saygı duymanın ve fiziksel temas reddini kabul etmenin öğretilmesi gerektiğini belirten Pepper, yakın akrabaların sarılmasının “şüpheli bir durum gibi” sunulmaması gerektiğini ifade etti.

Bir diğer belediye meclisi üyesi Lorraine Hall ise kampanyaya destek verdi.

Eleştirenlerin videoyu fazlasıyla gerçek anlamıyla algıladığını ve dikkat çekmek amacıyla yaratıcı yöntemler kullanan sosyal reklamların yapısını hesaba katmadığını kaydeden Hall, videonun yarattığı tartışmanın hedefe ulaşıldığını gösterdiğini dile getirdi.

Ulusal çaptaki We-Consent kampanyası İrlanda’da Mart 2023 döneminde hayata geçirildi. Girişim, Adalet Bakanlığı ve Community Foundation Ireland desteğiyle Dublin Şiddet Mağdurlarına Yardım Merkezi tarafından yürütülüyor.

Program rıza, kişisel sınırlar ve ilişkiler konusunda farkındalık yaratmayı hedefliyor.

Merkezin kampanya öncesinde yaptığı araştırma, İrlanda halkının yüzde 70’inin ülkede rıza kavramının anlaşılması konusunda bir sorun olduğunu düşündüğünü ortaya koydu.

Araştırmaya göre her üç kişiden biri cinsel ilişkiler hakkında konuşurken rahatsızlık duyuyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English