Dünya Basını
Ukrayna’nın özelleştirilen tarımı: Küresel gıda güvenliğinin aç garantörü

Çevirmenin notu: 2014 yılındaki Maydan darbesi, ulusötesi şirketlerin Ukrayna kaynaklarından yararlanmaları için en ideal ortamı yaratmış oldu. Talanın başlangıcı, şüpheye mahal yok ki 1992’de aranmalı. 30 yıldır ulusötesi tarım ve biyoteknoloji firmaları, Ukrayna’nın tarım ve hayvancılık yasalarına sürekli olarak müdahale ediyor. Ukrayna’nın yakın tarihine dair çalışmalarıyla tanınan yazar Peter Korataev, Batı’nın Ukrayna’nın tarım sektöründe uyguladığı talanı anlattığı yazı dizisinin ilk bölümünde özelleştirme sürecinin nasıl işlediğini anlatıyor.
Ukrayna’nın özelleştirilen tarımı: Küresel gıda güvenliğinin aç garantörü
Peter Korotaev
The Canada Files
17 Mayıs 2023
Editörün notu: Bu yazı, Kanada ve daha geniş anlamda Batı’nın, Maydan darbesi sonrası sadık bir hükümeti, sıradan Ukraynalıların ciddi zararına olacak şekilde tarımı özelleştirmek için nasıl kullandığına dair üç bölümlük yazı dizisinin birinci bölümü. Bu bölüm, genel özelleştirmenin nasıl taşa oturtulduğuna ve şu an nasıl işlediğine odaklanıyor.
Kanada’nın eski Kiev Büyükelçisi Roman Waschuk, Ukrayna’nın IMF’nin “ekonomik deneyler” yaptığı bir ülke olduğunu söyledi. Ukrayna, sıradan Ukraynalıların bu politikalardan görecekleri zarara bakmaksızın, radikal neoliberal politikaların test edildiği bir laboratuvar.
Ukrayna’nın 60 milyon hektarlık arazisinin yüzde 55’i (33 milyon hektar) tarıma elverişli olarak kabul ediliyor ki bu Avrupa’daki en yüksek rakam. Bazı daha iyimser tahminlere göre bu rakam yüzde 74. Dünya ortalaması ise yüzde 12,6. Dünyadaki ekilebilir arazinin yüzde 2,3’ü Ukrayna’da bulunuyor. Ukrayna’dan sık sık “Avrupa’nın ekmek sepeti” olarak bahsedilir; hakikaten de Ukrayna’nın ekilebilir arazileri Avrupa’nınkinin yüzde 25’ini oluşturuyor.
Ukrayna’nın kapitalist, özelleştirilmiş tarımı söz konusu olduğunda işler o kadar da güllük gülistanlık değil. Bol miktarda ayçiçek yağı ve mısır ihraç etmesine rağmen gıda üretimi on yıllardır düşüyor, topraklar büyük tarım işletmelerinin tekelinde, sürdürülebilir olmayan tarım uygulamaları nedeniyle toprağın kalitesi hızla düşüyor ve nüfus Latin Amerika ülkeleriyle aynı veya daha ağır düzeyde açlık çekiyor.
Büyük tarım holdinglerinin gücü; Ukrayna’nın tarımsal ilişkileri
1990’larda Sovyet kolektif çiftlik sisteminin özelleştirilmesi söz konusuydu. Ancak 2001 yılında tarım arazilerinin alım satımı konusunda bir moratoryum ilan edildi. Sonuç olarak Ukrayna’daki tarım arazilerinin çoğu hala küçük çiftçilere ait. Bu küçük çiftçilerin sayısı 2019 yılında yaklaşık 7 milyon, yani nüfusun altıda biri kadardı. Geri kalan tarım arazileri ise kamuya ait.
Moratoryum, pek çok Ukraynalı köylünün topraklarını büyük şirketlere, özellikle de yabancılara kaptırmaktan kaygı duyması nedeniyle uygulamaya konmuştu. Yerli ve yabancı “piyasa reformcularının” ısrarlarının aksine Ukraynalı köylülerin çoğu topraklarını özelleştirmeye istekli değil. 2005 yılında yapılan bir anket, Ukraynalı çiftçilerin yüzde 96’sının bireysel çiftçiliğe başlamak istemediğini gösterdi. USAID tarafından 2015 yılında yapılan bir anket, moratoryumun kaldırılmasından sonraki ilk yıl içinde toprak sahiplerinin sadece yüzde sekizinin topraklarını satmak istediğini, 2017 yılında Tarım Ekonomisi Enstitüsü tarafından yapılan bir anket ise toprak sahiplerinin sadece yüzde 10’unun topraklarını satmak istediğini gösterdi.
1 Temmuz 2021’e kadar Ukrayna toprakları satın alınamıyor, sadece kiralanabiliyordu. Ukraynalı köylülerin yoksulluğu nedeniyle, çoğu (yüzde 56) küçük arazilerini özel şirketlere kiralamak zorunda kalıyor. Yüzde 29’u arazilerini kendileri işliyor, yüzde 8’i devlete kiralıyor ve yüzde 7’si de arazileriyle hiçbir şey yapmıyor. Birçoğu daha büyük şirketlere kiralıyor. Devlete ait araziler de genellikle büyük tarım holdinglerine kiralanıyor. Sonuç olarak bu tarım holdingleri Ukrayna’nın kapitalist tarımında baskın bir rol oynuyor.
Tarım holdinglerinin ölçeği
Ukrayna’nın önde gelen tarım ticareti web portalı makul olarak “Latifundist” gösteriliyor. Ukrayna’daki tarımsal ilişkiler sıklıkla Latin Amerika’dakilerle kıyas edilmekle kalmıyor, Ukrayna bu konuda dünya rakamlarının da üstünde yer alıyor.
Ukrayna’nın en büyük tarım holdingleri son derece güçlü. 2017 yılında Ukrayna’nın iki tarım holdingi kontrol edilen arazi miktarına göre sıralanan küresel ilk 20 listesinde yer aldı. Rusya ve Ukrayna’daki arazilerini eşit olarak dağıtan NCH Capital ilk 10’da yer alıyor. Ukrayna’nın en büyük tarım holdingi olan Kernel, 2021 yılında 510 bin hektar araziyi elinde tutuyordu. Kernel, Zelenskiy’in 2020’de tarım arazisi satışına ilişkin moratoryumu kaldırmasıyla ilgili “iyi haberin” ardından bu rakamı 700 bine çıkarmayı planlıyordu. Kernel, 2021 mali yılında 643 milyon dolar brüt kar elde ederek bir önceki yıla göre 5,2 kat daha fazla kar elde etti. Bu şirket tek başına Ukrayna’nın ayçiçek yağı ihracatının yüzde 22’sinden, tahıl ihracatının yüzde 20’sinden ve Ukrayna’nın toplam tahıl ihracatının yaklaşık yüzde 10’undan sorumlu. Tarım holdingleri 2017 yılında Ukrayna’nın toplam tarımsal üretiminin yüzde 22’sinden sorumluydu, ancak daha sonra göreceğimiz gibi, Ukrayna’nın gıda güvenliğiyle çok az hemhal oluyorlar.
Hem bu kiralama yollu sahiplik ilişkilerinin şeffaf olmaması (moratoryumun kaldırılmasından bu yana nispeten az Ukrayna toprağı satıldı) hem de sektörün hızla değişen durumu nedeniyle, Ukrayna topraklarının ne kadarının büyük tarım işletmeleri tarafından kontrol edildiğini söylemek zor. Land Matrix, 2020 raporunda Ukrayna’da 242 arazi anlaşması (buna kiralama ve kira anlaşmaları da dahil) kaydederek, tarım holdingleri tarafından sözleşmeye dayalı kontrol altında tutulan toplam 3,24 milyon hektarlık bir büyüklüğe ulaştığını yazdı. Bu, tüm tarım arazilerinin yüzde 7,6’sına ve tüm ekilebilir arazilerin yüzde 10’una denk geliyor.
Fakat Land Matrix’in de kabul ettiği üzere, sadece şeffaf anlaşmalar dikkate alındığı için bu eksik bir tahmin.
Latifundist’e göre, 2021 yılında Ukrayna’daki en büyük 117 tarım holdingi 6,45 milyon hektar araziyi doğrudan kontrol ediyordu ki bu da tüm tarım arazilerinin yüzde 16’sı ve ekilebilir arazilerin yüzde 20’si anlamına geliyordu. “Eco-action” ve Ukrayna Coğrafya Enstitüsü’ne göre 2020 yılında sadece ilk 10 tarım holdingi 2,66 milyon hektar ekilebilir araziyi kontrol ediyordu. Etkili tarım ticareti haber portalı Landlord’a göre, 45 tarım işletmesi 4,1 milyon hektar ekilebilir araziyi kontrol ediyor ve toplam gelirleri 10,8 milyar Amerikan doları.
Buna kıyasla Romanya (tesadüfen AB’nin en yoksul üyelerinden biri) dışında hiçbir AB ülkesi büyük tarım arazilerine sahip değil. Almanya gibi çoğu ülkede tek bir kişi ya da şirket 30 bin hektardan fazla araziye sahip değilken, tarım arazilerinin ortalama büyüklüğü 20 hektar. Tarımın büyük tarım holdingleri tarafından domine edilmesinin olumsuz sosyal, iktisadi ve ekolojik etkileri nedeniyle sadece Güney Amerika, Asya ve Afrika’daki yoksul, sömürgeleşmiş ülkeler Ukrayna’dakilerle mukayese edilebilir tarım holdinglerine sahip.1
Yabancı tarım holdingleri ne kadar araziyi elinde tutuyor?
Land Matrix’in 2021 tarihli raporuna göre Ukrayna, yabancıların sahip olduğu arazi miktarı — üç milyon hektar — açısından küresel listede ikinci sırada yer alıyor. Sadece Endonezya tarafından geçilen Ukrayna’yı Rusya, Papua Yeni Gine ve Brezilya takip ediyor. Bir başka araştırmaya göre Ukrayna’daki tarım arazilerinin yüzde 15’i, yani ekilebilir arazilerin neredeyse yüzde 20’si yabancılara ait.
Ancak bu rakamlar muhtemelen düşük tahminler. Latifundist sadece 10 yabancı tarım şirketinin iki ila üç milyon hektarlık alanı elinde tuttuğunu yazıyor. En büyükleri ABD’li şirketlerdi; en büyük ikisi 300 bin ve 195 bin hektarı kontrol ediyordu. Yabancı işletmelerin Ukrayna’da arazi sahibi olma konusundaki kısıtlamaları aşma yollarından biri de araziyi bir Ukrayna bankasından teminat olarak satın almak. Bu yöntem aynı zamanda son makalemizde detaylandıracağımız Batı programı “ProZorro”nun kullanımı yoluyla Ukrayna topraklarını büyük ölçüde indirimli hale getirdi.
Yabancıların göründüğünden daha fazlasına sahip olmasının bir başka nedeni de Ukraynalı ekonomi muhabiri Roman Gubriyenko. Gubriyenko, tarım holdingleri tarafından kontrol edilen arazilerin yüzde 60 ila 70’inin aslında yabancılara ait olduğunu yazıyor; her ne kadar göstermelik bir Ukrayna paravanı olsa da. Ukrayna tarımı üzerine hazırlanan 2023 tarihki raporuna göre Kernel’in en büyük on hissedarından dokuzu Avrupalı ya da Amerikalı. Ukrayna’nın 2020’deki en büyük dördüncü yatırımcısı hem Kernel’de hem de rakibi tarım holdingi MHP’de hissesi bulunan Norveç’in varlık fonuydu. Blackrock ve Goldman Sachs, Ukrayna tarımına yoğun bir şekilde dahil olan diğer büyük küresel finans gruplarından bazıları.
Tarım holdinglerinin dolaylı sahiplik ilişkileri
Sadece kira sözleşmeleri üzerinden arazi üzerindeki doğrudan hukuki sahipliği dikkate almak da yanıltıcı. Bu, tarımsal sermaye malları üzerinde büyük tarım holdinglerinin hakimiyetinden etkilenen tarımsal ürünler üzerindeki dolaylı sahipliği hesaba katmaz. Ukrayna topraklarının çoğuna nominal olarak sahip olan yoksul çiftçilerin finansal olarak ulaşamayacağı büyük tarım holdingleri; işleme, lojistik, asansör ve depolama ekipmanlarının çoğuna sahip. Uygun ekipman olmadan köylüler ürünlerini çok düşük fiyatlara satmak zorunda kalıyor. Ticaret şirketleri ve tarım holdingleri tüm tarımsal elevatör ekipmanlarının üçte ikisine sahip olduklarından, küçük köylüleri ürünlerini düşük fiyatlara satmaya zorlayabiliyor ve daha sonra daha yüksek fiyatlarla yurt dışına satabiliyorlar.
Kernel yalnızca en büyük tarım holdingi değil, aynı zamanda en büyük tarımsal ürün tüccarı; 2019-20’de Ukrayna’nın tüm tahıl ihracatının yüzde 13’ünden sorumluydu. İlk üç tüccar Ukrayna’nın ihracatının yüzde 30’unu gerçekleştirmekten sorumluydu. Elevatörlerin ilk beş özel sahibi, tüm asansörlerin üçte birini kontrol ediyor. Kernel aynı zamanda elevatörlerin en büyük özel sahibi. Bu da bazı bölgelerde Kernel gibi tarım holdinglerinin elevatörler üzerinde tekel sahibi olduğu anlamına geliyor.
Sonuç olarak tarım holdingleri küçük köylülere fiyatları dikte edebiliyor ve gerçekte, hukuki olarak kontrol ettikleri arazinin gösterdiğinden çok daha fazla tarım endüstrisini kontrol ediyorlar. Bu dolaylı sahiplik yöntemleri, konu üzerinde uzmanlaşmış akademisyenlerden Natalya Mamonova’nın 2015 yılında Ukrayna tarım arazilerinin yüzde 60’ının büyük tarım holdingleri tarafından kontrol edildiğini yazmasının nedeni.
İmtiyazlı devler
Tarım holdingleri ekonomik güçlerine denk bir siyasi güce sahipler. Lobileri olan “Ukrayna Tarım İşletmeleri Kulübü” (UCAB) aracılığıyla, küçük çiftçiler üzerindeki vergileri artıran yasaları savunuyorlar. Benzer 3131 sayılı yasa parlamentodan (Verhovna Rada – VR) geçemezken, 5600 sayılı yasa Aralık 2021’de Devlet Başkanı Zelenskiy tarafından onaylandı. Bu yasa, küçük ve orta ölçekli çiftçiler üzerindeki vergi yükünün artırılmasını içeriyordu. VR uzman komisyonu, çeşitli tarım türlerinin mevsimsel özelliklerini göz ardı ettiğini ve küçük çiftçilerin vergi ödemekten kaçındığı yönündeki kanıtlanmamış varsayıma dayandığını savunarak yasayı eleştirdi.
“[…] küçük üreticiler üzerindeki vergi baskısının artması, bu üreticilerin arazilerini satmalarına veya kiralamalarına yol açabilir [bu, projenin kabul edilmesinin olumsuz sonuçlarından biri olabilir] ve kırsal alanlarda işsizliğin artmasına, iş gücünün kentlere ve yurt dışına göç etmesine, rekabetin azalmasına ve tarımsal üretimin tekelleşmesine, tarımsal üretimin yapısının değişmesine, ihracat-ithalatın emtia yapısının değişmesine, iç tarım-gıda piyasasında fiyat teklifinin artmasına vs. yol açabilir.”
Hükümet tarımda liberalleşmeyi en önemli önceliği haline getirdi ve 2020’de arazi özelleştirilmesini düzenli olarak en büyük başarılarından biri olarak tanımladı. Zelenskiy’in 2020’de çiftçilere yaptığı (cüzi krediler vaat ettiği) acıklı bir konuşmada belirttiği üzere, “toprak reformu olmadan Avrupa’nın ekmek sepeti olma şansımız yok”. Halkın Hizmetkarı partisinin başkanı David Arahamya, 5600 sayılı yasaya övgüler yağdırdı ve uzmanların eleştirilerine rağmen yasanın bir an önce onaylanması için parlamentoya baskı yaptı. İktisadi Kalkınma, Ticaret ve Tarım Bakan Yardımcısı ve piyasa reformlarının önde gelen savunucularından olan Taras Vısotskiy, 2019 yılına kadar UCAB’ın genel müdürlüğünü yaptı.
Dolayısıyla hükümetin Ukrayna’nın 2,3 milyon küçük ve orta ölçekli çiftçisini yoksullaştıran yasaları uygularken, büyük tarım holdingleri için devasa teşvikleri onaylaması şaşırtıcı değil. Ocak-Eylül 2017 döneminde Ukrayna’nın en büyük kümes hayvanı işletmesi ve üçüncü büyük toprak sahibi MHP (Yuriy Kosyuk’a ait), Ukrayna bütçesinden 1,25 milyar grivna “tarımsal destek” teşviği aldı. Karşılaştırmak gerekirse 2017 bütçesinde 1 trilyon grivna harcama yapılmıştı. Kosyuk aynı zamanda dönemin Devlet Başkanı Poroşenko’nun danışmanı ve Ukrayna’nın en zengin altıncı kişisiydi (900 milyon dolar). Bağımsız gazeteciler ayrıca Kosyuk’un ABD’li diplomat Kurt Volker ve Poroşenko’yu birbirine bağlayan Donbass’taki muazzam kaçakçılık planlarında kilit bir aracı figür olduğunu da ortaya çıkardı. Şirket, tüm tarım holdingleri ve Ukraynalı büyük şirketlerin çoğu gibi, merkezi Kıbrıs’ta (daha önce Lüksemburg’daydı) bulunuyor. Bu da şirketin sadece muazzam bütçe teşvikleri almakla kalmayıp aynı zamanda vergi kaçırdığı anlamına geliyor. Şirket, 2019 yılında Ukrayna yerine Balkanlar ve Suudi Arabistan’da yeni yatırımlar yapacağını açıkladı.
MHP, 2017 yılında 230 milyon Amerikan doları (6,2 milyar grivna) saf kar elde etti. Kosyuk’un şirketi 2018 yılında tüm devletin tarım teşviklerinin yüzde 25’ini, yani 970 milyon grivna aldı. 2018 yılında hükümet, büyük tarım işletmelerine (daha önce bu sadece küçük çiftçiler için mümkündü) kredi faizi için devletten tazminat alma hakkı veren yasayı onayladı.
En imtiyazlı ikinci şirket ise 444 milyon grivna ile Kernel’den sonra en fazla tarım arazisine sahip olan UkrLandFarming oldu. Bu şirket ve MHP’nin toplamı 2017 yılında tüm tarım teşviklerinin yarısını aldı. Devlet istatistiklerine göre aynı yıl MHP 1,8 milyar grivna teşvik aldı. Poroşenko’nun parlamentodaki blokunun üyelerine ait iki şirket toplam 3,5 milyon grivna aldı; bu miktar tüm Hmelnytskiy kentinin sokak lambalarının yenilenmesi için harcanan parayla aynı. 60 milyon grivna da parlamentonun Tarım Komisyonuna mensup bir milletvekilinin tarım işleri için alındı. Bu soruşturmayı yürüten Batı yanlısı “Radio Svoboda” bile gerçek rakamların daha yüksek olmasının mümkün olduğunu bildirdi.
Kosyuk gibi Poroşenko’nun müttefiklerine verilen devlet teşviklerinin yanı sıra, vergi kaçırmanın kendisi de bir tür teşvik. Zelenskiy’in 2021 yılında yasalaştırdığı ve tarımın gözde ürünleri mısır, ayçiçeği ve buğdayın da aralarında bulunduğu çeşitli tarım ürünlerinin ithalat ve ihracatında katma değer vergisinin yüzde 20’den yüzde 14’e indirilmesini öngören düzenleme de tam olarak bunu ifade ediyor.
Ukrayna’nın tarım sektörü, ülkenin en büyük vergi mükellefleri listesinde oldukça alt sıralarda yer alıyor. En çok tarım vergisi ödeyen şirket, 2020 yılında 147. sırada yer alan Kernel. Şirket, 2018 yılında sadece 18 milyon dolar vergi ödedi. Aynı yıl Kernel 513 milyon dolar kâr elde etti ve sahibi Ukrayna’nın en zengin 20 kişisi arasında yer aldı. MHP daha da az vergi ödedi.
Ukrayna Tarım Derneği adlı STK’ya göre, 2018 yılında küçük ölçekli çiftçilere verilmesi öngörülen kamu yardımının sadece beşte biri, toplamda sadece 7,4 milyon Amerikan doları hedefine ulaştı. Dünya Bankası, Ukraynalı küçük çiftçilere yalnızca 5,4 milyon dolar destek verdi. Bu küçük miktar bile, büyük tarım işletmelerine verdiği kredilerde olduğu gibi DB’nin kendisinden gelmedi, ancak küçük çiftçilerin sermaye almak için gelecekteki hasatlarını teminat olarak kullanmalarını şart koştu. DB ve diğer Batılı finans kuruluşları, küçük çiftçileri yok eden ve büyük tarım holdinglerinin büyümesini teşvik eden tarımda liberalleşmeyi desteklemeyi çok daha önemli buldular. Bu dizinin son makalesinde Batılı finans kuruluşlarının küçük çiftçilerin aleyhine büyük tarım holdinglerinin yükselişini teşvik etmedeki rolüne daha yakından bakacağız.
Ukrayna’nın tarım ilişkilerini inceleyen analistler de küçük çiftçilerin kredi almasının ne denli zor olduğundan söz ediyor. Bankalar çoğunlukla 500 hektardan fazla arazisi olan müşterilerle çalışıyor ve kapsamlı evrak işlerinin yanı sıra genellikle kısa vadeli ve yüksek faiz oranları şart koşuyor.
Tarımda istihdamın azalması
Sovyet sonrası dönemde, aile çiftçiler tarafından kontrol edilen tarım arazisi miktarında daimî bir düşüş görüldü. Bunun nedeni, dağılan Sovyetler Birliği’nin köylülere büyük teşvikler sağlaması, ürünlerinin çoğunu satın alması ve üretimin diğer yönlerini organize etmesiydi. Dünya Bankası ise Ukrayna tarımının özelleştirme yoluyla kalkınmasının anahtarının “daha yüksek verimliliğe sahip üreticilerin genişlemesi ve düşük verimliliğe sahip üreticilerin arazi fiyatı yükseldikçe gelişmeleri ya da çıkmaları için teşvik edilmesi” olduğunu belirtti.
Tarımsal ilişkiler ne kadar serbestleştirildiyse, kırsal istihdam da o kadar azaldı. 2012-13’te hafif bir artış gösteren istihdam, 2013-14’te 3,3 milyondan 3 milyona düştü. O zamandan bu yana her yıl azalarak 2021 yılına gelindiğinde tarımda sadece 2,69 milyon kişi istihdam ediliyordu. Bu nedenle Ukraynalı çiftçilerin çoğunun bireysel, kapitalist çiftçiler olmak istemediklerini sürekli olarak ifade etmeleri şaşırtıcı değil.
Ukrayna’nın en büyük tarım holdingi olan Kernel, Ukrayna’nın ekilebilir arazisinin yaklaşık yüzde 1,5’ine denk gelen 500 bin hektarlık bir alanı elinde tutuyor ama sadece 15 bin işçi çalıştırıyor. Bu da Ukrayna’nın ekilebilir arazilerinin tamamının Kernel benzeri tarım holdingleri tarafından kullanılması halinde sadece 990 bin işçiye ihtiyaç duyulacağı anlamına geliyor. Tarımsal işletmelerin oldukça az sayıda kişiyi istihdam ettiği göz önüne alındığında, tarım istihdamındaki düşüş kesinlikle bireysel çiftçiler arasında işsizliğin artmasından kaynaklanıyor. Toplam istihdam düşerken, Ukrayna 2014’ten 2021’e kadar tarım holdinglerinin gözdesi olan ay çiçek yağının yıllık ihracatını 12 milyon tondan 16 milyon tona çıkardı.
Tarım arazilerinin özelleştirilmesinde ihtilaflar; kamuoyundan destek görmeyen reformlar
Ukrayna tarımının piyasalaştırılması kamuoyunda her zaman çok destek bulmadı. 2020’deki bir ankete göre Ukraynalıların sadece yüzde 15’i tarım arazilerinin özelleştirilmesini destekliyordu. Yine de Zelenskiy, Kovid karantinasının kamuya açık toplantılara getirdiği kısıtlamaları bahane ederek aynı yıl içinde tarım arazilerinin alım satımı üzerindeki moratoryumu kaldırdı. Zelenskiy, “serbest piyasa demokrasisinin savunucusu” olduğunu ispat etmek için Batılı devletlilere bu eylemini hatırlatmaktan asla vazgeçmiyor. Moratoryumun kaldırılmasının IMF’nin baskısından kaynaklandığı özelleştirme taraftarı Ukraynalı yayın organları tarafından çok iyi biliniyor ve kolayca itiraf ediliyor.
Yukarıda bahsedilenler, moratoryumun kaldırılmasını özellikle “demokratik” olarak tanımlamayı zorlaştırıyor. Demokrasi konusunda Kernel, küçük çiftçileri tehdit ederek ya da başka yollarla arazilerinin haklarını devretmeye zorlayarak arazilerini “yağmalamakla” suçlanıyor. 2016 yılında 7 bin 150 tarım arazisinin yağmacılar tarafından ele geçirildiği vaka kaydedildi.
Tarım ve Gıda Politikaları Bakanı Roman Leşçenko’nun toprak reformunun gerekli olduğuna dair söyleyecek çok şeyi vardı. Ukraynalıların tarım arazilerinin özelleştirilmesine karşı çıkmaları için “korkutulduğunu ve yanlış yönlendirildiğini” iddia ederken, 2020’de arazilerin özelleştirilmesine yönelik “tarihi” karardan çok hoşnuttu. Fakat bu yasanın “son derece muhafazakâr” kalmasından yakındı. Bununla kastettiği, 2020 yasasının yabancıların toprak satın almasına izin vermemesiydi; bu meseleye 2024’ten önce karar verilmeyecekti.
Ancak Ukraynalı gazeteci Roman Gubriyenko, birkaç ay sonra yabancıların araziyi banka teminatı olarak kullanarak satın almalarına imkân veren bir yasa değişikliği yapıldığını gündeme getirdi. Tarımda toprak reformunun en sevilmeyen kısmı bile — yabancıların toprak satın almasına Ukraynalıların yüzde 81’i karşı çıkıyor — böylece Leşçenko’nun korkularına rağmen oldukça kolay bir şekilde geçti. Bu boşluk olmasa bile yabancıların toprağa erişimi oldukça kolaydı; ABD’li, Suudi ve Avrupalı şirketler milyonlarca dönüm araziyi elinde tutuyor.
Arazi bedeli
2020 yılında Ukrayna Ekonomi Bakanı Taras Vısotskiy, Ukrayna’nın arazisinin hektar başına ortalama fiyatının 1480 ila 2224 dolar arasında olacağını öngörmüştü. Fakat çeşitli hükümet yetkililerinden hektar başına 1000 ila 2500 dolar arasında değişen oldukça farklı tahminler çıktı. Vısotskiy ayrıca, Ukraynalı gazeteci Gubriyenko’nun ifadesiyle, özelleştirme sürecinde sahip başına düşen arazi büyüklüğü ya da yabancı yatırımcılar gibi “kısıtlamalar” olması halinde arazi fiyatının 2200 dolardan 1500 dolara düşeceği “tahmininde” ya da tehdidinde bulundu. Bu arada tüm bu tahminler, Ukraynalı çiftçileri özelleştirmeyi kabul etmeye ikna etmek için yıllardır kullanılan Polonya arazisinin hektar başına minimum fiyatı olan 8000 bin 10,000 dolardan çok uzak. Batı Avrupa ülkelerinde arazinin hektarı 30,000 ila 64,000 dolar arasında değişiyor.
Ocak 2020’de Gubriyenko, arazilerin daha da ucuza satılacağını öngördü. Bunu da Ukrayna’da arazilerin sahiplerine genellikle ayda yaklaşık 130 dolar kazandırdığını gösteren 2019 tarihli anket sonuçlarına dayandırdı. Netice olarak hektar başına en iyi ihtimalle 1000 ila 1200 dolar fiyat öngördü. Gubriyenko, arazi arzındaki artışın fiyatı daha da aşağı çekeceğini öngördü. Devlet de 7-10 milyon hektar tarım arazisine sahip ve 2020 yılında arazi satışlarından 1 milyar doların üzerinde gelir elde etmeyi planladığını belirtti. IMF’nin sert bankacılık reformları nedeniyle Ukrayna’da kredi bulmanın zorluğu, arazi bedellerini düşüren bir diğer faktör olarak gösteriliyor. Ukrayna topraklarının kalitesinin düşük olması da bir başka etken ve bu da tarım holdinglerinin yoğun mono ürün ekiminin bir sonucu.
Arazi piyasasının açılmasından sonraki ilk üç ayda hektar başına ortalama fiyat 1690 dolardı. En düşük ortalama ise sadece 830 dolarla Herson oblastındaydı. Ancak süreç şeffaf değildi; bu ortalamalar satışların sadece yüzde 54’ünü dikkate alıyor.
Liberal yayın Liga, fiyatların ileride yükseleceğini vaat ediyor. AB destekli bir düşünce kuruluşu olan “Land Transparency” tarafından bir Dünya Bankası yetkilisiyle işbirliği içinde yapılan hesaplamalara da yer verilen haberde, toprak mülkiyetinin yoğunlaşmasına ya da toprak üzerindeki yabancıların sahipliğine getirilecek herhangi bir kısıtlamanın Ukrayna GSYİH’sinin daha yavaş büyümesine ve toprak fiyatlarının daha yavaş artmasına yol açacağı belirtiliyor. En düzensiz senaryoda Ukrayna’nın 10 milyar dolar kazanacağı varsayılıyor. Devlet Başkanlığı makamının neoliberal danışmanlarından Timofey Mılovanov, arazi özelleştirmelerinin GSYİH’yi yılda yüzde 1,5 oranında artıracağını vaat etti.
Aynı Liga, üç ay sonra (Ocak 2022) ortalama arazi fiyatının hektar başına 1500 dolara düştüğünü kaydediyor. Haberde bundan bahsedilmese de savaş tehdidinin burada bir rol oynamış olması muhtemel. Bununla birlikte savaş beklentisi devam ederken (Aralık 2021) Ekonomi Bakanı, Ukrayna topraklarının fiyatının 2-3 yıl içinde 2200 dolara yükseleceği sözünü verdi. Piyasaya olan inanç sınır tanımıyor.
AB ile tarımsal ticaret
Batılı ülkeler ve yerli tarım latifundist’leri, tarım arazilerinin alım satımına ilişkin moratoryumun kaldırılması için Ukrayna hükümetine durmaksızın baskı yaptı. Bu hamle büyük tarım holdinglerine güç verdi. Neye yatırım yapacaklarına AB gibi en önemli ihracat pazarlarındaki fiyat eğilimlerine göre karar veren bu şirketler, Ukrayna’nın AB ile neo-kolonyal ticari ilişkiyi derinleştirmeye başladı. AB, Ukrayna’ya tarımsal üretim araçları ve işlenmiş gıda ürünleri satarken Ukrayna da ucuz tarımsal hammaddeleri geri satıyor.
“Avrupa ile bütünleşmenin” yanılsamaları ve gerçekleri
Ukrayna’nın modern tarihi, AB ile bir serbest ticaret anlaşması (STA) imzalanması meselesiyle değişime uğradı. Bu, destekçileri tarafından genellikle AB’ye katılmakla eşdeğer olarak yanlış anlatıldı.
STA’nın sihirli sonuçları hakkında her türlü vaatte bulunuldu. Maydan’ın (Victoria Nuland’ın telefon görüşmesiyle meşhur olan) başbakanı Yatsenyuk gibi destekçileri tarafından STA’nın anında ekonomik refah getireceği söylendi. AB kapitalistlerine Ukrayna pazarına erişim sağlamanın sanayisizleştirici etkilerine ve anlaşmanın tabiatı gereği eşitsiz koşullarına işaret eden “Avrupa ile bütünleşmeye” şüpheyle yaklaşan herkesi baştan sona çürütmek için sık sık Almanya’nın emeklilik ve ücret seviyelerine atıfta bulunurlardı. Yatsenyuk ve diğer “Avrupa ile bütünleşmenin ilkeli destekçileri” (genellikle Batı’dan burs alan ve bir fabrikaya adım atmamış kentli gazeteciler) “AB ile bütünleşmenin Ukraynalı ihracatçılara dünyanın en büyük pazarına erişim sağlayacağından” bahsetmeye bayılırlardı.
Sorun şu ki, bu durum 2016 yılında uygulamaya giren STA ile her daim bariz biçimde çelişiyordu. Bu anlaşma Ukrayna’nın en önemli ihracat kalemleri için sert kotalar içeriyor. Bu da Ukrayna’nın ihracatının sadece nispeten küçük bir kısmının gümrük vergisi ödemeden AB’ye ulaşabileceği, çok daha güçlü (ve yüksek oranda devlet destekli) Avrupalı üreticilerin ise Ukrayna pazarını istila etmekte serbest olduğu anlamına geliyor.
2019, Maydan sonrası Ukrayna’nın en iyi ticaret yılıydı2 ancak AB’ye ihracat sadece yüzde 3 arttı. 2020 Kovid salgını sırasında AB, pazarlarına erişimi sıkılaştırırken Ukrayna’nın pazarlarını korumak için herhangi bir adım atmasını yasakladı. Sonuç olarak AB’ye yapılan ihracat yüzde 13,2 oranında düştü.
Dünya Bankası’na göre Ukrayna’nın 2019’daki toplam ihracatı sadece 63,5 milyar dolardı. 2012’de ise bu rakam 86,5 milyar dolardı. Hatta AB’ye yapılan sanayi ihracatı yüzde 2,3 oranında azaldı. Ukrayna’nın toplam sebze ihracatı 2010 ve 2020 yılları arasında 6,6 milyar dolardan 17,6 milyar dolara yükselirken makine ve nakliye ekipmanı ihracatı 9,1 milyar dolardan 5,4 milyar dolara geriledi. Avrupa’ya yapılan ihracat, sebze ihracatındaki artışın yalnızca 3 milyar dolarını oluşturuyor; Çin ve hegemonik Maydan sonrası Ukrayna söyleminde çok aşağılanan “barbar Doğu’nun” diğer ülkeleri, ihracat artışının çoğundan sorumlu. AB’ye yapılan ihracattaki yavaş büyüme, sanayi malları için Rusya pazarının kaybını ve STA kaynaklı sanayisizleşme nedeniyle ihracattaki genel düşüşü telafi etmeye yetmedi.
AB Serbest Ticaret Anlaşmasının programlanmış eşitsizliği
2021 yılında, Ukrayna’nın AB serbest ticaret anlaşmasını yeniden müzakere etme hakkına sahip olduğu beş yıllık süre yaklaştı. Konuyla ilgili müzakerelere yaklaşan bir şey gerçekleşti. AB her zamanki gibi Ukrayna Brüksel’in talep ettiği reformları daha sıkı bir şekilde uygulamaya çalışana kadar ticari ilişkilerde bu türden bir gevşeme olamayacağı yanıtını verdi. AB’nin talep ettiği reformlar, örneğin “yolsuzlukla mücadele”, her zaman Ukrayna sanayisine verilen desteğin çekilmesini içeriyor.
AB temsilcisi, Ukrayna’nın ne AB’nin devlet alımları pazarına tam erişim sağlayacağını ne de kota rejiminde gevşeme olacağını açıkladı. İşler ancak 2022’de, Ukrayna sanayisi savaş nedeniyle büyük ölçüde tahrip olduğunda değişti; o sırada AB, Ukrayna’nın sınırlı bir süre için AB pazarlarına gümrük vergisiz erişim sağlayabileceğini açıkladı.
Bu gümrük kotaları nedir? 2016’daki serbest ticaret anlaşması 36 (+4 ekstra) Ukrayna ihracat grubuna tarifesiz erişim sağladı. Sadece tarım ihracatı bu imtiyaza sahipti. Ukrayna sanayi mallarına gümrüksüz erişim konusunda zaman zaman çıkan gürültüler 2022’ye kadar hiçbir sonuca ulaşmadı. STA, zaman içinde bu kotaların bazılarında ufak bir artış içeriyordu. Şuradaki tablo, sadece yıllık hacmi 10 bin tonu aşan ihracatlar için bu gümrüksüz kotaların zaman içindeki değişimini gösteriyor.
Bu kotalar son derece kısıtlayıcı. Ukrayna 2021 yılında tüm dünyaya AB kotalarının izin verdiğinden 42 kat, AB kotalarının ise 21 kat daha fazla buğday ihraç etti. AB, Ukrayna’dan kotaların izin verdiğinden 18,5 kat daha fazla mısır ithal etti. Bu durum, Ukrayna’nın AB için çok önemli bir tahıl kaynağı olmasına ve AB’nin toplam mısır, buğday ve diğer tahıl ithalatının yüzde 14’ünü gerçekleştirerek Fransa’dan sonra ikinci en büyük kaynak olmasına rağmen gerçekleşti.
Ukrayna 2020 yılında 81 bin ton bal ihraç ederken, 2021 kotaları sadece 6 bin tona izin veriyor. STAn’ın izin verdiği süt kotaları toplam Ukrayna üretiminin sadece yüzde 0,007’sini oluştururken Ukrayna, 2015 yılında kotaların izin verdiğinden 66 kat daha fazla et üretti. Ukrayna, 2019 yılında 414 bin ton tavuk eti ihraç ederken AB’ye sadece 19 bin 200 ton gümrüksüz ihracat yapmasına izin verildi. Ukraynalı tavuk üreticisi patron Yuriy Kosyuk’un söylediği gibi:
“[AB] pazarında herhangi bir açılma olmadı. Bilirsiniz, tekerlekte jant teli denilen bir mekanizma vardır. Bir şeyin bir yöne geçmesine izin verir, ancak diğer yöne geçmesine izin vermez. Avrupa pazarlarında şu anda yaşadığımız durum yaklaşık olarak budur. Avrupa Ukrayna ile serbest ticaret bölgesinden bahsediyor ama aynı zamanda Ukrayna mallarının ihracatı için bir dizi istisna ve kısıtlama getirilmiş durumda… 2016 yılında 1,2 milyon ton tavuk eti üretmiş olmamıza rağmen, 16 bin tonluk kotayı aşan her ürüne ton başına 1000 avrodan fazla gümrük vergisi uygulanıyor… Ukrayna bu ‘serbest ticaret anlaşması’ ile kandırılmıştır.”
Kısıtlayıcı kotaların hikayesi kapsamlı bir şekilde devam ettirilebilir. Ukrayna ayrıca meyve suyu, domates ve tahıl kotalarını da düzenli olarak aşıyor.
Bu cüzi avantajlar da sadece ilkel tarım ürünlerine veriliyor. Ukrayna’nın sanayi malları için bu tür ayrıcalıklar elde etme şansı olmadı. Ekonomi Bakanlığının, yerli sanayiye devlet desteği sağlamaya yönelik (daha sonra AB tarafından engellenen) talihsiz teşebbüsün bir parçası olarak hazırladığı 2020 raporunda ortaya koyduğu bazı çarpıcı rakamlardan bahsetmekte yarar var:
“2019’da motorlu taşıt üretimi 2012 seviyesinin yalnızca yüzde 31,0’ına, vagon endüstrisi ürünleri yüzde 29,7’sine, takım tezgâhı üretimi yüzde 68,2’sine, metalürji ürünleri yüzde 70,8’ine, ziraat mühendisliği ürünleri yüzde 68,4’üne ulaştı. […]
2013-2019 yılları arasında havacılık ve uzay ürünleri ihracatı 4,8 kat (1,86 dolardan 0,38 milyar dolara), vagon ürünleri üretimi 7,5 kat (4,1 dolardan 0,5 milyar dolara), metalürji sektöründeki üretim 1,7 kat (17,6’dan 10,3 milyar dolara), kimyasal ürünler 2,1 kat (4’ten 1,9 milyar dolara) azaldı.”
Öte yandan, üç yıllık bir geçiş döneminin ardından Ukrayna, STA gereği 2019 yılında AB’ye bir dizi ithalat kaleminde gümrük vergilerini kaldırmakla yükümlü. Ukrayna hükümeti 2016 yılında, AB’den ithal edilen ürünlerin çoğunda üç ila 10 yıl içinde ithalat tarifelerini tamamen kaldırmayı ya da azaltmayı kabul etmişti. AB 2017 yılında Ukrayna’ya sadece bir ihracat kotasını aştı; tavuk eti. Domuz eti ihracat kotasının sadece yüzde 5’ini, şeker kotasının ise yüzde 0,5’ini kullandı.
AB’nin tarımsal korumacılığının diğer tezahürleri
Kotaların yanı sıra AB STA’sı Ukrayna ve AB’yi ihracat için “herhangi bir devlet teşviğinden kaçınmakla” da yükümlü kılıyor. Ukrayna tarımının AB’den çok daha zayıf olduğu, AB’nin ise ikiyüzlü bir şekilde kendi çiftçilerine muazzam teşvikler verdiği koşullarda bu durum doğal olarak AB’nin ithalatının hakimiyetine ve Ukrayna üretiminin gerilemesine yol açtı.
Gizli korumacılığın bir başka tezahürü de AB’nin gıda ithalatına getirdiği katı kısıtlamalar. Çeşitli ekolojik ve kalite kontrolleri nedeniyle Ukrayna’nın ihraç ettiği pek çok ürün AB’ye giremiyor. Bu durum, ufak kotalarla birlikte Ukrayna’nın tarım ihracatının Asya ve Afrika’ya yönelmek zorunda kalmasının başlıca nedenlerinden biri.
Neo-kolonyal ticaret ilişkileri
Büyük bir ticaret açığının yanı sıra AB, Ukrayna’ya işlenmiş mallar satarken Ukrayna ucuz hammadde ihraç ediyor. Ukrayna’nın tarım sektörünün ilkel doğasına Ukrayna’nın traktör ticareti iyi bir örnek. Ukrayna, 2020 yılında 4,7 milyon dolar değerinde traktör ihraç ederken 456 milyon dolarlık traktör ithal etti. Bu traktörlerin yüzde 59’u AB’den, yüzde 12’si ise ABD ve Britanya’dan ithal edildi. Müreffeh birinci dünya, Ukrayna’dan ucuz gıda ürünleri ithal ederek bu süreçte büyük gümrük vergisi gelirleri elde ediyor ve Ukrayna’ya bu tarım için gereken endüstriyel makineleri satıyor.
Mesela Ukrayna’nın 2021 yılında AB’ye başlıca ihracatı demir ve çelik (toplam ihracatın yüzde 20,8’i), cevherler, geyik ve kül (yüzde 12,5), hayvansal ve bitkisel katı ve sıvı yağlar (yüzde 8,5); özellikle ayçiçeği tohumu yağı, elektrikli makineler (yüzde 7,8) ve tahıllar (yüzde 7,3) oldu. “Elektrikli makineler” aslında çoğunlukla Avrupalı otomobil üretim zincirlerinin bir parçası olarak küçük atölyelerde kabloların elle vidalanmasından ibaret. AB’nin Ukrayna’ya başlıca ihracatı makine (tüm ihracatın yüzde 14,8’i), ulaşım ekipmanları ve araçları (yüzde 10,2), mineral yakıtlar (yüzde 9,4), elektrikli makineler (yüzde 9,3) ve eczacılık ürünleri (yüzde 5,9).
Avrupalı ihracatçılar Ukrayna pazarına aktif olarak girdi ve bu pazarda uzmanlaştı. 2019 yılında Ukrayna, Avrupa gıda ihracatında büyüme rekoru kırdı. Ukrayna, Avrupa Birliği’nden gelen tarım ürünleri tüketicileri sıralamasında üçüncü sırada yer aldı. AB, 2019’un ilk yarısında tarımsal ihracatını 2018’e kıyasla yüzde 15 artırarak 2,26 milyar avroya ulaştı. 2020 yılında Ukrayna, AB’den ihraç ettiğinden 1000 kat daha fazla tereyağı ithal etti. 2021 yılında Ukrayna’nın AB ile toplam ticaret açığı 4 milyar avronun üzerindeydi.
Yerli üreticiler rekabeti ve rafları Avrupalı üreticilere kaptırıyor. Ukrayna’nın aksine Avrupa’daki üreticiler yüksek gümrük vergileri ve sıkı kotalarla korunuyor ve Avrupa Birliği genel bütçesinden büyük teşvikler alıyor. Ukraynalı ekonomi muhabiri Roman Gubriyenko, konuyla ilgili makalelerinde ithal gıda ürünlerinin hızlı artmasının sadece pazarın ele geçirilmesine ve Ukrayna’nın tarım sektörünün yerinden edilmesine yol açmadığını, aynı zamanda bir sonraki makalenin konusu olan yerli gıda üretiminin temelini de yavaş yavaş yok ettiğini savunuyor.
Dünya Basını
Akademisyen Norman Finkelstein: Üniversitelerdeki baskı McCarthy dönemini aştı

Amerikalı akademisyen Norman Finkelstein, katıldığı programda İsrail’in Gazze harekatlarını, abluka koşullarını ve ABD’deki akademik sansür mekanizmalarını değerlendirdi. 1948 yılından bugüne uzanan tarihsel süreci ve sivil can kayıplarını ele alan Finkelstein, yıkımın arkasındaki temel askeri ve diplomatik etkenlere dikkat çekti.
Amerikalı gazeteci ve televizyon programcısı Tucker Carlson’ın çevrim içi yayınlanan programına konuk olan, “Soykırım Endüstrisi” kitabının yazarı, siyaset bilimci ve akademisyen Norman Finkelstein, 7 Ekim sonrasında Gazze’de yaşanan gelişmeler, İsrail’in askeri harekatları, Amerikan üniversitelerindeki ifade özgürlüğü krizleri ve Gazze’nin tarihsel arka planı üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Carlson’ın 7 Ekim eylemlerinin öncesinde Gazze’de yaşanan koşullara ilişkin sorusunu yanıtlayan Finkelstein, meselenin köklerinin 1948 yılına kadar uzandığını belirtti.
“Gazze 1948 yılında Gazze oldu”
Gazze Şeridi’nin bugünkü demografik yapısının 1948 yılındaki zorunlu göçle şekillendiğini anlatan Finkelstein, şu ifadeleri kullandı:
“Gazze, İsrail’in yaklaşık 750 bin Filistinli Arabı kendi sınırları içine kattığı topraklardan sürmesi neticesinde 1948 yılında Gazze haline geldi. Sürülen 750 bin kişinin yaklaşık 300 bini Gazze’ye gönderildi ve bu nüfus Gazze halkının kabaca yüzde 80’ini oluşturdu. Yerleşik halk bu büyük göç dalgasının altında kaldı. O tarihte Gazze, İngiliz Mandası altındaki Filistin’in bir parçasıydı.”
Finkelstein, 1948 sonrasında Mısır idaresine geçen bölgedeki koşulların daha ilk yıllardan itibaren uluslararası gözlemcilerin dikkatini çektiğini kaydetti.
Henüz 1950’li yıllarda Gazze’de görev yapan Birleşmiş Milletler yetkililerinin bölgeyi açıkça bir toplama kampına benzettiğini hatırlatan Finkelstein, dönemin tanıklıklarına değindi:
“Temmuz 1967’de Tennessee Senatörü olan baba Al Gore, Gazze’yi ziyaret etti. ABD Kongresi’ne döndüğünde gördüklerini anlatırken Gazze’yi kumların üzerine kurulmuş bir toplama kampı olarak nitelendirdi. Dolayısıyla 1948’den itibaren bölgeye giden dış gözlemcilerin kullandığı ortak kavram hep bu oldu.”
İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi’nin eski başkanı Giora Eiland’ın ifadelerine dikkat çeken Finkelstein, Eiland’ın barış yanlısı bir profil çizmediğini, güncel İsrail hükümetine danışmanlık yapmayı sürdürdüğünü ve Gazze’nin güneyinde salgın hastalıkların patlak vermesini memnuniyetle karşılayacağını açıkça dile getirdiğini söyledi.
Finkelstein, konuşmasını şu sözlerle sürdürdü:
“Giora Eiland 2004 yılında üst düzey Amerikalı yetkililerle yaptığı bir görüşmede Gazze’yi devasa bir toplama kampı olarak tanımladı. Eiland bir İsrailli, bir Yahudi ve İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi’nin başkanıydı. Bir toprak parçasını toplama kampı olarak nitelemenin tarihsel ağırlığını elbette çok iyi biliyordu. İşin en acı tarafı, o günlerin Gazze’nin en iyi günleri olmasıydı.”
“Açlık sınırında tutulan bir toplama kampı”
Eski ABD Başkanı George W. Bush yönetiminin 2006 yılındaki demokrasi teşviki programı kapsamında Filistinlileri seçim yapmaya zorladığını aktaran Finkelstein, Hamas’ın 1993 Oslo Anlaşması’nı meşrulaştıracağı gerekçesiyle başlangıçta sürece katılmak istemediğini anlattı.
Filistin Yönetimi içindeki yolsuzluklara tepki gösteren halkın desteğini alan Hamas’ın seçimleri kazandığını hatırlatan Finkelstein, eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın seçim sonucuna yönelik pişmanlık dile getiren sözlerine atıfta bulundu. Seçim sürecini bizzat yerinde takip eden eski ABD Başkanı Jimmy Carter’ın oylamayı bütünüyle serbest ve adil olarak tanımladığını belirten Finkelstein, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Seçimlerin hemen akabinde İsrail, ardından ABD ve Avrupa Birliği, Gazze’ye orta çağ şartlarını andıran bir abluka getirdi. Gazze’ye sokulması yasaklanan maddeler için uzun listeler hazırlandı. Çikolata, civciv, cips, baharat, müzik aletleri ve defter girişi engellendi. Resmi belgeler daha sonra açığa çıktı; Gazze halkını asgari insani beslenme düzeyinde tutacaklarını açıkladılar. Bu, insanları açlık sınırında yaşatmanın diplomatik kılıfıydı. Gazze ekonomisini çöküşün eşiğinde tutarak halkın Hamas’ı devirmesini amaçladılar. Şili’de 1971 yılında Salvador Allende hükümeti başa geldiğinde ABD ekonomiyi çığlık attırana kadar sıkıştıracağız demişti. İsrail de Gazze’de tıpkı bunu yaptı.”
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Mary Robinson’ın 2008 yılındaki Gazze ziyaretinde bütün bir medeniyetin yok edildiğini kaydettiğini belirten Finkelstein, 7 Ekim 2023 öncesinde uluslararası kurumların Gazze’yi batan bir gemi ve zehirli bir gecekondu bölgesi olarak tarif ettiğini dile getirdi.
İsrail’in yıllar boyunca uyguladığı askeri harekatları çimleri biçmek metaforuyla adlandırdığına işaret eden Finkelstein, Gazze nüfusunun yarısının çocuklardan oluştuğu gerçeği karşısında bu ifadenin dehşet verici bir anlama büründüğünü vurguladı.
“Çocukların hedef alınması soykırım göstergesidir”
Finkelstein, 2008 yılındaki Dökme Kurşun, 2012’deki Savunma Sütunu ve 2014 yılındaki Koruyucu Hat operasyonlarını yüksek teknolojili katliam dalgaları olarak tanımladı.
2014’teki saldırının ardından bölgeye giden Uluslararası Kızılhaç Komitesi Başkanı Peter Maurer’in hayatında Gazze’deki boyutta bir yıkım görmediğini açıkladığını aktaran Finkelstein, geçmiş saldırılar ile güncel durum arasındaki uçurumu sayılarla açıkladı:
“Koruyucu Hat operasyonunda 18 bin ev yıkıldı veya ağır hasar aldı. Geride yaklaşık 2,5 milyon ton enkaz kaldı. 7 Ekim’den bu yana ise yıkılan konut sayısı 325 bini aştı. Gazze’de biriken moloz miktarı 61 milyon tona ulaştı. 2014 yılındaki yıkım eşsiz kabul edilirken bugünkü tablonun yanında artık bir ayrıntı bile sayılmıyor.”
Gazze’deki can kayıplarının boyutuna değinen Finkelstein, doğrudan bombardıman ve topçu ateşi neticesinde ölenlerin yanı sıra açlık ve çöken bağışıklık sistemi nedeniyle hayatını kaybeden çocukların varlığına dikkat çekti.
Kesin bir sayı vermenin güçlüğünü belirten Finkelstein, konuyu soykırım tartışmaları bağlamında ele aldı:
“Birleşmiş Milletler’in çocuk ölümlerine dair yayımladığı son rapor, bir çatışmanın savaş mı yoksa soykırım mı olduğunu ayırt etmede çocukların doğrudan hedef alınmasını temel bir gösterge kabul ediyor. Gazze Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre öldürülenlerin yaklaşık yüzde 30’u çocuklardan oluşuyor. Nazi soykırımında hayatını kaybeden 6 milyon Yahudi’nin 1,5 milyonu çocuktu; bu oran yaklaşık yüzde 25’e tekabül ediyordu. Şayet Nazi katliamının soykırım olduğu konusunda hepimiz hemfikirsek ve oradaki kurbanların yüzde 25’i çocuksa, Gazze’de katledilenlerin yüzde 30’unun çocuk olması meselenin bir soykırım olduğunu kanıtlayan güçlü bir veridir.”
Uluslararası Holokost Anma İttifakı’nın antisemitizm tanımında İsrail politikalarını Nazilerle kıyaslamanın yasaklandığını hatırlatan Carlson’a yanıt veren Finkelstein, İsrailli siyasetçilerin geçmişten bugüne rakiplerini sürekli Adolf Hitler ile özdeşleştirdiğini belirtti.
Cemal Abdül Nasır, Saddam Hüseyin, İranlı liderler ve Hamas için bizzat İsrail yönetimi tarafından Hitler benzetmesi yapıldığını kaydeden Finkelstein, İsrail eylemlerini eleştirenlerin bu kıyası yapmasının yasaklanmasındaki çelişkiye işaret etti.
“Amaç sadece soykırım değil, Gazze’yi tamamen boşaltmak”
Gazze’deki yıkımın İkinci Dünya Savaşı’ndaki Dresden bombardımanından dahi daha yoğun ve yıkıcı olduğunu vurgulayan Finkelstein, okulların yüzde 97’sinin yerle bir edildiğini, hastanelerin, sağlık çalışanlarının, Birleşmiş Milletler personelinin ve gazetecilerin benzeri görülmemiş biçimde hedef alındığını anlattı.
Finkelstein, İsrail’in temel niyetini şu sözlerle açıkladı:
“Ben İsrail’in öncelikli amacının doğrudan soykırım yapmak olduğunu düşünmüyorum. İsrail’in asıl gayesi Gazze’yi tamamen boşaltmak. Etnik temizlik yapmak istiyorlar. Kullandıkları yöntem ise Gazze halkını topraklarını terk edene kadar yok etmek. Sınırlar kapalı olduğu ve çevre ülkeler onları kabul etmediği için bu katliamı hedeflerine ulaşana kadar sürdürecekler. Gazze sorununu kökünden çözmekte kararlılar. Onlar için bu sorunu çözmek, nüfusu tamamen sürmek anlamına geliyor. İnsanları gitmeye ve komşu ülkeleri onları almaya ikna etmenin tek yolunu soykırım uygulamakta görüyorlar.”
Uluslararası hukuk uzmanlarının, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün kurucusu Aryeh Neier’in, örgütün eski direktörü Kenneth Roth’un, İsrailli insan hakları kuruluşu B’Tselem’in ve Uluslararası Adalet Divanı’nın İsrail’in eylemlerini soykırım çerçevesinde değerlendirdiğini aktaran Finkelstein, dikkat çekici bir toplumsal veriyi paylaştı:
“Amerikalı Yahudilerin yüzde 30 ila 40’ı İsrail’in soykırım işlediği kanaatini taşıyor. Bu fevkalade çarpıcı bir durum. Küçüklüklerinden itibaren İsrail’e koşulsuz sevgi aşılanan, sinagoglarda bu bağlılığı bir aidiyet şartı olarak öğrenen eğitimli bir topluluktan söz ediyoruz. Kolayca kandırılamayacak bu insanların böylesi bir sonuca varmış olması tarihi bir duruştur.”
“Akademik özgürlüğe yönelik eşi görülmemiş saldırı”
7 Ekim’den sonra İsrail eylemlerini açıkça savunmanın zorlaştığını, İsrail ordusunda görev yapan çifte vatandaş askerlerin işledikleri fiilleri bizzat sosyal medyada paylaşarak dehşeti gizlenemez kıldığını belirten Finkelstein, bu aşamada finansal baskı araçlarının devreye sokulduğunu anlattı.
Milyarder bağışçıların üniversite yönetimlerine şantaj yaptığını ifade eden Finkelstein, Harvard, Pennsylvania ve Columbia üniversitelerindeki rektör istifalarına değindi:
“Bill Ackman gibi isimler kamuoyu önünde üniversite yönetimlerini hedef aldı. Gazze’ye destek veren öğrencilerin kampları dağıtılmazsa mezun bağışlarını keseceklerini duyurdular. Harvard gibi devasa bütçelere sahip okullarda bile tek bir mezunun 50 milyon ila 300 milyon dolar bağışladığı düşünüldüğünde bu baskı sonuç verdi. Harvard Rektörü Claudine Gay, Pennsylvania Üniversitesi Rektörü Elizabeth Magill ve Columbia Üniversitesi Rektörü Minouche Shafik görevlerinden uzaklaştırıldı. Magill görevden ayrıldığında yakın bir tanıdığıma yalnızca iki kelime söyledi: Para konuşur.”
Üniversitelerde, hastanelerde ve kültür kurumlarında büyük bir korku iklimi inşa edildiğini dile getiren Finkelstein, tıp çalışanlarının sosyal medya paylaşımları sebebiyle işlerini kaybettiğini, New York’taki kütüphane ve sanat kurumlarının finansal bağımlılıkları yüzünden sessizliğe gömüldüğünü söyledi.
ABD tarihindeki akademik baskı dönemlerini inceleyen bir akademisyen olarak mevcut tabloyu kıyaslayan Finkelstein, şu ifadeleri kullandı:
“Ülke tarihimizde böylesi görülmedi. Yirminci yüzyılın başındaki Kızıl Tehlike veya McCarthy dönemi dahil, akademik özgürlüğe yönelik bu çapta cüretkar bir saldırı yaşanmadı. Görevden alınan üç rektör de kadındı ve ikisi azınlık mensubuydu. Tüm ilerici kültürel koruma mekanizmalarına sahip olmalarına rağmen hiçbiri koltuğunu koruyamadı. New York Times gibi yayın organları sessiz kaldı. Bu terör dalgası halen sürüyor. 2024 baharından bu yana koca ABD’de konuşma yapmam için sadece iki üniversiteden davet aldım. Geçmişte yılda 40 farklı okulda ders ve konferans veren biri olarak kendi yaşadığım New York’ta tek bir kuruma bile çağrılmadım.”
Öğrencilerin yüzlerinin kamyonetlere yansıtılarak terörist ilan edildiğini, ailelerinin yaşadığı mahallelerde dahi teşhir edildiklerini anlatan Finkelstein, Harvard Üniversitesi’nin hazırladığı 312 sayfalık antisemitizm raporunu bizzat okuduğunu belirtti.
Raporda somut bir vakanın yer almadığını, İsrailli öğrencilerin kendilerini dışlanmış hissetmelerinin antisemitizm torbasına doldurulduğunu ifade eden Finkelstein, Harvard Rektörü Alan Garber’ın da rapordaki iddiaların büyük bölümünün aslında İsrail devletine yönelik siyasi eleştirilerden ibaret olduğunu kabul etmek zorunda kaldığını hatırlattı.
ABD Yüksek Mahkemesi içtihatlarına göre anayasanın Amerikan bayrağını yakmayı ve hükümetin şiddet yoluyla devrilmesini savunmayı dahi ifade özgürlüğü kapsamında koruduğuna dikkat çeken Finkelstein, “Nehirden denize” sloganının suç sayılmaya çalışılmasının hiçbir yasal zemini bulunmadığını söyledi.
“Netanyahu İsrail toplumunun kusursuz bir yansıması”
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun şahsi siyasi geleceğine yönelik soruları yanıtlayan Finkelstein, Netanyahu’nun görevden düşeceği yönündeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını dile getirdi.
Netanyahu’nun İsrail tarihinin en uzun süre görev yapan başbakanı olduğunu hatırlatan Finkelstein, siyasetçinin toplumla olan bağını şu sözlerle tanımladı:
“Sürekli olarak Netanyahu’nun devrileceği, yolsuzluk davaları yüzünden siyasetten silineceği söyleniyor ama bu asla gerçekleşmiyor. Bunun yegane sebebi, Netanyahu’nun İsrail toplumunun kusursuz bir yansıması olmasıdır. Kibirli, kendini haklı gören bir Yahudi üstünlükçüsü portresi çiziyor. İsrail toplumu ona baktığında kendi yansımasını görüyor. Hakkındaki yolsuzluk iddiaları veya şahsi skandallar İsrail kamuoyunun umurunda bile değil.”
Geçmişte işgal altındaki Filistin topraklarına giderken 1989 ve 2004 yıllarında İsrail’e girişinin engellendiğini anlatan Finkelstein, Noam Chomsky dahil işgale karşı çıkan pek çok Yahudi entelektüelin İsrail tarafından kara listeye alındığını aktardı.
Gençlik yıllarından bu yana adalet arayışını hayatının merkezine koyduğunu ve bunun bedellerini ödemeye her zaman hazır olduğunu söyleyen Finkelstein, akademik kariyerinde maruz kaldığı engellemelere değindi.
DePaul Üniversitesi’ndeki kadro başvurusunun 2007 yılında dış baskılar ve akademisyen Alan Dershowitz’in müdahaleleriyle reddedilmesinin akabinde 13 yıl boyunca tamamen işsiz kaldığını açıklayan Finkelstein, yaşadığı zorlu süreci şöyle aktardı:
“2007’den 2020 yılına kadar hiçbir iş bulamadım. Tamamen işsizdim. İnsanların hayat ritmi dış etkenlerle belirlenir; işe gidersiniz, sorumluluklarınız vardır. Ben ise her sabah uyandığımda varlığıma bir amaç bulmak zorundaydım. Hayatımın karanlık bir dönemiydi. Daha sonra Hunter College ve Brooklyn College gibi kurumlarda geçici dersler verdim. Kırk yılın akademisyeni olarak haftalarca maaşımı alamadığım, ders saati ücretiyle çalışan sözleşmeli okutman muamelesi gördüğüm, aşağılayıcı tecrübeler yaşadım. Oysa ben sadece genç zihinlerle temas kurmayı ve düşünmeyi öğretmeyi seviyordum.”
Dersliklerin siyasi propaganda alanı olmadığını savunan Finkelstein, İngiliz filozof Bertrand Russell’ın her büyük tartışmada her iki tarafın da güçlü argümanları olduğu yönündeki sözünü hatırlattı.
Öğrencilere kendi doğrularını dayatmak yerine kanıtları tartmayı öğretmenin bir akademisyenin asli görevi olduğunu vurguladı.
Lisansüstü öğrencilik yıllarında Joan Peters’ın kaleme aldığı ve Filistin topraklarının aslında boş olduğunu, Arapların dışarıdan göç ettiğini savunan kitabın demografik sahtekarlıklarını aylar süren arşiv çalışmalarıyla tek tek ortaya çıkardığını anlatan Finkelstein, Noam Chomsky’nin desteğini kazandığı o dönemin ardından akademik kapıların yüzüne tek tek kapandığını anımsattı.
“7 Ekim’de sistematik cinsel şiddet tezini doğrulayan tek kanıt yok”
Yeni kitabı “Gazze’nin Mezar Kazıcıları” hakkında Carlson’ın sorularını yanıtlayan Finkelstein, 7 Ekim günü Hamas ve diğer silahlı grupların ağır suçlar işlediğini inkar etmediğini, ancak sistematik tecavüz iddialarının hiçbir maddi delile dayanmadığını ifade etti.
Kitabının ilk bölümünü bu iddiaların incelenmesine ayırdığını belirten Finkelstein, Dr. Cochav Elkayam-Levy öncülüğünde kurulan İsrail sivil komisyonunun yayımladığı 300 sayfalık raporu ayrıntılarıyla incelediğini kaydetti:
“Komisyon, ellerinde 7 Ekim gününe ait 10 bin fotoğraf ve video kaydı olduğunu açıkladı. Bu kayıtları izlemenin tek bir araştırmacı için günde sekiz saat çalışmayla yedi aydan fazla süreceğini belirttiler. Araç kameraları, kask kameraları, güvenlik kameraları ve telefon kayıtları topladıklarını ifade ettiler. Ancak ellerindeki devasa arşivde Hamas üyelerinin tecavüz veya cinsel şiddet uyguladığını gösteren tek bir kare görüntü dahi yok. Uluslararası Af Örgütü de böyle bir görsel kanıtın varlığını teyit etmedi. Adli tıp delili bulunmadığını cesetlerin dini usullere göre hızla defnedilmesiyle gerekçelendirdiler. Ancak tek bir dijital kaydın dahi çıkmaması akıl dışıdır.”
Rapordaki tanıklıkların tutarsızlığına değinen Finkelstein, penceresiz kapalı bir karavanda saklanan ana tanığın uzaktan sesler duyduğunu iddia etmesinin hukuki hiçbir geçerliliği olmadığını dile getirdi.
Rehinelikten kurtulan Amit Soussana dahil raporda adı geçen mağdurların hiçbirinin tecavüze uğradıklarına dair doğrudan bir beyanda bulunmadığını kaydeden Finkelstein, Meta’nın eski yöneticisi Sheryl Sandberg’in hazırladığı belgeseli de sert bir dille eleştirdi:
“Sandberg, Harvard mezunu zeki bir kadın ve iktisat eğitimi almış biri olarak kanıt standartlarını gayet iyi bilir. Ancak hazırladığı filmde elindeki telefona bakıp dehşete düşmüş numarası yapıyor. Ortada iddiaları kanıtlayan hiçbir görüntü yokken bunu bir propaganda aracına çevirdiler. Gerçeklerin hiçbir önemi kalmadı; onlar için mühim olan tek şey kendi ideolojik davalarını ne pahasına olursa olsun ayakta tutmaktır.”
“Silahların yüzde 70’ini ABD sağladı”
Carlson’ın uluslararası mahkemelerde bir hesap verme sürecinin başlayıp başlamayacağına ilişkin sorusunu yanıtlayan Finkelstein, tüm bir toplumun suça ortak olduğu durumlarda yargı mekanizmalarının işletilmesinin imkansız olduğunu belirtti.
İsrail yönetiminin hiçbir zaman hesap vermeyeceğini ifade eden Finkelstein, sözlerini şöyle tamamladı:
“ABD buna asla müsaade etmez. Bir domino etkisi korkusu hakim. Şayet İsrailli yetkililer sanık sandalyesine oturursa Joe Biden ve Antony Blinken’ın durumu ne olacak? Gazze’deki soykırımda kullanılan silahların yüzde 70’ini bizzat ABD tedarik etti. Washington silah akışını kesebilecek tek güçtü ama bunu yapmadı. 1964’te Vietnam Savaşı’na karadan girmek için Tonkin Körfezi olayını kurgulamışlardı; en azından göstermelik bir gerekçeleri vardı. İsrail’in son dönemde İran’a yönelik doğrudan saldırılarında ise böylesi bir kılıf dahi aranmadı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden ise çıt çıkmadı. Hatta Güvenlik Konseyi aldığı 2803 sayılı kararla Gazze’nin idaresini fiilen Donald Trump’a teslim etti. Yeni kitabımı yazmamdaki yegane amaç, gelecekte kimsenin yargılanmayacağını bilerek Gazze halkına reva görülen bu tarihi kötülüğün kaydını gelecek nesillere eksiksiz biçimde aktarmaktır.”
Dünya Basını
İktisatçı Milanovic: Küresel neoliberalizm bitti, yeni bir evreye geçtik

İktisatçı Branko Milanovic, Perfil gazetesine verdiği mülakatta neoliberal küreselleşmenin sona erdiğini ve yerini ulusal merkantilist liberalizme bıraktığını belirtti. Milanovic, Batı’daki orta sınıfın gerilemesiyle küresel dengelerin Asya lehine değiştiğini ve siyasi iktidar ile para gücü arasındaki çatışmanın derinleştiğini vurguladı.
Dünya Bankası Araştırma Dairesinde yaklaşık yirmi yıl boyunca başekonomist olarak görev yapan, New York Şehir Üniversitesi Lisansüstü Merkezi Araştırma Profesörü ve Londra Ekonomi Okulu Misafir Profesörü Branko Milanovic, Arjantin merkezli Perfil gazetesinin kurucu ortağı Jorge Fontevecchia ile söyleşi gerçekleştirdi.
“Büyük Küresel Dönüşüm” adlı eserin yazarı olan Milanovic, neoliberal küreselleşme çağının kapandığını, yerini içeriye dönük liberal, dışarıya karşı ise merkantilist yeni bir düzene bıraktığını kaydetti.
Buenos Aires ziyareti sırasında küresel siyaset ve ekonomideki sarsıntıları değerlendiren Milanovic; Donald Trump, Şi Cinping ve Vladimir Putin gibi liderlerin toplumda halihazırda var olan tepkileri arkalarına alarak iktidara geldiklerini dile getirdi.
Günümüz dünyasındaki asıl çatışmanın para gücü ile siyasi iktidar arasında yaşandığını vurgulayan tecrübeli iktisatçı, sermaye sahiplerinin galip gelmesi halinde insanlığın Roma Cumhuriyeti dönemindeki gibi kitlelerin yalnızca ekmek ve sirkle oyalandığı, oligarkların birbirine karşı halkı seferber ettiği bir tabloyla karşılaşabileceği uyarısında bulundu.
Fontevecchia’nın, son kitabının başlığının iktisat tarihçisi Karl Polanyi’nin 1944 tarihli klasik çalışmasını çağrıştırdığını hatırlatması üzerine Milanovic, piyasa ilişkilerinin aşırı genişlemesine karşı toplumun gösterdiği tepkiyi şu sözlerle anlattı:
“Kitabımın başlığı tesadüf eseri Polanyi’yi anımsatmıyor. Polanyi’nin eserini üç kez okudum ve son okumam kendi kitabımı yazmaya başlamadan yaklaşık bir yıl önceye denk geldi. Küresel ölçekte tanık olduğumuz gelişmeler bana bu bağı açıkça gösterdi. Polanyi, İngiltere’deki Sanayi Devrimi’ni, daha önce piyasa mantığına dahil olmayan insani ilişkilerin ticarileşmesini ve toplumun bu duruma verdiği karşı koruma tepkisini ele alıyordu. Neoliberal küreselleşme de çok benzer bir süreç işletti; piyasa mekanizmasını Çin, Hindistan ve Afrika dahil olmak üzere bütün yeryüzüne yaydı. Gelinen noktada bir dönemin sonundayız. Yaşanan aşırı ticarileşmeye karşı toplumsal bir direnç yükseliyor. Bu durum başka bir sisteme geri döneceğimiz anlamına gelmiyor ancak siyasi dengelerin dönüştüğünü ve küreselleşmenin en azından ideolojik zeminde gerilediğini açıkça ortaya koyuyor.”
“Siyasi dengeler değişti, küreselleşme ideolojik olarak geriliyor”
İktisadi dalgalanmaların uzun vadeli ritmine değinen Fontevecchia, Nikolai Kondratiev’in döngü teorilerini hatırlatarak mevcut kırılmanın tarihsel yerini sordu.
Milanovic, geleneksel iktisadi iniş çıkışlardan ziyade ideolojik bir çevrimin nihayetine gelindiğine işaret etti:
“Klasik anlamda ekonominin büyüyüp ardından durgunluğa girdiği mutat döngülerden söz etmiyorum. Kastettiğim mesele, hem iç hem de dış politikanın ideolojik olarak neoliberalizm rehberliğinde şekillendiği dönemin tamamlanmasıdır. Bu model ülke içinde fiyat esnekliği, vergi indirimleri ve kuralsızlaştırma demekti. Uluslararası alanda ise sermayenin, malların, teknolojinin ve belli ölçüde emeğin serbest dolaşımına dayanıyordu. Bugün korunan zemin ulusal ölçekteki serbestliktir; uluslararası planda ise yeni bir merkantilist aşamaya geçiyoruz. Kitabıma ‘Ulusal Merkantilist Liberalizm’ alt başlığını koymamın temel gerekçesi budur.”
Milanovic, Asya’nın yükselişiyle iki yüz yıl önce Sanayi Devrimi neticesinde Batı lehine açılan gelir, teknoloji ve verimlilik farkının kapanmaya başladığını belirtti.
Çin ve ABD merkezli yeni güç dengesini değerlendiren iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:
“Kitabım temelde Çin ile ABD arasındaki ekseni merkeze alıyor. Çin, satın alma gücü paritesine göre küresel gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 23’ünü, piyasa kurlarıyla ise yüzde 17’sini üreten devasa bir iktisadi güce dönüştü. Doksanların başında kimse Pekin’in bu denli büyüyeceğini tahmin etmiyordu. Washington, 1980’lerde Sovyetler Birliği’ne karşı denge unsuru gördüğü, ekonomik olarak da devasa karlar vadeden bir pazar şeklinde değerlendirdiği Çin ile yakın ilişkiler kurmak istedi. Hatta Güney Kore veya Tayvan örneklerinde olduğu gibi, ülkede orta sınıf geliştikçe rejimin kendiliğinden demokrasiye evrileceği anlatısı dolaşıma sokuldu. Şahsen insanların buna gerçekten inandıklarını düşünmüyorum ama en azından öyle söylüyorlardı. Son on yılda Çin muazzam bir küresel rakip kimliği kazandı. İmalat sanayisinin Asya’ya kayması ve Çin mallarının piyasayı kaplaması zengin ülkelerdeki orta sınıfı sarstı. Bu olgu ilk başta ABD’de, şimdilerde ise Almanya’da derin siyasi çalkantılara yol açtı.”
“Yuan küresel ölçekte tam konvertibl bir para birimi değil”
Fontevecchia’nın, Çin dünyanın en büyük üreticisi haline gelmesine rağmen küresel ticaretin neden hala ABD doları üzerinden döndüğüne ve uluslararası mali kurumların neden Batı kontrolünde kaldığına dair sorusunu yanıtlayan Milanovic, tarihsel gecikmelere atıf yaptı:
“Mali ve askeri güç hala ağırlıklı olarak ABD’nin elinde bulunuyor. Amerikan ordusunun seksen ülkede askeri üssü varken Çin’in yalnızca Cibuti’de tek bir üssü var. Tarihe baktığımızda, bir ülkenin üretimde öne geçmesiyle finans merkezi haline gelmesi arasında uzun bir zaman aralığı bulunur. ABD, İngiltere ekonomisini 1880 veya 1890 civarında geride bıraktı; ancak Londra merkez olma vasfını iki savaş arası dönemin sonuna kadar muhafaza etti. New York’un kesin liderliği ancak 1944 sonrasında tescillendi. Dolayısıyla Çin en çok sanayi malı üreten güç olsa bile finansın anında Şanghay veya Hong Kong’a kaymasını beklemek gerçekçi değildir. Üstelik yuan sermaye hareketlerinde tam serbestliğe sahip bir para birimi niteliği taşımıyor. Küresel işlemlerin yaklaşık yüzde 90’ı hala dolarla yapılıyor. Yine de ülkelerin rezervlerini çeşitlendirme, kripto varlıkları veya yerel para birimlerini devreye sokarak dolardan bağımsızlaşma arayışı sürüyor.”
Küresel gelir dağılımını gösteren meşhur fil eğrisinin güncel durumuna da değinen Milanovic, 1988 ile 2008 arasındaki tablonun siyaset üzerindeki gecikmeli tesirlerini aktardı:
“O grafik neredeyse bir müzik grubunun sürekli çalınması istenen hit parçası gibi oldu. 1988 ile 2008 arasındaki veriler, küresel nüfusun en tepedeki yüzde 1’lik kesimi ile Çin merkezli Asya orta sınıflarının büyük gelir artışı sağladığını, Batı’daki orta sınıf ve işçilerin ise yerinde saydığını belgeliyordu. İktisadi gerçeklik ile bunun siyasi sonuç doğurması arasında zaman farkı vardır. Nitekim o dönemin faturası 2016 yılında Brexit kararı ve Donald Trump’ın ilk seçimi kazanmasıyla sandığa yansıdı. Bugün ise eğrinin biçimi dönüştü. 2008 finansal çöküntüsünün ardından Batı’daki zirve yüzde 1’lik grubun gelir artışı eski hızını kaybetti; Amerikan elitlerinin kayıplarını telafi etmesi beş yılı buldu. Diğer taraftan Çin, küresel gelir dağılımının orta basamaklarından üst dilimlerine doğru tırmandı.”
“Küresel eşitsizlik düşerken ülke içi kutuplaşma derinleşti”
Milanovic, dünya genelindeki vatandaşlar arasındaki gelir uçurumunun azalmasıyla zengin ülkelerdeki yerleşik düzen karşıtı hareketlerin yükselişi arasındaki paralelliği doğruladı:
“1820’den 2023’e uzanan iki yüz yıllık kayıtları incelediğimizde küresel gelir adaletsizliğinin kesintisiz biçimde gerilediği yegane dönem, 1990’lardan günümüze kadar geçen neoliberal küreselleşme yıllarıdır. Dünya nüfusunun neredeyse yarısını barındıran Çin, Hindistan, Vietnam ve Endonezya gibi ülkelerin yüksek büyüme oranları yakalaması yeryüzü ölçeğindeki uçurumu daralttı. Ancak küresel eşitsizlik doğrudan bir siyasi muhataba sahip değildir; dünya çapında hesap sorulacak tek bir hükümet yoktur. Buna karşılık ABD’de, Birleşik Krallık’ta veya Çin’in kendi içinde zengin ile yoksul arasındaki makas açıldı. İnsanların siyaseten tepki gösterdiği, oy tercihlerini değiştiren olgu işte bu ulusal düzeydeki kutuplaşmadır. Yeryüzünün daha adil bir gelir dağılımına kavuşması teorik açıdan olumlu karşılansa da ulusal sınırlardaki eşitsizliğin yarattığı siyasi yıkıcılığı telafi etmeye yetmiyor.”
Gelecek çeyrek asra dair projeksiyonlarını paylaşan Milanovic, Asya ülkelerinin Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü üyelerinden iki puan daha hızlı büyümesi varsayımı altında ilginç bir demografik dengenin doğacağını belirtti:
“Yaptığım hesaplamalar açıkça gösteriyor. Bir nesil sonra dünyadaki varlıklı sınıf içinde kabaca Amerikalılar kadar zengin Çinli yer alacak. Zirvedeki yüzde 10 veya 20’lik dilimde Asyalıların ağırlığı artarken Batılıların mevcudu azalacak. Bu gelişme Batı dünyası için ciddi bir özgüven kırılması yaratacaktır; çünkü son iki asırdır refah piramidinin tepesinde mutlak biçimde Batılılar oturuyordu. Avrasya coğrafyasına baktığımızda ise Atlantik kıyısındaki Batı Avrupa ile Pasifik kıyısındaki Çin zenginleşirken, aradaki Rusya ve Orta Asya kuşağının seyrek nüfuslu ve görece düşük gelirli bir hat olarak kalacağını öngörebiliriz.”
Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı sonuçlarında Batı ülkelerinin gerilemesini ve Doğu Asya’nın başarısını da değerlendiren Milanovic, eğitimdeki nitelik kaybında ekran bağımlılığı, salgın dönemindeki kapanmalar ve kritik düşünme yetisinin zayıflamasının payı olduğunu söyledi.
Milanovic, gelişen yapay zeka araçlarının zihinsel çabayı ikame etmesinin bu tabloyu daha da ağırlaştırabileceğini ifade etti.
“Alman iktisatçı Friedrich List’in korumacı yaklaşımları yeniden sahnede”
Neoliberalizmin yerini alan ulusal merkantilist liberalizm rejiminin dinamiklerini anlatan Milanovic, klasik liberal ideallerin nasıl terk edildiğini açıkladı:
“Klasik liberalizmde iç siyaset ile dış ticaret arasında bir ahenk vardı. Devletin müdahalesi asgari düzeyde tutulur, düşük vergilerle teşvik sağlanır, kar ilkesi hem yurt içinde hem sınırlar ötesinde geçerli sayılırdı. Yabancı ile yurttaş iktisadi planda benzer muameleye tabiydi. Şimdiki modelde ise pazar serbestisi sadece ülke içinde korunuyor; dış ilişkilerde ise iki savaş arası dönemin sıfır toplamlı merkantilist politikalarına geri dönüyoruz. Ticaret hacminin milli gelire oranı hemen düşmese bile yatırım yasakları, teknoloji transferi engelleri, yabancı şirketlerin borsa işlemlerinden menedilmesi gibi zorlayıcı tedbirler doğrudan bu yeni zihniyetin ürünüdür. Alman iktisatçı Friedrich List’in korumacı yaklaşımları yeniden sahnede. Ülkeler artık sanayilerini koruma gerekçesiyle duvarlar örüyor. Güney Amerika için Mercosur gibi bölgesel serbest ticaret blokları varlığını sürdürebilir ancak küresel pazar bütünüyle parçalanıyor. Batı’nın dosttan tedarik adını verdiği yaklaşım, özünde ‘Çin’e yatırım yapmayacağız ama müttefikimiz olan Vietnam’a gideceğiz’ anlayışını temsil ediyor.”
Bu ikili yapının ciddi bir kuramsal tutarsızlık barındırdığına işaret eden Milanovic, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Neoliberalizmin arkasında Mont Pelerin Cemiyeti, Hayek ve Mises gibi isimlerin onlarca yıla yayılan fikri hazırlığı vardı. Bugün ise ortada tutarlı bir doktrin yer almıyor. Trump’ın gümrük tarifelerini veya Avrupa’nın Çin’e dönük kısıtlamalarını açıklayan sistemli bir kuramsal çerçeve yok. Belirsiz bir sis bulutunun içindeyiz. İçeride piyasa kurallarının işlediği, dışarıda ise korumacılığın dayatıldığı pragmatik ve günübirlik kararlarla yönetilen bir ara dönemden geçiyoruz.”
“Milei, geleneksel siyaset anlayışını tamamen tasfiye ediyor”
Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei’nin konumunu yorumlayan Milanovic, serbest piyasa radikalizmi ile Trump tarzı korumacılık arasındaki çelişkiye parmak bastı:
“Milei, Margaret Thatcher ve Ronald Reagan çizgisinin de ötesinde duruyor. Liberteryenlik, neoliberalizmin en uç biçimidir. Bununla birlikte Milei ile Trump arasında siyasetin dönüştürülmesi bakımından benzerlikler var. Dünyada geleneksel partilerin, klasik ideolojilerin eridiği bir döneme şahit oluyoruz. Komünizm ortadan kalktı, sosyal demokrasinin neyi temsil ettiği belirsizleşti. Geriye belirli bir felsefi omurgası bulunmayan göçmen karşıtı hareketler kaldı. Milei, anladığım kadarıyla siyaseti geleneksel kalıplarından arındırma eğilimini simgeliyor. Trump da aynı şekilde partisiyle klasik bağlar taşımıyor; Cumhuriyetçi kimliği biçimsel bir örtüden ibaret kalıyor.”
Neoliberal dönemin mimarı sayılan merkez sol hareketlerin içine düştüğü krizi irdeleyen Milanovic, sosyal demokrasinin tabanını kaybettiğini anlattı:
“Batı’da Tony Blair, Bill Clinton ve Gerhard Schröder gibi liderler sosyal demokrasiyi neoliberal projenin parçası haline getirdiler. Clinton sosyal yardımları kesti, Blair aynı yolu izledi, Schröder Almanya’da iş sözleşmelerini işçilerin aleyhine olacak şekilde dönüştürdü. Gelir dağılımındaki adaletsizlikten, azalan sosyal transferlerden ve artan güvencesizlikten bunalan emekçi sınıflar, kendi çıkarlarını savunacak aktörler ararken sağ popülist hareketlere yöneldi. Geliriniz kağıt üzerinde aynı kalsa dahi geleceğinizi güvende hissetmiyorsanız huzursuz olursunuz. Solun bu memnuniyetsiz kitleye somut bir alternatif sunamaması, Fransa’da Marine Le Pen’in veya Almanya’da aşırı sağın güç kazanmasına zemin hazırladı. Arjantin’de de yoksul kesimlerin sandıkta geleneksel Peronist hareket yerine Milei’nin partisine yönelmesinde benzer bir bıkkınlık yatıyor.”
“Sorumlular kurtarılırken evini kaybeden yurttaşlar yalnız bırakıldı”
Kırılmanın başlangıç noktası olarak 2008 küresel mali krizini işaret eden Milanovic, sistemin meşruiyetini nasıl yitirdiğini dile getirdi:
“2008 yılı toplumda büyük bir uyanış yarattı. Milyonlarca insan işini kaybetti, ABD’de ve İspanya’da yüz binlerce ailenin evine bankalarca el konuldu. Sistemi krize sokan devasa finans kuruluşları kamu kaynaklarıyla kurtarılırken, ipotek borcunu ödeyemeyen sıradan vatandaşlar kaderine terk edildi. Bu tecrübe, kuralların kimin lehine işlediğini herkese gösterdi. Siyasi dönüşümün nihai adımı ise Trump’ın 2015’te Cumhuriyetçi Parti elitlerine meydan okumasıyla atıldı. Hatırlıyorum, ABD medyasında onunla açıkça alay ediliyordu. Diğer adaylar sayfalarca vergi hesapları ve teknik raporlarla dolaşırken Trump hiçbir hazırlık dosyası olmadan sahnede duruyordu. Gazeteciler kendisine ne söyleyeceğini sorduğunda, ‘Amerikan işçi sınıfı her geçen gün geriliyor, kıyılardaki elitler onların parasını alıyor ve Çin bu tablodan faydalanıyor; ben insanlara bunu söyleyeceğim’ yanıtını vermişti. Neticede önce partisinin yerleşik aktörlerini, ardından Hillary Clinton’ı mağlup ederek iktidara yürüdü.”
İktisadi ilişkilerin günlük hayata sirayet etmesini ve tüketim kültürünün yarattığı ahlaki aşınmayı kitabının son bölümünde tartıştığını ifade eden Milanovic, felsefi kavramlara başvurdu:
“Hayatımızın her alanı ticarileşti. Evde yemek pişirmekten yaşlı, çocuk ve evcil hayvan bakımına kadar eskiden aile içinde çözülen işler birer ticari sektöre dönüştü. İnsanlar her eylemlerini parasal getiri mantığıyla ölçmeye başladı. Bu durum doymak bilmeyen bir açgözlülüğü besliyor. Platon bu hali ‘pleoneksiya’, yani sınır tanımayan rasyonel dışı bir kazanma hırsı olarak tanımlıyordu. Karl Marx ise buna ‘soyut hazcılık’ adını vermişti. Soyut hazcılık, tüketemeyeceğiniz veya tadını çıkaramayacağınız şeylere dahi sırf sahip olma güdüsüyle yönelmektir. Şirketler insanlara sürekli daha fazlasını satmak istiyor ve bu durum bireysel düzeyde sonu gelmez bir tatminsizlik üretiyor.”
“Adam Smith serbest ticaretin askeri denge getireceğini öngörmüştü”
Fontevecchia’nın klasik iktisatçıların vizyonuna dair sorusuna karşılık Milanovic, Adam Smith’in serbest piyasa kadar güç dengesini de önemsediğini hatırlattı:
“Smith zannedildiği gibi piyasanın körü körüne savunucusu değildi; büyük tekellerin ve Doğu Hindistan Şirketi gibi yapıların devleti kendi çıkarlarına alet etmesine sert biçimde karşı çıkıyordu. Milletlerin Zenginliği eserinde serbest ticaretin uluslar arasındaki teknolojik ve askeri mesafeyi kapatacağını, tarafların birbirine denk hale gelmesiyle karşılıklı korkunun küresel barışı sağlayacağını ifade eder. Smith, ticaretin dengeli bir askeri güç dağılımı üreterek barışı tesis edeceğini düşünüyordu. Bugün ise ticari rekabet doğrudan bir üstünlük ve baskı aracına dönüştü.”
Tarihin sonu tezlerinin geçerliliğini yitirdiğini vurgulayan Milanovic, mevcut ulusal merkantilist rejimin de ebedi olmadığını bildirdi:
“Hayatım boyunca iki büyük ideolojik sistemin çözülüşüne şahit oldum. İlki Sovyet sisteminin dağılmasıydı, ikincisi ise bugün yaşadığımız neoliberal küreselleşmenin tükenişidir. Francis Fukuyama’nın Hegel’e atıfla kurguladığı tarihin sonu fikri gerçeği yansıtmıyor. Mevcut merkantilist aşama belki yirmi, belki kırk yıl sürecek. Ardından yapay zekanın yönlendirdiği merkezi planlama modelleri veya henüz bilmediğimiz başka siyasal yapılar ortaya çıkabilir. İktidar dengeleri değiştikçe insanlık yeni kurumsal kalıplar arayışına girecektir.”
“Şi Cinping ve Putin elitlerin nüfuzunu kırarak güç kazandı”
Trump, Şi ve Putin’in aynı kefeye konulmasını analitik açıdan yetersiz bulan Milanovic, her üç liderin de elitlerin aşırı güçlenmesine duyulan öfkeden beslendiğini belirtti:
“Bu üç lideri yalnızca otokrat etiketiyle birleştirmek meseleyi basitleştirmektir. Onların ortak noktası, neoliberal çağın yarattığı huzursuzluğu iktidar basamağı olarak kullanma becerileridir. Çin’de Hu Cintao devrinde servet sahibi sermayedarlar Komünist Parti mekanizmalarına ve karar süreçlerine doğrudan sızmaya başlamıştı. Şi Cinping yönetimi devraldığında bürokrasiye dayanarak bu nüfuzu kırdı. Çin modeli zengin olmaya izin veriyor fakat siyasi iktidarı satın alma girişimlerine kesin sınır çiziyor. Rusya’da ise Putin, Boris Yeltsin döneminin oligark tahakkümüne son vererek servetin dağıtımını doğrudan güvenlik birimlerinin ve devlet aygıtının denetimine bağladı. Trump da benzer şekilde Amerikan küreselci elitlerine yönelik hoşnutsuzluğu siyasi güce tahvil etti.”
“Plutokratlar kazanırsa dünya Roma Cumhuriyeti’ne benzer”
Perfil yöneticisinin, Elon Musk ve Peter Thiel gibi teknoloji milyarderlerinin hem mali hem siyasi hem de kurumsal roller üstlenmeye heveslendiğine yönelik tespitini değerlendiren Milanovic, sözlerini şöyle tamamladı:
“Sermaye çevreleri iktidarın doğrudan kendilerinde toplanmasını arzuluyor. Bütün toplumsal sorunların teknolojik veya iktisadi araçlarla çözülebileceğine inanıyorlar. Ancak işsiz kalan geniş kitlelere sadece hayatta kalacakları kadar asgari para dağıtmak bir çözüm getirmez; insanlar yaşamlarında anlam ve amaç arar. Şayet bu plutokratlar devlet aygıtını alt edip doğrudan egemen olurlarsa, dünya geç dönem Roma Cumhuriyeti’nin koşullarına sürüklenecektir. Yüzde 30’u işsiz, karnı asgari biçimde doyan, internete bağlanan ama hayatında hiçbir üretken gayesi bulunmayan kitleler, bir oligarkın diğerine karşı yürüttüğü iktidar savaşlarında ekmek ve sirk vaadiyle sokaklara sürülecektir. Günümüz dünyasındaki asıl varoluşsal kavga, halkın iradesini temsil iddiasındaki siyaset ile her şeyi satın alabileceğini düşünen servet sahipleri arasında cereyan ediyor.”
Branko Milanović: Soğuk Savaş ekonomisi toplumsal sınıfların varlığını inkar etme girişimiydi
Dünya Basını
Prof. Hanke: Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz

Ekonomist Steve Hanke, Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışının savaş öncesi düzeyin yaklaşık yüzde 60 gerisinde kaldığını ve Washington’ın bu gerçeği kamuoyundan gizlediğini açıkladı. ABD’nin tırmandırdığı gerilim döngüsünü kaybettiğini belirten Hanke, tek taraflı yaptırımların ve yanlış dış politikaların Batı dünyasında derin bir kriz yarattığına dikkat çekti.
Maryland eyaletinin Baltimore kentindeki Johns Hopkins Üniversitesi’nde görev yapan Amerikalı ekonomist ve uygulamalı ekonomi profesörü Steve Hanke, yayıncı Mario Nawfal’ın kanalında jeopolitik analisti Brandon J. Weichert’ın sorularını yanıtladı.
ABD ordusu, akademi ve iş çevrelerine jeopolitik ile yüksek teknoloji araştırma ve geliştirme alanlarında dersler veren, “Uzayı Kazanmak: Amerika Nasıl Süper Güç Kalır” ve “Gölge Savaş: İran’ın Üstünlük Arayışı” adlı kitapların yazarı Weichert’ın sunduğu yayında; Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışı, tırmanan İran gerilimi, ABD yönetiminin kamuoyunu yönlendirme çabaları, küresel enerji piyasaları, yaptırımların sonuçları ve Avrupa’daki sanayi krizine ilişkin kapsamlı değerlendirmeler ele alındı.
Weichert, New York Times gazetesinin tanker takip verilerine dayandırdığı haberini hatırlatarak yayına başladı. Haberde Hürmüz Boğazı’ndan son yedi günde günlük ortalama 6,7 milyon varil petrol geçtiği ve bu hacmin çatışma öncesi seviyelerin yaklaşık yüzde 60 altında kaldığı vurgulandı.
Weichert, Washington yönetiminin sahadaki bu tabloyu nasıl ele aldığını sorarak profesörün görüşlerine başvurdu.
“Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz”
Hükümetin gerçek durumu saptırdığını ve kamuoyuna her şeyin yolunda olduğu yönünde bilgi aktardığını belirten Steve Hanke, “Yönetim gerçekleri çarpıtıyor. Oradan her türlü petrolün çıktığını söylüyorlar. Ben boğazdan geçen gemi trafiğini takip eden kuruluşların yanı sıra Kepler gibi bağımsız izleme şirketlerinin verilerini ve Kızıldeniz tarafındaki hareketliliği düzenli olarak izliyorum. Geçiş hacmi, Washington’ın çizdiği tablonun çok ama çok altında seyrediyor. Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz. Bu durum sadece mevcut yönetimle sınırlı bir mesele değildir. Hükümetler yalan söyler, gerçekleri eğip büker. Dış politika alanına girdiğinizde ise istihbarat teşkilatları süreci tamamen yönlendirir” ifadelerini kullandı.
Ana akım medyada çıkan haberlerin büyük kısmının istihbarat kurumlarının yönlendirmesiyle şekillendiğini dile getiren Hanke, “Bugün New York Times veya Wall Street Journal gibi büyük yayın organlarında okuduğunuz haberlerin çoğu, Merkezi İstihbarat Teşkilatı ve diğer istihbarat servislerinin dolaşıma soktuğu verilerden ibarettir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana mekanizma böyle işliyor. Geçmişe bakın, Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın CBS televizyonundaki en önemli ismi Walter Cronkite idi. Cronkite, ülkenin en saygın, en güvenilir haber sunucusuydu. Amerikalıların büyük bölümü ona inanırdı ancak o teşkilatın bir parçasıydı” dedi.
Weichert ise dönemin ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın Vietnam Savaşı sürecinde “Cronkite’ı kaybettiysek savaşı da kaybettik demektir” sözünü hatırlattı. Johnson’ın sokak zekasına sahip bir lider olduğunu ifade eden Hanke, “Johnson, siyaset arenasına adım atan bir kişinin kaçınılmaz olarak bir enformasyon savaşının içine girdiğini çok iyi biliyordu. Bilgiyi kontrol etmek zorundaydınız. Bu yüzden bağımsız basın fikri bir hayalden öteye geçemiyor. Gerçeğe ulaşmanın yolu uluslararası basını, Fransız, Rus ve Avrupa medyasını, sosyal ağları çapraz kontrol etmekten geçiyor. Fakat sıradan bir insanın buna vakti ve donanımı yetmiyor. Eskiden Sovyetler Birliği’nin Pravda gazetesini okuyup satır aralarını çözemeyenler hiçbir şey anlayamazdı. Pravda yönlendirme içerirdi ama içinde doğruyu bulmaya yarayan çok kıymetli ayrıntılar gizliydi” sözleriyle değerlendirmesini sürdürdü.
“Finans basınının yüzde 95’i ya yanlıştır ya ilgisizdir”
Öğrencilerine ekonomi derslerinde aktardığı ilk kurala değinen Hanke, “Derslerime başlarken öğrencilerime ilk anlattığım şey Hanke’nin yüzde 95 kuralıdır. Genel basını bir kenara bırakın, yalnızca ekonomi ve finans basını için bile geçerlidir bu. Finans basınında okuduğunuz haberlerin yüzde 95’i ya tamamen yanlıştır ya da konudan bütünüyle uzaktır. Öğrenciler iktisat bilimini tam öğrenemedikleri için doğru ile yanlışı ayırmakta zorlanıyor ve ilgisiz verileri tekrarlayıp duruyor. Haberi doğru okumak ustalık, tecrübe ve zaman ister. Her sabah işe gitmek zorunda olan sıradan bir yurttaşın gazetedeki yanlışları ayıklaması mümkün olmuyor” dedi.
Weichert, ABD Merkez Komutanlığı’nın mayıs ortasında Umman kıyılarında başlattığı refakat harekatıyla yaklaşık 1600 ticari gemiye eşlik ettiğini ve 800 milyon varil petrolün boğazdan geçişine destek sağladığını duyurduğunu anımsattı. Bu verilerin gerçekçi olup olmadığını soran Weichert’a yanıt veren Hanke, rakamların gerçeği yansıtmadığını dile getirdi:
“Açıklanan rakamlar gerçeğin çok uzağında. Hem Umman hem de İran tarafı dahil olmak üzere boğazdan günde sadece dört veya beş gemi geçiyor. Merkez Komutanlığı ordunun kontrolü elinde tuttuğu imajını yaymaya çalışıyor. Ordunun doğruyu söylediği nerede görüldü? Bu tamamen hayal dünyasıdır. Gerçekte olan şey, küçük bir akıntıdan ibarettir ve açıklanan sayılarla sahadaki gerçeklik arasında devasa bir uçurum vardır.”
“Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti”
Dizel yakıt fiyatlarındaki hızlı yükselişe dikkat çeken Weichert, enerji piyasalarında yeni bir eşiğe gelinip gelinmediğini sordu. Fiyatların daha da tırmanacağını ifade eden Hanke, “Bu durum geçici bir sıçrama değildir, fiyatlar daha da yükselecektir. Trump’ın yürüttüğü politikaların faturasıdır bu. İran ile karşılıklı saldırı döngüsüne girdiler. ABD birkaç hedefi vuruyor, ardından İran daha büyük bir karşı saldırı düzenliyor. Her hamle döngüsünün sonunda ABD geriye düşüyor ve kaybediyor. Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti. Albert Einstein’a atfedilen meşhur bir söz vardır: Aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuç beklemek deliliktir. Bu yaklaşım, atılan adımların akıl sınırları dışında kaldığını gösteriyor” açıklamasını yaptı.
Askeri adımların başarısızlıkla sonuçlandığını belirten Hanke, sözlerini şöyle sürdürdü: “Önce bir hava harekatı denediler, ardından birinci abluka geldi. Sonuç alamayınca ikinci ablukayı devreye soktular. Şimdi de karşılıklı misilleme sarmalına girdiler. Hep aynı eylemleri tekrarlayıp bu kez kazanacaklarını sanıyorlar ancak bu gerçekleşmeyecek. İran sadece askeri alanda değil, uluslararası kamuoyu algısında da üstünlük sağladı. Bu harekat öncesinde küresel kamuoyunda İran’ın kırılgan olduğu, ekonomisinin çöktüğü ve iç muhalefetin rejimi sarsacağı yönünde güçlü bir algı hakimdi.”
“Körfez’de en hızlı büyüyen ekonomi İran oldu”
Körfez bölgesindeki ekonomik göstergeleri detaylandıran Hanke, İran ekonomisinin çöktüğü yönündeki tezlerin asılsız olduğunu rakamlarla açıkladı: “2008 küresel finans krizinden başlayarak çatışmaların patlak verdiği 2026 yılı başına kadar olan kişi başına düşen gayrisafi yurt içi hasıla verilerini inceledim. Bu dönemde Körfez bölgesinde kişi başına geliri en hızlı büyüyen ülke İran oldu. İkinci sırada hemen hemen aynı oranla Suudi Arabistan yer alıyor. Diğer ülkelerin grafiği ise son derece olumsuzdur. Örneğin Kuveyt’te 2008 yılı 100 baz alındığında, kişi başına düşen milli gelir endeksi 65 seviyesine kadar geriledi. Yaptırımların ve baskıların İran ekonomisini tamamen çökerttiği söylemi gerçeği yansıtmıyor.”
Weichert’ın Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesini hatırlatarak İran’ın diplomatik yalnızlıktan uzak göründüğünü belirtmesi üzerine Hanke, Tahran yönetiminin uluslararası saygınlığını artırdığını vurguladı: “İran her geçen gün yalnızlıktan uzaklaşıyor ve daha fazla saygı görüyor. Orta ölçekli bir güç, küresel bir süper gücü askeri açıdan köşeye sıkıştırdı. Boğazdaki kontrolü ele aldılar; oysa savaştan önce böyle bir hakimiyetleri yoktu. Bölgedeki askeri üstünlük bütünüyle kaybedildi. Sivillerin hayatını kaybettiği yoğun saldırılar karşısında küresel kamuoyunda İran’a yönelik büyük bir sempati gelişti. Kamuoyu algısı tamamen tersine döndü.”
Hanke, BRICS grubunun Hindistan’daki zirvesine atıfta bulunarak, “Eskiden bu toplantılar içi boş birer diplomasi vitriniydi, somut bir netice doğurmazdı. Fakat artık durum değişti. Washington’ın izlediği politikalar BRICS grubuna doğrudan can suyu veriyor. Benzer bir kırılma İsrail için de geçerlidir. İsrail’in devasa kamuoyu yönlendirme aygıtına rağmen, dünya genelinde İsrail’e yönelik bakış açısı son derece olumsuz bir noktaya sürüklendi” değerlendirmesinde bulundu.
“Bugün herkes Amerikalıları birer düşman olarak görüyor”
Küresel Güney ülkelerinin artan ağırlığını ve Batı’nın ekonomik hakimiyetini değerlendiren Weichert’a cevap veren Hanke, dünyada Washington’a yönelik algının kökten dönüştüğünü söyledi: “Birçok ülke artık ABD’yi bir tehdit olarak algılıyor. Sadece geleneksel rakipler değil; Kanada ve Meksika gibi en yakın komşular dahi bu kaygıyı taşıyor. Dünyanın hangi köşesine bakarsanız bakın, ABD’nin gerçek bir dostu kalmadı. Masada görünen sembolik ortaklıklar hariç tutulursa hemen herkes Amerikalıları bir tehdit ve hasım olarak konumlandırıyor. Bu yüzden yüzlerini Washington’dan öteye çeviriyorlar.”
Küresel Güney’in ve BRICS’in güç kazandığını ancak ABD’nin elindeki yapısal kozların yabana atılmaması gerektiğini kaydeden Hanke, 1998 Asya finans krizinde dönemin Endonezya Devlet Başkanı Suharto’ya başdanışmanlık yaptığı dönemi şu sözlerle anlattı:
“1998 krizinde Endonezya para birimi çökmüş, enflasyon patlamış ve gıda isyanları baş göstermişti. Suharto, Uluslararası Para Fonu’nun reçetelerini uygulamış ancak ekonomi daha da kötüleşmişti. Beni davet etti. Kendisine Hong Kong modeline benzer bir para kurulu sistemi kurmayı önerdim. Rupi basılacak, bu para yüzde 100 ABD doları rezerviyle desteklenecek ve kura sabitlenecekti. Bu model enflasyonu anında kıracaktı ve Suharto koltuğunda kalacaktı. Fakat dönemin ABD Başkanı Bill Clinton yönetimi bunu engellemek istedi; amaçları Suharto’yu kriz yoluyla tasfiye etmekti. Clinton, Suharto’yu arayarak ‘Eğer Profesör Hanke’nin para kurulu sistemini kurarsanız, vadedilen 43 milyar dolarlık yardımı alamazsınız’ diyerek açıkça tehdit etti.”
Suharto’nun yardımı reddederek para kurulunu kurma iradesini koruduğunu aktaran Hanke, sürecin askeri güç gösterisiyle noktalandığını belirtti: “Suharto eski bir generaldi, ekonomik tehditlere boyun eğmedi. Ocak ayında başlayan çekişme mayısa kadar sürdü. Sonunda ABD ne yaptı? Pasifik Filosu’ndan büyük bir deniz gücünü Cakarta açıklarına gönderip askeri tatbikatlara başladı. Bu askeri hamle Endonezya ordusunu korkuttu ve generaller Suharto’yu para kurulu kararından vazgeçmeye zorladı. Suharto’yu geri adım attıran şey 43 milyar dolarlık yaptırım tehdidi değil, doğrudan donanmanın varlığı oldu.”
“Dünyadaki piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York’tadır”
Bugün benzer bir askeri baskının İran üzerinde kurulamadığını dile getiren Hanke, gücün temel unsurlarını şu sözlerle özetledi: “Bir ülkenin gücünü milli gelirin büyüklüğü, askeri kapasitesi ve finansal hakimiyeti belirler. ABD açısından en belirleyici unsur, doların küresel rezerv para birimi niteliğidir. Dolarsızlaşma tartışmaları tamamen dayanaksızdır. Dolar bir yere gitmiyor. Dünyada derinliğe ve likiditeye sahip tek tahvil piyasası ABD Hazine tahvilleridir. Büyük ölçekli sermaye hareketlerinde yönelebileceğiniz başka bir adres yoktur. Hisse senedi piyasalarına baktığınızda, dünyadaki toplam piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York borsalarında yer alıyor. Toronto veya diğer borsalar bunun yanında çok küçük kalır.”
Çin’in küresel ticaretteki yükselişini değerlendiren Hanke, ABD’nin uyguladığı tek taraflı yaptırımların Washington aleyhine sonuçlar doğurduğunu kaydetti: “Çin, Kanada veya Meksika gibi değildir. ABD’nin hatalarından en büyük kazancı Pekin yönetimi elde ediyor. 11 Eylül sonrasında Bush döneminden başlayarak Obama, Trump ve Biden yönetimleri boyunca yaptırımlar kontrolsüz bir şekilde artırıldı. Bu iki partinin de benimsediği bir akıl tutulmasıdır. ABD Kongresi’nin ne yaptığını bilmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Yaptırımlar tamamen bir kaybedenler oyunudur. Ben hem ilkesel olarak hem de pratikte yaptırımlara bütünüyle karşıyım. Hiçbir zaman işe yaramazlar ve bumerang gibi uygulayanı vururlar. Bugün Avrupa’nın derin bir krizle boğuşmasının ana sebebi Rusya’ya uygulanan yaptırımlar ve Kuzey Akım boru hattının imha edilerek ucuz doğalgaz akışının kesilmesidir.”
“Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır”
Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif partisinin Saksonya seçimlerindeki başarısını gündeme getiren Weichert’a yanıt veren Hanke, Almanya’nın bugünkü durumunun temelinde eski Başbakan Angela Merkel’in tercihlerinin yattığını dile getirdi:
“Merkel dönemine bakmak gerekiyor. O dönemde Merkel adeta dokunulmaz bir lider gibi görülüyordu fakat büyük hatalar yaptı. Hristiyan Demokrat Birlik partisi içindeyken sol kanadı ve Yeşilleri kontrol altına almak için onları koalisyona dahil etti. Bunun bedeli ise nükleer santralleri kapatmak oldu. İkinci adımda ise sağ kanadı frenlemek adına açık kapı politikası güderek ülkeyi düzensiz göçmen akınına uğrattı. Bu durum devasa toplumsal yaralar açtı ve Almanya için Alternatif partisinin yükselişine zemin hazırladı.”
Almanya için Alternatif partisinin siyasi programında nükleer enerjiye dönüş, sınır güvenliğinin sağlanması ve Rusya ile sürdürülen vekalet savaşının sonlandırılması maddelerinin öne çıktığını belirten Hanke, ana akım partilerin bu partiyi tecrit etme çabalarını antidemokratik olarak nitelendirdi: “Bu partinin etrafına güvenlik duvarı örmeye çalıştılar, aldıkları oy ne olursa olsun koalisyona almayacaklarını açıkladılar. Hatta iç istihbarat üzerinden terör soruşturması açarak partiyi yasa dışı ilan etmeye kalktılar. Demokrasi söylemi dilinden düşmeyenlerin sergilediği bu tutum tamamen antidemokratiktir.”
Sanayinin durumuna ilişkin çarpıcı rakamlar aktaran Hanke, “Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır. İmalat sektörünün milli gelir içindeki payı diğer Avrupa ülkelerinde ortalama yüzde 12 iken, Almanya’da yüzde 23 seviyesindedir. Ağır sanayi devasa miktarda enerji ve elektrik tüketir. Bugün dünyadaki en pahalı enerji nerede satılıyor? Almanya’da. Volkswagen yönetim kurulu 50 bin çalışanını işten çıkaracağını duyurdu. Dünyanın en büyük kimya üreticisi BASF fabrikalarını kapatıp Çin’e taşındı. Alman otoyolları çöküyor, efsanevi dakikliğiyle bilinen trenler artık asla vaktinde kalkmıyor” sözleriyle tablonun vahametine işaret etti.
“İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır”
Weichert’ın, popülaritesi yüzde 13’e kadar gerileyen Başbakan Friedrich Merz’in bu çöküşü perdelemek adına savaş söylemlerine yönelip yönelmediği sorusu üzerine Hanke, dikkat çekici bir tespitte bulundu: “İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır. Savaş başlatırsanız, işler sarpa sardığında Ukrayna’da yapıldığı gibi sıkıyönetim ilan eder ve koltuğunuzu korursunuz. Merz köşeye sıkışmış durumdadır ve savaşı körüklemek istemektedir. Almanya’daki bir havalimanında Ukrayna uçağına yönelik olayı hemen Rusya’ya bağladılar. Bu büyük ihtimalle bir sahte bayrak operasyonudur. Rusların bu kadar acemice bir işe imza atacağını düşünmek saflıktır.”
ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında planladığı ancak uygulamadığı sanayisizleştirme hedeflerini hatırlatan Hanke, “Morgenthau Planı ile Almanya’yı fabrikalarından arındırıp tarım toplumuna dönüştürmek istemişlerdi. Bu gerçekleşmedi ve serbest piyasa modeliyle muazzam bir kalkınma yaşandı. Ancak 1968’de Paris’te başlayan öğrenci ayaklanması Almanya’ya ve tüm Avrupa’ya sıçradı. O tarihten bu yana üniversite eğitim standartları hızla geriledi. Johns Hopkins Üniversitesi’nde 57 yıldır profesörlük yapıyorum; bugünkü akademik seviyenin geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde düştüğünü bizzat gözlemliyorum. Chicago’daki DePaul gibi üniversitelerin standart giriş sınavı puanlarını aramaktan vazgeçmesi çöküşün açık bir göstergesidir. Kalitesini koruyan sadece roket ve mühendislik üreten Caltech gibi birkaç kurum kaldı” dedi.
“Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir”
Avrupa kıtasının geneline yayılan hantal bürokrasiye değinen Hanke, Brüksel’in ulusal iradeleri devre dışı bıraktığını ifade etti: “Avrupa muazzam bir bürokrasi yığınına hapsolmuştur. Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir; üyeleri seçimle işbaşına gelmez. Egemen devletlerin kararlarını bütçe ve para gücünü kullanarak ezerler. Ekonomist olarak para akışını takip ederseniz her şeyi görürsünüz. Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, kıtadaki Rusya karşıtlığının başını çekmektedir. Rusya düşmanlığının toplandığı neresi varsa kendisi tam ortasında yer alır.”
İngiltere’nin durumuna da değinen profesör, “İngiltere çok daha ağır bir ekonomik çöküş içindedir. Göçmen krizi, zayıflayan ordu ve eski sömürge alışkanlıklarıyla her şeye burnunu sokma eğilimi ülkeyi tüketiyor. Başbakan Starmer hızla görevi bıraktı. Yeni gelen başbakan Andy Burnham ilk dış gezisini Kiev’e yaptı. Kendi ülkesinde bunca devasa sorun varken kalkıp oraya gitmesi akıl tutulmasıdır. Eski Manchester Belediye Başkanı olan bu kişi tamamen yetersiz görünmektedir. 2022 yılında Ukrayna ile Rusya arasında Türkiye’de varılan barış anlaşmasını masadan kaldıran kişi de dönemin Başbakanı Boris Johnson idi. O dönem barış anlaşmasını doğrudan Londra sabote etti ve bugünkü faturayı bütün dünya ödüyor” dedi.
“Putin’in karşısına konuyu hiç bilmeyen iki kişi oturdu”
Weichert, ABD’li temsilciler Witkoff ve Kushner’in Moskova’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile gerçekleştirdiği üç saatlik görüşmeyi hatırlatarak diplomatik temasların geleceğini sordu. Hanke görüşmeyi şu sözlerle değerlendirdi: “Putin’in masadaki muhataplarını ciddiye aldığını kesinlikle düşünmüyorum. Rusya lideri nezaket kurallarına uyar fakat karşısına konulara hiçbir şekilde hakimiyeti olmayan iki kişi oturdu. Karşılıklı derinliği olmayan insanların bir araya gelmesi oldukça utanç vericidir.”
Avrupa’nın geleceğini son derece karanlık gördüğünü aktaran Hanke, kıtadaki liderlik krizini şöyle özetledi: “Fransa’da Macron, Almanya’da Merz, İngiltere’de Burnham veya İtalya’da Meloni gibi isimlere bakın. Meloni uzun süredir koltukta oturuyor ama somut hiçbir başarı elde edemedi. İtalya kötü durumda ve Meloni’nin siyasi geleceği sallantıda. Avrupa’nın içine girdiği bu çıkmazdan kurtulması için masada makul bir seçenek dahi bulunmuyor.”
“Çin, Adam Smith’in 1776’daki serbest ticaret modeline sarıldı”
Programın kapanış bölümünde küresel dengelerin geleceğine ilişkin nihai görüşlerini aktaran Steve Hanke, Amerikan imparatorluğunun bir anda yok olmayacağını ancak dengelerin hızla Doğu’ya kaydığını vurguladı:
“Küresel eksen kayması yaşanıyor fakat bunu bir günde gerçekleşecek bir felaket gibi okumamak gerekir. ABD askeri, ekonomik ve pazar gücüyle varlığını koruyacaktır. Bir düğmeye basıp Amerikan gücünü veya doları bir gecede silemezsiniz. Ancak Çin her geçen gün arayı kapatıyor. Beş yıl önce Çin otomobillerinden kimse bahsetmezdi, bugün pazarı ele geçiriyorlar. Yapay zekada ABD’nin mutlak hakim olacağı söyleniyordu, şimdi Çin çok daha az veri merkeziyle ve düşük maliyetlerle bu seviyeyi yakaladı.”
Çin’in uyguladığı küresel ekonomi modeline dikkat çeken Hanke, sözlerini şu ifadelerle noktaladı: “Pekin yönetimi, Adam Smith’in 1776 tarihli Ulusların Zenginliği eserinde çerçevesini çizdiği serbest ticaret modelini benimsedi. Herkesle ticaret geliştirmek istiyorlar. Örneğin Kenya başta olmak üzere kendileriyle ikili ticaret anlaşması imzalayan tüm Afrika ülkelerine yönelik gümrük vergilerini tamamen sıfırladılar. Ticareti serbestleştiren bu yaklaşım Çin’i küresel sahnede durdurulamaz bir noktaya taşıyor.”
Avrupa2 hafta önceKoçbaşı olarak AfD
Ortadoğu2 hafta önceİsrail Deniz Kuvvetleri Komutanı, Türkiye’yi tehdit etti
Asya2 hafta önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya1 hafta önceDeepSeek mühendisi: “Gelecek ya komünizm olacak ya Cyberpunk”
Dünya Basını2 hafta önceProf. Hanke: Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz
Dünya Basını1 hafta önceİktisatçı Milanovic: Küresel neoliberalizm bitti, yeni bir evreye geçtik
Asya2 hafta önceİran ile Çin arasında milyarlarca dolarlık gizli ticaret ağı
Asya2 hafta önceYatırımcılar DeepSeek payı için yüksek komisyonları göze alıyor












