Diplomasi
Türkiye, İran’ın nükleer programıyla bağlantılı 31 kişi ve kuruluşun mal varlığını dondurdu

Türkiye, Cumhurbaşkanı Kararı ile İran’ın nükleer programıyla ilişkili 16 kişi ve 15 kuruluşun ülkedeki mal varlıklarını dondurdu. Resmi Gazete’de yayımlanan karar, Batılı ülkelerin BM yaptırımlarını yeniden devreye sokan ‘tetik mekanizmasını’ başlattığı yönündeki yorumunu temel alıyor.
Türkiye, İran’ın nükleer programıyla bağlantılı olduğu belirtilen 16 kişi ve 15 kuruluşun mal varlıklarını dondurma kararı aldı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla 1 Ekim 2025’te Resmi Gazete’de yayımlanan karar, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin (BMGK) ilgili kararlarına dayandırıldı.
Karar, 7262 sayılı “Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun” uyarınca alındı. Kararın uygulanmasından Hazine ve Maliye Bakanlığı sorumlu olacak.
Mal varlığı dondurulan kişi ve kuruluşların, karara karşı BMGK’ya iletilmek üzere Denetim ve İşbirliği Komisyonuna başvurma hakkı bulunuyor.
Öte yandan Batılı ülkeler ile Rusya ve Çin arasında BM yaptırımlarının hukuki geçerliliği konusunda görüş ayrılığı mevcut.
Batılı ülkeler, İran’ın nükleer anlaşmadaki yükümlülüklerini ihlal ettiğini savunarak BM yaptırımlarını otomatik olarak geri getiren “tetik mekanizmasını” başlattıklarını belirtiyor.
Buna karşılık Rusya ve Çin, ABD’nin anlaşmadan çekilmesi ve Avrupalı tarafların taahhütlerini yerine getirmemesi nedeniyle bu mekanizmanın işletilmesinin hukuki dayanaktan yoksun olduğunu vurguluyor.
Moskova ve Pekin, bu nedenle BM yaptırımlarının geri döndüğü yorumunu tanımadıklarını açıklamıştı.
Listede kimler var?
Resmi Gazete’de yayımlanan kararın ekinde, İran’ın nükleer programının farklı aşamalarında görev alan bilim insanları, yöneticiler ve bu programla bağlantılı kritik kurumlar detaylı bir şekilde sıralanıyor.
Listede, İran’ın nükleer faaliyetlerinde doğrudan rol oynadığı belirtilen 16 kişinin mal varlıklarının dondurulmasına karar verildi.
Bu isimler arasında uranyum zenginleştirme, reaktör yönetimi ve malzeme tedariki gibi alanlarda çalışan uzmanlar öne çıkıyor.
— Davud Ağa-Cani: Natanz’daki Pilot Yakıt Zenginleştirme Tesisinin (PFEP) müdürü.
— Behman Asgarpur: Arak Operasyon Müdürü.
— Seyid Hüseyin Hüseyni: Arak’taki ağır su araştırma reaktörü projesinde görevli bir İran Atom Enerjisi Kurumu (AEOI) yetkilisi.
— Cafer Muhammedi: AEOI’nin teknik danışmanı ve santrifüjler için vana üretiminden sorumlu.
— Seyyid Cabir Safdari: Natanz Zenginleştirme Tesisleri Müdürü.
— Kasım Süleymani: Saghand Uranyum Madeni Uranyum Madenciliği Operasyonları Direktörü.
Listede ayrıca santrifüj bileşenleri üretimi, uranyum dönüştürme ve nükleer yakıt araştırma gibi alanlarda görevli diğer üst düzey yetkililer de yer alıyor.
Hedefteki kurum ve kuruluşlar neler?
Karar kapsamında, İran’ın nükleer programının ana omurgasını oluşturan 15 kurum ve şirketin de mal varlıkları donduruldu.
Bu kuruluşlar arasında araştırma merkezleri, finansal yapılar ve tedarikçi şirketler bulunuyor.
— İran Atom Enerjisi Kurumu: Programın ana yönetim organı.
— Bank Sepah ve Bank Sepah International: İran’ın Havacılık ve Uzay Sanayii Örgütüne finansal destek sağladığı belirtiliyor.
— İsfahan Nükleer Yakıt Araştırma ve Üretim Merkezi (NFRPC): Zenginleştirme ile ilgili faaliyetlerde bulunan bir AEOI birimi.
— Kavoşyar Company: Nükleer program için vakum odası fırınları ve laboratuvar ekipmanı temin etmeye çalıştığı ifade edilen bir AEOI iştiraki.
— Novin Energy Company: AEOI bünyesinde faaliyet gösteren ve nükleer programla bağlantılı kuruluşlara fon aktardığı belirtilen şirket.
— Tamas Company: Uranyum çıkarma, zenginleştirme ve işleme faaliyetlerinden sorumlu bir çatı kuruluş.
Listede ayrıca Arak’taki ağır su reaktörünün tedarikçisi olan Mesbah Energy Company ve santrifüj programında yer aldığı belirtilen Pars Trash Company gibi kritik öneme sahip başka şirketler de bulunuyor.
Tetik mekanizması nedir? Süreç nasıl ilerledi?
2015 yılında İran ile P5+1 ülkeleri (ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere ve Almanya) arasında imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP), Tahran’ın nükleer programına sınırlamalar getirirken karşılığında ağır BM yaptırımlarının kaldırılmasını öngörüyordu.
Aynı yıl kabul edilen 2231 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararıyla bu anlaşma uluslararası hukuk zeminine taşındı.
Kararda yalnızca yaptırımların kaldırılması değil, aynı zamanda “snapback” olarak bilinen özel bir düzenleme de yer aldı. Türkçeye “tetik mekanizması” olarak geçen bu hüküm, İran’ın anlaşmadaki yükümlülüklerini ciddi şekilde ihlal etmesi halinde, kaldırılan tüm BM yaptırımlarının yeniden yürürlüğe girmesini sağlayan bir sigorta niteliği taşıyordu.
Mekanizma, Güvenlik Konseyi’nde daimi üyelerin veto hakkını aşacak şekilde tasarlanmıştı. Normal koşullarda bir yaptırım kararının alınabilmesi için Konsey’de yeni bir oylama yapılması ve daimi üyelerin vetosuna takılmaması gerekiyor.
Ancak snapback düzenlemesi, süreci tersine çeviriyor: Taraflardan biri İran’ın yükümlülüklerini yerine getirmediğini bildirdiğinde, 30 gün içinde aksi yönde bir karar alınmazsa yaptırımlar otomatik olarak geri dönüyor. Yani bu durumda herhangi bir ülkenin vetosu süreci durduramıyor.
Buna ek olarak, 2231 sayılı karar bu hakkın kullanım süresini de sınırlamıştı. Mekanizmanın tetiklenebilmesi için son tarih 18 Ekim 2025’ti. Bu tarihten sonra snapback imkanı ortadan kalkacaktı.
2018’de ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin anlaşmadan tek taraflı çekilmesiyle başlayan kriz, sonraki yıllarda daha da derinleşti. İran, Washington’ın yaptırımlarını gerekçe göstererek zenginleştirilmiş uranyum stoklarını artırmaya ve gelişmiş santrifüjler kullanmaya başladı.
Bu yılın yaz aylarında İsrail’in İran’ın nükleer tesislerine yönelik saldırıları ve Tahran’ın buna misilleme açıklamaları geldi. Aynı dönemde İran’ın UAEA ile işbirliğini sınırlandırdığı iddiaları Batılı başkentlerde kaygıyı artırdı. Avrupa’nın üç büyük gücü —Fransa, Almanya ve İngiltere (E3)— bu tablo karşısında snapback mekanizmasını işletme kararı aldı.
28 Ağustos 2025’te Londra, Paris ve Berlin yönetimleri BM Güvenlik Konseyi’ne resmi bildirimde bulunarak İran’ın anlaşma yükümlülüklerini “önemli ölçüde ihlal ettiğini” duyurdu. Bu bildirim, tetik mekanizmasını harekete geçiren adım oldu.
Bildirimle birlikte 30 günlük bir süreç başladı. Bu süre içinde Konsey, yaptırımların yeniden devreye girmesini engelleyecek bir karar almazsa, eski yaptırımlar otomatik olarak yürürlüğe girecekti. Ne var ki, Konsey’de böyle bir karar çıkması ihtimali baştan zayıftı. Zira herhangi bir daimi üye buna onay vermediğinde karar bloke edilebiliyor, bu da otomatik snapback’in yolunu açıyordu.
Eylül ortasına gelindiğinde Güvenlik Konseyi’nde snapback’i engelleyecek bir karar çıkmadı. Bunun üzerine 17 Eylül civarında, daha önce kaldırılmış olan tüm BM yaptırımları otomatik olarak yeniden yürürlüğe girdi. Silah ambargosu, nükleer teknoloji transferi yasağı, belirli kişi ve kuruluşlara seyahat kısıtlamaları ve malvarlığı dondurmaları yeniden devreye sokuldu.
Avrupa Birliği de 29 Eylül’de aldığı kararla bu adımı destekledi ve kendi düzeyinde ek yaptırımları yeniden uygulamaya koydu. Böylece İran, uluslararası tecridin sertleştiği yeni bir döneme girmiş oldu.
İran, Rusya ve Çin’den tepkiler
Tahran yönetimi, süreci “hukuken geçersiz” ilan etti. İran Dışişleri Bakanlığı, E3’ün girişimini “siyasi ve keyfi” olarak nitelendirdi.
Yetkililer, mekanizmanın kötüye kullanıldığını ve asıl yükümlülüğünü yerine getirmeyen tarafın ABD ve Avrupa olduğunu savundu. Ayrıca UAEA denetimleri konusunda işbirliğini kısıtlayabileceklerini ima ederek baskıya karşı direnç gösterdi.
Snapback süreci uluslararası alanda da tartışma yarattı. Rusya ve Çin, E3’ün adımına sert tepki gösterdi.
Her iki ülke, Güvenlik Konseyi’nde snapback’in ertelenmesine dönük bir girişimde bulundu. Ancak mekanizmanın yapısı gereği bu çabalar sonuçsuz kaldı. Süre dolunca yaptırımlar kendiliğinden yürürlüğe girdi. Yine de Rusya ve Çin, bu yaptırımları tanımadıklarını duyurdu.
Diplomasi
Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.
Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.
Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.
Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.
Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.
Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.
Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.
Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.
İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.
Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.
Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.
Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.
Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.
Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.
Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.
Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.
Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.
Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.
Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.
Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.
‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.
Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.
Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.
East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Diplomasi
AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.
29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.
AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.
Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.
Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.
Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:
“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”
Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.
Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.
Diplomasi
Avrupalı şirketlerden AB-ASEAN ticaret paktı çağrısı

Avrupalı şirketler, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Filipinler ile yaptığı anlaşmada sağlanan ilerlemenin ardından ASEAN ile bölgeden bölgeye kapsamlı bir ticaret paktı yapılması çağrısında bulunuyor. Brüksel ise ticari ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor.
Avrupa Birliği’nin ayrıca Tayland ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakerelerini bu yılın sonuna kadar sonuçlandırması bekleniyor. Görüşmelerin 10. turu salı gününe kadar sürüyor. AB’nin bölgede halihazırda Singapur, Endonezya ve Vietnam ile ticaret anlaşmaları bulunuyor; Malezya ile de müzakereler devam ediyor.
Ancak şirketler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD ile rekabet ortamında AB’nin daha ileri giderek ASEAN’ın tamamıyla blok düzeyinde bir anlaşma yapmasını istiyor.
AB-ASEAN İş Konseyi İcra Direktörü Chris Humphrey, “Güneydoğu Asya, Avrupalı şirketleri güvenilir yatırımcılar olarak görüyor ancak bu şirketler Amerikan ve Çin hükümetlerinin tüm siyasi ve mali ağırlığıyla rekabet ediyor,” dedi.
Humphrey, Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada ikili anlaşmaların nihai hedef olmaması gerektiğini belirterek, Avrupalı şirketlerin özellikle enerji, sağlık, dijital hizmetler ve finansal hizmetler alanlarında uzun süredir bölgeden bölgeye bir ticaret anlaşması çağrısı yaptığını söyledi.
İş konseyinin eylül başında 150 Avrupalı iş dünyası yöneticisiyle gerçekleştirdiği ankette katılımcıların yalnızca yüzde 18’i AB’nin ASEAN ile yeterince angaje olduğunu düşündüğünü söyledi. Humphrey, Ticaret Komiseri Maros Sefcovic ile AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas’ın ziyaretleri dışında üst düzey temasların hâlâ sınırlı kaldığını belirtti.
Sözde insan hakları ile çevre ve gıda güvenliği standartlarına ilişkin kaygılar, iki blok arasındaki müzakereleri uzun süredir zorlaştırıyor. Örneğin AB’nin Endonezya ile yürüttüğü görüşmelerde ormansızlaşma meselesi yıllarca önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Taraflar ancak geçen yıl kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzalayabildi.
Benzer şekilde AB ile Bangkok arasındaki ticaret müzakereleri, başladıktan bir yıl sonra, 2014’te Tayland ordusunun darbeyle iktidarı ele geçirmesi üzerine askıya alındı. Görüşmeler 2023’te resmen yeniden başlatıldı. Analistler yakın zamanda bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük bir engel görmediklerini söylese de Tayland’ın ton balığı ve deniz ürünleri balıkçılığındaki çalışma standartları Avrupa sektöründe kaygı yaratıyor.
Bölgeden bölgeye düzeydeki müzakereler ise ilk kez 2007’de başlatılmış, Myanmar’daki askeri darbe nedeniyle 2009’da karşılıklı mutabakatla durdurulmuştu.
Brüksel Özgür Üniversitesi ve KU Leuven’de öğretim görevlisi Camille Nessel, “ASEAN, mevcut jeopolitik tartışmaların ima ettiğinden çok daha uzun süredir bir öncelik,” dedi.
Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Joanne Lin de tarafların beklentilerindeki uyumsuzluğun ilişkileri sınırladığını belirtti. Lin’e göre AB, ticaret yoluyla iş gücü, çevre, sürdürülebilirlik, insan hakları ve düzenlemeler alanlarında reformları teşvik etmeyi umuyor.
Lin, “Ancak ASEAN, AB’nin daha pratik bir ortak olmasını ister,” dedi. İşbirliği alanları arasında yeşil dönüşüm, enerji bağlantıları, dijital ticaret, dirençli tedarik zincirleri ve sürdürülebilir altyapıyı örnek gösterdi.
Ancak koşullar değişti. Son birkaç yılda jeopolitik rekabet ve gerilimler belirgin biçimde arttı. Büyük Avrupa ekonomilerinin büyümekte zorlandığı bir dönemde AB, Çin ve ABD arasında sıkışmış hissediyor. Analistlere göre bu ortamda Sefcovic daha pragmatik bir yaklaşım benimseyebilir ve coğrafi olarak daha uzak olsalar bile müttefiklerle işbirliği arayışına girebilir.
ASEAN ülkeleri açısından ise komşular arasındaki rekabet, tarafları uzlaşmaya yönelterek ticaret anlaşmalarının sonuçlandırılmasını hızlandırmış olabilir.
Nessel, “Vietnam AB ile bir anlaşma yaptıktan sonra bu durum Endonezya ve Filipinler açısından önem kazandı,” dedi. “Bu ülkeler birçok aynı sektörde rekabet ediyor ve tercihli erişim, rekabet dengesini değiştiriyor” diye ekledi.
AB-Filipinler anlaşması, tarım-gıda ürünleri, makineler ve beyaz eşya dahil olmak üzere ticarete konu malların yüzde 94’ündeki tarifeleri kaldıracak. Ayrıca Filipinler’in kamu ihaleleri pazarı ilk kez yabancı şirketlere açılacak.
Sefcovic, “Anlaşma her büyüklükteki işletme için gerçek fırsatlar sunuyor. Aynı zamanda dayanıklılığın stratejik bir öncelik haline geldiği bir dönemde daha güçlü ve çeşitlendirilmiş bir tedarik zinciri sağlıyor” dedi.
Resmi verilere göre AB, geçen yıl Filipinler’in dördüncü büyük ticaret ortağıydı ve ülkenin toplam mal ticaretinin yüzde 8,3’ünü oluşturdu. İki taraf arasındaki mal ticaretinin hacmi 17,6 milyar avro, yani yaklaşık 19,9 milyar dolar seviyesindeydi.
Bu tekil ticaret anlaşmaları, iki bloğu sonunda daha kapsamlı bir anlaşmaya doğru taşıyabilir.
Bir AB sözcüsü, “ASEAN’ın tek tek üyeleriyle oluşturulan bu ikili serbest ticaret anlaşmaları ağı, ortak uzun vadeli hedefimiz olmaya devam eden nihai bölgeden bölgeye serbest ticaret anlaşmasına giden yolda yapı taşları işlevi görebilir,” dedi.
Diplomasi2 hafta önceKanada, Birleşik Krallık liderliğindeki askeri koalisyona katılmak istiyor
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi3 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası










