Diplomasi
Türkiye, İran’ın nükleer programıyla bağlantılı 31 kişi ve kuruluşun mal varlığını dondurdu

Türkiye, Cumhurbaşkanı Kararı ile İran’ın nükleer programıyla ilişkili 16 kişi ve 15 kuruluşun ülkedeki mal varlıklarını dondurdu. Resmi Gazete’de yayımlanan karar, Batılı ülkelerin BM yaptırımlarını yeniden devreye sokan ‘tetik mekanizmasını’ başlattığı yönündeki yorumunu temel alıyor.
Türkiye, İran’ın nükleer programıyla bağlantılı olduğu belirtilen 16 kişi ve 15 kuruluşun mal varlıklarını dondurma kararı aldı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla 1 Ekim 2025’te Resmi Gazete’de yayımlanan karar, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin (BMGK) ilgili kararlarına dayandırıldı.
Karar, 7262 sayılı “Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun” uyarınca alındı. Kararın uygulanmasından Hazine ve Maliye Bakanlığı sorumlu olacak.
Mal varlığı dondurulan kişi ve kuruluşların, karara karşı BMGK’ya iletilmek üzere Denetim ve İşbirliği Komisyonuna başvurma hakkı bulunuyor.
Öte yandan Batılı ülkeler ile Rusya ve Çin arasında BM yaptırımlarının hukuki geçerliliği konusunda görüş ayrılığı mevcut.
Batılı ülkeler, İran’ın nükleer anlaşmadaki yükümlülüklerini ihlal ettiğini savunarak BM yaptırımlarını otomatik olarak geri getiren “tetik mekanizmasını” başlattıklarını belirtiyor.
Buna karşılık Rusya ve Çin, ABD’nin anlaşmadan çekilmesi ve Avrupalı tarafların taahhütlerini yerine getirmemesi nedeniyle bu mekanizmanın işletilmesinin hukuki dayanaktan yoksun olduğunu vurguluyor.
Moskova ve Pekin, bu nedenle BM yaptırımlarının geri döndüğü yorumunu tanımadıklarını açıklamıştı.
Listede kimler var?
Resmi Gazete’de yayımlanan kararın ekinde, İran’ın nükleer programının farklı aşamalarında görev alan bilim insanları, yöneticiler ve bu programla bağlantılı kritik kurumlar detaylı bir şekilde sıralanıyor.
Listede, İran’ın nükleer faaliyetlerinde doğrudan rol oynadığı belirtilen 16 kişinin mal varlıklarının dondurulmasına karar verildi.
Bu isimler arasında uranyum zenginleştirme, reaktör yönetimi ve malzeme tedariki gibi alanlarda çalışan uzmanlar öne çıkıyor.
— Davud Ağa-Cani: Natanz’daki Pilot Yakıt Zenginleştirme Tesisinin (PFEP) müdürü.
— Behman Asgarpur: Arak Operasyon Müdürü.
— Seyid Hüseyin Hüseyni: Arak’taki ağır su araştırma reaktörü projesinde görevli bir İran Atom Enerjisi Kurumu (AEOI) yetkilisi.
— Cafer Muhammedi: AEOI’nin teknik danışmanı ve santrifüjler için vana üretiminden sorumlu.
— Seyyid Cabir Safdari: Natanz Zenginleştirme Tesisleri Müdürü.
— Kasım Süleymani: Saghand Uranyum Madeni Uranyum Madenciliği Operasyonları Direktörü.
Listede ayrıca santrifüj bileşenleri üretimi, uranyum dönüştürme ve nükleer yakıt araştırma gibi alanlarda görevli diğer üst düzey yetkililer de yer alıyor.
Hedefteki kurum ve kuruluşlar neler?
Karar kapsamında, İran’ın nükleer programının ana omurgasını oluşturan 15 kurum ve şirketin de mal varlıkları donduruldu.
Bu kuruluşlar arasında araştırma merkezleri, finansal yapılar ve tedarikçi şirketler bulunuyor.
— İran Atom Enerjisi Kurumu: Programın ana yönetim organı.
— Bank Sepah ve Bank Sepah International: İran’ın Havacılık ve Uzay Sanayii Örgütüne finansal destek sağladığı belirtiliyor.
— İsfahan Nükleer Yakıt Araştırma ve Üretim Merkezi (NFRPC): Zenginleştirme ile ilgili faaliyetlerde bulunan bir AEOI birimi.
— Kavoşyar Company: Nükleer program için vakum odası fırınları ve laboratuvar ekipmanı temin etmeye çalıştığı ifade edilen bir AEOI iştiraki.
— Novin Energy Company: AEOI bünyesinde faaliyet gösteren ve nükleer programla bağlantılı kuruluşlara fon aktardığı belirtilen şirket.
— Tamas Company: Uranyum çıkarma, zenginleştirme ve işleme faaliyetlerinden sorumlu bir çatı kuruluş.
Listede ayrıca Arak’taki ağır su reaktörünün tedarikçisi olan Mesbah Energy Company ve santrifüj programında yer aldığı belirtilen Pars Trash Company gibi kritik öneme sahip başka şirketler de bulunuyor.
Tetik mekanizması nedir? Süreç nasıl ilerledi?
2015 yılında İran ile P5+1 ülkeleri (ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere ve Almanya) arasında imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP), Tahran’ın nükleer programına sınırlamalar getirirken karşılığında ağır BM yaptırımlarının kaldırılmasını öngörüyordu.
Aynı yıl kabul edilen 2231 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararıyla bu anlaşma uluslararası hukuk zeminine taşındı.
Kararda yalnızca yaptırımların kaldırılması değil, aynı zamanda “snapback” olarak bilinen özel bir düzenleme de yer aldı. Türkçeye “tetik mekanizması” olarak geçen bu hüküm, İran’ın anlaşmadaki yükümlülüklerini ciddi şekilde ihlal etmesi halinde, kaldırılan tüm BM yaptırımlarının yeniden yürürlüğe girmesini sağlayan bir sigorta niteliği taşıyordu.
Mekanizma, Güvenlik Konseyi’nde daimi üyelerin veto hakkını aşacak şekilde tasarlanmıştı. Normal koşullarda bir yaptırım kararının alınabilmesi için Konsey’de yeni bir oylama yapılması ve daimi üyelerin vetosuna takılmaması gerekiyor.
Ancak snapback düzenlemesi, süreci tersine çeviriyor: Taraflardan biri İran’ın yükümlülüklerini yerine getirmediğini bildirdiğinde, 30 gün içinde aksi yönde bir karar alınmazsa yaptırımlar otomatik olarak geri dönüyor. Yani bu durumda herhangi bir ülkenin vetosu süreci durduramıyor.
Buna ek olarak, 2231 sayılı karar bu hakkın kullanım süresini de sınırlamıştı. Mekanizmanın tetiklenebilmesi için son tarih 18 Ekim 2025’ti. Bu tarihten sonra snapback imkanı ortadan kalkacaktı.
2018’de ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin anlaşmadan tek taraflı çekilmesiyle başlayan kriz, sonraki yıllarda daha da derinleşti. İran, Washington’ın yaptırımlarını gerekçe göstererek zenginleştirilmiş uranyum stoklarını artırmaya ve gelişmiş santrifüjler kullanmaya başladı.
Bu yılın yaz aylarında İsrail’in İran’ın nükleer tesislerine yönelik saldırıları ve Tahran’ın buna misilleme açıklamaları geldi. Aynı dönemde İran’ın UAEA ile işbirliğini sınırlandırdığı iddiaları Batılı başkentlerde kaygıyı artırdı. Avrupa’nın üç büyük gücü —Fransa, Almanya ve İngiltere (E3)— bu tablo karşısında snapback mekanizmasını işletme kararı aldı.
28 Ağustos 2025’te Londra, Paris ve Berlin yönetimleri BM Güvenlik Konseyi’ne resmi bildirimde bulunarak İran’ın anlaşma yükümlülüklerini “önemli ölçüde ihlal ettiğini” duyurdu. Bu bildirim, tetik mekanizmasını harekete geçiren adım oldu.
Bildirimle birlikte 30 günlük bir süreç başladı. Bu süre içinde Konsey, yaptırımların yeniden devreye girmesini engelleyecek bir karar almazsa, eski yaptırımlar otomatik olarak yürürlüğe girecekti. Ne var ki, Konsey’de böyle bir karar çıkması ihtimali baştan zayıftı. Zira herhangi bir daimi üye buna onay vermediğinde karar bloke edilebiliyor, bu da otomatik snapback’in yolunu açıyordu.
Eylül ortasına gelindiğinde Güvenlik Konseyi’nde snapback’i engelleyecek bir karar çıkmadı. Bunun üzerine 17 Eylül civarında, daha önce kaldırılmış olan tüm BM yaptırımları otomatik olarak yeniden yürürlüğe girdi. Silah ambargosu, nükleer teknoloji transferi yasağı, belirli kişi ve kuruluşlara seyahat kısıtlamaları ve malvarlığı dondurmaları yeniden devreye sokuldu.
Avrupa Birliği de 29 Eylül’de aldığı kararla bu adımı destekledi ve kendi düzeyinde ek yaptırımları yeniden uygulamaya koydu. Böylece İran, uluslararası tecridin sertleştiği yeni bir döneme girmiş oldu.
İran, Rusya ve Çin’den tepkiler
Tahran yönetimi, süreci “hukuken geçersiz” ilan etti. İran Dışişleri Bakanlığı, E3’ün girişimini “siyasi ve keyfi” olarak nitelendirdi.
Yetkililer, mekanizmanın kötüye kullanıldığını ve asıl yükümlülüğünü yerine getirmeyen tarafın ABD ve Avrupa olduğunu savundu. Ayrıca UAEA denetimleri konusunda işbirliğini kısıtlayabileceklerini ima ederek baskıya karşı direnç gösterdi.
Snapback süreci uluslararası alanda da tartışma yarattı. Rusya ve Çin, E3’ün adımına sert tepki gösterdi.
Her iki ülke, Güvenlik Konseyi’nde snapback’in ertelenmesine dönük bir girişimde bulundu. Ancak mekanizmanın yapısı gereği bu çabalar sonuçsuz kaldı. Süre dolunca yaptırımlar kendiliğinden yürürlüğe girdi. Yine de Rusya ve Çin, bu yaptırımları tanımadıklarını duyurdu.
Diplomasi
Çin, AB’nin dış destek kurallarını sert bir şekilde eleştirdi

Çin, AB’nin yabancı sübvansiyon kurallarının Brüksel ile arasındaki daha geniş kapsamlı ticaret anlaşmazlığının parçası olduğu mesajını verdi.
Çin Adalet Bakanlığı, Çinli şirketlere, Yabancı Sübvansiyonlar Yönetmeliği (FSR) kapsamında yürütülen soruşturmalarda AB yetkililerine bilgi vermemeleri talimatını verdi.
Bu düzenleme, tek pazardaki aktörlerin yurt dışından haksız destek almamasını sağlamak için AB’nin kullandığı bir araç.
Bildirimde, Avrupa Komisyonu’nun, tüketici elektroniği perakendecisi MediaMarkt’ın ana şirketi olan Alman Ceconomy’yi 2 milyar avroluk bir anlaşma ile satın almaya çalışan Çinli e-ticaret devi JD.com’a yönelik derinlemesine soruşturmasından açıkça bahsedildi.
Bu hamle, AB ile Çin arasında yeniden başlayan ticaret diyaloğunun ortasında Brüksel’e baskı uygulamayı amaçlıyor gibi görünüyor.
Müzakereciler, AB’nin Çin ile olan günlük 1 milyar avroluk mal ticaret açığını nasıl azaltacakları konusunda yoğun kapalı kapı görüşmeleri yürütüyorlar.
Komisyon’un eylül ayında Çin Ticaret Bakanlığı ile bir video konferans düzenlemesi ve bu konferansın, Ticaret Sorumlusu Maroš Šefčovič’in ekim başında Pekin’e yapacağı ziyaretin önünü açması bekleniyor.
Komisyon, birkaç gün sonra düzenlenecek bir zirvede AB liderlerine durum değerlendirmesi sunacak.
Bu, blok için ticaret ilişkilerini yeniden dengelemek için yapıcı bir yaklaşımın yeterli olup olmadığına ya da Brüksel’in Avrupa’nın ticari çıkarlarını daha kararlı bir şekilde savunması gerekip gerekmediğine karar vermesi açısından bir dönüm noktası olabilir.
Çin Ticaret Bakanlığı sözcüsü perşembe günü gazetecilere yaptığı açıklamada, “Çin, AB’nin Çinli şirketleri baskı altına almak için Yabancı Sübvansiyonlar Yönetmeliği (FSR) gibi tek taraflı araçları kötüye kullanmasına sürekli olarak karşı çıkmıştır,” dedi.
Sözcü şöyle devam etti:
“Çin ve AB’nin bir Ticaret ve Yatırım Danışma (TIC) mekanizması kurduğunu ve farklılıkların diyalog ve danışma yoluyla yönetilmesi konusunda bir uzlaşmaya vardığını vurgulamak isterim. AB’nin, FSR soruşturmasındaki hatalı uygulamalarını derhal düzeltmek ve hükümetler arası diyalog yoluyla iletişimi güçlendirmek için Çin ile işbirliği yapmasını umuyoruz. Çin, AB’nin adımlarını yakından takip edecek ve ulusal güvenliği ile işletmelerin meşru hak ve çıkarlarını kararlılıkla korumak için gerekli önlemleri alacaktır.”
Komisyon, FSR’nin şirketlere merkezlerinin bulunduğu yere göre ayrımcılık yapmadığını savunuyor.
Sözcü Ricardo Cardoso perşembe günü Brüksel’de gazetecilere yaptığı açıklamada, “FSR, milliyetlerine bakılmaksızın tüm şirketlere uygulandığı için DTÖ kurallarına tamamen ve tam olarak uygundur; amacı, Çinli şirketler de dahil olmak üzere AB’de faaliyet gösteren tüm şirketlerin eşit muamele görmesini ve eşit şartlarda rekabet etmesini sağlamaktır,” dedi.
Pekin’e göre, AB, JD.com’un anlaşmasının Çin devlet desteği ile haksız bir şekilde desteklenip desteklenmediğini araştırırken çok fazla bilgi talep ediyor.
Ticaret Bakanlığı sözcüsü, “JD.com davasında AB, yine keyfi ve mantıksız bir şekilde, soruşturmayla ilgisi olmayan çok çeşitli bilgileri ilgili Çinli bankalardan talep etmiştir,” dedi.
Komisyon, JD.com’un Çin hükümeti tarafından sağlanan tercihli finansman, vergi teşvikleri ve hibeler şeklinde haksız avantajlardan yararlanıyor olabileceğinden endişe duyuyor.
Bu durum, işlem tamamlandığında şirkete AB pazarında rekabet avantajı sağlayabilir.
JD.com, bu hafta Komisyon’un endişelerini gidermek için düzeltici önlemler sundu. Bu durum genellikle görüşmelerin ileri bir aşamada olduğunun işareti olarak kabul edilir.
Konuyu yakından takip eden Hollandalı Avrupa Parlamentosu üyesi ve Avrupa Parlamentosu Uluslararası Ticaret Komitesi üyesi Dirk Gotink’e göre, Pekin’in müdahalesi satın almayı tehlikeye bile atabilir.
“Siyasi bir sürecin rehineleri haline geliyorlar,” diyen Gotink, Pekin’in hamlesini “tek taraflı bir tırmanış” olarak nitelendirdi.
Diplomasi
ABD’nin yol açtığı istikrarsızlık ortamında Ürdün Kralı Abdullah, Çin’i ziyaret ediyor

İran savaşının sona ereceğine dair bir işaret bulunmaması ve İsrail’in bölge genelindeki politikasının denetimsiz biçimde sürmesi, Ürdün’ü gelecekteki belirsizliklere ve daha az öngörülebilir bir ABD politikasına karşı alternatiflerini artırmaya yöneltiyor. Ürdün Kralı bu atmosferde Çin’i ziyaret ediyor.
Orta Doğu, ABD-İsrail-İran savaşının devam eden sonuçlarıyla mücadele ederken, Çin’in cazibesi Washington’ın bölgedeki en yakın ortakları arasında bile giderek artıyor.
Bölge genelindeki hükümetler yatırım, teknoloji ve giderek daha fazla ölçüde güvenlik işbirliği için Pekin’e yöneliyor. Mısır, Çin ile savunma ilişkilerini genişletirken Körfez ülkeleri de Çin ile askeri ve ekonomik anlaşmalar peşinde.
Bu hafta Ürdün Kralı II. Abdullah da bu eğilime katılarak bir haftalık ziyaret için Çin’e gitti. Bu, Abdullah’ın on yıldan uzun bir süredir Çin’e gerçekleştirdiği ilk devlet ziyareti.
Ziyaret, Ürdün’ün ABD’den uzaklaşarak Çin’e yöneldiği anlamına gelmiyor. Daha ziyade bölge genelindeki daha kapsamlı bir yeniden dengeleme sürecini yansıtıyor. ABD’nin ortakları, giderek daha belirsiz hale gelen bölgesel ortamda daha fazla ekonomik seçenek ve daha geniş bir stratejik hareket alanı arıyor.
Çin’de bir hafta
Kral Abdullah’ın 18-24 Ağustos tarihleri arasındaki ziyareti Şanghay’da başladı ve Pekin ile Shenzhen’i de kapsıyor. Bu, 1999’da tahta çıkmasından bu yana Çin’e yaptığı dokuzuncu ziyaret ve Ürdün ile Çin’in stratejik ortaklık kurduğu 2015’ten bu yana gerçekleştirdiği ilk ziyaret.
Kraliyet Sarayı’nın açıklamasına göre Ürdün Kralı salı günü Şanghay’da ilaç, gıda, mühendislik, tarım ve havacılık sektörlerinde faaliyet gösteren Çinli şirketlerin yöneticileriyle bir araya geldi. Ayrıca Çin’in önde gelen robotik şirketlerinden AgiBot’u ziyaret etti ve burada imalat ve lojistikten konaklama ve güvenliğe kadar uzanan robotik uygulamalar hakkında bilgi aldı.
Xinhua’ya göre Ürdün Kralı Abdullah perşembe günü Pekin’e ulaştı. Burada Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Başbakan Li Qiang ile görüşmesi bekleniyor. Ayrıca yasama organının başkanı Zhao Leji ile görüşme gerçekleştirdi. Ürdün’ün resmi haber ajansı Petra, iki tarafın çeşitli sektörlerde işbirliği anlaşmaları ve mutabakat zabıtları imzalamasının beklendiğini bildirdi. Çin’in teknoloji ve üretim merkezi Shenzhen’e gerçekleştireceği ziyaret ise gezinin ticari ağırlığını ortaya koyuyor.
İstihdam, enerji ve teknoloji
Amman’ın Çin’e yönelik en acil ilgisi ekonomik alanda. ABD-İsrail-İran savaşı Ürdün üzerindeki ekonomik baskıyı daha da artırarak yatırım çekme ve ekonomiyi çeşitlendirme ihtiyacını daha acil hale getirdi. GSYH’nin yüzde 10 ila 15’ini oluşturan turizm, bölgesel istikrarsızlıktan darbe alırken yükselen enerji maliyetleri ile ticaret ve hava ulaşımındaki aksamalar, ithalata büyük ölçüde bağımlı olan ekonomi üzerindeki baskıyı artırdı.
Kral Abdullah pazartesi günü Çin devlet haber ajansı Xinhua’ya verdiği röportajda ekonomik işbirliği fırsatlarını özellikle vurguladı. Abdullah, Ürdün’ün “bölgesel bir üretim ve ihracat merkezi olarak hizmet vermek için son derece elverişli bir konumda olduğunu” belirterek şöyle dedi:
“Çin’in imalat yatırımları, doğal kaynaklarımızdan, nitelikli iş gücümüzden, istikrarlı iş ortamımızdan, stratejik konumumuzdan ve geniş ticaret anlaşmaları ağımızdan yararlanarak bu konumu değerlendirebilir.”
Jordan Times’ın verilerine göre Ürdün ile Çin arasındaki ticaret 2025’te yaklaşık 6,7 milyar dolara ulaştı ancak ticaret ilişkisi büyük ölçüde Pekin’in lehine. Çin’in Ürdün’e ihracatı yaklaşık 6,29 milyar dolar olurken Ürdün’ün Çin’e ihracatı yalnızca 430 milyon dolar seviyesinde kaldı. Bu dengesizlik, Amman’ın yalnızca ticareti genişletmek yerine neden yatırım, teknoloji ve üretim kapasitesi çekmeye odaklandığını da açıklıyor.
Çin, Ürdün’ün uzun vadede büyümeyi hızlandırmayı ve 2033 yılına kadar en az 1 milyon yeni genç çalışanı iş gücü piyasasına dahil etmeyi amaçlayan Ekonomik Modernizasyon Vizyonu’nda daha büyük bir rol oynayabilir. Enerji, bu işbirliğinin halihazırda somutlaşmaya başladığı alanlardan biri.
Ürdün, Eylül 2025’te Çinli UEG Green Hydrogen Development Holding Limited şirketiyle 1,155 milyar dolarlık önerilen bir yeşil hidrojen projesini incelemek üzere anlaşma imzaladı. Projenin amacı, ihracat için yılda yaklaşık 200 bin ton yeşil amonyak üretmek.
Ancak Ürdün açısından Çin’in cazibesi yalnızca potansiyel yatırımlarla sınırlı değil. Üretim alanındaki uzmanlık, yenilenebilir enerji teknolojileri ve Çin tedarik zincirlerine erişim de Amman’ın yerli sanayi kapasitesini geliştirmesine ve özel sektörde istihdam yaratmasına yardımcı olabilir.
“Zamanlama her şeyi anlatıyor”
Uzun yıllardır Amman’da yaşayan gazeteci ve The Christian Science Monitor’ün kıdemli Orta Doğu muhabiri Taylor Luck, kralın ziyaretinin öneminin zamanlamasında yattığını söyledi.
Luck, Al-Monitor’a, “Kral Abdullah’ın Çin’e gitmesi tek başına haber değeri taşıyan bir gelişme değil ancak zamanlaması her şeyi anlatıyor” dedi.
Luck’a göre ziyaret, Amman’da tek bir ekonomik ve güvenlik ortağına aşırı bağımlı olmanın risk taşıdığı yönündeki farkındalığın giderek arttığını gösteriyor.
Luck, “Bu Washington’a yönelik bir tepki olmasa da derin bir bölgesel krizin yaşandığı bir dönemde Kral Abdullah’ın Çin’e bir haftalık ziyaret gerçekleştirmesi, Ürdün’de Amerika’ya aşırı bağımlılığın uzun vadede sürdürülebilir olmadığı ve giderek kısa vadede bile sürdürülemez hale geldiği yönündeki farkındalığa işaret ediyor” dedi.
Luck, Ürdün’deki Çin yatırımlarının yaklaşık 3,56 milyar dolar seviyesinde olduğunu tahmin ediyor. Bu önemli bir miktar olsa da Pekin’in Mısır ve Irak gibi bölgedeki daha büyük pazarlardaki ekonomik varlığının oldukça gerisinde kalıyor.
Uzman ayrıca Ürdün’ün daha geniş kapsamlı bir stratejik hesap yaptığını ve kendisini “krallığın ekonomik geleceğini mevcut savaştan doğabilecek tedarik zincirlerine ve Hürmüz’e alternatif koridorlara bağlayacak” şekilde konumlandırmaya çalıştığını düşünüyor. Yenilenebilir enerji bu konuda olası alanlardan biri.
Ürdün, güneş panellerinde kullanılan silikonun temel hammaddelerinden biri olan önemli silis yataklarına sahip. Çin, küresel güneş enerjisi üretim tedarik zincirinin büyük bölümüne hakim durumda ve sahip olduğu uzmanlık, Ürdün’ün bu sektörde daha büyük bir rol edinmesine potansiyel olarak yardımcı olabilir.
Çin, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktından nasıl fayda sağlayabilir?
Diplomasi
UEFA ve CONCACAF 96 takımlı ortak Uluslar Ligi için masaya oturdu

UEFA ve CONCACAF, 96 ülkenin mücadele edeceği ortak bir Uluslar Ligi turnuvası kurmak amacıyla resmi müzakereler yürütüyor. Yeni turnuvanın 2028 yılındaki bir sonraki Avrupa Şampiyonası’nın ardından başlaması ve iki yılda bir düzenlenmesi planlanıyor.
The Guardian gazetesinin haberine göre Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA) ile Kuzey, Orta Amerika ve Karayipler Futbol Konfederasyonu (CONCACAF), bünyelerindeki 96 ülkenin katılımıyla ortak bir Uluslar Ligi turnuvası düzenlemek üzere müzakereler yürütüyor.
İngiliz gazetesinin ulaştığı bilgilere göre yeni turnuvanın, bir sonraki Avrupa Futbol Şampiyonası’nın hemen ardından, en erken 2028 yılında hayata geçirilmesi ve iki yılda bir organize edilmesi öngörülüyor.
Turnuvanın formatı, UEFA ve CONCACAF’ın halihazırda uyguladığı Uluslar Ligi modellerini temel alacak. Şampiyonun belirlenmesi için eleme turlarının ardından dört takımlı bir final aşaması oynanması planlanıyor.
En üst lig kategorisinde İspanya, Fransa, İngiltere ve Almanya gibi Avrupa’nın en güçlü milli takımları ile Meksika, ABD ve Kanada gibi CONCACAF bölgesinin önde gelen ekipleri mücadele edecek.
Kendi bünyesinde bir Uluslar Ligi turnuvası bulunmayan Asya Futbol Konfederasyonu (AFC) da gelecekte bu küresel organizasyona dahil olma yönündeki ilgisini iletti.
Karşılaşmaların daha önceden takvime bağlanmış mevcut uluslararası milli maç pencerelerinde oynanacak olması sebebiyle, yeni turnuvanın Uluslararası Futbol Federasyonları Birliğinin (FIFA) onayına ihtiyaç duyup duymayacağı belirsizliğini koruyor.
The Guardian, FIFA Başkanı Gianni Infantino ve Dünya Kupası’nın bir hissesini dış yatırımcılara satma planı nedeniyle kurumun derin bir kriz içinde olduğunu, bu durumun onay meselesini ikincil plana itebileceğini aktardı.
FIFA, “FIFA Forward Enterprise” (FFE) adıyla bir iştirak şirketi kurmayı ve bu şirketin dörtte birini 4,2 milyar dolar karşılığında dış yatırımcılara satmayı planlıyordu.
Söz konusu girişim üzerine UEFA ve bünyesindeki 55 üye ülke federasyonunun tamamı, FIFA çatısı altındaki organizasyonları boykot edeceklerini duyurmuştu.
Infantino’ya yönelik tutumda ortak hareket eden UEFA, CONCACAF ve AFC, yayımladıkları ortak bildiride FIFA Başkanı’nın eylemlerine yönelik bağımsız bir inceleme başlatılması çağrısında bulunarak hazırlanan planı FIFA kurumlarına karşı “güvenin temelden sarsılması” olarak nitelendirdi.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Dünya Basını4 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Rusya5 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı










