DÜNYA BASINI
Ukrayna’da madene hücum

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini sunduğumuz değerlendirme yazısı, Birleşik Krallık’ın küresel güvenlik stratejileri üzerine çalışan ve Batı sermayesini merkeze alan analizler üreten düşünce kuruluşu RUSI’den. Yazı, ABD’nin Ukrayna’nın maden kaynaklarını Batı tedarik zincirine entegre etme girişiminde karşılaştığı düşük emtia fiyatları, yatırım riskleri ve Çin’in piyasa hâkimiyeti gibi stratejik engellere odaklanıyor. Ancak ABD’nin Ukrayna’da madencilik sektörünü yönlendirme ve buradan jeopolitik kazanç sağlama hamlesi, yalnızca Çin’in bölgedeki etkisini kırmaya yönelik değil; aynı zamanda Amerikan sermayesinin jeopolitik çıkarlarını pekiştirmek ve krizleri fırsata çevirerek bölge ekonomisini küresel tekellerin denetimine açmak gibi daha derin bir dönüşümün parçası. Bu da Ukrayna’yı bir kez daha küresel güç mücadelesinde kendi kaderini tayin etme yetisini yitirerek, emperyal hesapların taşeron aktörlerinden biri olma rolüne mahkûm ediyor.
Ukrayna’nın maden zenginliğini ortaya çıkarmak, bir Trump anlaşmasından daha fazlasını gerektiriyor
Henry Sanderson
RUSI
28 Şubat 2025
Çev. Leman Meral Ünal
ABD, Çin etkisini sınırlandırmak amacıyla Ukrayna’nın maden gelirlerinden pay almaya hazırlanıyor; ancak piyasa koşulları, yatırım ve uygulama süreçlerini zora sokacağa benziyor.
İki ülke arasında yakın zamanda imzalanması beklenen anlaşma ile ABD, Ukrayna’nın maden kaynaklarından elde edilecek gelirlerden pay almayı garantilemiş görünüyor.
Bu hafta yayımlanan anlaşma metnine göre, nihai detaylar kesinleştikten sonra Ukrayna, doğal kaynaklarından elde edilecek olası gelirlerin yüzde 50’sini ABD-Ukrayna ortak yönetimli bir fona aktarabilecek.
Muhtemel ki her iki taraf da bu anlaşmadan stratejik faydalar sağlayacaktır. Ukrayna, madencilik endüstrisini geliştirme şansı elde ederken ABD, Çin’in, olası bir Rusya-Ukrayna barış anlaşması sonrası cevher kazancı elde etmesini engelleyecektir. Öte yandan, Çin yerine Batı tedarik zincirlerine entegre edilmiş bir Ukrayna’nın, Batılı karar alıcılar için önemli stratejik hedeflerden biri olduğunu söylemeye gerek yok herhalde.
Nitekim, Trump’ın ilk döneminde görev yapmış olan Cumhuriyetçi bir isim, ABD yönetiminin, kaynakları geliştirme amacından bağımsız olarak, yalnızca Çin’in bunları ele geçirmesini önlemek için bile böyle bir strateji izleyebileceğini belirtiyor. Anlaşmaya dair müzakereler ise, belirsiz yetkilerle donatılmış birden fazla ekibin kimi zaman aşırı taleplerde bulundukları, kimi zamansa agresif taktikler uyguladıkları haberlerinin gölgesinde geçiyor.
Çin’in pazar hakimiyetine karşı koymak
Ukrayna için bu sürecin başarılı olabilmesi, özel sektör yatırımlarını ülkeye ne denli çekebileceğine bağlı. Bu da Ukrayna’nın güvenliğinin ve diğer finansal desteklerin sağlanmasını gerektiriyor. Ancak maden projeleri her durumda, halihazırda fiyatların çok düşük olduğu Çin pazarlarıyla rekabet etmek durumunda kalacaktır. Tam da bu nedenle, Trump’ın öne sürdüğü gibi milyarlarca dolarlık gelir elde edilmesi pek de olası görünmüyor.
Ukrayna Jeoloji Araştırmaları Kurumu (USGS) eski başkanı Roman Opimakh’a göre Ukrayna, titanyum, grafit, lityum ve bazı başka nadir toprak cevherlerinin yanı sıra potansiyel olarak germanyumda da dünya pazarıyla rekabet edebilir bir pozisyonda.
Ancak bu cevherler, mevcut piyasa zorlukları düşünüldüğünde, önemli yatırımları gerektiriyor.
Elektrikli araba akülerinde kullanılan lityumu ele alalım. Ukrayna, ikisi cephe hattından uzakta olmak üzere üç potansiyel sert kaya lityum yatağına sahip: Dobra ve Polohivske yatakları.
Polohivske, Ukrayna’nın orta kesiminde, Kiev’in 200 mil [320 km] güneydoğusunda yer alıyor. Ruhsat sahibi ULM şirketi, 2028 yılında petalit cevherinden lityum konsantresi üretmeyi planlıyor. Ancak bataryada kullanılabilmesi için bu cevherin önce lityum karbonata, ardından ise batarya kalitesinde bir malzemeye dönüştürülmesi gerekecek.
Ukrayna aynı zamanda lityum-iyon bataryalar için gerekli olan grafit yataklarına da sahip. Avustralyalı Volt Resources şirketi, ülkede 1934’ten bu yana işletildiği belirtilen Zavalievsky madeninden grafit üretiyor. Ancak bu materyalin bataryalarda kullanılabilmesi için daha fazla işlenmesi gerekiyor. Şirket, bunu yapmak için ABD’de bir tesis kurmayı düşündüğünü, ancak bunun için ek sermaye gerektiğini kaydediyor.
Opimakh’ın tahminlerine göre sadece halihazırda keşfedilmiş lityum ve grafit yataklarını geliştirmek için dahi yaklaşık 1 milyar dolarlık yatırım gerekiyor.
Ancak lityum fiyatları 2022’den bu yana yüzde 80 oranında düştü; yatırımcılar bugün Avustralya gibi güvenli bölgelerde dahi yeni lityum arzına duyulan ihtiyacı sorguluyorlar. Bu durumda Ukrayna’ya yatırım yapmayı cazip kılacak ne gibi teşvikler sunulacak?
Trump’ın elektrikli araçlara karşı sabırsız tutumu
Politika yapıcıların, tasarılarını hayata geçirmeden önce önemli bir hazırlık süreci geçirmek zorunda oldukları görülüyor. ABD ve Avrupa, bu cevherlerin herhangi bir jeopolitik fayda sağlamasından önce, onları satın alacak sanayileri inşa etmeli; aksi takdirde bu kaynakların Çin’e yönelmesi riski ortaya çıkacak.
Fakat ABD’nin yenilenebilir enerji konusundaki mevcut yönelimi bu durumu biraz sekteye uğratıyor. Trump, Biden’ın elektrikli araçlara ve temiz enerjiye yönelik sübvansiyonlarını kaldırma taahhüdünde bulunmuştu; oysa bu sübvansiyonlar, Batı’da batarya fabrikaları ve temiz enerji tedarik zincirlerini oluşturmak için gerekli olan talep desteğini sağlıyordu.
Sonuç olarak Çin, arz ve talep üzerindeki hakimiyeti sayesinde bu madenlerin birçoğunun fiyatlarını hala etkin bir şekilde kontrol edebiliyor. En büyük maden tüketicisi olarak, Çin’in iç politikaları fiyatları doğrudan etkileyebilir. Ayrıca işlenmiş cevherlerin büyük bir tedarikçisi olarak piyasaları arz fazlası ile doldurma kapasitesine de sahip.
Elbette Pekin’in arkasına yaslanıp Batı dünyasını sessizce izlemesi beklenemez; zira yüksek teknoloji ürünleri üretiminde dünyaya liderlik etmek, Çin’in temel küresel stratejilerinden biri.
Trump’ın madenlere yönelik yaklaşımı, Çin’in uzun süredir dünyayı nasıl gördüğünü de yansıtıyor: Pekin, 2000’lerin başından ortalarına kadar, kaynak karşılığında kredi anlaşmaları yapma stratejisini öncülüğünü yaparak dirençli tedarik zincirleri oluşturmayı hedeflemişti.
Ancak ortada duran en büyük soru, ABD’nin jeopolitik hedeflerine ulaşmada özel sermayeyi nasıl dahil edeceğidir: Ukrayna’ya yatırım yapmaları için özel şirketlerin çok daha fazla desteklenmesi gerekecek.
Mevcut anlaşmada yer alan ve ABD’nin “istikrarlı ve ekonomik olarak müreffeh bir Ukrayna’nın geliştirilmesine yönelik uzun vadeli mali taahhüdü”nü sürdürdüğüne dair ifadeler yeterli olmayacaktır.
Örneğin, ABD Uluslararası Kalkınma Finans Kurumu’nun bahsi geçen projelere yatırım desteği sağlaması gerekecektir.
Avrupa da madencilik projelerinin finansmanına katkıda bulunmalıdır. Temmuz 2021’de Ukrayna ve AB, Hammaddelerde Stratejik Ortaklık Memorandumu’nu imzaladı. Fakat Avrupa, ABD’nin bu hafta imzaladığı anlaşmaya dahil edilmedi.
Ancak, Ukrayna’nın gelecekteki cevher gelirlerinden pay almak için bir anlaşma imzalamak, ABD’yi veya şirketlerini bu cevherlerin küresel piyasalardaki dalgalanmalarından korumaz ve yine Çin ile rekabet konusunda zafer garantisi vermez.
Trump’ın şekillendirdiği bu yeni dönemde, ABD’nin, bu hafta imzalanacak anlaşmanın mürekkebi kurumadan, stratejisini kararlılıkla hayata geçirebilecek direnç ve sürekliliği sağlaması gerekiyor.
DÜNYA BASINI
Mearsheimer: Trump Ukrayna konusunda haklı

Chicago Üniversitesi’nden siyaset bilimci Profesör John Mearsheimer, The New Yorker‘a verdiği mülakatta, Ukrayna savaşının sorumluluğunun büyük ölçüde ABD ve Batı’nın NATO’yu genişletme politikasında yattığını savundu. Mearsheimer, Donald Trump’ın savaşı bitirme yaklaşımını desteklediğini belirterek, Ukrayna’nın tarafsız kalması ve toprak tavizleri vermesi gerektiğini, ancak güvenlik garantisi alamayacağını ifade etti.
Chicago Üniversitesi’nden siyaset bilimci ve “saldırgan realizm” teziyle tanınan Profesör John Mearsheimer, Rusya’nın Ukrayna’ya askeri müdahalesinin başlamasından bu yana, savaşın sorumluluğunun büyük ölçüde ABD’de yattığını savunuyor.
Mearsheimer, The New Yorker dergisine verdiği mülakatta bu görüşlerini yineledi ve Batı’nın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i yanlış anladığını belirtti.
Mearsheimer, 2014’te Kırım’ın Rusya Federasyonu’na bağlanmasından ve Donbass’da savaşın başlamasından bu yana, ABD ve Avrupa Birliği’nin (AB) büyük kısmının, özellikle NATO’nun doğuya doğru genişleme ısrarı nedeniyle Moskova’nın tepkisinin ana gerekçesi olduğunu savunuyor.
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana ittifaka 16 yeni ülke katıldı.
The New Yorker ile yakın zamanda telefonla yeniden görüşen Mearsheimer, Ukrayna’nın neden bir barış anlaşması kapsamında güvenlik garantisi almaması gerektiğini, Rusya’nın 2022 öncesi niyetleri konusunda yanılıp yanılmadığını ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in neden hâlâ yanlış anlaşıldığına inandığını ele aldı.
‘Trump doğru yolda’
Mearsheimer, Trump’ın Rusya-Ukrayna meselesini ele alış biçimiyle ilgili olarak, “Temelde yaptıklarına katılıyorum. Savaşı derhal sona erdirmenin stratejik olarak mantıklı olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bunun ahlaki açıdan doğru karar olduğuna inanıyorum. Trump bunu en zarif şekilde ele almamış olsa da, doğru yolda olduğuna ve umarım hedefe ulaşacağına inanıyorum,” dedi.
Doğru yolun ne olduğu sorusuna Mearsheimer, “Trump’ın Ruslarla bir anlaşmaya varması gerekiyor. Bu, Rusya’nın masaya koyduğu temel şartları kabul etmek anlamına geliyor. Birincisi, Ukrayna gerçekten tarafsız bir ülke olmalı; NATO’ya katılmamalı ve Batı’dan güvenlik garantisi beklememeli. İkincisi, ülkenin doğusundaki topraklarının azımsanmayacak bir kısmını Rusya’ya devretmeli. Üçüncüsü, Ukrayna ordusunu Rusya için artık bir saldırı tehdidi oluşturamayacak ölçüde küçültmesi gerekiyor. Trump bu koşulları kabul etmeli ve bu temelde Rusya ile bir anlaşma yapmalı. Ancak zor kısmı —Avrupalıları ve özellikle Ukraynalıların kendilerini tüm bunlara razı etmek— bundan sonra başlıyor,” yanıtını verdi.
Kremlin: Bir sonraki Rusya-ABD görüşmeleri 10 Nisan’da İstanbul’da
‘Mümkün olan en kısa sürede bir çözüme ulaşmak hayati önem taşıyor’
Anlaşma sonrası geriye kalacak Ukrayna’nın nasıl olacağı konusunda Mearsheimer, bunun Ukrayna’nın ne kadar toprak kaybedeceğine bağlı olduğunu belirtti. Mearsheimer, “Ruslar için mümkün olduğunca fazla toprak ele geçirme yönünde stratejik teşvikler var. Bu nedenle, Ukrayna açısından, Ruslar daha fazla toprak ele geçirmeden ve onları oradan çıkarmak imkansız hâle gelmeden önce, mümkün olan en kısa sürede bir çözüme ulaşmanın hayati önem taşıdığını düşünüyorum,” değerlendirmesinde bulundu.
Barış anlaşması durumunda Ukrayna’ya ne gibi garantiler verilmesi gerektiği sorulduğunda Mearsheimer, “Güvenlik garantisi bekleyemezler. Sadece gerçekleri kabullenmek zorundalar,” dedi ve ekledi:
“Bir güvenlik garantisi fiilen NATO üyeliği anlamına gelir ve Rusya bunu kabul etmeyecektir. Bu Ukrayna için trajik bir durum mu? Cevap evet. Ama alternatif nedir?”
Avrupalıların veya farklı bir ABD yönetiminin Ukrayna’ya güvenlik garantisi vermesinin kendi çıkarlarına olduğunu fark etmeleri durumunda neden bunu yapmamaları gerektiği sorusuna Mearsheimer, “Elbette bir garanti sunabilirler, ancak Ruslar bunu reddedecektir. Bu savaşın tamamen NATO’nun genişlemesiyle ilgili olduğuna inanıyorum. Dediğim gibi: Ukrayna’ya güvenlik garantisi vermek, NATO üyeliği anlamına gelir,” yanıtını verdi.
‘Putin yanlış anlaşıldı’
Bununla beraber Mearsheimer, güvenlik garantisi olmayan bir barış anlaşmasından sonra Putin’in Ukrayna’ya tekrar saldırması durumunda bunun bir trajedi olacağını ancak bunun nasıl önleneceğinin asıl soru olduğunu belirtti.
Mearsheimer, “Putin gelecekte Ukrayna’ya saldırır mı? Sanmıyorum. Bence bu savaş bittikten sonra Putin’in yapacağı son şey yeni bir savaş başlatmak olur,” diye konuştu.
2014’te Kırım’ın Rusya’ya bağlanmasından sonra Putin’in Ukrayna’nın ana karasına saldırmayacağını söylediği hatırlatıldığında Mearsheimer, yanılıp yanılmadığı sorusuna “Hayır” yanıtını verdi.
Mearsheimer, “2014’te Putin’in Ukrayna’nın ana karasına saldırmayacağını söyledim. Fakat durum 2014’ten sonra, özellikle Joe Biden Beyaz Saray’a geldikten sonra temelden değişti. Biden, Ukrayna konusunda her zaman açık sözlü bir şahindi. Ukrayna’yı selefinden çok daha büyük ölçekte silahlandırmaya başlayan oydu. Sonuçta pek de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Biden’ın göreve başlamasından 13 ay sonra savaş patlak verdi,” ifadelerini kullandı.
Putin’in bu askeri müdahaleye bir nevi zorlanıp zorlanmadığı sorusuna Mearsheimer, “Evet, benim görüşüm bu. Batı, Putin’i Ukrayna’nın NATO üyesi olmasını engellemek için önleyici bir savaş başlatmaya zorladı,” yanıtını verdi.
Ukrayna’nın NATO üyesi olsaydı bile bunun illa ki Rusya için bir tehdit oluşturmayacağı, belki sadece Putin’in zihninde böyle olduğu yorumuna Mearsheimer, “Ama tam da bu nokta çok önemli. Sizin ve benim ne düşündüğümüzün bir önemi yok. Ruslar 2008’den beri Ukrayna’nın NATO üyeliğini varoluşsal bir tehdit olarak algılayacaklarını ve buna izin veremeyeceklerini açıkça belirttiler. Hatırlayın: 2008’de NATO, Ukrayna’nın ittifaka üye olacağını duyurdu. Ancak Putin ve ekibi o zaman bile bunun kırmızı çizgiyi aşacağını açıkça belirttiler. Putin o zaman, bu durumda Ukrayna’yı yok edeceğini net bir şekilde ifade etti. Ve bu daha 2008’deydi,” diye kaydetti.
Ayrıca Mearsheimer, Putin’in Ukrayna’nın NATO üyeliğini varoluşsal bir tehdit olarak gördüğünü ve bunun ülkesine karşı bir savaş ilanıyla eşdeğer olduğuna inandığını vurguladı.
Ukrayna’nın hiçbir zaman NATO üyesi olmadığı ve Joe Biden yönetimi altında bile olacağının kesin olmadığı hatırlatıldığında Mearsheimer, “Hayır, bu hiç doğru değil. Joe Biden göreve geldikten sonra olanlara bakarsanız, Biden’ın Ukrayna’nın NATO üyeliğini açıkça desteklediği görülür. Hatta bu konuda stratejik bir planlama belgesi bile vardı,” diyerek bu görüşe katılmadığını belirtti.
Rusya ile ABD arasındaki Ukrayna müzakerelerinde hangi gündemler masada?
Putin’in 2021’deki ve Dugin faktörü
Geçen yılki bir yazısında, “Putin’in Ukrayna’yı ele geçirip Rusya’ya katmak istediğine dair 24 Şubat 2022 öncesine ait hiçbir kanıt bulunmadığını” yazdığı hatırlatılan Mearsheimer, “Bunu o zaman söyledim ve bugün de söylerim,” dedi.
2014’te Putin’in “er ya da geç Ukrayna’nın ana karasına saldıracağını” iddia edenleri küçümsediği, ancak bu kişilerin haklı çıktığı belirtildiğinde Mearsheimer, “Bu kişilerin haklı çıktığına şüphe yok. Fakat, daha önce de belirttiğim gibi, 2014’te Putin’in Ukrayna’ya saldıracağına dair hiçbir kanıt yoktu. Ancak durum o zamandan beri değişti. 2014’ten sonra ABD ve Avrupalı müttefikleri Ukrayna’yı kitlesel olarak silahlandırmaya ve silahlı kuvvetlerini eğitmeye başladı. 2021’e gelindiğinde Ukrayna, 2014’te olduğundan çok daha etkili bir orduya sahipti. Dolayısıyla Rusya için daha önemli bir tehdit oluşturuyordu,” açıklamasını yaptı.
Mearsheimer, Putin’in 12 Temmuz 2021’de Ukraynalılara hitaben yazdığı ve “Kendi devletinizi kurmak mı istiyorsunuz: Buyurun!” ifadesinin yer aldığı makaleye sıkça atıfta bulunuyor.
Bu makalenin neden önemli olduğu sorulduğunda Mearsheimer, “Bu makale, yaygın görüşün çoğu temsilcisi tarafından Putin’in 24 Şubat 2022’den önce Ukrayna’yı ele geçirmek istediğinin kanıtı olarak gösteriliyor. Bu makalenin, Putin’in emperyalist olduğunun kanıtı olduğu iddia ediliyor,” dedi.
Ancak aynı makalede Putin’in, “Bugünkü Ukrayna tamamen Sovyet döneminin bir ürünüdür. Önemli ölçüde tarihi Rusya toprakları üzerinde kurulduğunu biliyor ve iyi hatırlıyoruz,” ve “Rusya ile Ukrayna arasında, esas itibarıyla ortak bir tarihi ve manevi alan olan parçalar arasında son yıllarda oluşan duvar, benim gözümde büyük ortak talihsizliğimiz ve trajedimizdir,” yazdığı hatırlatıldığında Mearsheimer, bu pasajların Putin’in Ukrayna’yı fethetme niyetinde olduğunun, bunun gerçekçi olduğuna inandığının veya bunu gerçekten yapacağının kanıtı olmadığını savundu. Mearsheimer, “Sadece tarihe bakış açısını aktarıyor; ne eksik ne fazla,” dedi.
Mearsheimer, savaşın ve Rus milliyetçiliğinin ateşli destekçisi olan sağcı muhafazakar Rus filozof Aleksandr Dugin ile yaptığı bir sohbeti de değerlendirdi.
Mearsheimer, Dugin ile dünyanın işleyişi konusunda bazı temel görüşleri paylaştığını, ancak liberalizm konusundaki görüşlerinin tamamen zıt olduğunu belirtti.
Mearsheimer, “Ben fanatik bir faşist değilim. Aslında, liberal bir Amerika’da doğduğum için çok mutlu olduğumu ve liberalizme tamamen bağlı olduğumu defalarca açıkça belirttim. Dugin ise değil. Gerçek şu ki, Ukrayna savaşının ana nedeni konusunda hemfikiriz: Batı’nın Ukrayna’yı NATO’ya entegre etme niyeti,” yorumunu yaptı.
Dugin’in Mart 2022’de Rus basınına verdiği mülakatta, “Kiev kuşatması, Doğu Slav halklarının birliği ve Batı’ya karşı yönelen Rus dünyasının egemen bir medeniyetinin yaratılması için bir mücadeledir,” ve Rusya’nın “Batı medeniyeti tarafından somutlaştırılan mutlak kötülüğe karşı savaştığını” söylediği hatırlatıldığında Mearsheimer, Dugin’in görüşlerinin Putin’in düşüncelerini yansıttığı iddialarını reddetti.
Mearsheimer, “Dugin’in sıkça iddia edildiği gibi ‘Putin’in beyni’ olduğuna dair hiçbir kanıt yok. Benim değerlendirmeme göre, Putin dünyayı kendi başına algılayabilen ve bağımsız siyasi kararlar alabilen biridir. Bu yüzden Dugin’in görüşlerinin Putin üzerinde mutlaka bir etkisi olduğuna inanmıyorum,” ifadelerini kullandı.
‘ABD ve Avrupa’nın SWIFT konusundaki anlaşmazlığı Ukrayna müzakerelerini raydan çıkarabilir’
DÜNYA BASINI
‘Almanya’yı pervasız bir militarizm sardı’

Rus düşünce kuruluşu Valday Tartışma Kulübü Program Direktörü Timofey Bordaçev, Almanya’nın Litvanya’da daimi tugay konuşlandırmasını ‘pervasız militarizm’ ve provokasyon olarak nitelendirdi. Vzglyad gazetesindeki makalesinde Bordaçev, bu adımın Almanya’nın zayıflığından, gelecek vizyonu eksikliğinden ve politikacıların harcama yapma ve halkı kemer sıkmaya ikna etme ihtiyacından kaynaklandığını ifade etti.
Rusya’nın önde gelen düşünce kuruluşlarından Valday Tartışma Kulübü Program Direktörü Timofey Bordaçev, Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez yurt dışında daimi tugay konuşlandırmasını “pervasız militarizm” olarak nitelendirdi.
Bordaçev, Vzglyad gazetesinde yayımlanan makalesinde, Almanya Savunma Bakanlığı’nın Vilnius yakınlarında Bundeswehr’e (Alman ordusu) ait 45’inci Zırhlı Tugay’ın resmi olarak hizmete girdiğini duyurmasına atıfta bulunarak, “Bu birliğin gerçek potansiyelini elbette bilmiyoruz, ancak en mütevazı ölçekler bile, arkasında taktiksel sorumsuzluk ve stratejik düşüncesizliğin birleşiminin yattığı bir provokasyonun tüm işaretlerini taşıyor,” değerlendirmesinde bulundu.
Bordaçev, bu durumun “ustaca bir planlamanın sonucu olarak değil, sadece ‘aptallıktan’ kaynaklanan” bir tehlike yarattığını belirtti.
Program Direktörü, “İkincisi, Almanya’yı teorik olarak bile başa çıkamayacağı sonuçları olan bir duruma sokuyor. Almanya’nın gerçek anlamda militarizasyonuna kimse izin vermeyecektir. Ancak şu anda olduğu gibi sahte bir militarizasyon, kelimenin tam anlamıyla yoktan yere tehlikeli sonuçlara yol açabilir,” diye yazdı.
‘Avrupa gücüyle değil, zayıflığıyla tehlikeli’
Timofey Bordaçev, Almanya’nın ve tüm Avrupa’nın gücünden değil, zayıflığından tehlikeli olduğunu vurgulayarak, “Bu tür olgular uluslararası politika tarihinde nadiren yaşanmıştır. Ancak yaşanmıştır. Avrupalıların ve devlet adamlarının temel sorunu, bir gelecek tasavvuruna sahip olmamalarıdır. Eğer yarının nasıl görünmesini istediğinize dair bir anlayış yoksa, tüm azalan güçler dünü sonsuza dek uzatmaya yönlendirilir,” ifadelerini kullandı.
Bordaçev, Almanya’nın bu açıdan “Avrupa’nın küpü” olduğunu, geçmişin düzeninden en fazla keyif alan ve çevresinde olup bitenleri oldukça kayıp bir şekilde gözlemleyen bir ülke konumunda bulunduğunu belirtti.
Bordaçev, Almanya’nın bu duruma verdiği tepkinin “çoğunlukla histerik” olduğunu ve Soğuk Savaş sonrası 30 yıldır alışılagelen kendine güven maskesi altında rahatsızlığını artık pek gizleyemediğini savundu.
Bordaçev, “Modern militarizasyon modası, bu histerik tepkinin bir tezahürüdür,” dedi.
Ancak Bordaçev’e göre bu durumun bir başka güçlü kaynağı daha var: Vatandaşların gelecekte kazanabilecekleri de dahil olmak üzere mali kaynaklarının yönetimi. Bordaçev, Almanya ve Avrupa’daki politikacıların bu konuda birkaç şeye ihtiyacı olduğunu öne sürdü.
Militarizasyonun nedenleri: Harcama bahanesi ve hayali Rusya tehdidi
Bordaçev, ilk olarak politikacıların “büyük paraların kontrolsüz harcanması için yeni bir bahane elde etmek” istediklerini belirtti ve “Bu alışkanlığı koronavirüs pandemisi döneminde edindiler. Almanya, ne olursa olsun Avrupa’nın en zengin ülkesi olduğu için, devlet bütçesinden para harcanmasına yönelik bu yeni ‘moda’ alanda yolsuzluk için çok daha fazla fırsat var,” diye ekledi.
İkinci olarak, Bordaçev, Avrupalı yeni nesillerin ebeveynlerinden daha kötü yaşayacağının yaklaşık on beş yıldır herkes için aşikâr olduğunu ifade etti.
Bordaçev, bunun nesnel nedenleri arasında dünyanın geri kalanında tüketimin artması, Avrupa sosyal ve ekonomik modelinin durgunluğu ve Batı’da kabul gören kapitalizm modelinin krizi olduğunu sıraladı.
Bordaçev, politikacıların iktidarda kalmak için seçmenlere gelecekte onları iyi bir şeyin beklemediğini açıklamaları gerektiğini, fakat bunu “insanların her zaman yoksunluklara uysalca katlandığı Britanya’daki gibi” yapmanın mümkün olmadığını belirtti.
Bordaçev, “Politikacıların veya tüm sistemin başarısız olduğunu seçmenlere söylemek de mümkün değil, zira o zaman ne yapılacağını bulmak gerekir. Ancak taze fikirler hiç yok,” dedi.
Bordaçev, “Rusya’dan gelen tehdit, insanlara neden daha az yemeleri gerektiğini açıklamanın ideal bir yolu hâline geliyor,” değerlendirmesinde bulundu.
Rus uzman, Avrupa’nın kendi güvenliği için ödeme yapması gerektiği yönündeki söylemleri “klasik bir örnek” olarak gösterdi.
Bordaçev, Amerikalı ekonomist Jeffrey Sachs’ın yakın tarihli bir röportajda “Rusya’nın Avrupa’ya olası saldırısından bahseden politikacıların psikiyatriste gönderilmesi gerektiğini” söylediğini hatırlatarak, bu tehdit söyleminin temelsizliğine işaret etti.
Bordaçev, Alman medyasının doğudan gelen askeri tehdit konusunu giderek daha aktif bir şekilde “pompaladığını” belirterek, “Zira Avrupa’dan ‘güvenlik için ödeme yapmasını’ ciddi bir şekilde talep etmek için başka bir neden yok: Dünyada kimse onlara saldırmayı düşünmüyorsa, Avrupalıların bunu neden yapması gerekiyor? Ancak ödemek zorundalar: Kendi ve Amerikalı sanayicilerine ve politikacılarına, medyadaki ve sivil toplum kuruluşlarındaki tüm hizmetkârlarıyla birlikte,” diye yazdı.
Dış faktörler ve riskler
Bordaçev, uzun süren Avrupa durgunluğunun sonuçlarının Almanya’da bile hissedilmeye başlandığını kaydetti.
Bordaçev’e göre, Almanya her zaman birleşik Avrupa’dan en çok payı alan ülke oldu, ancak örneğin Fransa’dan daha fazlasını vermek zorundaydı.
Bordaçev, “Şimdi Berlin, Avrupa Birliği’ne katılımından eskisi gibi fayda sağlamak istiyor, ancak artık Yunanistan, Portekiz veya İspanya’daki soyulmuş komşularıyla paylaşmak istemiyor. Bunun en iyi yolu, bazı olağanüstü durumlar nedeniyle parayı Alman ekonomisi içinde tutmak için bir bahane uydurmaktır,” değerlendirmesini yaptı.
Bordaçev, kampanyanın şu anda o kadar enerjik yürütüldüğünü belirtti ve “Duyarlı gözlemciler gerçekten de Alman politikacıların halklarını Rusya ile büyük bir savaşa hazırladığını düşünüyor,” ifadelerini kullandı.
Bordaçev, tüm bunlar için “en pervasız siyasi kararların” alındığını, zira Alman politikacılarının Avrupa’da en çok ABD’nin sıkı vesayeti altında yaşamaya alıştığını savundu.
Bordaçev, Washington’un yıllarca sadece yerel politikacıların ne düşündüğünü değil, aynı zamanda transatlantik ittifaka bağlılığın en basit formüllerinin ötesinde düşünüp düşünemeyeceklerini de izlediğini belirtti.
Ancak Bordaçev’e göre, Berlin’in eylemlerinin ne kadar hatalı olduğunu kimse açıklamak için acele etmiyor.
Dahası, diğer Avrupalıların Almanya’yı hep birlikte militarizasyon yönünde daha da ittiğini ifade eden Bordaçev, bunun nedeninin “avro bölgesinin kurulmasından bu yana geçen 20 yıldan fazla sürede, Berlin’in başrolü oynadığı yerde, Almanların herkesi çoktan ‘bezdirmiş’ olması” olduğunu öne sürdü.
Bordaçev, Polonyalılar dışında kimsenin bunu doğrudan söyleyemediğini, aksi takdirde zaten sınırlı olan ödeneklerinden mahrum kalacaklarını belirtti.
Bordaçev, “Sonuç olarak, Fransa, İtalya veya İspanya, diğerlerinden bahsetmiyorum bile, Almanya’yı hep birlikte Rusya ile ilişkilerin daha da kötüleşeceği otobüsün altına itiyor,” dedi.
Bordaçev, Avrupa’nın aynı zamanda “dostluk pozu veren ancak ilk fırsatta komşusunu zayıflatmaya hazır rakipler topluluğu” olduğunu ve bu nedenle en güçlüyü, gelecekte zayıflamasına yol açacak konularda her şekilde teşvik etmeye hazır olduklarını yazdı.
Bunun yanı sıra Bordaçev, İngilizlerin de aniden Avrupa olduklarını hatırlayarak bu işe dahil olduklarını ve tatlı dillerle Berlin’i vatandaşlarından askeri harcamalar için daha fazla para almaya teşvik ettiklerini belirtti.
Uzman, “Onlar için ideal olan, Rusya’ya karşı yeni bir soğuk savaşın yangınında Almanya’yı tamamen mahvetmek olur,” dedi.
Bordaçev, Amerikalıların da bu durumdan memnun olduğunu, zira Almanlar silahlanmaya ne kadar çok harcamaya karar verirse, o kadar çok ABD’den satın almak zorunda kalacaklarını ifade etti. Bordaçev, NATO’da silah standardizasyonunun da bu amaca hizmet ettiğini de sözlerine ekledi.
Aynı zamanda Bordaçev, Paris’in de bu duruma onay verdiğini, çünkü kendilerinin savunmaya özellikle harcama yapma niyetinde olmadığını, hatta Fransızların Kiev rejimine Batı’nın büyük ülkeleri arasında en az yardım eden ülke olduğunu belirtti.
‘Pervasız militarizm’ ve yan etkileri
Bordaçev, Almanya’nın sürünen militarizasyonunun veya bununla ilgili konuşmaların hiçbir nedeninin 20. yüzyılın ilk yarısındakilerle kıyaslanamayacağını vurguladı.
O dönemde tüm iktidar sisteminin çöktüğünü, ülkede kaosun hüküm sürdüğünü ve sokaklarda inanılmaz sayıda işsiz ve savaş gazisinin dolaştığını hatırlattı.
Ancak Bordaçev, Alman askeri faaliyetlerinin “iğne ucu kadar” tezahürlerinin bile sıkıntılara yol açabileceği uyarısında bulundu.
Bordaçev, Amerikalıların ilgisi azaldıkça Baltık devletlerinin ne gibi maceralara kalkışabileceğini söylemenin zor olduğunu belirtti.
Bordaçev, “Oradaki Alman askerleri, Almanya’nın gelişimini kontrol edemediği bir durumun rehineleri hâline geldi. Berlin’deki yetkililer olası tehditleri kendileri değerlendiremiyorlar; son on yıllarda düşünmeyi unuttular,” dedi.
Bordaçev, makalesini şu sözlerle sonlandırdı:
“İşte böyle pervasız bir militarizm ortaya çıkıyor. Ciddi niyetleri ve herkese zarar verecek gerçek yetenekleri olmayan, ancak yan etkileri açısından bir yığın risk taşıyan bir militarizm. Her pervasız ve aptalca davranışlarda olduğu gibi.”
ASYA
Güney Kore’de “Yeni Cephe, Yeni Mücadele ve Yeni Gelecek”

Editörün Notu; Güney Kore Anayasa Mahkemesinin 8 üyesinin tam oyuyla 13. Cumhurbaşkanı Yoon seok yeol görevden alındı. Yaklaşık 8 aydır ülke çapında süren protestolar “sıkıyönetim girişimi” ardından hızlanmıştı. Bu süreçte “Mum Işığı” protestoları tüm ülkede destek görmüştü. Mum Işığı Hareketi’nin Daimi Temsilcisi Kim Min-woong azil sonrası yayınladığı yazıda ülkenin ve halkın nasıl bir süreçten geçtiğini ve önündeki seçenekleri yorumluyor. Harici Editörü Mehmet Emre Öztürk Korece’den Türkçe’ye çevirdi.
Egemen halk en yüksek güçtür
Sonuçta egemen halkın zaferi tecelli etti. “Olacaksa olur, karar verilir” sözü gerçeğe dönüşmeden önce kaç engeli aşmamız gerekti? İsyancı lider Yoon Seok-yeol’un görevden alınması, halkın son üç yıldır verdiği uzun mücadelenin ardından elde ettiği mucizevi bir tarihi başarıdır. Bütün itibar egemen halka aittir. Biraz daha geriye gidersek, 2019 yılındaki siyasi kovuşturma darbesine karşı verilen mücadelenin nihai zaferidir. Kılıçtan yana olanlar kılıçla yok olacak, darbeyle iktidara gelenler darbeyle yok edilmiştir.
Son 80 yıldır bu topraklara hükmeden güçler, tüm arzularını ve güçlerini siyasi soruşturmanın başı olan canavar Yoon Seok-yeol’un bedenine enjekte ederek bir egemenlik kalesi inşa etmişlerdir. O karanlık kaleden çıkan her şey vahşi, iğrenç ve zalimdi. 3 Aralık 2024, isyancı güçlerin bu ülkeyi parçalamak ve diktatörlüğü sonsuza dek ele geçirmek için komplo kurduğu gündü, ama aslında iktidarlarının çöküşünü belirleyen tarihi dönüm noktası oldu. Zira ne kadar titizlikle planlayıp uygularlarsa uygulasınlar, bir şeyi asla göremiyorlardı: Bu ülkede egemengücün halk olduğu gerçeği. Anayasanın, bütün gücün halktan geldiği şeklindeki iktidar teorisinin gerçekte işe yaramadığı görüldü. Bu isyancı güçler, egemeni kendi güçlerine kolayca seferber edebilecekleri ve her türlü direnişi kolayca ezebileceklerine inanarak hareket ettiler. Ancak bunun apaçık bir blöf olduğu ortaya çıktı ve tarih bu isyancıları iz bırakmadan yenilgiye uğrattı.
Değişen savaş alanında, egemen halkın yönetimi zamanın emridir.
Savaş sanatının sadece kendilerinde olduğunu düşünenler, üzerinde durdukları arenanın çoktan değiştiğini fark edemediler. Mücadelenin teknolojiyle değil, ancak tarihin adaletine inatla tutunanlarla kazanılabileceğini kavrayamadılar. Böylece isyancı lider ve yandaşları bir yenilgi bataklığına düştüler. Hükümdar, geçen yılki genel seçimi ‘büyük bir sürpriz’ haline getirerek Ulusal Meclisi oluşturdu ve Yoon Seok-yeol’un azli için siyasi dünyaya ivme kazandırdı. Böylece egemen halkın kazanmasının temeli istikrarlı bir şekilde atılmıştır.
Ve hepsi bu kadar değil. Ulusal Meclis görevden alınma önergesini bile geçirdi ve Yoon Seok-yeol’u tutuklattı. Kurnaz hukuk teknisyenlerinin aniden müdahale edip Yoon Seok-yeol’u hapisten çıkarıp tekrar işe döndürmek için bir operasyon başlatmasıyla durum istikrarsız görünüyordu, ancak bu aslında egemen halkı bir araya getiren fitil oldu.
Anayasa Mahkemesi’ni çevreleyip oybirliğiyle karar aldırabilecek görkemli bir güce dönüştü. Tarihin gerçek efendisinin, hiçbir zaman yılmayan ve geri çekilmeyi aklından bile geçirmeyen bir hükümdar olduğunu bu denli açık biçimde kanıtlamak mümkün müdür? Hiç kimsenin egemen halka tepeden bakmaya cesaret edebildiği dönem artık sona ermiş, çağın tek emir ve rehberinin egemen halkın yönetimi olduğu anlaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin kararı, Yoon Seok-yeol’un görevden alınması yönündeki halk emrine yönelik hukuki bir yorumdan başka bir şey değildir. Kararın özünü Anayasa Mahkemesi yargıçları değil, halk yazmıştır.
Artık ilk mücadele sona erdi. Sıradaki mücadele bizi bekliyor. Muhtemelen ilk mücadeleden daha fazla hassasiyet, bilgelik ve daha fazla güç gerektiren yeni bir mücadele olacak. Çünkü bu, 1945 yılında kurtarılan bölgede yabancı işgal rejimine karşı mücadele eden atalarımızın mücadelelerini ve yenilgilerini hatırladığımızda, bu topraklarda kök salmış olan Japon yanlısı, hain güçlere karşı büyük bir mücadeledir.
Yoon Seok-yeol’un görevden alınması, 80 yıllık köklü kötülüklerin ortadan kaldırılmasının başlangıç noktasıdır
İç isyanı ortadan kaldırarak demokratik bir yönetim kuralım!
Bugün içinde olduğumuz durum, ülkeyi satan, sonra da dış güçlere sarılarak iktidarı geri alan, komünistleri avlayarak kurtuluş tarihini ayaklar altına alan, bu ülkenin bütün varlıklarına el koyanları alaşağı etmek için verilecek yeni bir mücadele ve cephedir. Kimliklerini çeşitli biçimlerde gizlerler, kimi zaman da kimliklerini açıkça ortaya koyarak güçlerini sergilerler. Artık bunların gerçek mahiyetini çok iyi biliyoruz ve bunların Halkın Gücü Partisi’ne, yargıya, medyaya, eğitime vb. sızdıklarını, egemen halkı aldattıklarını, egemenin yetkilerini, haklarını ve iktidarını elinden almak için her türlü oyunu kullandıklarını kesin olarak biliyoruz. Bu bozguncu güçlerin devlet işlerini tekeline almasına, halkı aldatmasına, bu topraklarda iktidar gücü olarak iktidarı ele geçirmesine bir daha asla izin vermeyeceğiz.
Yoon Seok-yeol iktidarının başlangıcından bu yana geçen üç yıldır sokaklarda ve meydanlarda gerçekleşen mum ışığı protestoları, yakında demokratik bir hükümetin kurulması ve iktidarı ele geçirmiş güçlerinin tamamen ortadan kaldırılması talebiyle yeni bir mücadeleye başlayacak. Yeni bir cephede, yeni bir geleceğe doğru mücadele gücümüzü güçlendireceğiz. Mücadelemiz henüz bitmedi, yolumuzu henüz tamamlamadık. Bilakis sağlam bir başlangıç noktası yaratılmış, yeni bir gelecek henüz gelmemiştir.
Bir zamanlar ışıltısı sönmüş olsa da ışığını yitiren yıldız gökyüzünde dolaşmaya devam eder; bir zamanlar ne kadar heybetli olsa da, artık dallarını filizlendirmeyen ağaçlar yeniden ormanında yeşillencektir; Bir zamanlar ne kadar güçlü olursa olsun, rüzgarı kucaklayamayan bir deniz, taze dalgalarını unutur. Geçmişi kararlılıkla unutup yeni bir yola koyulmaya hazırlananlar, tükenmeyen bir umuda sahip olanlardır.
Egemen halklar, yolu aydınlatan parlayan yıldızlar, ormanı besleyen yeşil ağaçlar ve balinaları dans ettiren denizlerdir. Tarih böylece bize bir lütuf olacak ve bizi sevinç ve bereketle ziyafetlendirecektir. Yaşasın egemen devrim!
-
ORTADOĞU2 hafta önce
Suriye İnsan Hakları Takip Komitesi: Sahil bölgesinde soykırım işlendi
-
DİPLOMASİ2 hafta önce
Politico: İmamoğlu’nun tutuklanmasına rağmen AB, Türkiye’ye para göndermeye devam edecek
-
DÜNYA BASINI2 hafta önce
Signal bir Amerikan hükümeti operasyonudur
-
AMERİKA2 hafta önce
Gizli CIA dosyalarında ‘Ahit Sandığı’nın bulunduğu iddia ediliyor
-
DİPLOMASİ2 hafta önce
ABD, Ukrayna’ya ‘sömürge’ anlaşması teklif etti
-
RUSYA2 hafta önce
Güney Koreli şirketler Rusya’ya dönmek istiyor
-
RUSYA2 hafta önce
Putin: Arktik’te işbirliğine hazırız
-
AVRUPA7 gün önce
Almanya’daki Porsche fabrikaları tank üretmeye başlayacak